4 Ocak 2026 Pazar

TÜRKİYE HAYALİ

Hedefteki üniter, laik Cumhuriyet:

 ABD'NİN YENİ TÜRKİYE HAYALİ   .

.   Samuel Huntington, “Medeniyetler Çatışması” adlı kitabında Türkiye’nin yönünü Batı’dan Doğu’ya çevirerek İslam dünyasının lideri olmasını öneriyor, bunun için de “Atatürk’ün (laik Cumhuriyet) mirasının reddedilmesi” gerektiğini belirtiyordu. 

Türkiye Cumhuriyeti’nin temel kurucu metinlerinden Lozan Antlaşması’nı eleştiren, Türkiye’ye “Osmanlı millet sistemine geçmesini” öneren ve “Osmanlı’nın din eksenli millet sistemine dönüş için Türkiye’nin ulus devlet olmaktan çıkarılması gerekir,” diyen ABD’nin Ankara Büyükelçisi Thomas Joseph Barrack, şimdi de “Ulus devletlerin 1919’dan beri ABD’yi engellediğini” belirterek, “Ortadoğu’da en iyi işleyen yönetim modelinin ‘hayırsever monarşi’ olduğunu” iddia etti.

VİLSON’UN HAYALLERİNDEN BARRACK’IN KARIN AĞRISINA

“Ulus devletler 1919’dan beri bizi engelliyor,” diyen ABD Büyükelçisi Barrack aslında haklı!

Evet, 1919’da Atatürk’ün önderliğinde örgütlenmeye başlanan ulusal direniş ve kazanılan Türk Bağımsızlık Savaşı, ardından imzalanan Lozan Barış Antlaşması ve sonrasında kurulan tam bağımsız, üniter, laik Türkiye Cumhuriyeti, Türk Ulus Devleti, genelde emperyalizmin, özelde de ABD emperyalizminin bölgedeki bazı planlarını engelledi.

Oysa dönemin ABD Başkanı W. Vilson’un ne büyük hayalleri vardı!(1) 

15 Mayıs 1919’da İzmir’in işgal planlarının içinde yer almış, Türkiye’yi paramparça eden Sevr Antlaşması’nın hazırlık sürecinde bulunmuş, hatta Sevr Antlaşması’na göre Doğu Anadolu’da kurulması planlanan “Ermenistan Devleti”nin sınırlarını bizzat çizmişti.

Sevr’e göre Anadolu’da kurulması planlanan Ermenistan’ın hemen güneyinde aşamalı olarak bir “Kürdistan Devleti” kurulacaktı.

İzmir ve Ege’nin önemli bir bölümü ile Doğu Trakya Yunanistan’a bırakılacak; İstanbul ve Boğazlar, içinde ABD’nin de olduğu bir Uluslararası Boğazlar Komisyonu’nun yönetimine ve denetimine bırakılacaktı.

 İşte 1919 yılında Mustafa Kemal Atatürk’ün örgütlemeye başladığı ulusal direniş ve işgalci emperyalizme karşı kazanılan Türk Bağımsızlık Savaşı ve ardından imzalanan Lozan Antlaşması (Lozan’da kapitülasyonların kaldırılması, Doğu Trakya’dan Anadolu’ya tam bağımsız, üniter ve laik yeni Türk devletinin temellendirilmesi) bu emperyalist planı yerle bir etti.

Atatürk’ün kurduğu üniter, laik Türkiye Cumhuriyeti’nden, Türk Ulus Devleti’nden rahatsız olan ve Türkiye’ye “Osmanlı’nın din eksenli millet sistemine geçmeyi” öneren sadece ABD’nin Ankara Büyükelçisi Barrack değildir; ondan önce, 1990’ların sonunda üniter ve laik Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı “Yeni Türkiye” adı altında “Yeni Osmanlıcılığı” savunan başka Amerikalılar da vardı.

Örneğin, 1997’de CIA görevlisi Paul Henze, “Atatürkçülük öldü! Nakşiler, Nurcular ilericidir!” demişti. 1998’de CIA’nın eski Ortadoğu Masası Şefi Graham Fuller ise “Kemalizm’in sonuna gelindi! Bu iyi oldu! Dünyadaki tüm büyük liderler gibi Atatürk’ün fikirleri de ölecektir!” demişti.

SAMUEL HUNTİNGTON’UN HAYALİNDEKİ TÜRKİYE

1990’ların sonunda ABD, CIA görevlileri “Atatürk’ün kurduğu üniter ve laik Cumhuriyet”e açıktan saldırmaya başlamıştı.

Örneğin, 1996’da CIA görevlisi CFR üyesi Samuel P. Huntington “Medeniyetler Çatışması” adlı kitabında, “Türkiye’nin, Atatürk’ün mirasını bilinçli bir şekilde reddedip, kendisini İslam’ın bir lideri olarak yeniden tanımlamasından” söz ediyordu. (2) 

Huntington, Atatürk’ün kurduğu laik Türkiye Cumhuriyeti’ni şöyle eleştiriyordu. 

-“Türkiye İslam’ın çekirdek devleti olmak için gerekli tarihe, nüfusa, orta düzey bir gelişmişliğe, ulusal birliğe, askeri yetenek ve geleneğe sahiptir. Gelgelelim, Atatürk’ün Türkiye’yi net bir şekilde laik bir toplum olarak tanımlaması, Türkiye Cumhuriyeti’nin bu rolü Osmanlı İmparatorluğu’ndan devralmasını önlemiştir. Türkiye anayasasındaki laiklik ilkesine bağlılığından ötürü OIC’in kurucu üyesi bile olamamıştır. Türkiye kendisini laik bir ülke olarak tanımladığı sürece İslamın liderliğine soyuna olasılığı yoktur.” 

Huntington, Türkiye’nin kendisini “yeniden tanımlamasını” istiyordu.

Bu kapsamda Türkiye’nin yönünü Batı’dan Doğu’ya, İslam dünyasına çevirmesini öneriyordu. Türkiye’nin böylece 

“Batı’nın temel İslami muhatabı ve düşmanı olarak oynadığı çok daha etkileyici ve onurlu tarihsel rolü yeniden üstelenecek hale gelebileceğini” 

belirtiyordu.

Huntington, Türkiye’nin İslam dünyasına yönelebilmesi için her şeyden önce “Atatürk’ün mirasını reddetmesi” gerektiğini de şöyle ifade ediyordu: 

-“Laiklik ve demokraside Batı’nın iyi ve kötü yanlarını yaşayıp görmüş olan Türkiye de, en az (Güney Afrika’nın Afrika’ya liderlik etmesi kadar) İslam’a liderlik etme vasfını kazanmış olabilir. Ama bunu yapabilmek için, Atatürk’ün mirasını, Rusya’nın Lenin’in mirasını reddedişinden daha eksiksiz bir şekilde reddetmek zorunda kalacaktır. Böyle bir hamle aynı zamanda Atatürk kalibresinde bir lideri... gerekli siyasal ve dinsel meşruluğu kendisinde toplamış olan bir lideri gerektirir.” (3) 

Görüldüğü gibi Huntington açıkça Türkiye’de “Atatürk’ün mirasını reddedecek” bir lider bekliyordu. Huntington’un “siyasal ve dinsel meşruluğu kendisinde toplayan bir lider” tanımlaması Osmanlı sistemini ve Osmanlı halifeliğini akla getiriyor.

GRAHAM FULLER’İN “YENİ TÜRKİYE’Sİ

1990’ların sonunda CIA görevlileri, Atatürk’ün kurduğu üniter ve laik Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı İslamcı, Osmanlıcı yeni bir Türkiye’den (Yeni Osmanlı’dan) söz etmeye başladılar.

Hatta CIA’nın eski Ortadoğu Masası Şefi Graham E. Fuller, 2007’de “Yeni Türkiye Cumhuriyeti” adlı bir kitap yazdı. 

Graham Fuller kitabında Türkiye’nin Ortadoğulu olduğunu belirterek, Türkiye’nin yönünü Batı’ya çeviren Atatürk’ü eleştiriyordu. (4)

Fuller, kitabında büyük bir ısrarla “Yeni Türkiye”nin İslam dünyasının liderliğine soyunup Ortadoğu’ya yönelmesini öneriyordu. Türkiye’nin Batı’ya yöneldiği sürece “bağımlı”, Ortadoğu’ya yöneldiği sürece “bağımsız” ve “lider ülke” olacağını (!) iddia ediyordu.

Kemalist eğitimin, İslam dünyasını ve Ortadoğu’yu kötülediğini, bu nedenle İslam dünyasına ve Ortadoğu’ya yönelmek için önce bu “Kemalist eğitimden kurtulmak” gerektiğini belirtiliyordu. (5)

 Fuller, Kemalist Devrimleri, “Türk kültüründen çok keskin ve gerçekçi olmayan biçimde sapmış aşırılıklar” diye adlandırıyordu.

Atatürk ’ün Türkiye’yi İslam ve Osmanlı geçmişinden uzaklaştırıp “bir ulusal hafıza kaybına yol açtığını” iddia ediyor ve buna bir tür “kültürel lobotomi” adını veriyordu. Atatürk’ün, İslam öncesi Türk tarihini “ırkçı bir bakışla” yeniden okuyarak “yeni bir milliyetçilik yarattığını” belirtiyordu.

Atatürk’ün tarih ve dil çalışmalarını eleştiriyor.

Harf devrimiyle yeni kuşakların Osmanlı geçmişiyle bağlarının kesildiğini iddia ediyordu. Atatürk’ün din adamlarını tasfiye ettiğini belirtiyordu.

Kılık kıyafet devrimini eleştirip, “Kadınlar herhangi bir örtü kullanmaktan caydırıldı,” diyordu. (6) 

Fuller, halifeliğin kaldırılmasının da çok yanlış olduğunu iddia ediyordu.

“Atatürk, 1924’te halifeliği kaldırarak İslam dünyası ile ilişkilere darbe vurdu!” diyordu. Halifeliğin kaldırılmasının bütün Müslümanları etkilediğini söylüyordu.

Hatta “Halifeliğin kaldırılması bizzat İslam’ın kendisine indirilen bir darbe oldu,” diyordu. Bugün halifeliğin olmamasının “eksiklik” olduğunu belirterek halifelik istiyordu: 

Hilafet hâlâ anahtar bir sembol ve siyasal bir makam olup etkileyici bir dini liderin yükselişini beklemektedir,” diyordu. (7) 

Kemalistlerin Sevr paranoyası ile “dış tehdit algısıyla” toplumda baskı kurduklarını iddia ediyordu. (8)

Fuller, “Yeni Türkiye” derken aslında “Yeni Osmanlı”yı kastediyordu.

Bir zamanlar Osmanlı’daki fikir akımlarından Osmanlıcılığı “Geleceğe Dönüş” olarak adlandırıyordu. (9)

Kemalizm’in ulusal politikalarıyla ciddi bir “asker ağırlığı” kurduğunu, Kürtleri dışladığını, İslami gelenekleri ve Osmanlı’yı kötülediğini belirterek Türkiye’de bir “psikolojik ve kültürel tedavi sürecine” ihtiyaç olduğunu yazıyordu.

Tedavi sürecinde; demokrasinin artırılması, toplumun çok etnikli ve çok kültürlü yapısının ve dinin toplumdaki yerinin kabulü, Osmanlı geçmişinin tanınması ve Türkiye’nin İslam dünyasının lideri yapılması biçiminde bir yol haritası öngörüyordu. (10)

***

Hafıza her şeydir.

Tarih, bugünü anlamayı kolaylaştırır.

 Eğer biraz hafızalarımızı yoklarsak, biraz yakın tarihe bakarsak ve Paul Henze’lerin, Samuel Huntington’ların ve Graham Fuller’lerin Türkiye Cumhuriyeti için yazdıklarını ve söylediklerini hatırlarsak, ABD’nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack’ın “Ulus devletten vazgeçin! Osmanlı millet sistemine dönün!” tarzındaki açıklamaları, onun “bireysel hadsizliğinin” ötesinde ABD’nin, 1990’lardan beri devam eden Türkiye ve Ortadoğu politikasına uygun düşmekte ve ABD’nin üniter, laik Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı “Yeni Türkiye” (Yeni Osmanlı) hayalinin devam ettiğini göstermektedir.

AKP iktidarının, ABD Ankara Büyükelçisi Barrack’ın bu açıklamalarına ses çıkarmamasının nedeni işte tam da burada yatıyor.

10.12.2025 04:00

Sinan Meydan

https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/sinan-meydan/hedefteki-uniter-laik-cumhuriyet-abd-nin-yeni-turkiye-hayali-2460097

 

 

3 Ocak 2026 Cumartesi

DİN VE ETNİKLİK

 15-09-2011Prof. Cihan Dura

*DERİN MERKEZ ORTADOĞU'YU NASIL PARÇALIYOR (II):

.   DİN VE ETNİKLİK

Sample Image

“Böl ve yönet” Derin Merkez’in Ortadoğu’da kullandığı başlıca siyasal silahdır. Bu silahı bundan önceki bir yazımda genel olarak ele almıştım. Emperyalizm -yani Amerika, onun anası İngiltere ve diğer sanayileşmiş ülkeler- bu amaçla sosyal “farklılıklar”ı kullanıyor, yeni farklılıklar yaratıyorlar: 

Hedef ülkelerde din temelinde Müslüman, Hıristiyan, Sünnî, Şiî,… gibi ayrılıkları kışkırtıyor; Türk, Kürt, Arap, Ermeni,… gibi etnik ayrılıkları körüklüyorlar.

Amaçları bölgenin bir sömürü alanı olarak kalmasını sağlamak, toplumların uluslaşarak kendilerine rakip birer güç haline gelmelerini önlemektir[i].

I) DİNÎ FARKLILIKLAR

“Böl ve yönet”… Bu politikayı büyük bir şevkle uygulayan devlet, bir zamanlar İngiltere idi, bugünse Amerika… Somutlaştırayım ne demek istediğimi: 

Geçmişte Ortadoğu’yu, bölgede yaşayan toplumları İngilizler bölüp parçalamıştı. Bölünen çözülüyor, çatışıyor, gücünü yitiriyor. Günümüzde aynı stratejiyi Amerika uyguluyor! Ajanlar dinî cemaatlerin içine sızıyor, onları kendileri için elverişli yönde değiştirmeye, dönüştürmeye başlıyorlar, örnek vereyim: 

Irak iki mezhebe ve iki etnik gruba ayrılıyor: Amerikan işgalinden sonra zaten filen bölünmüş durumda, ülkede birbirine düşman onlarca grup var: 

Sünniler, Şiiler, Türkmen, Kürt ve Araplar... Suriye Sünnîler ve Alevîler arasında bölüştürülecek. Mekke ve Medine Suudî Arabistan’dan koparılıp “Kutsal İslam devleti” adıyla ayrı bir devlet olacak... Derin Merkez bir yandan Ortadoğu’da Sünnî kuşağı genişletmeye çalışıyor, bir yandan da mezhep çatışmalarını artıracak yeni öneriler sürüyor ortaya: 

Örneğin Amerikan Brookings Enstitüsü Lübnan’daki Şiî uyanışa karşı “Sünnî Birliği” teşvik ediyor. 

Şöyle deniyor: Amerika ve İsrail Ortadoğu’da Şiîlere karşı Sünnîlerle ittifak kurmalıdır. İran Şiî’dir. Suriye’de Alevî azınlık iktidardadır. Lübnan’da Hizbullah Şiî’dir. Bunlara karşı Sünnîlerle ittifak yapılmalıdır. 

Kısacası Ortadoğu’da Şiî bloka karşı Sünnî blok, “yüzyılımıza damgasını vuracak” şekilde çatışmaların içine çekiliyor.

A) “Böl ve yönet” faaliyetinde İsrail’in çok yoğun, sinsi bir çalışma içinde olduğu görülüyor. “İsrail’in Ortadoğu’da giderek “emperyalist güç” olmasının yolu, ancak çevresindeki Arap-Müslüman devletlerin bölünmesiyle açılacaktı.” Amerikan dergilerinde yayınlanan haritalarda Ortadoğu Nil’den Fırat’a yeniden şekillendiriliyor: Hedef 1948’de İsrail kurulduğunda Ben Gurion tarafından ifade edilmişti: Nil’den Fırat’a Büyük İsrail!

Bakınız, İsrail Dışişleri Bakanı Oded Yinon daha 1980’lerde Mısır ve Sudan’la ilgili olarak neler söylüyordu: “Mısır bugün siyasî bakımdan yaşayan bir ölüdür. Mısır’ı farklı coğrafî bölgelere ayırmak, İsrail’in batı cephesinde güttüğü başlıca hedeftir.” Oded Yinon’a göre Mısır zaten çok parçalı bir yapıya sahipti. Ülkede birçok iktidar odağı birbiriyle çekişmekteydi. Bu odaklar kendi başlarına var olurlarsa, Libya, Sudan ve hatta daha uzaktaki devletler de varlıklarını bugünkü sınırları içinde sürdüremezlerdi. Sudan bu ülkelerin başında geliyordu. Çünkü bünyesinde birbirine düşman dört grup vardı: Müslüman olmayan Afrikalılar, putperestler, Hıristiyanlar, azınlık egemenliği kurmuş olan Sünnî Müslüman Araplar.

Mısır’da çoğunluğu oluşturan Sünnî Müslümanlara karşı, ülkenin kuzeyindeki sayıları 7 milyonu bulan Hıristiyan azınlık üzerine senaryolar üretiyordu İsrail. Buna göre Mısır kolayca ikinci bir Lübnan olabilirdi. Anlaşılıyor ki Batı’nın Ortadoğu’daki ileri karakolu İsrail, Mısır için de, Sudan için de parçalama planlarını çoktan hazırlamış bulunuyor. “Sudan her ne kadar Müslüman Arap devleti gibi görünse de içinde yaşayan pagan-Afrikalılar ve Hıristiyanlar nedeniyle bölünmeye en uygun devlet”ti. Bunu da başardılar: Sudan ikiye bölündü, güneyde “İsrail yanlısı” olduğunu saklamayan yeni bir devlet doğdu.

Arap-İsrail çatışmasının üzeri ise Sünni-Şiî çatışmasıyla örtülmesi planlanıyor, başarılırsa kim rahatlamış olacak? Elbette İsrail!...

B) Lübnan’a gelince, bu küçük ülke “parçala, zayıflat, yönet” stratejisi bakımından tam bir laboratuvar konumunda!... Yeni Ortadoğu projesi sürecinde hem mezhep hem dine dayanan küçük devletler kurulmak isteniyor ki ilerde gerekirse daha da parçalayabilsinler. Bu stratejinin Ortadoğu’daki en iyi örneği Lübnan…

Lübnan’da kargaşa Fransa tarafından 19. yüzyılda başlatıldı. Fransa Osmanlı’nın zayıflığından yararlanarak Lübnan’daki Katolik Maronitlerle temasa geçerek, din ve toplum liderlerini kendi tarafına çekti. İngilizler de benzer faaliyetlerden geri durmadı. Dürzîlerden adam devşirdiler. Ülke kuzeyde Maronit, güneyde Dürzi bölgelerine ayrıldı. Mezhepler birbirlerine karşı silahlandırıldı. Sonunda Dürzîler ile Maronitler arasında kanlı çatışmalar meydana geldi. Bu çatışmaları bahane eden Fransa Lübnan’a asker yolladı, Hıristiyanları katliamdan korumak bahanesiyle Beyrut’a girdi. Fransızları İngilizler, İspanyollar, Ruslar takip etti. Nasıl oldu bu? Çünkü “hasta adam” Osmanlı, Paris’te imzalanan bir protokolle Lübnan’a askerî güç gönderilmesini kabul etmek zorunda kalmıştı. Bu senaryonun günümüzdeki adı nedir, peki? Büyük Ortadoğu Projesi elbette! Bugün müdahaleyi kim yapıyor? “Uluslararası Toplum”, yani aynı emperyalist devletler…  Metot?... Hiç değişmedi, aynı: Hedef ülkenin halkını karşı karşıya getir, silahlandır, çatışma çıkart, asker yolla, denetime al ve sömür!

Fransa Lübnan’dan çekilirken, Emperyalizm’in bugün Kosova’da, Bosna’da uyguladığı modeli uygulamaya koymuştu: Dünyada bir örneği daha olmayan bir kota sistemi toplumu paramparça etti. Sisteme göre cumhurbaşkanı Marunî Hıristiyan, başbakan Sünnî Müslüman, meclis başkanı ise Şiî Müslümanlardan seçilecekti. Lübnan çıkar gruplarına böyle bölündü. Lübnan’ın dinî cemaat temelinde küçük şehir devletlerine bölünmesi, Batı’nın Ortadoğu’daki bekçisi İsrail’in rahatlaması anlamına geliyordu.

Netice olarak Lübnan bugün mezhepler arasında iyice ayrışmış durumda. Politik alanda mezhep farklılıkları kullanılıyor. Parlamento’nun yarısında Hıristiyan, diğer yarısında Müslüman temsilciler oturuyor. Bu ayrışma, hükümete ve bürokrasiye de aynen taşınmıştır. Sonuç olarak toplum, parçalanmış olarak, bir sürü gibi yönetilebiliyor: Kim seçilecek, kim istifa edecek, mezhep liderleri karar veriyor. Mezhep ayrımı politik çıkarlar doğrultusunda şekilleniyor. Ünlü İngiliz politikası burada tam anlamıyla tecelli etmiş oluyor: Böl ve yönet!

C) Suriye’nin parçalanmasında ise Amerika’nın din (mezhep) farklılığına öncelik verdiği anlaşılıyor. Suriyeli yazar ve siyaset yorumcusu Ebu Abdullah Suriye’de olup bitenleri şöyle açıklıyor[ii]: Olaylar esas itibariyle batılı güçlerin eseri olan Büyük Ortadoğu Projesi’nin (BOP)   uygulanmasından ibaret…  Asıl hedef bölge ülkelerinin parçalanması, nihaî hedef büyük İsrail devletinin kurulmasıdır. Bu hedefin gerçekleşmesi için plana göre, Suriye’nin dörde bölünmesi, Lübnan’ın sekiz kantona ayrılması; Türkiye, Suudi Arabistan, Mısır ve Libya’nın üçer parçaya bölünmesi gerekiyor. Suriye’de yaşanacak mezhep temelli bir bölünme BOP’u başarıya ulaştıracak temel faktör olacaktır.

2) ETNİK FARKLILIKLAR

Osmanlı zamanında “etniklik” diye bir sorun yoktu. Etnik grupları Avrupalılar ileri sürüp kullandılar. Osmanlı’yı parçaladılar, topraklarında yeni devletler kurdular: Suudî Arabistan, Suriye, Irak, Ürdün,… Osmanlı Devleti petrolün en yoğun bulunduğu coğrafyanın sahibiydi. İngiltere ve Fransa Osmanlı’yı daha da parçalamak için 1916’da -uygulamaya geçiremedikleri- Sykes-Picot  Antlaşması’nı imzaladılar. Hasta adamın elindekiler çekiştirilirken, kullandıkları en önemli kart yine etnik karttı. Araplar, Kürtler ve Ermenileri, daha başkalarını kullandılar bu iş için.

Yöntem o zamandan günümüze hiç değişmedi.

Bugün de aynı taktiği kullanarak Ortadoğu haritasını işlerine gelecek biçimde yeniden çizmek istiyorlar. Gerçekten, yeni Ortadoğu planı İslam dünyasını yeniden kamplara ayırmaktadır. Geçen yüzyılın başında ulusal sınırlarla onlarca devlete bölünen Ortadoğu halkları, yalnız mezhepsel değil, etnik farklılıklar da kullanılarak çok daha derin ve tehlikeli bir şekilde bölünüp karşı karşıya getiriliyor.

A) Kürt devleti projesi gerçekleşirse, kuşkusuz bu olgu, Ortadoğu’ya vurulan en büyük darbe olacaktır. Aslında amaç yüzyıldır değişmedi, tekrarlamakta fayda var: Ortadoğu ülkelerini lime lime parçalamak! Oyunun içinde bir tür domino etkisi de var: Bölgede bir etnik grup -örneğin Kürtler- devlet haline getirilebilirse, diğer bazı devletler de parçalanacak. Nitekim Suriye’de yerleşik Kürtlere yönelik planlar Irak ve Suriye Kürtlerini birbirlerine coğrafi olarak bağlamayı hedefliyor.

Suriye’nin bölünmesi Irak, Suriye ve Türkiye’nin güneydoğusunda bir Kürt devletinin kurulmasının yolunu açacaktır. Kürt devleti kurulursa, Türkiye’nin güneydoğusu da buna katılacaktır. Suriye’nin Dera kentinde Libya-Bingazi benzeri bir model uygulanmaya çalışılıyor. Lazkiye’de mezhep temelli çatışmalar hedefleniyor. Kentteki olayların simge mekânı haline gelen El Ömerî Camisi imamı Şeyh Ahmet Siyasina, bölgede emirlik ilan etme hazırlığı içindedir.

Suriye’de Kürt azınlık önderleri, Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad’a karşı başlatılan ayaklanmaları destekliyor ve şu görüşleri savunuyorlar:“Kürt halkı Suriye mozaiğinin bir parçası ve rejime karşı isyanın ana unsurlarındandır, tüm çıkarları da rejimin düşmesindedir. Esad’ın düşürülmesiyle Kürt sorunu çok önem kazanacaktır. Bu değişiklik Kürt azınlığın yaşadığı Türkiye’yi de, Kürtlerin geniş bir otonomiye sahip oldukları Irak’ı da etkileyecektir. Yeni Suriye anayasasında Kürtlerin hakları verilmeli ve Kürtçe resmi dil olarak tanınmalıdır. Suriye devrimi Kürt sorunu çözülmeden tamamlanmayacaktır[iii].”

“ Mozaik” lafına dikkat! Bir yerlerden gözünüz ısırıyor, değil mi?

B) İran, Oded Yinon’un raporunda Türkiye ile birlikte “kolay bölünebilecek Arap olmayan Müslüman devletler” kategorisinde yer alıyor. Türkiye’nin bölünme stratejisinde Kürtlere, İran’ın bölünme sürecinde ise Azeri Türklerini ağırlık veriliyor. İran -Türkiye gibi- uzun yıllardır Batı’nın tehdidi altında. İran’ı beş parçaya bölmek istiyorlar[iv].

Yabancı istihbarat birimleri İran’daki etnik gruplar üzerinde gizli çalışmalar yapıyor. Birçok ülkede olduğu gibi İran’da da etnik grupları kışkırtmaya çalışan Batılı güçler var.Örneğin Amerika bölgede dini, etnik kimlik ve politik grupları kullanarak İran’ı bölmeye çalışıyor. Belucîler, Azerîler, Kürtler ve Araplar kışkırtılarak, ülkenin en az beş parçaya bölünmesinin planlandığını gösteren Pentagon raporları var. Federe bir İran devleti propagandası uzun zamandır gündemde tutuluyor.

Amerikan istihbarat örgütü CIA, Türkleri ve Kürt muhalif grupları hem birbirine karşı, hem de hükümete karşı aynı anda destekliyor. Washington CIA vasıtasıyla İran’daki etnik azınlık grupları arasındaki muhalefet milislerine yardım ediyor. Ayrılıkçı hedeflere yönelik maddî kaynaklar, doğrudan CIA’nın örtülü ödeneğinden sağlanıyor. Kuzistan bölgesindeki Arap muhalefet grubu, Amerika tarafından finanse ediliyor. Muhalif liderler Tahran rejiminin devrilmesi için Amerika’nın ve Avrupa’nın yardımına güveniyor. Amerikan Kongresi, Kürt, Azerî, Arap ve Belucî muhalif grupların temsilcilerini sık sık ağırlamaktadır.

SONUÇ

Çocukluğumuzda bir öykücük anlatılırdı; babalarımız, öğretmenlerimiz, büyüklerimiz sık sık tekrarlar, adeta beynimize işlerlerdi:

Bir babanın beş oğlu varmış. Birbiriyle geçinemez, hep kavga ederlermiş. Baba, “Birbirinizi sevin, birlik olun!” dermiş ama, hiç oralı olmazlarmış.

Ve sonunda o kaçınılmaz gün gelmiş, baba ölüm döşeğine düşmüş. Beş çocuğunu yanına çağırmış, kendisine beş çubuk getirmelerini söylemiş. Baba, çubukları bir araya getirip oğullarına vermiş. “Kırın, bakayım bu çubuk demetini” demiş. Hiçbiri başaramamış. Bunun üzerine baba demeti alıp, çubukları bu kez teker teker uzatmış oğullarına. Kardeşlerin hepsi de çubukları kolayca kırmış. Bunun üzerine baba şöyle konuşmuş:

"Yavrularım, siz bu çubuklara benzersiniz. Eğer birlik olursanız, kimse size dokunamaz; güçlü olur, her tehlikeyi savuşturursunuz. Yok ayrılık güder birbirinizle çekişirseniz, zayıf düşer, şunun bunun oyuncağı olur, yenilir, ezilirsiniz. Unutmayın, birlikten kuvvet doğar.”

Öykücük hatırlayabildiğim kadarıyla böyle…

***

Çirkin Batı bütün o “hak, hukuk, özgürlük, demokrasi” söylemlerini hep sizleri parçalamak, karşı karşıya getirmek için kullanıyor.

Bu kavramları istismar ederek sizden istediklerine karşı çok dikkatli olun.

Onlar farklılıklarınızı sizi parçalamak için kullanıyorlar; siz farklılıklarınızı birlik için, daha çok kaynaşmak için kullanın.

Onlar sizi parçalamaya çalıştıkça siz direnin, eskisinden daha fazla birbirinize sokulun, etle tırnak gibi olun.

Güçlenin, kovun o hainleri yurdunuzdan, onlara bu fırsatları vermeyin.

Ulus kalın, uluslaşın.

Ey Ortadoğu dikkat!...

Başka çareniz yok.

////////////////////////////////////////////////////////////////////

https://www.cihandura.com/tr/makale/-DERIN-MERKEZ-ORTADOGU-YU-NASIL-PARCALIYOR-II-DIN-VE-ETNIKLIK596?

[i] Yazımda şu değerli kaynaktan geniş ölçüde faydalandım: Banu Avar, Böl ve Yut, 4.B., Remzi Kitabevi, İst., 2009, ss. 35-150

[ii] Aydınlık, 27.5.2011.

[iii] Cumhuriyet, 7.9.2011

[iv] Ardan Zentürk, “Odet Yinon”, http://www.haber10.com/makale/23433/   (11.9.2011)

3 Aralık 2025 Çarşamba

İlhan Arsel

 İlhan Arsel

  • Size bugün büyük bir Cumhuriyetçi düşünürden (entelektüel) söz edeceğim:
  • Prof. Dr. İlhan Arsel. 
  • Özyaşamöyküsünü bu yazıda okuyacaksınız.
  • Ardından, yazarın Toplumsal Geriliklerimizin Sorumluları Din Adamları (Kaynak Yayınları, 3. Basım, 1996) adlı kitabının “giriş” bölümünü üçe bölüp 22, 25 ve 27 Ağustos günlerinde yayımlayacağım.
  • Cenevre (İsviçre) Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden “La Responsabilité Politique Ministérielle et la Chambre des Lords” (Bakanların Siyasi Sorumlulukları ve Lordlar Kamarası) adlı çalışmasıyla “hukuk doktoru” unvanını alan Prof. Dr. İlhan Arsel (5 Nisan 1920, İstanbul - 7 Şubat 2010, Florida), otuz yıl Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde anayasa hukuku dersleri verdi.
  • 1955 yılında, Ankara Üniversitesi ile New York Üniversitesi arasında yapılan “Öğretim Üyesi Mübadelesi Sözleşmesi” gereğince 1955-1956 öğretim yılında “School of Public Administration and Social Services”te çalıştı.
  • 27 Mayıs 1960 İhtilali’nden az önce, o zamanlar iktidarda bulunan Demokrat Parti’nin Türkiye’yi şeriat felaketine sürükleyen tutumu nedeniyle öğrencilerine, “Bu ülkede artık anayasa hukuku öğretimi yapılamaz!” diyerek derslerini kesti.
  •  İhtilalden sonra yeni bir “Anayasa Ön Tasarısı” hazırlamakla görevlendirilen Ord. Prof. Dr. Sıddık Sami Onar’ın başkanlığındaki on kişilik “İstanbul Komisyonu”na atandı.
  • Az sonra “Kurucu Meclis Ön Tasarısı”nı hazırlamak üzere kurulan beş kişilik bilim komisyonuna üye seçildi.
  • 1966 yılında, ders vermekte bulunduğu Ankara Polis Enstitüsü’nden istifa etti; istifa nedeni, enstitü yöneticilerinin iki öğrenciyi, fikir özgürlüğünden yoksun eder nitelikteki kararlarını protesto etmekti. 1966 yılında Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay tarafından Cumhuriyet Senatosu’na “Kontenjan Senatörü” olarak atandı.
  • 1969 yılında, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ndeki görevinden istifa etti. Bu kez istifa nedeni, üniversite öğretim üyelerinden pek çoğunun, toplum sorunları karşısındaki susmuşluklarını ve ülkenin şeriat karanlığına sürüklenmesine karşı nemelazımcılıklarını protesto etmekti.
  • Üniversiteden ayrıldıktan sonra, merkezi New York (ABD) olan “Inter-University Assoc” adlı kuruluşta danışman (senior consultant) olarak görevlendirildi ve bu kuruluşun yayımladığı “Constitutions of the Countries of the World” (Dünya Ülkeleri Anayasaları) adlı çalışmalara katıldı.
  • 20 ciltlik bu yayınların “Türkiye” ve “Belçika” bölümlerini hazırladı. (1971 itibarıyla)
  • Prof. Dr. İlhan Arsel, İslam şeriatını akılcı eleştiriden geçiren ve serbest düşüncenin öncülüğünü yapan yayınlarıyla tanınıyor.
  • Ancak din(ler) konusundaki bilimsel ve eleştirel yaklaşımlarını dile getirdiği kitapları tutucu kesimlerin şiddetli tepkisine neden oldu.
  • Can güvenliği yüzünden ABD’ye yerleşti. 7 Şubat 2010 Pazar günü, Florida’da (ABD) yaşamını yitirdi.
  • ***
  • Yazarın Kaynak Yayınları’ndan çıkan kitapları şunlardır: 
  • Arap Milliyetçiliği ve Türkler; Şeriat ve Kadın; Toplumsal Geriliklerimizin Sorumluları: Din Adamları; Biz Profesörler; Aydın ve “Aydın”; Şeriat Devleti’nden Laik Cumhuriyet’e; Diyanet’e Cevap; Turan Dursun’a Mektuplar; Müslümanlık Sınavı; Şeriat ve Kölelik; Şeriat’tan Kıssa’lar 1; Şeriat’tan Kıssa’lar 2; İslama Göre Diğer Dinler; Kur’an’daki Kitaplılar; Tevrat ve İncil’in Eleştirisi; Kur’an’ın Eleştirisi 1; Kur’an’ın Eleştirisi 2; Kur’an’ın Eleştirisi 3; Muhammed’e Göre Muhammed; Şeriat, İnsan ve Akıl; Cahiliyye; Şeriat ve Eşitsizlik; Kuran’daki Tanrı; Şeriatçıyla Mücadelenin El Kitabı.
  • ***
  • İlhan Arsel’in yaşamöyküsünü okudunuz.
  • Bu okumadan ödünsüz bir Cumhuriyetçi, ödünsüz bir laik, ödünsüz bir demokrat kimliği kalın hatlarıyla ortaya çıkıyor.
  • Yayımladığı kitapların adını okudunuz.
  • Bu kitapları yazıp yayımlamak her babayiğidin harcı değildir.
  • İlhan Arsel Türkiye’nin Luther’idir.
  • Ama o kadar değil, kitaplarıyla Cumhuriyet Türkiye’sinin Rönesans, Reform ve Aydınlanma çağının en önemli mimar ve yapı ustalarından biridir.
  • İlhan Arsel’i okumak dinsel gericiliğin gemi azıya aldığı şu günlerde Cumhuriyet’in devrimci ruhunu ayaklandırmak için büyük bir fırsat.
  • Bu yazı dolayısıyla bir anımsatma: Diyanet, Kuran’ı yabancı dillere çevirtip dağıtmakta. Amaç: Dinsizler okusunlar da Müslüman olsunlar! Aliyülâlâ!
  • Ama Kuran’ı kendi dillerinde okuyup Müslüman olanlar, Müslüman olduktan sonra anadil özgürlüklerini yitirecekler ve artık Kuran’ı Arapça okuyup Arapça ibadet edecekler.
  • Eşi benzeri olmayan bir çelişki!

.   20.08.2023 03:00
.    Özdemir İnce

https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/ozdemir-ince/ilhan-arsel-2110479

 

 

31 Ekim 2025 Cuma

CADILAR BAYRAMI?

.   BİR GÜN CUMHURİYET, BİR HAFTA CADILAR
.  Bir günlüğüne Cumhuriyet.
.  Yalnızca bir gün.
Bayraklarımızı çıkarıyoruz, şiirlerimizi okuyoruz, çocuklarımızın alnına kırmızı beyaz bir umut konduruyoruz.
Sonra ertesi gün… sanki hiç olmamış gibi.
Bayraklar toplanıyor, ışıklar sönüyor, Atatürk posterleri rulo yapılıp dolaba kaldırılıyor.
.   Ve o dolapta bir hafta boyunca, plastik bir balkabağının gölgesi büyüyor.
Bir haftadır okullar cadılarla dolu.
Minik çocukların yüzlerinde makyajla çizilmiş dikiş izleri, ellerinde plastik dişler, kara pelerinler…
Sınıflarda örümcek ağı süsleri, kapılarda “Happy Halloween” yazıları.
Ve öğretmenler heyecanla söylüyor: “Bugün kostüm partimiz var!”
Ama kimse sormuyor:
Bu ülkenin çocukları neden kendi bayramında değil de yabancı bir ülkenin korku kültüründe eğleniyor?
Cumhuriyet’in neşesini bir güne sığdıran eğitim sistemi, Cadılar Bayramı’nı bir haftalık festival gibi kutlamaktan utanmıyor mu?
Cumhuriyet bir karakter eğitimidir.
Karanlıktan çıkmış bir halkın, aklı ve vicdanı rehber edinmesidir.
Oysa biz, karanlığa mum takıp, çocuklarımızın eline plastik bir şeytan boynuzu tutuşturuyoruz.
Sonra da “Ne var canım, sadece eğleniyorlar” diyoruz.
.    Eğlenmek mi?
.    Eğlenmek, bir milletin kendi değerini unutarak mı olur?
.    Cadılar Bayramı’nın ne olduğunu bilen kaç kişi var gerçekten?
Bir pagan ritüelinden pazarlama şölenine dönüşmüş bir “ürün günü” artık bu.
Alışveriş merkezlerinin satış rekoru kırdığı, markaların “indirimli korku” sattığı bir batı mirası.
Ama biz, tarihimizdeki gerçek kahramanları, bilimin, emeğin, özgürlüğün bayramını bir günlüğüne hatırlayıp geçiyoruz.
Cumhuriyet’e borcumuz, balkabağı kadar bile ilgi görmüyor.
Oysa çocuklarımızın öğreneceği en büyük şey, kimin kültüründe büyüdüğüdür.
Bizim çocuklarımız neden “trick or treat” diyor da, “Yaşasın Cumhuriyet” demekten sıkılıyor?
Çünkü örnek aldığımız ekranlar, rol modeller, çizgi filmler, kıyafet markaları bize ait değil.
Kültürel sömürge, top atışıyla değil, kostüm partisiyle gelir.
Ve biz şu anda, o partideyiz.
Cumhuriyet’in bir günü değil, her günü olmalıydı.
Ama biz bir haftalık “cadı gösterisi” karşısında sustuk.
Oysa Cumhuriyet, sustuğumuzda eksilir.
Oysa Cumhuriyet, çocuklarımızın elindeki Türk bayrağı kadar gerçektir — plastik dişler kadar değil.
Belki de sorun şu:
Biz hâlâ kendi bayramımızı pazarlamayı bilmiyoruz.
Oysa Cumhuriyet Bayramı da bir festivaldir.
Bilginin, özgürlüğün, emeğin festivalidir.
Ama kimse bunu “eğlenceli” hale getirmeyi düşünmüyor.
Çünkü eğlenmeyi bile ithal ettik.
Bir gün Cumhuriyet.
Bir hafta Cadılar.
Ve sonra?
Korkmamız gereken şey zaten bu değil mi:
Kendi tarihinden korkan bir nesil yetiştirmek…..
.      YAZAR NOTU:
Bu yazı, bir veli, bir öğretmen ve bir yazar olarak bir okulun koridorlarından geçerken yazıldı. Cumhuriyet Bayramı afişleri toplanırken, kapılara örümcek ağları asılıyordu. Bir ülkenin geleceği o anki manzarada saklıydı. Ben sadece gördüm — ve yazdım.
…………..
* Espina Ayas'ın yazısını Türk Solu'nun internet sitesinde okuyabilirsiniz.
https://www.turksolu.com.tr/bir-gun-cumhuriyet-bir-hafta-cadilar/


16 Ekim 2025 Perşembe

Milliyetçiler Araştırması

  Milliyetçiler Araştırması:
Hangi partide ne kadarlar, laikliğe ve Öcalan'a nasıl bakıyorlar, kırmızı çizgileri neler?
Toplum Çalışmaları Enstitüsü’nün araştırmasına göre toplumun yüzde 73,4’ü kendini milliyetçi olarak tanımlıyor.
Katılımcıların yüzde 71’i laikliği savunurken, “Öcalan serbest bırakılmalı mı?” sorusuna DEM Parti hariç tüm partilerde "hayır" yanıtı yüzde 91,5 ila yüzde 98,3 arasında.
Toplum Çalışmaları Enstitüsü tarafından yapılan “Türkiye’nin Milliyetçilik Haritası” araştırması, halkın milliyetçilik algısını veri bazlı ortaya koydu.
Siyasi olarak kendilerini tanımlamaları istenen katılımcıların yüzde 34,2’si Atatürkçü, yüzde 25,4’ü Türk milliyetçisi olduklarını belirtmekte.
En çok tercih edilen beş politik görüşün üçünü milliyetçiliğin farklı formları oluşturuyor.
Yüzde 5,4 oranındaki ülkücüler de ilave edilirse Türkiye’de her üç kişiden ikisinin siyasi görüşünün milliyetçilik temelli olduğu anlaşılıyor.
Diğer siyasi görüşlerdeki milliyetçiler eklendiğinde bu oran yukarıdaki yüzde 73,4’e, yani her dört kişiden neredeyse üçünü kapsayan bir hacme ulaşıyor.
EN "MİLLİYETÇİ" MHP
Buna göre, toplumun yüzde 73,4’ü kendisini “çok milliyetçi” veya “milliyetçi” olarak tanımlarken, bu oran, siyasi partiler arasında farklılık gösteriyor.
MHP seçmenlerinin yüzde 95,3’ü, İYİ Partililerin yüzde 85,9’u, Zafer Partisi seçmenlerinin ise neredeyse tamamı (yüzde 98,2) kendisini milliyetçi olarak tanımlıyor. AKP seçmenlerinde bu oran yüzde 76,2, CHP seçmenlerinde ise yüzde 73 olarak ölçüldü.
ERKEKLER DAHA "MİLLİYETÇİ"
Eğitim seviyesi ve yaş ilerledikçe milliyetçi olduğunu belirtenlerin oranında belirgin bir artış yaşandığı da dikkati çekti.
Kadınların yüzde 70,1’i kendisini “çok milliyetçi” veya “milliyetçi” olarak görüyor. Erkeklerde ise bu oran yüzde 76,8’e yükseliyor.
KIRMIZI ÇİZGİLER
"Kökeni ne olursa olsun, kendini Türk hisseden ve Türkiye’ye bağlı olan herkes Türk kabul edilmelidir" ifadesine toplumun yüzde 72,6’sı katılıyor
"Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan herkes Türk’tür" görüşü yüzde 71,7 oranında destek buldu.
Kürtlerin de Türk olduğu yönündeki ifadeye katılım oranı yüzde 69,3 olurken, Boşnak/Çerkes/Arnavutların Türk olduğu görüşüne destek yüzde 68,6 olarak kaydedildi.
Daha dar tanımlara gelindiğinde, “Türk milleti aynı soydan gelen insanların oluşturduğu bir topluluktur” diyenlerin oranı yüzde 64,3; “Türk olmak kan bağıyla geçer, sonradan Türk olunmaz” ifadesine katılanların oranı ise yüzde 58,3 oldu.
En düşük destek ise azınlıkları kapsayan ifadede görüldü: “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan Rum/Ermeni/Yahudiler de Türk’tür” görüşüne katılanların oranı sadece yüzde 34,1’de kaldı
“Anayasada Türklük kavramı olmalıdır” diyenlerin oranı yüzde 80, karşı çıkanların oranı ise yüzde 20.
Partilere göre dağılım ise şöyle:
MHP yüzde 89,5, İYİ Parti yüzde 91,6 , Zafer Partisi yüzde 100, AKP yüzde 82,6, CHP yüzde 81,0, Yeniden Refah yüzde 70,6, DEM Parti yüzde 38,8, oy kullanmayanlar yüzde 83.
“Anayasadaki vatandaşlık tanımı farklı etnik grupları da kapsayacak şekilde değiştirilmelidir” ifadesine yüzde 42,8 destek verilirken, yüzde 57,2 karşı çıktı.
Daha keskin bir ifadede, “Anayasadan Türklük kavramı çıkarılmalıdır” görüşüne katılanların oranı yalnızca yüzde 15,3, karşı çıkanların oranı ise yüzde 84,7 oldu
TOPLUMUN YÜZDE 71'İ "LAİKLİK" YANLISI
“Türkiye için laik bir yönetim anlayışını gerekli görüyor musunuz?” sorusuna katılımcıların yüzde 71,6’sı “evet”, yüzde 28,4'ü "hayır" yanıtını verdi.
Yeniden Refah Partisi hariç tüm partilerde “evet” cevabı belirgin olarak yüksek.
Kadınlarda bu soruya verilen “evet” oranı erkeklerden dört puan önde.
Parti seçmenleri arasında laikliğe en yüksek destek oranı CHP’de yüzde 86,7, Zafer Partisi’nde yüzde 84,9, İYİ Parti’de yüzde 79,7 olurken, AKP seçmeninin yüzde 61,1’i, MHP seçmeninin yüzde 69,8’i ve DEM Parti seçmeninin yüzde 63’ü laikliği gerekli gördü; Yeniden Refah Partisi seçmeninde bu oran yüzde 39,9’da kaldı. Siyasi kimliklere göre dağılımda ise sosyalistlerin yüzde 88,8’i, sosyal demokratların yüzde 84,8’i, Atatürkçülerin yüzde 87,2’si ve Türk milliyetçilerinin yüzde 72,2’si laikliği savunurken, muhafazakârların sadece yüzde 34,1’i ve İslamcıların yüzde 44,1’i aynı görüşü paylaştı.
DEMOKRASİYE BAKIŞ
“Ülkeyi yönetenlerin belirli aralıklarla halk tarafından seçildiği ve egemenliğin halka dayandığı bir yönetim şekli olan demokrasiyi, ülkemiz açısından olmazsa olmaz olarak görüyor musunuz?” sorusuna katılımcıların yüzde 84,3’ü “Evet” cevabını verdi.
AKP seçmenlerinde bu oran yüzde 83,4, CHP seçmenlerinde yüzde 86,4. Türk milliyetçilerinde söz konusu oran yüzde 87,8, Atatürkçülerde yüzde 88,3, Muhafazakârlarda yüzde 77,9, İslamcılarda yüzde 71,4’tür.
Aynı soruda “Evet” oranı olası cumhurbaşkanlığı seçiminde Tayyip Erdoğan’ı tercih edenlerde yüzde 83,6, Mansur Yavaş’ı tercih edenlerde yüzde 87,2, Ekrem İmamoğlu’nu tercih edenlerde yüzde 84,8, Özgür Özel’i tercih edenlerde ise yüzde 86,2.
TERÖR ÖRGÜTÜ PKK ELEBAŞI ABDULLAH ÖCALAN'A BAKIŞ
“Meclis kürsüsünde DEM Parti’yi temsilen kimin konuşmasını tercih edersiniz?” sorusuna katılımcıların yüzde 55,4’ü eski HDP Eş Başkanı Selahattin Demirtaş’ın, yüzde 4’ü ise terör örgütü PKK elebaşı Abdullah Öcalan’ın konuşmasını istediğini belirtti.
MHP seçmenlerinde Öcalan’ın DEM Parti’yi temsilen konuşmasını tercih edenlerin oranı yüzde 2,3’le sınırlı kaldı. DEM Partililerin yüzde 88,8’i kendi partilerini temsilen Demirtaş’ın konuşmasını tercih ederken yüzde 8,2’si Öcalan’ı tercih etti.
CHP seçmeninde yüzde 70,8, İYİ Parti’de yüzde 72,1, AKP'de yüzde 39,5 ve MHP’de yüzde 38,8 olarak Demirtaş ölçüldü.
Abdullah Öcalan’ın adı DEM Parti seçmeninde yüzde 8,2 oranında tercih edilirken, diğer partilerde yüzde 2-5 arasında kaldı: AKP yüzde 4,9, CHP yüzde 2,3, İYİ Parti yüzde 2,0.
“Hiçbiri” diyenlerin oranı AKP yüzde 25, MHP’de yüzde 33,9, Yeniden Refah’ta yüzde 30,7, Zafer Partisi’nde yüzde 39,1 ve İYİ Parti’de yüzde 16,2 oldu.
Genel tabloda Demirtaş isminin belirgin şekilde öne çıktığı görülürken, Öcalan seçeneği toplumun geniş kesiminde çok düşük destek buldu.
ÖCALAN SERBEST BIRAKILMALI MI
“Öcalan serbest bırakılmalı mı?” sorusuna katılımcıların yüzde 87,8’i “Hayır” yanıtını vermekte.
Bu yanıtı verenlerin oranı DEM Parti hariç tüm partilerde yüzde 91,5 ila yüzde 98,3 arasında. Atatürkçülerin yüzde 95,1’i Öcalan’ın serbest bırakılmasına karşı çıkarken sosyal demokratlarda karşı çıkma oranı yüzde 63.
14 Mayıs 2023 seçiminde oy verenler arasında en yüksek destek oranı yüzde 74,1 ile DEM Parti (Yeşil Sol) seçmeninde görüldü.
Bunun dışında tüm partilerde bu görüşe katılım düşük seviyede kaldı; AKP seçmeninde yüzde 8,5, CHP’de yüzde 6,5, MHP’de yüzde 2,7, İYİ Parti’de yüzde 2,0, Yeniden Refah’ta yüzde 4,6 ve Zafer Partisi’nde yüzde 1,7 olarak ölçüldü.
Diğer partilere oy verenlerde destek oranı yüzde 14,4, oy kullanmayanlarda ise yüzde 11,5 oldu.
Genel olarak seçmenlerin ezici çoğunluğu bu görüşe katılmadığını belirtirken, örneğin MHP’de yüzde 97,3, CHP’de yüzde 93,5, AKP'de yüzde 91,5 ve İYİ Parti’de yüzde 98 oranında “hayır” yanıtı verildi.
"PKK'LILARA AF" MESELESİ
“Silah bıraktıkları takdirde PKK’lılara af çıkarılmalı” diyenlerin oranı yüzde 18’le sınırlı kaldı.
Toplumun yüzde 82’si bu durumda bile affa karşı görüş beyan etmekte.
Türk milliyetçilerinin yüzde 93,1’i, Atatürkçülerin yüzde 90,8’i PKK’lılara olası affa karşı çıkmakta.
Olası bir Cumhurbaşkanlığı ikinci tur seçiminde Recep Tayyip Erdoğan’ı, Mansur Yavaş’ı, Ekrem İmamoğlu’nu ve Özgür Özel’i destekleyeceklerini belirten seçmenlerin yüzde 80’inden fazlası silah bırakma halinde PKK’lılara affa karşı olduklarını ifade ettiler.
EN YAKIN KUDÜS
Araştırmaya göre, seçmenlerin duygusal yakınlık hissettikleri bölgeler arasında Kudüs ilk sırada yer aldı. Katılımcıların yüzde 57,7’si Kudüs’e “yakın” veya “çok yakın” hissettiğini belirtirken, Kerkük yüzde 43,1, Balkanlar yüzde 39,5 ve Orta Asya yüzde 36,3 oranlarıyla öne çıktı.
Avrupa’ya yakınlık hissedenlerin oranı yüzde 30,5’te kalırken, Japonya için bu oran yüzde 28,9, Rusya için yüzde 20,2, Çin için yüzde 17,5 ve Amerika Birleşik Devletleri için sadece yüzde 14,9 oldu.
Araştırmada uzaklık hissi ise özellikle Batılı ülkelere karşı belirginleşti.
Katılımcıların yüzde 75,7’si ABD’ye, yüzde 66,5’i Çin’e, yüzde 59’u Rusya’ya, yüzde 52,2’si Japonya’ya ve yüzde 48,8’i Avrupa’ya kendini “uzak” veya “çok uzak” hissettiğini ifade etti.
ARAŞTIRMANIN METODOLOJİSİ
Toplum Çalışmaları Enstitüsü tarafından yapılan araştırma, 18 yaş ve üzeri seçmenler baz alınarak Türkiye’deki siyasi eğilimleri ölçmek amacıyla gerçekleştirildi.
Saha çalışması 25-29 Eylül 2025 tarihleri arasında NUTS 2 bölgelerinde, bilgisayar destekli telefon anketi (CATI) yöntemiyle yapıldı.
Araştırmanın örneklem büyüklüğü 2017 kişi olarak belirlenirken, yüzde 95 güven düzeyinde hata payı ±2,18 olarak hesaplandı. Araştırmaya katılan yüzde 50,3'ü kadın, yüzde 49,7'si ise erkek.
Odatv.com

https://www.odatv.com/siyaset/milliyetciler-arastirmasi-hangi-partide-ne-kadarlar-laiklige-ve-abdullah-ocalana-nasil-bakiyorlar-kirmizi-cizgileri-neler-120119393

 

TÜRKİYE HAYALİ

Hedefteki üniter, laik Cumhuriyet: .   ABD'NİN YENİ TÜRKİYE HAYALİ   . .    Samuel Huntington, “ Medeniyetler Çatışması ” adlı kitab...