17 Şubat 2022 Perşembe

Algı Yönetimi ve Zihin Kontrolü

 Algı Yönetimi ve Zihin Kontrolünün 10 Temel Tekniği

·       İnsanoğlunun kitleler üzerinde güç sahibi olma isteği var olduğundan beri insan davranışları üzerine çalışmalar yapan kişiler tarafından büyük kalabalıklar küçük, elit bir grubun isteklerine boyun eğsin diye kitlelerin zihinlerini kontrol altına almaya dönük çalışmalar yapılagelmiştir.

·       Zihin kontrolünün fiziki ve bilimsel bir boyut kazanmasıyla, bugün tehlikeli bir aşamaya girmiş bulunmaktayız.

·       Çünkü teknokratik diktatörlüklerin kullanımına hazır ve bütün dünyayı etkileyecek araçların farkına varmazsak, bu tehlikeli aşama daimi bir durum olma riskini taşıyor.

·       Modern çağda yapılan zihin kontrolünün hem teknolojik hem de psikolojik bir boyutu bulunduğunu söyleyen Uzman Klinik Psikolog ve Hipnoz Uzmanı Mehmet Başkak, günümüzde yaygın olarak kullanılan 10 zihin kontrolü tekniğini açıkladı.

EĞİTİM: 

·       Uzun zamana yayılan fakat kalıcı etkiye sahip olmazsa olmaz bir yöntemdir.

·       Bu nedenle liderler, diktatörler, rejimler eğitim sistemleriyle oynar ve körpe zihinleri kendilerine bağlayan ve yıllar süren bir eğitime mecbur ederler.

·       Eğitim, kitlesel hipnoz için kullanılan en belirgin ve açık yöntem olmanın yanında aynı zamanda en sinsi yöntemdir.

·       Gücü elinde tutma ve kitlelere tek başına bir ömür hükmetme niyetinde olan her yöneticinin en büyük hayali zaten doğal olarak zihinleri etkiye açık çocukları eğitmektir.

·       Bu nedenle, tarih boyunca eğitim dikta rejimlerin kullandığı en önemli zihin kontrolü araçlarından biri olmuştur.

·       Ülkemizde sürekli değişen, sürekli vazgeçilen eğitim uygulamaları gençliğin zihinsel gelişimini olumsuz etkilemiş ve etkilenen nesillerde ciddi bir değer kaybı yaşanmasına neden olmuştur.

·       Ülkemizin bağımsızlığı ve menfaatleri için eğitim istikrarlı bir yapıya oturtulmalıdır.

REKLAM VE PROPAGANDA: 

·       1930’lardan beri ABD kitlelerin zihnini kendi amaçları doğrultusunda etkilemek ve yönlendirmek üzere ciddi yatırımlar ve çalışmalar yapmaktadır.

·       Sigmund Freud’un bilinçdışı bağlamında, insan davranışlarına özgü keşiflerini kitle hipnozu bilgisine dönüştüren yeğeni Edward Bernays kitle hipnozunun kurumsal başlatıcısı olup ABD’nin bir devlet politikası olarak “propaganda yahut halkla ilişkiler” adı altında kitle hipnozuyla zihin kontrolünü sistematize etmesinin de öncülerindendir.

·       Modern propagandanın öncüsü olarak anılan, kitle psikolojisi ve ikna yöntemlerini kurumlar ve siyasal organizasyonların ihtiyaçlarını karşılamak için kullanmış halkla ilişkiler uzmanı Edward Bernays, bir istek ve arzuyu ihtiyaca çevirmek amacıyla kişinin benliğiyle ilgili algısını hedef almak için tasarlanmış tüketim kültürünün mucidi olarak kabul edilir.

·       Burada öncelikli amaç bazı ürünleri insanların ihtiyacı haline getirmekti, mesela sigara gibi.

·       Ama Bernays 1928 yılında yayımlanan “Propaganda” isimli kitabında, “propaganda hükümetin görünmeyen yürütme organıdır” demişti.

·       Bu çok açık bir şekilde modern polis devletlerinde ve sözde terörle mücadele kapsamında giderek artan vatandaşların birbirlerini ispiyonlaması vakalarında görülebilir.

·       Medyanın artan gücüyle birlikte hükümetler, medyayı bir propaganda/ zihinleri kontrol etme aracı olarak kullanmaya başladılar.

·       Medya kitle hipnozuyla zihinleri manipüle etmenin en önemli sistemidir bugün.

·       Şimdi görsel medya, yazılı medya, sosyal medyada, sinema sektörü ve kablolu TV kanallarının hepsi aynı anda farklı kaynaklardan geldiği için gerçeğin sesi olduğu düşünülen bütüncül bir mesajı izleyiciye aktarmak için sorunsuz bir şekilde çalışıyorlar.

·       Hipnoz bilimi açısından ifade edecek olursak ‘mesaj’dan anlaşılması gereken ‘telkin’dir.

·       Birisi o ana ‘mesajı’ okumaya alıştığında, o mesajın aslında her yerde olduğunun farkına varacak ve ciddi bir olasılıkla ister istemez belirli bir süre içerisinde bu, kabule dönüşebilecektir.

·       Burada subliminal mesajlardan bahsetmiyoruz bile.

ÖNGÖRÜCÜ PROGRAMLAMA: 

·       Görsel ya da basılı yayınlarla çok önceden insanları belirli olaylara hazırlama projelerinden bahsediyorum.

·       11 Eylül saldırılarının, çok daha önceleri İkiz Kuleler’in infilakını gösteren görsellerin sinemada, afişlerde, çizgi filmlerde tesadüfen(!) yer alması gibi…

·       Birçok kişi hala öngörücü programlamanın gerçekte olmadığını iddia etmektedir.

·       Öngörücü planlamanın kökleri aslında, o koca ekranın toplumun nereye gittiğine dair insana iyi bir fikir verdiği ağırlıklı olarak elitist olan Hollywood’a dayanıyor.

·       Sadece ihtimal dışı ya da bilim kurgu olduğunu düşündüğünüz kitaplar ve filmlere şöyle bir dönüp bakın ve sonra da bugünkü topluma bir bakın.

·       Küresel elit güçler, üçüncü dünya ülkeleri için planladıkları sömürü planlarının aşamalarını önceden romanlarla, filmlerle parça parça belirli bir düzende yayarak kitlelerin bilinçaltına ön telkinler gönderebiliyor.

·       Bu sebeple yayınların, filmlerin bu bakış açısıyla da iyi taranması ve okunması gerekiyor.

·       Devlete ilgili birimleri oluşturmaları anlamında çok iş düşüyor.

SPOR, SİYASET VE DİN: 

·       Bazıları dinin hatta siyasetin bir zihin kontrol yöntemi olarak sporla yan yana zikredilmesinden rahatsız olabilirler.

·       Bu üç alan, algı yönetimi için altın madeni gibidir.

·       Kitle hipnozu ile kalabalıklar üzerinde uygulanan algı yönetimi için yüzlerce insan görevlendirebilir, milyarlarca dolar yatırım yapabilir.

·       Bu üç alanda da ana tema aynıdır: böl ve fethet.

·       Kullanılan teknikler oldukça basittir:

·       İnsanlardaki hayatta kalmak için doğal olarak var olan karşısındakiyle işbirliği yapma eğilimine ket vurmak ve onlara üstün gelme ve kazanmaya dayalı takımlar ya da gruplar oluşturmalarını öğretmek.

·       Spor her zaman için insanlardaki kabilesel eğilimleri önemsiz bir olay içinde toplayan temel bir dikkat dağıtma aracı oldu.

·       Öyle ki, modern Amerika’da spor taraftarlığı öyle gülünç boyutlara ulaştı ki mesela insanlar şehirlerini terk eden ünlü bir sporcuyla ilgili protesto düzenleyebiliyorlar ama buna karşılık mesela özgürlük gibi insani konular önemsiz görülüp kulak arkası edilebiliyor.

·       Siyaset kolay kontrol altına alınabilen muhalefet ve tamamen sağ-sol paradigmasından oluşan bir şey, dinse neredeyse tarihteki bütün savaşların perde arkasındaki ortaya çıkış sebebi.

·       Ülkemiz üzerine yürütülen psikolojik savaş operasyonlarında küresel güçler, ideolojik ayrımları, mezhep çatışmalarını, çok defa kullanmışlar ve kullanmaya da devam etmektedirler.

·       Bir psikolojik savaş yöntemi olarak yıllara yayılan algı yönetimiyle, saydıklarımıza ek olarak cemaatlerin manipüle edilmesi de eklenmiştir.

·       Cemaatlerin, bir süredir batılı güçlerin ülkemiz üzerinde yürüttüğü kitle hipnozunun nesnesi durumuna getirildiği artık açıkça bilinmektedir.

·       Bu tehdit hala devam etmekte ve cemaatler mevcut durumlarıyla küresel algı yönetiminin oyuncağı haline getirilmeye çalışılmakta ve toplumda bu yolla yarılma, güvensizlik, korku kültürü, düşmanlık ve ihanet tohumları ekilmeye çalışılmaktadır.

YİYECEKLER, SU VE HAVA: 

·       Yiyeceklerdeki katkı maddeleri, toksinler ve gıdalardaki diğer sağlığa zararlı maddeler beynin kimyasını öyle bir değiştiriyor ki, kişide hissizlik ve çevresinde olup bitenlere karşı ilgisizlik başlıyor. İçme suyundaki floridin IQ’yu düşürdüğü bilimsel olarak kanıtlandı.

·       Aspartam ve Mono Sodyum Glutamat (MSG)’taki beyin hücreleri ölene kadar onları uyaran ekstoksinler…

·       Bu sağlığa zararlı maddeleri içeren fast food türü gıdalara insanların erişimi artık kolaylaştığı için, bu gıdalar aktif bir yaşam tarzı sürmek için herhangi bir motivasyonu olmayan ve dikkat eksikliği yaşayan bir toplum meydana getirdi.

UYUŞTURUCULAR, İLAÇLAR: 

·       İllegal uyuşturucular zaten beyni kör ediyor, bunlar bir tarafa; nerdeyse her insanın biraz farklı bir huyu için ilaç içirecekler.

·       Küresel güç odağı elitlerin hizmetindeki ilaç sektörü insanların beynine boca edercesine kullanılmak üzere beyin kimyasalları üretip duruyor.

·       Bunlar bağımlılık yapan herhangi bir madde olabilir, zihin kontrolcülerinin görevi sizin bir şeye bağımlı olmanızı sağlamaktır.

·       Modern zihin kontrol yöntemlerinin önemli bir kolu da psikiyatri üzerinden çalışıyor.

·       Batıdan sorgulanmadan ithal edilen psikiyatri yaklaşımları tüm insanları, potansiyellerine göre değil, hastalıklarına göre tanımlamayı ve doğru-yanlış hastalıklarla etiketlemeyi hedefler.

·       Tıp alanındaki, ilaç sektörü tiranlığının güç kazanmasıyla şimdi bu durum öyle aşırı boyutlara vardı ki, neredeyse herkesin bir çeşit rahatsızlığı var, ve nerdeyse herkese verilecek bir ilaç var, özellikle de herhangi bir otoriteyi sorgulayan kişilerin.

·       Ülkemizde de ilaç kullanımı maalesef alınan tedbirlere rağmen kontrolsüz.

·       Antidepresanlar reçetesiz satın alınabiliyor…

·       Beyin kimyasıyla oynamak ve gereksiz ilaç kullanımına mahkum etmek, bu yönüyle küresel güç odaklarına hizmet eden kar amaçlı ilaç sektörünün yürüttüğü bir yasal uyuşturucu faaliyeti denilse yerdir.

·       Kitlesel zihin kontrolüne hizmet eder, tepkisiz, uyuşturulmuş ve kimyasala bağımlı kalabalıklar…

ASKERİ DÜZEN: 

·       Askeriyenin zihin kontrolünün test alanı olarak uzun bir geçmişi var.

·       Belki de askerler zihni en kolay şekle girebilen ve etkiye açık olan kişiler çünkü bu kişiler belli bir hiyerarşi ve kontrol içinde hareket ediyorlar ve kendilerine bir görev verildiğinde onu hiç sorgulamadan, tam bir itaat duygusu içinde yerine getirmeleri gerekiyor.

·       Otorite altındaki her kişi emre koşulsuz itaat eder.

·       Yani sorgulamadan direkt kabul eder, tam bir hipnoz halidir aslında bu.

·       15 Temmuz darbe girişiminde hiçbir şeyden haberi olmayan erlerin televizyonlardaki görüntülerini hatırlayın:

·       Karşılarında halkı gördükleri halde hala kendini tatbikatta sananlar, sırf üstü emir verdiği için kendi halkına ateş açanlar, komutanın emrine uyduğunu sanarken ihanetin içine düşenler…

·       Askeri ortamlar sorgulamadan itaatin en keskin yaşandığı ortamlardır.

·       Bu anlamda askeri düzen bir nevi kurumsal zihin kontrolü, kurumsal hipnoz sistemiyle çalışır.

·       Bu yüzden askeriye gibi, güvenlikle ilgili hiyerarşik yapılar çok hassas.

·       Ve devletin bu yapıları ciddi bir stratejiyle oluşturması ve kontrol mekanizmalarını çok çevik hale getirmesi olmazsa olmaz bir durumdur.

ELEKTROMANYETİK SPEKTRUM: 

·       Tv izleyen, bilgisayar karşısında oturan, elinde cep telefonu olan herkes elektromanyetik şiddete ve işgale maruz kalıyor.

·       Hepimiz günlük hayatta işimize yarayan modern cihazların kullanımı nedeniyle elektromanyetik dalgalar tarafından kuşatılmış durumdayız ve bu dalgaların da direkt olarak beyin fonksiyonları üzerinde bir etkisi olduğu bilimsel araştırmalarca kanıtlanmış durumda.

·       Saatlerce elektronik cihazlardan yayılan elektromanyetik dalgalara maruz kalanların zihinsel işleyişi hayatın akışı içinden çıkıp sanal bir zemine oturuyor, küntleşen zombi beyinlere dönüşüyor uzunca süreler elektronik şiddete maruz kalanlar.

·       Günlük hayattaki bu durumun dışında; neler olabileceğinin dolaylı bir işareti olarak, bir araştırmacı, beyne bağladığı kablolarla beynin elektromanyetik alanını değiştirerek beyinde bazı görüntülerin canlanmasını sağlayabiliyor.

·       İçinde yaşadığımız modern dünyada zihne sirayet eden birçok yönteme ek olarak, cihazlar üzerinden zihin-değiştirici dalgalarla da kuşatılmış durumdayız.

·       Mesela baz istasyonları gelecekte insanların zihinlerine direkt etki etmek amacıyla da kullanılabilir.

TELEVİZYON VE BİLGİSAYAR: 

·       Uzaktan kumandayla erişebildiğiniz TV’de programlanan her şeyin belli bir mühendislik hesabı içinde hazırlanmış olması bile yeterince kötü.

·       Televizyon tam bir hipnoz kutusudur ve kitleleri programlarıyla, reklamlarıyla bir tüketim nesnesine ve evcil sürülere dönüştürür.

·       Kitle hipnozunun en önemli araçlarındandır.

·       TV öyle bir şey ki sizi gerçek manada uyutuyor ve böylelikle psiko-sosyal bir silah haline geliyor.

·       Evet televizyon psiko-sosyal bir silahtır ve programları oluşturanlara hizmet eder.

·       Bilgisayarların video oyunları ve sosyal ağlar yoluyla insan beynini sürekli bilgi bombardımanına tutması kişilerde bir nevi dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğuna sebep oluyor.

·       Video oyunları üzerine yapılan bir araştırma uzun saatler bu oyunları oynamanın beyne giden kan akışını azalttığı ve duygusal kontrolü zor hale getirdiğini gösteriyor.

·       Dahası, gerçek hayattaki savaşa benzeyen oyunlar ya da polislik oyunları kişinin gerçeklikle bağının kopmasına sebep oluyor.

NANOBOTLAR: 

·       Bilim kurgu filmlerindeki nanobotlar yolda.

·       Beyne direkt müdahaleyi amaçlayan bu sistemler, zaten noro-mühendislik adı altında pazarlanıyor.

·       Bu yolla direkt beyin kontrolü biraz karmaşık ve henüz kanıtlanmamış olsa da bu bir kere başarıldığında, mesela mutsuz bir insanı bir düğmeye basarak anında mutlu etmek mümkün olacak.

·       Nanobotlar bu süreci beyindeki molekülleri tek tek sararak otomatik bir düzleme taşıyorlar.

·       Daha da kötüsü, bu minik akıllı robotlar kendi kendilerini kopyalayabiliyor.

·       İnsan sormadan edemiyor bu cin bir kez lambadan çıktığında tekrar oraya nasıl konabilecek?

·       Nanobotların muhtemel kullanıma girme tarihi, 2020’nin ilk yılları olarak öngörülüyor.

 **********************************************************************************

https://www.kariyerimdergisi.com/algi-yonetimi-ve-zihin-kontrolunun-10-temel-teknigi/

 

13 Şubat 2022 Pazar

Almanya’da Cumhurbaşkanlığı Seçimi

 Almanya’da Cumhurbaşkanlığı Seçimi:

Partili midir, sarayda mı oturur, maaşı ne kadar?

Almanya’da bugün cumhurbaşkanlığı seçimi yapılacak.

Federal vekiller ile eyaletlerin yolladığı delegelerin belirleyeceği seçim nasıl yapılıyor, cumhurbaşkanı ne kadar maaş alır, sarayda mı oturur, partili midir?

Almanya'da bugün cumhurbaşkanlığı seçimi yapılacak. 

Ülkede devletin en üst düzey temsilcisi, başka bir deyişle "1 Numarası" olarak yasada yer alan cumhurbaşkanı nasıl seçiliyor ve halen bu görevi yürüten Frank-Walter Steinmeier'in yeniden seçilmesi mümkün mü?

Son sorudan başlamak gerekirse; Evet, halen bu görevde bulunan eski Dışişleri Bakanı Frank-Walter Steinmeier'in seçilmesine kesin gözüyle bakılıyor, nitekim Sosyal Demokrat Parti kökenli Steinmeier'in adaylığı pek çok parti tarafından da destekleniyor.

Geçen sonbaharda yapılan seçimlerle muhalefete düşen Hristiyan Demokrat Birlik (CDU) ve onun kardeş partisi Hristiyan Sosyal Birlik (CSU) bile Steinmeier'i desteklediklerini açıkladılar.

Böylece Frank-Walter Steinmeier, hükümette olan Sosyal Demokrat Parti (SPD), Yeşiller ve Hür Demokrat Parti (FDP) ile ana muhalefeti oluşturan Hristiyan Birlik (CDU ve CSU) ittifakı tarafından destekleniyor.

Dolayısıyla da seçimlerin favorisi.

Zira SPD'nin 391, Yeşiller'in 233, FDP'nin 154, Hristiyan Birlik ittifakını oluşturan CDU ve CSU'nun da 445 delegesi bulunduğu dikkate alınırsa Steinmeier'in ikinci görev dönemi için salt çoğunluğu sağlaması kesin görünüyor.

AfD'nin CDU'lu aday göstermesi ortalığı karıştırdı

Bir işçi aileden gelen Steinmeier hukuk okudu ve cumhurbaşkanlığı öncesinde müsteşarlıktan dışişleri bakanlığına çok sayıda görevde bulundu.

Ancak Steinmeier tek aday değil.

Son seçimlerde parlamentoya girmeyi kıl payı başaran Sol Parti, yine geleneğini bozmadı ve bu sefer de yoksullukla mücadeledeki çalışmalarıyla tanınan bir hak savunucusunu, hekim Gerhard Trabert'i aday gösterdiğini açıkladı.

En çok tartışmaya neden olan isim ise İslam ve göç karşıtı, sağ popülist Almanya İçin Alternatif (AfD) partisinin adayı oldu.

Nitekim AfD bu sefer taktiksel bir adım attı ve kendi partisinden bir siyasetçiyi değil, Hristiyan Demokrat Birlik'ten (CDU) Max Otte'yi aday gösterdi.

AfD, son yıllarda sağ popülist ve aşırı sağcı söylemleri ile dikkat çeken CDU'lu Otte'yi aday göstererek, muhalefete düşen, Merkel'in partisi CDU'yu sadece yıpratmakla kalmadı, bir nevi alay da etmiş oldu.

ABD ve Alman vatandaşı olan Otte'nin aday gösterilmeden önce AfD'ye en az 30 bin euro bağış yaptığı da ortaya çıktı.

CDU, Otte'nin partiden ihracı için soruşturma başlatırken, tedbir amacıyla onun sonucunu beklemeden üyeliğini geçici olarak da iptal etti.

Bir diğer aday da Hür Seçmenler'in (Freie Wähler) gösterdiği kadın astrofizikçi Stefanie Gebauer.

Adaylardan hangisi ilk iki turda salt çoğunluğu sağlarsa seçilmiş oluyor.

Her iki turda da salt çoğunluğun sağlanamaması halinde basit çoğunluğu elde eden aday cumhurbaşkanı seçiliyor.

Cumhurbaşkanı partili mi?

Almanya'da cumhurbaşkanlığı için partiler kendi sıralarından kıdemli ve saygın siyasetçileri aday gösterdiği gibi siyaset dışındaki alanlarda başarılı olan ve kabul gören şahsiyetleri de aday yapabiliyor.

Cumhurbaşkanı da beş yıllık bir dönem için federal vekiller ile eyalet parlamentolarına önerilen siyasetçi veya sivil delegelerden oluşan bir seçiciler kurulu tarafından seçiliyor.

Yasal düzenlemeler cumhurbaşkanının partili olmasını yasaklamıyor.

Ancak şimdiye kadar bu görevi üstlenen ve parti kökenli olan cumhurbaşkanları görev süresince tarafsızlık ilkesi gereği parti üyeliklerini dondurmayı tercih etti.

Cumhurbaşkanına ilişkin Almanya Anayasası'nın 55'nci maddesinde ise onun federal veya eyaletler düzeyinde hükümet üyesi olmaması, kamu tüzel kişiliğine sahip yasa koyucu bir organda yer almaması, cumhurbaşkanlığı dışında başka hiçbir yerden maaş almaması, bir ticarethane işletmemesi, bir yerde maaşlı çalışmaması, bir şirketin yönetim veya denetim kurullarında yer almaması şart koşuluyor.

Cumhurbaşkanı sarayda mı oturur?

Almanya'da cumhurbaşkanlığının ofis olarak kullandığı iki yerleşkesi bulunmakta.

Berlin'de Bellevue Sarayı'nı en son 1999'da cumhurbaşkanlık süresi biten, Hristiyan Birlik ittifakı kökenli Roman Herzog konut olarak kullandı.

Ona müteakip cumhurbaşkanı seçilen, Türkiye kökenlilerin de değer verdiği politikacı Sosyal Demokrat Johannes Rau döneminden bu yana cumhurbaşkanlığı yerleşkesi konut olarak kullanılmıyor.

Resmi yerleşke olan Bellevue Sarayı sadece resmi temaslar, kabuller, toplantılar ve ofis amaçlı kullanılıyor.

Cumhurbaşkanı ise Berlin'in kent sınırında bulunan bir konutta kalıyor.

Cumhurbaşkanı'nın Berlin'deki yerleşkesi Bellevue Sarayı'nın yanı sıra Bonn'da da bir resmi yerleşkesi var, eski başkentteki yerleşkenin adı Hammerschmidt Villası.

Her iki saray da yıllın belli dönemlerinde halkın ziyaretine açılıyor ve hatta orada çalışanların da katılımıyla rehberli geziler düzenleniyor.

Almanya Cumhurbaşkanı ne kadar maaş alıyor?

Almanya'da 2020'de belirlenen hazine bütçesine göre ülkenin en üst düzey memuru olan cumhurbaşkanı yılda yaklaşık 254 bin euro brüt maaş alıyor.

Personel ve benzeri giderleri için de cumhurbaşkanına yıllık 78 bin euro ilave gider bütçesi ayrılıyor.

Görevi sonrasında veya sağlık sebepleriyle görev süresini tamamlamadan cumhurbaşkanlığından ayrılması halinde de yıllık gelirini almayı sürdürüyor, ilave masrafları için ayrılan 78 bin euro hariç.

Cumhurbaşkanının maaşı her türlü vergiye tabi olup net maaş olarak belirlenmiyor.

Cumhurbaşkanını kim seçiyor?

Almanya'da cumhurbaşkanı doğrudan halk tarafından seçilmiyor.

Federal Meclis'te yer alan milletvekilleri ile yine onların sayısı kadar 16 eyalet parlamentosuna önerilen ve belirlenen delegelerden oluşan bir kurul cumhurbaşkanını seçiyor.

Federal Meclis son seçimlerle de büyüyerek 736 vekil sayısına ulaştı.

Bir o kadar da eyaletler tarafından belirlenen delege olduğu göz önünde bulundurulursa cumhurbaşkanını seçecek toplam delegeler kurulu bin 472 kişiden oluşuyor.

Eyaletlerin belirlediği ve cumhurbaşkanını seçmek üzere Berlin'e gönderilen delegeler arasında aktif veya emekli siyasetçiler olduğu gibi sanatçılar, bilim insanları, yazarlar, müzisyenler, sporcular veya işçiler de olabiliyor.

Bu sefer örneğin eski seçim bölgesi tarafından cumhurbaşkanını seçmek üzere delege olarak belirlenen eski Başbakan Angela Merkel de seçiciler kurulunda yer alacak.

Onun dışında yazar Saša Stanišić, oyuncu Fritzi Haberlandt, astronot Alexander Gerst, piyanist Igor Levit, tanınmış virologlar Sandra Ciesek ile Christian Drosten da var.

Almanya'da cumhurbaşkanını seçecek kurula vekiller ve partiler Türkiye kökenli kişi ve şahsiyetleri de delege olarak öneriyor ve gönderiyor.

Önceki Cumhurbaşkanı Joachim Gauck'un seçici kuruluna örneğin Solingen'de 1993 senesinde ırkçıların düzenlediği kundaklamada beş aile üyesini kaybeden Mevlüde Genç giderek oy kullanmıştı.

Pazar günü yapılacak seçimlerde ise Federal Meclis'e farklı partilerden giren 18 Türkiye kökenli vekile ilaveten, eyalet parlamentolarında yer alan bazı Türkiye kökenli vekiller de oy kullanacak. Onlara ilaveten eyalet parlamentolarının önerisiyle seçilen delegeler arasında çok sayıda sivil de var.

Bunlar arasında 8'i Türkiye kökenli 10 kişiyi katleden aşırı sağcı terör örgütü NSU'nun ilk kurbanı çiçekçi Enver Şimşek'in kızı Semiya Şimşek ve Hanau'da bir ırkçının 2020'de düzenlediği ve dokuz göçmen kökenliyi katlettiği saldırıda oğlu Ferhat Unvar'ı kaybeden Serpil Temiz Unvar da var. İlaveten NSU mağdurlarının avukatlarından Mehmet Daimagüler ile kendisi de aşırı sağcı tehditlere maruz kalan Frankfurtlu avukat Seda Başay-Yıldız da delege.

Kültür sanat ve bilim alanlarından da başarılı kadınların seçici kurulda yer alacağı görülüyor. Korona aşısını geliştiren BioNTech'in kurucusu Dr. Özlem Türeci, ödüllü oyuncu Sibel Kekilli, Nürnberg Kliniği'nde yoğun bakımda çalışan bakıcı Ayşe Yeter ve daha pek çok Türkiye kökenli delege de cumhurbaşkanı seçimlerinde oy kullanacak.

Sayısı bin 472 olan delegeler pandemi koşulları nedeniyle bu sefer Federal Meclis'in büyük salonunda değil, yine meclise ait olan Paul Löbe Binası'nın farklı katlarına dağılarak oy kullanacaklar.

Elmas Topcu

Deutsche Welle Türkçe

13.02.2022

https://www.dw.com/tr/almanyada-cumhurba%C5%9Fkanl%C4%B1%C4%9F%C4%B1-se%C3%A7imi-partili-midir-sarayda-m%C4%B1-oturur-maa%C5%9F%C4%B1-ne-kadar/a-60743560

 

30 Ocak 2022 Pazar

Göç Sürgün ve Mültecilik

Brecht’te Göç, Sürgün ve Mültecilik

           Hep yanlış buldum bize verdikleri adı:

            Göçmen,

            Göç eden demektir bu, oysa biz

            Göç etmedik, kendi isteğimizle

            Seçerek başka bir ülkeyi, gelmedik

            Bir ülkeye, sürekli kalmak için belki de orada

            Ama kaçtık, yurdundan sürülenleriz biz, kovulanlarız

            Bir yuva değil, bir sürgün yeri olur ancak

            Kabul edildiğimiz ülke bize

Brecht, ilk bölümünü okuduğunuz “Göçmenlerin Adlandırılması Üzerine” başlıklı bu şiirini 1937 yılında yazdı.

Danimarka’da sürgünde kaldığı kasabadan dolayı Svendborg Şiirleri adıyla yayımlanan kitapta yer alan şiirinde Brecht “sürgün” ve “göçmen” kavramları arasındaki farkı, özgürlükle ilişkilendirerek tanımlar. Lirik özne “biz”, kendilerine “göçmen” denilmesine karşı çıkıyor ve göç eden kişinin yurdundan kendi isteğiyle ayrılmasına karşılık kendilerinin kendi istekleriyle bir başka ülkeye gitmediklerini, fakat yurtlarından “sürülmüş”/“kovulmuş” kişiler olduklarını ve bu nedenle de “göçmen” denilmesinin doğru bir niteleme olmadığını belirtir.

On beş yıl sürecek olan sürgün hayatının henüz dördüncü yılında yazıyor Brecht bu dizeleri.

Nazi Almanya’sını parlamento (Reichstag) yangınının hemen ertesi günü, yani 25 Mart 1933 tarihinde ailesi ve birkaç arkadaşıyla birlikte apar topar terk edecektir.

Hayali bir röportaj biçimi vererek defterine düştüğü 1933 tarihli bir notunda her zamanki o müthiş mizahıyla şunları yazar:

Almanya’dan kaçtınız mı?

O sırada bir okuma için Viyana’da bulunuyordum.

Duydum ki Bay Hitler bir süre Almanya’nın meselelerini benim gibi düşünenleri işe karıştırmadan çözmeyi arzu ediyor. Bu amaçla etrafa tümüyle alışılmadık yetkiler dağıttığı için dönüşümü erteledim.

Daha iyi bir yaşam beklentisiyle gittiği ülkede kalacağı süreye genellikle kendi isteğiyle karar verebilen ve çoğunlukla geride bıraktığı ülkesinin durumu kendisini artık pek fazla ilgilendirmeyen göçmenden farklı olarak sürgün veya sığınmacı, kaçtığı veya kovulduğu ülkesindeki siyasal koşulların değişmesini gözler; sürgünün gözü, mecazi değil gerçek anlamıyla da hep topraklarındadır.

Sağ dönemeyecek olsa bile hiç olmazsa oraya gömülmek ister:

Roma İmparatoru Augustus’un o zamanki bilinen dünyanın diğer ucu olan Karadeniz kıyılarına gönderdiği, yeryüzünün ilk edebî sürgünü Ovidius’un (M.Ö. 43- M.S. 17; ölüm yeri Constanta – bugünkü Köstence) dizelerinde olduğu gibi:

            Bitsin sürgünlüğüm, yaşamak isterim

            Anayurdumda, kendi ocağımda, bırak öleyim

Ovidius’tan yıllar sonra aynı isteği, bu kez Nâzım Hikmet ünlü “Vasiyet” şiirinde dillendirecektir:

            Yoldaşlar, nasip olmazsa görmek o günü

            Ölürsem kurtuluştan önce yani,

            alıp götürün,

            Anadolu’da bir köy mezarlığına gömün beni.

Nazilerin iktidara gelmesi üzerine ülkesinden kaçmak zorunda kalan Brecht de diğer bütün sürgünler gibi sürekli yurdundaki siyasal gelişmeleri gözlemektedir.

            Böyle huzursuzca oturuyoruz, olabildiğince sınırın yakınında

            Bekleyerek dönüş gününü, en küçük değişikliği

            Gözleyerek sınırın ötesindeki ve soru yağmuruna tutarak

            her yeni geleni; hiçbir şeyi unutmadan ve hiçbir şeyden vazgeçmeden

Ve göçmenle sürgün arasındaki farkı açıkladığı yukarıdaki şiirini, lirik özneyi şöyle konuşturarak bitirir: “Ama hiçbirimiz kalmayacağız burada / Çünkü son söz söylenmedi daha.”

Yine Svendborg Şiirleri’nde yer alan “Sürgün süresi üzerine düşünceler” başlıklı şiirinde de dönüş gününün fazla uzakta olmadığından son derece emindir:

            Bir çivi çakma duvara

            as bir sandalyeye ceketi

            değer mi telaşa dört gün için?

            Döneceksin yarın geriye.

            Sulama o küçük fidanı da.

            Var mı bir ağaç daha dikmenin anlamı?

            Bir basamak boyu bile büyümeden o,

            çekip gideceksin sen buralardan.

            İndir kasketini yüzüne, geçerken insanlar!

            Niye karıştırmalı yabancı dil kitaplarını?

            Seni yurduna çağıran haber,

            Bildiğin dilde olacaksa eğer.[1]

Kendi deyişiyle ayakkabıdan çok memleket değiştirerek birçok ülke ve şehre yapacağı sürgün yolculuğunda Brecht’in ilk güzergâhı şöyledir:

Prag, Viyana, Paris, İsviçre –hepsi de Almanya’ya yakın yerler…

Buralardaki kısa süreli konaklamalarının ardından sonunda Danimarka sahilinde Svendborg kasabası civarında, “olabildiğince sınıra yakın” bir çiftlik evine yerleşti.

Arkadaşı yazar Kläber’e “Paris’ten çıktığıma sevindim,” diye yazıyordu:

“Gerçi burası da pek eğlenceli değil, ama çalışmak için daha çok zaman var.

Radyo her akşam yeniden çalıyor, böylece tekrar bağlantı kuruluyor.”

Gazeteler, posta, radyo ve ara sıra gelen konuklar Brecht’in dış dünyayla tek temasıydı.

Gerçekten de üretmek için “çok zaman” buldu ve en önemli yapıtlarını, 1933-1939 yılları arasında burada, çiftliğin çalışma odasına çevirdiği beyaz badanalı ağılında kaleme aldı: 

Galilei’nin YaşamıCesaret Ana ve ÇocuklarıSezuan’ın İyi İnsanı, Lukullus’un SorgulanmasıSvendborg ŞiirleriTiyatro İçin Küçük Organon

Hitler birliklerinin Danimarka ve İsveç’e girmesi üzerine Brecht önce İsveç’e ardından bu kez Finlandiya’ya sığınır.

            Kendi hemşerilerimden kaçıp

            Vardım şimdi Finlandiya’ya. Dostlar

            Daha dün tanımadığım, birkaç yatak serdiler

            Temiz odalara. Hoparlörden

            Duyuyorum zafer haberlerini ayaktakımının. Merakla

            İnceliyorum kıta haritasını. Yukarda tepede Laponya’da

            Kuzey buz denizine doğru, küçük bir kapı görüyorum (Steffin Seçkisi, 1940)

Finlandiya’da (1940) kaldığı süre içinde “Sezuan’ın İyi İnsanı”, “Bay Puntila ve Uşağı Matti”nin yanı sıra Kaçakların Konuşmaları’nı yazar.

Diderot’nun, tüm anlatısını iki kişinin, yani Jacqes’la efendisinin aralarındaki söyleşi (diyalog) üzerinde kurguladığı Kaderci Jacques ve Efendisi’ni okuyup etkilenen Brecht “Mültecilerin/Kaçakların Konuşmaları”nı da buna benzer bir anlatım biçimiyle kaleme alır.

Brecht’in ölümüyle (1956) birlikte edebî terekesinden çıkan ve ilk kez 1961 yılında yayımlanan bu yapıt, henüz bir tiyatro oyunu ya da roman veya novel biçimi almamıştır –veya ona böyle bir biçim bilinçli olarak verilmemiştir.

Nesir mi, yoksa drama mı olduğu ayırt edilemeyen ve sadece fragmanlardan oluşan –Almanya’da tiyatro ve radyo oyununa uyarlanmış– bu küçük hacimli, fakat kıymetli yapıt Türkçeye değerli çevirmen Veysel Atayman tarafından İki Mültecinin Konuşmaları: “Kalle ile Ziffel” adıyla kazandırılmıştır.[2]

Metnin fragmanlardan ibaret olması, bir yönüyle sürgün olmanın estetik sonucu olarak da görülebilir:

Bir eksik olma hali, yarım kalma hali…

Brecht’in bu yapıtı, kendisinin de o sırada sığınmacı olarak bulunduğu Helsinki’de, tren istasyonunun lokantasında geçmektedir.

Bir istasyon lokantası seçilmiş olması da mülteci veya sürgün için ideal topostur.

Tam bir geçiş yeridir; kimse burada uzun süre kalamaz.

Çok sayıda insanın gelip gitmesi, buradan geçmesi mekânın ayırt edici özelliğidir. 

Konuşmalar’da temelde farklı iki karakter karşı karşıya gelir:

Fizikçi ve daha çok bir burjuva entelektüeli Ziffel ile emek hareketinde uzun süre yer almış bir metal işçisi Kalle.

Nazi Almanya’sından kaçmış olan bu iki karakter aralarında çeşitli konularda hararetle tartışsalar bile ikisi de dramatik olmayan, kahraman ve benzeriyle ilgisi bulunmayan figürlerdir.

Belirsiz bir süreyi bekleyen insanlar olarak, esas olarak zamanı geçirmek, kendilerine sonsuzmuş gibi gelen bekleme süresini kısaltmak ve kurtulması imkânsız görünen o her şeye sinmiş olan belirsizlikten çıldırmamak için sohbet ederler.

Toplumsal konumları ve kişilik özellikleri bakımından çok farklı olsalar da bu iki karakterin ortak bir noktaları vardır: faşizmden kaçış.

Belirgin bir özellikleri de mülteci/sığınmacı/kaçaklara özgü biçimde sürekli çevreyi kollayan tedirgin tipler olmalarıdır.

Göze batmak istemezler ve konuşurken acelecidirler.

Hep buluştukları istasyondan hiçbir yere gidemezler ve tüm sohbetlerinin sonunda aynı şey olur:

“Biraz sonra ayrıldılar ve uzaklaştılar. Herkes kendi yerine.”

İki Mültecinin Konuşmaları Helsinki istasyonunda ilk karşılaşmaları –tıpkı Diderot’nun Kaderci Jacques’ının efendisiyle karşılaşması gibi– rastlantı sonucu olan iki mülteci arasında geçen toplam 18 sohbetten oluşur.

İki mülteci yaptıkları bu sohbetlerde pasaport, erdem, cinsellik, eğitim, özgürlük, demokrasi gibi konularda ve –hiçbir yere gidemedikleri istasyonda sürekli söz ettikleri– farklı ülkeler hakkında düşündüklerini birbirlerine özlü (lakonik) biçimde aktarırlar.

Değindikleri her konu ve bu konuyla ilgili kavramlar, bunlara ithaf edilen ideolojik anlam giderilinceye kadar en küçük ayrıntısına dek somutlaştırılır, bölünür, soyutlanır ve kendi karşıtına dönüştürülür.   

Mülteciler için dünyanın en önemli nesnesi olan pasaport, doğal olarak konuşmalarının da ilk konusudur.

Uzun boylu olanı, “Bira, bira değil, bu püroların da püroya benzemeyişiyle denge sağlanmış oluyor, ama pasaport pasaport olmalı ki, insanı ülkeye soksunlar,” der.

“Pasaport,” diye karşılık verir tıknaz adam kendi kendine düşünürcesine, “bir insanın en soylu parçasıdır. Üstelik insan gibi öyle kolayca meydana getirilemez de. Bir insan, sorumsuzca ortada pek akla yakın bir neden bulunmaksızın da meydana gelebilir; ama bir pasaport asla. Bu nedenle bir insan istediği kadar iyi kabul görmezken, beriki iyi oldu mu, görür” (s. 7).

Uzun boylu olanı, Tıknaz’ın bu sözlerini onunla görüş birliği içinde tamamlar:

“Diyebiliriz ki, insan pasaportun mekanik bir taşıyıcısıdır sadece. Aslında kendisi değersiz olmasına karşın, değerli nesneleri içeren bir kasaya hisse senetleri tomarlarının tıkıştırılması gibi, insanın iç cebine sıkıştırıverirler pasaportu” (s. 7).

Uluslararası kapitalizmin insanları, değerli bir pasaportun konduğu değersiz bir kap haline getirdiğini vurgular Brecht daha başında diyalogların –bir belgenin yüksek değeri vardır; insanın değil.

Herhangi bir pasaport, pasaport değildir; bir bakıma insan için pasaport değil, pasaport için insan gereklidir.

İkinci sohbetten sonra Ziffel, yazmakta olduğu anıları cebinde, hemen hemen her gün istasyon lokantasına gidip Kalle’nin yolunu gözler.

Helsinki’de Kalle’den başka Almanca bilen kimseyi tanımamaktadır.

Kendilerini ifade etmeye, konuşmaya müthiş susamış insanlardır mülteciler; bu ihtiyaçlarını gidermek için her zaman birbirlerini ararlar ve bir araya geldiklerinde de çok “konuşkan” insanlar olurlar.

Brecht’in mültecileri ise insanın ve dünyanın genel durumlarını ele alırlarken kendi kişisel deneyimleri veya sorunlarına, bunlar ancak konuşulan konuya, yani genele ışık tutuğu ölçüde yer verirler.

İkisinin de en duyarlı oldukları konulardan biri de faşizmdir.

Beşinci görüşmede fizikçi olan Ziffel bilim-politika ve bilim-çıkar ilişkisini kendi bilgi ve deneyimleri aracılığıyla açıklar ve sözü Hitler’e getirir:

Adıneydiherneyse, birdenbire herkesin ağzındaydı. Bu olağanüstü adam, sanat ve olağanüstü birasıyla ün salmış bir taşra kentinde yıllardan beri çevresine küçük burjuvaları toplamış ve onları, bizim ülkede pek de alışkın olmadığımız bir dil ustalığıyla, büyük bir çağın yaklaştığına inandırmıştı.

Birkaç yıl sirkte boy gösterdikten sonra, Birinci Dünya Savaşını yitiren bir general olan Reich-başkanının güvenini kazanmış, kolundan tutulup başa geçirilmişti; ikincisini hazırlamak için (s. 36).

On birinci konuşmada Ziffel, Hegel diyalektiği hakkında düşüncelerini açıkladıktan sonra bu konudaki sohbeti diyalektik düşünme ile mültecilik arasında ilginç bir bağlantı kurarak bitirir.

Diyalektiğin en iyi öğrenildiği yer, sürgündür. En keskin diyalektikçiler ise mültecilerdir. Değişiklikler sonucu mülteci olmuşlardır ve değişmelerden başka bir şey görmezler. En küçük belirtilerden en büyük olayları sezinlerler; mantıkları varsa tabii… Ve çelişkiler için çok duyarlı gözleri vardır. Yaşasın diyalektik (s. 66).

Ziffel’in tutmuş olduğu notlardan mültecilere bulundukları ülkede çalışma izni verilmeyişini Norveç’in Nordland şehrine yerleşmiş biyoloji uzmanı bir mültecinin tanıklığıyla öğreniriz.

“Benden istenilen tek şey, gittiğim yerde hiçbir şekilde herhangi bir bilimsel çalışmayla ya da başka bir işle uğraşmamamdı. İç çekerek imzaladım sözleşmeyi.”

Nordland’a sığınan bu mültecinin, yine kendisi gibi çalışma izni verilmeyen bir doktor tarafından burnundan ameliyat olabilmesi için tek güvenli yer olarak istasyona yakın büyük bir otelin tuvaleti bulunur.

Ancak operasyonun başlayacağı sırada tuvalete giren bir otel müşterisi tarafından görülüp kovulurlar.

Brecht’in mültecileri “yurtseverlik” konusunu da tartışırlar:

-Ziffel “İnsanın vergi ödediği ülkeyi daha çok sevmesi gerektiği, bir tuhafıma gitmiştir hep.

Temel taşı, az şey ile yetinmedir.

Çok iyi bir özelliktir bu; hele elde ayakta zaten bir şey yoksa…” derken, Kalle’ye göre “İnsanın seçme olanağı olmaması yurt sevgisini daha temelde sarsmaktadır. Yani sevdiğinizle evlenemiyorsunuz, ama evlendiğinizi sevmeniz gerekiyor.

Önce bir seçme olanağı istiyorum:

Diyelim ki bana bir parça Fransa gösteriyorlar ve İngiltere’den şöyle bir iki kısım, sonra iki İsviçre dağı ve ardından deniz kıyısından birazcık Norveç…

Uzatıp parmağımı gösteriyorum ve: ‘Bunu kendime yurt edindim’ diyorum.

İşte o zaman değerini bilirim buranın.

Oysa şimdi içimdeki duygu, hani bir kez penceresinden aşağıya düştüğünüz kata bir daha ısınamayışınız gibi bir şey” (s. 60).

Kendilerine güvenli bir sığınak bulma hayaliyle ve çaresizce içine dolduruldukları döküntü teknelerle, hatta şişme botlarla önlerindeki koca denizi aşmak için çıkılan “umuda yolculuk”ta Akdeniz’in suları, her yıl çoluk çocuk her yaştan binlerce insana mezar oluyor.

Avrupa devletleri ise bu mülteci seline karşı güvenlik önlemlerini artırarak “sınırları” tahkim etmekten başka hiçbir politika geliştirmiyor.

Çoğunlukla sığınmacıların pasaportları ve kimlikleri değiştirildiği için, sözgelimi şu anda Akdeniz’de ölmekte olan kişilerin kimlikleri ancak –eğer cesetleri bulunursa– nadiren belirlenebiliyor.

Avusturyalı oyun yazarı Maxi Oberex, İllegal Yardımcılar adlı gerçek kişilerin tanıklıklarıyla yazdığı bir tür belgesel oyununda bir idari yargıcın sözlerine de yer verir;

 “Akdeniz’de ölüm sadece korkunç bir ölüm değil,” diyor, “aynı zamanda sessiz –ve görünüşe göre kabul edilmiş– bir ölüm.

En geç elli yıl içinde bu bir insanlık suçu olarak yorumlanacak,” diyor yargıç.

Umarım bundan seksen yıl önce yazılmış olduğu halde Kalle ile Ziffel’in yapıt boyunca tartıştıkları birçok konunun yanı sıra, –günümüzde ekonomik kriz, salgın gibi– dünyanın/insanlığın en yakıcı sorunlarından biri olan göç ve mülteciliğe de hâlâ ışık düşürmeyi sürdüren İki Mültecinin Konuşmaları –ama mutlaka onun sürgün şiirleri de eklenerek– yeniden yayımlanır ve böylece okura sürgün ve mültecilik bağlamında Brecht’le yeniden karşılaşma imkânı verilmiş olur.

Meriç Gök

30 Ocak 2022 Pazar

 [1] Alman Edebiyatından Esintiler -şiir seçkisi-. çev. Mevlüt Asar, Kanguru Yayınları, 2020, s. 47.

[2] Bertolt Brecht, İki Mültecinin Konuşmaları: “Kalle ile Ziffel”, çev. Veysel Atayman, Birim Yayınları, Birinci Basım, 1984.

https://birikimdergisi.com/guncel/10889/brechtte-goc-surgun-ve-multecilik

*************************************************************************

30 OCAK 1923: Lozan'da, imzalanan Mübadele Protokol ve Sözleşmesi ile Yüzyıllardır yaşadıkları topraklardan yeni bir ülkeye, yeni bir kente; yeni bir hayata adım atan 1. Kuşak "mübadilleri" düşünelim..

*****************************************************************************************


TÜRKİYE HAYALİ

Hedefteki üniter, laik Cumhuriyet: .   ABD'NİN YENİ TÜRKİYE HAYALİ   . .    Samuel Huntington, “ Medeniyetler Çatışması ” adlı kitab...