22 Kasım 2023 Çarşamba

Türkiye'yi Böyle Değerlendirmişti

 Samir Amin Türkiye'yi Böyle Değerlendirmişti

.   Prof. Dr. Samir Amin 86 yaşında Paris’te hayatını kaybetti. Ali Bilge’nin 26 Ocak 2003’te Brezilya’nın Porto Alegre kentinde düzenlenen III. Dünya Sosyal Formu’nda Samir Amin ile yaptığı ve genel yayın yönetmeni olduğu İktisat İşletme ve Finans dergisinin Nisan 2003 sayısında yayınlanan söyleşiyi paylaşıyoruz.

"'Başka Bir Dünya Mümkündür' Nasıl?" başlıklı söyleşinin Türkçe’ye çevirisi Serhan Kara’ya ait.

Düşünür Samir Amin, 2003'te Ali Bilge'ye şu değerlendirmeyi yapmıştı:

 “Türkiye, seküler toplum anlayışı açısından Arap ülkelerine kıyasla ileride. Ancak hala yarı-seküler. Nesnel olarak, Türkiye bir üçüncü dünya ülkesidir; bir Asya ülkesidir.”

Sosyalizmin temel ve ilk bakış açısı insanlığın geleceği ile ilgili enternasyonalist ve uygarlaştırıcı bir düzeni oluşturmaktı. Sosyalizm, 19. yüzyıldan itibaren dünyayı insanlığın büyük vatanı haline getirme tutkusuyla birleştirdi. Bu ereklere yeniden dönmek mümkün müdür? Nasıl?

Bunun için; “Proletaryanın yurdu yoktur” argümanı ile dile gelen “soyut evrensellik”, “geçmişi tümüyle atalım” yaklaşımı ile temellenen “soyut devrimcilik” hangi yönde ve nasıl değişmelidir? Devrimci dönüşümü sağlamak için yereli ve geçmişi korumak gerekli midir? Yeryüzü vatan artık neyi ifade etmektedir? Evrenseli yurdun karşısına koymayan bir yeryüzü ölçeği nasıl yaratılabilir? Bu bağlamda, başka bir dünya nasıl mümkündür?

Sorduğunuz çok temel bir soru ve yanıtlanması çok kolay değil. Bir defa, Marksizm diyen kişi, bununla ne kastettiğini de açıkça belirtmeli. Benim için Marksizm, Marx’la başlamak demektir, Marx’ta kalmak demek değil. Bu, kendine özgü nitelikleriyle, insanlık tarihinin geçmişteki aşamalarından farklı bir aşaması olarak kapitalizmin ne olduğuna dair Marx’ın yapmış olduğu temel ve muhteşem eleştiriyi bir başlangıç noktası olarak kabul etmektir.

Bu açıdan bakıldığında, temel analiz tabii ki Marx’ın kendi yaşadığı günlerdeki kapitalizme ilişkin analiziydi; halen de öyledir. Bu alanda temel düzeyde bir katkı yapıldığını düşünmüyorum. Burada kastettiğim, tarihe ve -sofistike (ya da modern) neoklasik ve neoliberal ekonomi de dahil olmak üzere burjuva ekonomisi şeklinde ifade edilen ve Marx’ın haklı olarak bayağılık ekonomisi diye eleştirdiği- kapitalizmin işleyişine ilişkin burjuva görüşünün aksi yönde bir katkı yapmasıdır. Marx’ın temel metoduyla karşılaştırıldığında tam tersidir. Bu Marx’tır.

Marksizm ise farklı bir şeydir. Ben buna tarihsel Marksizm demeyi tercih ediyorum. Marx, kendini açıkça Marksist olarak tanımlayan kişilerce bu şekilde anlaşılmış ve hayata geçirilmiştir. Görüşlerinden dolayı onları suçluyor veya eleştiriyor değilim. O ne ise oydu, toplumların tarihsel deneyimlerinin ve tarihsel Marksizmle karşılaşan insanların sorgulamalarının, çözümlemelerinin ışığında sürekli yenilenmesi gerekirdi. Ve işte, sizin sorunuz şimdi, bu çerçevede bir anlam ifade ediyor.

Marx sosyalizmin nasıl kurulacağı konusunda bir teori getirmemiş ve açıkça şunu söylemiştir: “Ben gelecekte yenecek bir yemek pişirmiyorum.” İnsanlar kapitalizm sonrası toplumu sınıfsız toplum perspektifi ile kuracaklar; bu sınıf mücadelesidir. Kendisi sosyalizmin koşullarıyla ilgili bir teori oluşturmamıştır. Sosyalizmin koşullarına ilişkin iki grup teori görünmektedir. O bu konuda sadece bir ilke belirtmiştir: Proletarya terimi diğer çalışan sınıfları ve halk gruplarını da kapsamalıdır. Örneğin, gerçek tarihle, özellikle de analiz ettiği Fransa’nınkiyle uğraşırken, her zaman proletarya ve diğer halk sınıfları, özellikle köylüler arasındaki ilişkiden söz ederdi. Hatta şöyle güzel bir cümle yazmıştı: “Eğer proletarya Paris Komününde olduğu gibi devrime tek başına, köylülerin ittifakı olmadan kalkışırsa, şarkısı ölüm şarkısı olacaktır”. Yani o bunun bilincindeydi.

Marx’tan sonra, kapitalizmin nasıl aşılacağına dair teorinin iki aşaması geliştirildi. İlki, I. Dünya Savaşından önce, II. Enternasyonal’de dile getirilen, Avrupa ve Kuzey Amerika’da başlayan kapitalizmin sömürge imparatorlukları yoluyla yayılarak dünyayı nispeten homojenleştireceği varsayımına dayanan, bu nedenle dünyanın değişik yerlerinde benzer mücadele koşullarının oluşacağını öngören bir evrim teorisiydi.

Marx bu konuya da değindi. Hatta bu görüşün kökleri Marx’ın Hindistan hakkındaki sözlerine kadar uzanır. II. Enternasyonalin kapitalizmin emperyalist boyutuyla ilgili olarak gözden kaçırdığı şey şuydu: Kapitalizmin yayılması dünyayı homojenleştirmiyor, tersine bir kutuplaşma yaratıyor -ki ben buna merkez-çevre vs diyorum- ve bu durum kutuplaşmayı çoğaltıp derinleştiriyor (Amin burada merkez-çevre vs derken, iki süper gücün arasındaki kutuplaşmadan değil merkez ülkeler-çevre ülkeler kutuplaşmasıdan söz ediyor. *Çevirenin notu).

İşte tamamen bu nedenle ikinci bir kavram gelişti:

III. Enternasyonel’de gelişen kavram. Buna göre, devrim en zayıf halkada başlardı. En zayıf halka da Rusya’ydı. Zayıf halkalar, kesinlikle içinde işçi sınıfı ile birlikte köylülerin de bulunduğu toplumlardır. Bu noktadan hareketle, Lenin’in görüşü de devrimin buralardan başlayacağı, fakat hızla gelişmiş bölgelere, kapitalist merkezlere yayılacağı idi.

Lenin bu sırada esas olarak Almanya’yı düşünmekteydi. Ancak, Lenin’in beklediği gerçekleşmedi, yani devrim yayılmadı. Ve Rus Devrimi, Sovyetler Birliği gibi çok büyük bir ülke olmasına karşın, “yalnız kalırsak o zaman ne yapmalıyız?” sorusuyla karşı karşıya kaldı. Sosyalizmin izole ve büyük bir ülkede kurulması fikrinin özü de budur. Bu şekilde kurulacak olan sosyalizmin iki görevi vardı. Lenin bunu Sovyet Gaz-Elektrik’te şöyle özetler: Bu modernizasyondur -elektriktir-, kapitalist merkezlerde gerçekleştirilen sınai gelişme modelini kopya etmek, fakat bu modele bir başka toplumsal gücü, Sovyet’in, yani işçinin ve köylünün gücünü katmaktır.

Peki, sonra ne oldu derseniz, elektrikler kesildi, Sovyet modeli kademeli bir şekilde içeriğini kaybetti. Model giderek sonunda kapitalizme yol açacak bir yapıya dönüştü.

Böylece, bugün bizler uzun dönüşüm süresi kavramına geri döndük ve bununla uğraşmamız gerekiyor. Ve işte bu noktada ben bir başka dönüşüm modelinden, uzun bir süreç içinde küresel kapitalizmden küresel sosyalizme dönüşümden, söz ediyorum. Bu, önemli politik gelişmeler olduğunda ve insanlar arasında yeni birlikler kurulduğunda hep görülen mücadeledir. Ve bu birçok değişik yerde olabilir ve olumlu politik değişimlere yol açabilir. İlerleyişlerini sosyalizmi kurmak üzere mi tasarlamaları gerekir? Evet, bu konular kısmen sermaye birikimi mantığıyla ve yaygın halk sınıflarının siyasi ve toplumsal boyutlarını güçlendirme mantığıyla ilişkili süreçlerdir.

Yaygın halk sınıfları derken, özellikle işçilerle var oldukları sürece köylüler arasındaki ittifakın güçlendirilmesini kastediyorum. Köylüler daha uzun bir tarihsel dönemde varlıklarını koruyacaklar. Dilerseniz, uzun sürede dönüşüm hakkında yazdığım bir pasajı size gönderebilirim.

Birkaç yıl önce Fransız Filozof Edgar Moren ile konuştuğumda “Osmanlı Avrupalıdır, Türkiye Avrupalıdır” demişti.

Avrupa düşüncesinin bir sınırlar coğrafyası olmadığını, bir kültürler bileşkesi olduğunu öne sürmüştü.

Gerçek Avrupa düşüncesinin de Doğu’dan İslam’dan ve hatta Türkiye’den beslenmeden yaşayamayacağını söylemişti.

Bu bağlamda Türkiye’nin AB’ye katılma isteğini ve ısrarını ne şekilde değerlendiriyorsunuz?

Ben, Osmanlı İmparatorluğu tarihi ile Atatürk tecrübesinin çok farklı şekilde çözümlüyorum.

Öncelikle Osmanlı İmparatorluğu... İslami Arap ve Arap-Türk tutkusunun, medeniyetinin doğru olup olmadığını tartışmayacağız. Doğruydu, üstelik Avrupa, Batı ve Hıristiyan düşüncelerinin oluşmasında da çok önemli rol oynadı. Bu tarihi bir meseledir.

Fakat kapitalizm belirirken Osmanlı İmparatorluğu buna iştirak etmedi.

Kapitalizm Avrupa’nın bile tamamında değil, Batı Avrupa’da belirginleşti.

Atlantik Okyanusu kıyılarında, İngiltere’de -Britanya’nın bile tamamında değil- Kuzey Fransa, Belçika ve Hollanda ile Batı Almanya’nın bazı kısımlarında. Feodalizmden kapitalizme gerçek nitel bir dönüşümün çekirdeği de burasıdır. Daha sonra Güney ve Doğu Avrupa’ya yayılmıştır. Osmanlı İmparatorluğuna ise ulaşmamıştır.

Teknolojik ve askeri alanlar da dahil olmak üzere kendisinden daha güçlü hale gelen Avrupalılardan gelen bu meydan okuma karşısında Osmanlı İmparatorluğu da tepki gösterdi.

Buradaki temel fikir, bir iç çatışmaya ya da burjuvazinin ortaya çıkışına yol açmaksızın, başta ordu olmak üzere teknolojik düzeyde Osmanlı İmparatorluğu’nun modernizasyonuydu.

Bu sadece Osmanlı İmparatorluğunun Türk tarafında böyle olmadı...

Aynı zamanda Mısır’da da... Muhammed Ali’yi biliyorsunuz, öyle değil mi? Böylece, aynı dönemde Muhammed Ali’nin Mısır’daki reformları...

Türkiye’deki, yani Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Tanzimat, hep çok benzer modernizasyon düşünceleridir.

Osmanlı İmparatorluğunun kaderini modernizasyona doğru değiştiren dışsal etkenlerdir.

Bu bakımdan, Osmanlı İmparatorluğu, coğrafi olarak Avrupa’da ve Balkanlarda bazı alanları kontrol altında tutabiliyorsa da, bu çok önemli değil.

Hatta bugün coğrafi açıdan İstanbul’un Avrupa’da olması da önemli değil.

Osmanlı İmparatorluğu’nun halkı ve Osmanlı İmparatorluğunun Türk olan bölümü -ki şimdi Türkiye’dir- ve aynı zamanda Kürtler... Eski Osmanlı İmparatorluğu’nun Kürtler ve Türklerin olduğu bölümü ile Arap bölümü de Avrupalı değildir.

Avrupalı değildirler çünkü kesinlikle kendi içlerinde bir burjuva devrimi yapmamışlardır.

Sadece dışarıdan gelen meydan okumaya tepki vermişlerdir.

Avrupalı olmayışları Müslüman oldukları için değil; hayır, insanları dinlerine göre sınıflandırmak tuhaf bir yoldur.

Avrupalı değildirler çünkü, Avrupalının tanımı, burjuva devriminden geçmiş insanlardır.

İkinci ve daha radikal olarak, zira artık 1920’lerdeyiz, 1830’larda değil, ama yine aynı düşünceydi... Yani kastettiğim, ulusal halkçılık...

Atatürk deneyimi ile daha sonra Arap ülkelerinde gelişen, -Mısır’da Nasır’la ya da Suriye ve Irak’ta BAAS’la gelişen- çok az demokrasi içinde modernleşme arasında çok güçlü bir kıyaslama yapılması gereğidir.

Hatta hiç demokrasi.

En fazla, Avrupa’dan ve Batı’dan biraz da resmi olarak kopya edilmiş kurumlar.

Oysa bu Türkiye için çok önemli.

Türkiye, laik, ya da diğer bir deyişle seküler toplum anlayışı açısından Arap ülkelerine kıyasla ileride. Ancak hala yarı-seküler.

Atatürk dönemi de dahil olmak üzere, Türkiye’nin hiç bir zaman gerçek seküler bir toplum olduğunu düşünmüyorum.

Bu, dinin toplumsal yapıdan çıkarılması değil, iktidara hizmet etmek üzere evcilleştirilmesidir.

Bu bugünkü Türkiye’nin dramıdır.

Bence “Biz Avrupalıyız, Avrupalı olmak istiyoruz” diyenler burjuvazidir, entellektüellerdir -ki bu çok doğaldır.

Fakat Türkiye halkının bütünü böyle düşünüyor mu?

Onlar üçüncü dünyaya aitler.

Nesnel olarak, Türkiye bir üçüncü dünya ülkesidir; bir Asya ülkesidir.

Afrika-Asya dayanışmasının kurucu ülkelerinden biri olmalıydı.

Ancak, o “düş” yüzünden olamadı.

Bu düş bugün devam etmekte ve bence bu bir dramdır.

Çünkü Avrupalılar tarafından kabul edilmeyeceksiniz.

Edilseniz bile, benim latinoamerikanlaştırılma dediğim gibi, Batı Avrupa’nın çevre ülkesi olacaksınız.

Sayın Amin, güzel söyleşi için teşekkür ediyorum. (AB/AS)

https://bianet.org/haber/samir-amin-15-yil-once-turkiye-yi-boyle-degerlendirmisti-199932

 

18 Eylül 2023 Pazartesi

TÜRKÇE'Yİ YÜCELTENLER

 TÜRKÇE'Yİ YÜCELTENLER

'Türk' bilim adamları hakir gördü... Onlar Atatürk'ün dil tezini savundu:

Türkçe'yi yücelten Ermeniler

Kaan Arslanoğlu, Bedros Efendi Keresteciyan, Agop Dilaçar ve Türk dilbiliminin en önemli ustası kabul edilen Prof. Dr. Hasan Eren’i yazdı.

Bedros Keresteciyan yüksek bir Osmanlı bürokratıdır ve on kadar dil bilmesiyle, yapıtlarıyla, önemli bir aydındır. “Dictionnaire Etymologique de la Language Turque” adlı eseri 1912’de Londra’da Fransızca olarak basıldı.

Orijinali bende var ve çok yararlandım. Fransızca ve başka dillerdeki Türkçe köklü sözcükleri kapsamlı bir sözlük haline getirmiş.

Bu çalışmaların başlatıcısı da yine yabancı asıllı bir Osmanlı paşası. 

Nazım Hikmet’in büyük dedesi Mustafa Celalettin Paşa. Polonyalı ismiyle Konstanti Borzecki…

1869 baskılı “Eski ve Modern Türkler” adlı yapıtında bin kadar yabancı sözcüğün Türkçe kökenini yazmıştı.

SOYADLARINI ATATÜRK VERDİ: DİLAÇAR VE TÜRKER

Bedros Keresteciyan’ın yeğeni Berç Keresteciyan da Cumhuriyetin kuruluş döneminde 3 dönem milletvekilliği yapmıştır. Atatürk ona “Türker” soyadını vermiştir.

Agop Dilâçar ise Atatürk’ün dil devrimi çalışmalarında ve Güneş-Dil kuramı atılımında öne çıkan aydınlarımızdan biridir.

Asıl adı “Hagop Martayan” dır, “Dilaçar” soyadını ona Atatürk vermiştir.

Dilaçar’ın dil çalışmaları sırasındaki heyecanını ve samimiyetini herhalde ondan yaptığım şu alıntı iyi anlatır:

“Kurultaya katılan İsveçli Arkeolog T. J. Arne, yurduna döndükten sonra, 25 Ekim 1937 de, “Sveske Dagbladet” gazetesinde, ‘Atatürk’ün Dil ve Tarih Teorisi’ başlıklı bir yazı yayımlayarak, Atatürk’ün görüşlerini çürütmeye çalıştı.

Bu yazı Türkçeye çevrilerek Atatürk’e sunuldu, ertesi akşam Çankaya’ya çağrıldık.

Atatürk yazıyı okumuştu; biz de öyle.

Biraz görüşüldükten sonra, ‘Yani demek istiyor ki,’ dedi Atatürk, ‘Orta Asya’nın altı bomboştur.’ Yumruğunu masaya indirdikten sonra şöyle devam etti:

-‘Fakat emin olunuz ki, arkadaşlar, günün birinde, bunun tam aksini ortaya çıkaran delili bize yine onlar (yani Avrupalılar) verecektir.’ (…)

Ertesi yıl Atatürk’ü kaybettik, az sonra savaş başladı, yabancı dergilerin çoğu piyasadan çekildi. üFakat 23 Aralık 1940’ta elime geçen bir antropoloji dergisinde şu haberi okudum:

1939 yılının Temmuz ayında, genç Rus arkeologlarından Dr. Aleksey P. Okladnikov ve eşi, Orta Asya’nın tam göbeğinde, Taşkent yakınında bulunan Teşik-Taş adlı mağaradan, Homo neanderthalensis denilen tarih öncesi bir insan ırkından olan sekiz yaşındaki bir erkek çocuğunun kafatasını ortaya çıkarmışlar.

O sırada Rusya’da çalışmakta olan tanınmış Amerikalı antropolog Hrdlicka, bu kafatasını ve mağarayı inceledikten sonra, bu buluşun antropoloji ve Orta Asya’nın tarih öncesi bakımından ‘son derece önemli’ olduğunu söylemiştir.

Kafatası, Yontmataş çağının Muster tabakasına ait olduğu için, 150.000 yıllık bir eskiliği vardı.

Çocuk kafatasının yanı başında, Muster uygarlığı tipinde, çakmaktaşından âletler, o çağa ait hayvan kemikleri ve kül kalıntıları görünüyordu…

Bu haberi okurken, Atatürk’ün masa başındaki sevimli yüzü, indirdiği yumruk ve ‘günün birinde bunun tam aksini ortaya çıkaran delili bize yine onlar verecektir’ şeklindeki sezgisi bütün parlaklığı ile gözümde belirdi.

Artık Orta Asya’nın alt tabakası “bomboş” sayılmayacaktı. Atatürk, ölümünden sonra da bir yengi kazanmıştı.”

ATATÜRK'ÜN TEZLERİNİ REDDEDEN 'TÜRKLER'

Gelelim sayın Hasan Eren’in çalışmalarına. 1938’den sonra Atatürk’ün dil ve tarih tezi siyaseten ve fiilen yasaklandı.

Bu konudaki tartışmalar da bilimsel zeminde bile yasaklandı.

Türkçeyi geliştirsin, Türkçenin öteki diller üstündeki belirgin hakimiyetini her yönden kanıtlasın diye kurulan Türk Dil Kurumu tam tersi bir rotaya sokuldu.

Türkçeliği apaçık köklerin Batılı dillere, Arapça ve Farsçaya mal edilme yarışına girildi.

Eski Yunan ve Batı’yı uygarlığın tek kaynağı ve merkezi sayma modası esmeye başladı.

Onlara göre Türkçe Altaylara sıkışmış, öteki dillerden tamamen farklı, güçlendirilmesi gereken cüce bir dildi.

Çünkü Türkler göçebe bir ulus olarak kültürden, uygarlık kavramlarından uzak kalmışlardı. İlkel dillerini arılaştırarak, öz-Türkçeye sarılarak dillerini geliştirebilir, ancak o zaman Batılılar yanında saygın bir kata çıkabilirlerdi.

Hasan Eren “Türk Dilinin Etimolojik Sözlüğü” ve önceki başka yapıtlarıyla Türkolojinin önemli, Türkçenin en önemli üstadı haline geldi.

1983’de 12 Eylülcüler tarafından TDK başkanlığına getirildi ve bu görevi 10 yıl sürdürdü.

Yukarda adı geçen en kapsamlı eserini incelediğimizde neler görüyoruz peki?

Adnan Atabek’in haklı olarak eleştirdiği gibi birçok Türkçe kök, “kaynağı bilinmiyor” denerek kuşkuda bırakılıyor.

Bir etimoloji ustasının tutumu böyle mi olmalıydı?

Örneğin ‘balık’, örneğin ‘kavun’. Oysa ‘balık’ için Türk dilinde su ve sıvı ile bağlantılı onlarca sözcük var. Bat, ban, batak, batık, balçık, bal, bula, buğu, balina vb.

“Bez” sözcüğü için “Arapçadan geçtiği anlaşılıyor” diyor.

Oysa bu kökün Altay ve Teleud dillerinde bulunduğunu kendisi yazıyor.

Teleudlar Araplardan mı almış?

Yine Adnan Atabek “büyük üstadın” başka dillere mal ettiği “sepet, gerdek, moruk, çabuk, erguvan, zaman” gibi pek çok Türkçe sözcüğün gerçek Türk kökünü gösteriyor.

TÜRKÇE KÖKLERİ 'BELİRSİZ' SAYANLAR

Tüm bu dilbilimcilerin ortak özelliği, ayan beyan Türkçe kökleri “belirsiz” diyerek kuşkuya düşürmeleri, başka dillerle ortak sözcükleri ise pek bir iştahla öteki dillere yamamaları.

Türkçe köklerin başka dillere geçişini kabul etmek ise bu bilginlere çok aşağılayıcı gelmektedir.

“Yüce Batı medeniyeti nasıl olur da ilkel bir kavimden dil alır!”

Örneğin 317. sayfada ‘öreke’ sözcüğünü ele alıyor, burada şükür ki “örme” ile bağlantı kuruyor ve bunu Türkçe sayıyor.

Ama aynı paragrafta Türkçeden geçmiş Yunanca ‘roka’ sözcüğü için “İtalyancadan geçmiş” diyebiliyor. Öreke > roka … (baştaki ‘ö’nün düşmesi kuralı)ndan habersiz.

Bu sözlükteki en büyük ayıp ise şu:

‘Körük’ maddesinde (sayfa 260) Lajos Ligeti’nin şu görüşünü hiç çekinmeksizin ve ona katılarak aktarabiliyor:

Ligeti, tipik bir kültür kavramı olarak bu sözün ‘Altay’ söz dağarcığından gelme bir kalıntı olduğundan söz edilemeyeceğini vurgulamıştır.

Hasan Eren de, Ligeti de Türkleri son 1500 yılda ortaya çıkmış, tarıma, mimariye, kültüre uzak bir göçebe kavim sayıyorlar, (geçmişi bulunmayan bu kavim sanki birden bire uzaydan inmiş!)

Körükten, demircilikten bahsediyoruz.

Ergenekon Destanı’nı da mı okumamışlar?

Salt demirden yapılma en eski müzik aletinin sadece Türklerde bulunduğunu da mı bilmiyorlar (ağız kopuzu)?

Demircilikle şamanlığın Eski Türklerde bir ve aynı oluşundan da mı habersizler?

Erg, ergene > ferro (Etrüsk, Latin) > ore, iron; tol, tolum, tolga > steel desek iyice dağılırlar (Türk kökleri Batı dillerine geçerken başına boş ‘S’ alır.)

Bunlar sözde Türkologlar, sözde dilbilimciler…

Batılı teknik, tarımsal, mimari terimlerin çoğunun - hadi Türkçe demeyelim, çok ağır gelir tüm bu “dilbilimcilere” - en azından Türkçe köklerle ortak olduğunu… sadece bir baksalar görecekler, anlayacaklar.

Ama Batıya tapınma var ya!

İnat olsun diye görmüyor, anlamıyorlar.

Başka deyişle, gerçeği görmek için Türk olmak hiçbir yere vardırmıyor.

Türk olsun, Ermeni olsun, İtalyan, Amerikalı ya da İsveçli olsun…

Kişi bilimsel anlamda dürüstse görüyor, görmeyen de ne yapsanız görmüyor.

19 Ağustos 2023 11:46

Kaan Arslanoğlu

https://www.odatv4.com/guncel/turk-bilim-adamlari-hakir-gordu-onlar-ataturkun-dil-tezini-savundu-turkceyi-yucelten-ermeniler-103344764

22 Ağustos 2023 Salı

AKRABA KAYIRMACILIĞI

 - NEPOTİZM (AKRABA KAYIRMACILIĞI)

Akraba kayırmacılık kavramının İngilizce karşılığı ‘nepotizmdir.
Kayırmacılık kavramı, siyasi ve bürokratik karar alma sürecinde ortaya çıkan bir yozlaşma türüdür.
Günümüzde de birçok alanda olduğu gibi iş hayatında da yaygın olarak görülen kayırmacılık, örgütlerin karşılaştığı en büyük yönetim hastalıklarındandır.
Kavram, genel olarak belirli bir kişi veya grup lehine haksız menfaat sağlama olarak tanımlanabilir.
Bu bağlamda kayırmacılık kavramı olumsuz çağrışımlar yapmaktadır.
Kayırmacılığın bir alt başlığı olan nepotizm, ‘akraba kayırmacılığı’ olarak tanımlanmaktadır.
Nepotizmin boyutları olan “terfi, işlem ve işe alma sürecinde kayırmacılık” ile iş tatminin boyutları olan “işin yapısı, yönetim memnuniyeti ve yükselme olanakları, ücret ve iş arkadaşları” değişkenleri ilişkisi belirlenmiştir.
İşe alma süreci kayırmacılığı ile iş tatmini değişkenleri arasında istatistiki olarak herhangi bir ilişki tespit edilmemiştir.
Kayırmacılığın özel bir türü olan nepotizm, Türkçe'de zaman zaman kayırmacılık ile eş anlamlı olarak kullanılsa da kayırmacı davranışların uygulanma sebebi bakımından daha dar anlamlıdır.
Kayırmacılık bütün birey ve gruplara yapılan ayrıcalıklar için kullanılan genel bir tabir iken, nepotizm sadece akrabalara yapılan bir kayırmacılık türüdür.
Akraba kayırmacılığı anlamına gelen nepotizmde örgütlere yapılan istihdamlarda, terfilerde ve ödüllendirmelerde aile üyelerinin ve akrabalarının eşitlik fazla ayrıcalıklı muamele görmesi söz konusudur.
Geçmişi Rönesans dönemine kadar uzanan nepotizm, çağımızda da iş hayatında varlığını devam ettiren ve liyakat sistemine meydan okuyan bir yozlaşma biçimidir.
Daha çok az gelişmiş ülkelerde görülen bu davranışlar; demokrasinin gelişmesini ve ekonomik kalkınmayı yavaşlatan uygulamalardır.
Nepotizmin engellenmesi için yöneticilerin evrensel yönetim ilkelerine, yasalara ve liyakat esaslarına sıkı sıkıya bağlı olması ve vatandaşların daha duyarlı olması gerekmektedir.
Adaletsiz bir yönetim anlayışını içerisinde barındıran nepotizm, akraba olmayan diğer çalışanlar üzerinde olumsuz bir algı oluşturmaktadır.
Yeteneksiz aile üyelerinin emri altında çalışmak, vasıflı çalışanların moral ve motivasyonlarını düşürmektedir. Nepotizm çatısı altında faaliyet gösteren örgütlerde akraba çalışanlar ve diğer çalışanlar arasında haksız bir rekabet ortamı doğurmaktadır.
Bu bağlamda, nepotizm; çalışanların iş tatminlerinin azalmasına ve örgütsel performansın düşmesine yol açan, profesyonelleşme ve kurumsallaşmanın önündeki en büyük engellerdendir
Kayırmacılık; kamuda veya özel sektörde görev yapan üst düzey yöneticilerin, kendisine yakın hissettiği kişileri haksız yere koruyup kollaması ve onlara destek vermesi olarak tanımlanabilir.
Diğer bir tanıma göre kayırmacılık, belli bir kadroya personel seçiminde işin gerektirdiği niteliksel ölçütlerden çok akrabalık, arkadaşlık veya siyasi yakınlık ilişkilerini kriter olarak değerlendirme ve işe alınacak personelde bu kriterleri göz önünde bulundurmaktır.
Kavramın temelinde kişilerin nüfuzunu akrabalarının lehine istismar etmesi söz konusudur.
Başka bir tanıma göre nepotizm; bir kimsenin beceri, kabiliyet, başarı düzeyi ve eğitim durumu gibi özellikleri gözetilmeksizin, salt akrabalık ilişkileri dikkate alınarak istihdam edilmesi veya görevlerinde yükseltilmesi olarak tanımlanmaktadır.
Genel kanıya göre nepotizm; rüşvet, irtikap, zimmete para geçirme ve ihalelere fesat karıştırma gibi diğer yolsuzluk türlerine göre daha az tepkiyle karşılanan, hatta doğal karşılanan bir durumdur.
Toplumda yaygın olarak kullanılan ‘dayım olur’, ‘akrabam olur’, ‘hısımımdır’, ‘yakınımdır’ gibi ifadeler nepotizmin varlığına işaret eden deyimlerdir.
Bu deyimler toplum tarafından o kadar kabul görmüştür ki, ne anlama geldiği herkes tarafından kolayca anlaşılmaktadır.
İş hayatında belli bir göreve gelmesinde ve görevinde yükselmesinde kendi bilgi, beceri ve yeteneklerinden ziyade akrabalık ilişkisinin etkili olması, diğer çalışanların moral düzeylerinin ve performanslarının düşmesine yol açar.
Nepotizm örgütsel ilişkilerinin zedelenmesine kişisel çatışmalara ve verimsiz çalışanların olduğu bir işletmeye yol açar.
Kayırmacı tutumların neticesinde ortaya çıkan yozlaşmalar şu şekilde ortaya çıkar; kamu ve özel sektör kaynaklarının akraba ve dostların özeli için kullanılması, siyasilerin yeniden seçilebilmesi için taraftarlarına ayrıcalık yapması gibi her türlü maddi ve manevi yapılan gayri ahlaki menfaatlerdir.
Nepotizmin en sakıncalı yönü ise, ayrıcalıklı uygulamaları yapan kişilerin toplum içinde zamanla takdir edilen itibar gören kişiler haline gelmesidir.
……
. Yrd. Doç. Dr. Mehmet Murat TUNÇBİLEK, Karabük Üniversitesi, İİBF, İşletme Bölümü,
*******************************************************************
ALINTI:
https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/421887

19 Ağustos 2023 Cumartesi

KÜÇÜK BURJUVALAR

 .  TÜRKİYE'DE TAM ANLAMIYLA VAR DİYEBİLECEĞİMİZ TEK GRUP "KÜÇÜK BURJUVALAR"DIR

"Türkiye hiçbir zaman kapitalizme tam olarak geçemedi, hep ahbap çavuş kapitalizmi içerisinde bocaladı"

Kapitalizm, üretim araçlarının mülkiyetinin özel kesimde olduğu ekonomik sistemin adıdır.

Ekonominin üç temel sorunu olan kim için, kim tarafından ve ne miktarda üretim yapılacağı sorularını kapitalist sitemde, sistemin özünü oluşturan piyasa mekanizması çözer.

Bu sistemde devletin görevleri sınırlıdır.

Devlet genellikle mal ya da hizmet üretmez, üretimin kalitesini denetler, kesintisiz olmasını sağlamaya çalışır.

Kapitalizmin temel unsuru olan piyasa mekanizmasının iyi işleyebilmesi yargının bağımsız olmasına, devletin liyakat sahibi kişilerce yönetilmesine, iş sahiplerinin ve devletle iş yapanların kayırılmamasına, yolsuzlukları gün yüzüne çıkarabilecek denetim mekanizmalarının iyi kurulup işletilebilmesine bağlıdır.  

Ahbap çavuş kapitalizmi; kapitalizmin, bazı unsurlarının eksik olması sonucu ortaya çıkmış bir çeşididir.

Bu sistemde yargı bağımsız değildir, yönetimin güdümündedir.

Devlet liyakat sahibi kişilerin yönetiminde değil iktidar sahiplerinin yakınlığına dayalı kimselerce yönetilmektedir.

Devletle iş yapanlar karşılıklı çıkar paylaşımları içindedir o nedenle kayırma esası geçerlidir.

Yolsuzlukları gün yüzüne çıkaracak mekanizmalar yoktur ya da zayıftır.

Kapitalizm üç temel sınıfa dayanır: Aristokrasi, burjuvazi ve işçi sınıfı.

Aristokrasi, ekonomik, toplumsal ve siyasal gücün soylular sınıfının elinde bulunduğu yönetim biçimidir.

Günümüzde artık böyle bir yönetim şekli kalmadığı için sözcük daha çok "soylular sınıfı" (aristokratlar) anlamında kullanılmaktadır.

Aristokrasi, kapitalizme feodalizmden miras kalmıştır.

Feodal düzen, malikâne ve toprak sahibi lordlarla onların malikânelerinin bulunduğu topraklarda çalışıp, tarımsal üretim yapan serflerden oluşurdu.

Serfler, lorda ait topraklarda ürettikleri tarımsal üründen lorda belirli bir pay verir, ürünün gerisini kendileri alırdı.

Feodal sistem zaman içinde tasfiye olurken lordlar, toprakları küçülmüş olan malikânelerinde yaşamaya devam ettiler.

Aristokrasinin temeli böyle ortaya çıktı.

Bugün günümüzde eski zenginlik ve gücü kalan aristokrat aileler ancak sanayi ya da ticaretle uğraşmaya başlamış olanlardır.

Burjuvazi, kentlerde yaşayan, köylü olmayan, aristokratlar sınıfına da dahil olmayan kişilerin, ailelerin oluşturduğu toplum kesiminin genel adıdır.

Bu sınıf, sosyal statüsünü ve gücünü, eğitiminden, işveren konumundan ve zenginliğinden alır.

Marksist analizden hareket edersek asıl burjuva sınıfı "sanayi ve ticaretle uğraşan varlıklı" ailelerdir.

Bir de küçük burjuvalar vardır.

Bunlar kentlerde doğup, büyüyen memurlar, yöneticiler gibi gruplardır.

Bu iki grubun çıkarları zaman zaman birleşse de çoğu zaman çatışır.

İşçi sınıfı, fabrikalarda, üretim birimlerinde çalışan emek sahipleridir.

Bazı ülkelerde işçi sınıfı sendikalı olarak örgütlenmiş ve daha güçlü bir sınıf haline gelmiştir.

Kapitalizmde her üretim faktörü üretimden pay alır.

İşçi de üretime kattığı emeğinin karşılığında ücret adı altında bir pay alır.

Sendikalar, ücretlerin artırılması, işçi sınıfının haklarının artırılması için çalışırlar.

Aristokrasi, bir ülkede kültür, sanat ve bilimin ilerlemesine destek olur.

Aristokratlar, bu işlerle uğraşan kişilere, kurumlara maddi ve manevi destek sağlarlar.

Onları korumaya alırlar, burs verirler, okuturlar.

Müzeler açarlar, okullar kurarlar, okullara, bilim ve sanat kürsülerine destek sağlarlar.

Burjuvazi bir ülkede sanayinin, ticaretin gelişmesine, kalitenin artmasına, gerekli yatırımların yapılmasına ön ayak olur.

Öte yandan burjuvazi üretim birimlerinin sahibi olarak ülkede söz sahibi olur ve ülkenin ekonomik, sosyal ve siyasal politikalarının yönlendirilmesinde etkin rol oynar.

İşçi sınıfı, eğer emeğinin karşılığında yeterli ücret alabiliyorsa üretime katkısını en üst düzeye çıkarır. 

Bir de Marx’ın küçük burjuvalar dediği bir grup vardır.

Bu grup; gelir düzeyi düşük ya da orta düzeyde olan kentli sınıfları tanımlar.

İşçi sınıfı ile burjuvazi arasında yer alan esnaflar, zanaatkârlar, memurlar bu grubun üyesi kabul edilir.

Türkiye’nin durumu ilginçtir.

Aristokrasi, Osmanlı’da da Cumhuriyet döneminde de olmamıştır.

Bunun temel nedeni Osmanlı’da, batıda görülen feodal yapının olmamasıydı.

Her ne kadar kendisine timar adı altında toprak verilmiş sınıf olsa da bunlar hiçbir zaman kendi başlarına buyruk, Sultan karşısında güçlü yerel güçler olamadılar.

O nedenle bizde yerel yönetimler de güçlenemedi ve hep merkeze bağımlı kaldılar.

Dolayısıyla feodal beylikten aristokrasiye geçiş olmadı.

Osmanlı’da da Türkiye’de de burjuvazi, hiçbir zaman geniş sayıda bir sanayi ve ticaret burjuvazisi düzeyine çıkamadı.

Daha çok bir bölüm esnafın biraz daha üst düzey gelir elde etmesiyle sermaye sahibi olmasına dayalı bir esnaf burjuvazisi düzeyinde kaldı.

Ya devletten aldığı işlerle geçinmeye çalıştı ya da devletin dediklerinin dışına çıkmamaya özen gösterdi.

O nedenle burjuvazi, az sayıdaki istisnası dışında, bizde daha ileri bir demokrasi için, eğitimde bilime dayalı bir yapı kurulması için, yargının bağımsız olabilmesi için mücadele verecek bir bütünsel yaklaşıma ulaşamadı.

1960’lardan başlayarak güçlenir gibi görünen işçi sınıfı ise güç anlamında, son 30 yılda iyice geri gitti.

Bir dönem sendikalar güçlenmişti, askeri darbelerin de etkisiyle güçlerini yitirdiler ve bir daha eski güçlerine kavuşamadılar.

SGK kayıtlarına göre bugün Türkiye’de sendikalı işçi sayısı toplam işçi sayısının sadece yüzde 11’ini oluşturuyor.

Türkiye’de tam anlamıyla var diyebileceğimiz grup "küçük burjuvaların" oluşturduğu gruptur.

Küçük burjuvalar, gelirinin etkilenmemesi için birçok şeyden vazgeçebilecek bir sınıftır.

Ne burjuvazi kadar güçlü ne de işçi sınıfı kadar devrimcidir.

Başka nedenleri de var kuşkusuz ama bir yandan da bu sınıfsal eksikler nedeniyle Türkiye hiçbir zaman kapitalizme tam olarak geçemedi, hep ahbap çavuş kapitalizmi içerisinde bocaladı durdu.

-        Mahfi Eğilmez*  09 Ağustos 2018

https://t24.com.tr/haber/mahfi-egilmez-turkiyede-tam-anlamiyla-var-diyebilecegimiz-tek-grup-kucuk-burjuvalardir,674348

 

16 Ağustos 2023 Çarşamba

GENOMBİLİM

. -  GENOMBİLİM     .

“İnsan genomu ve ona ilişkin bilgiler yaşamımızı değiştirecek…

Genombilim sadece teknolojik sınırları değil, sosyal, hukuki ve etik sınırları da zorlayan ve hızla gelişen bir alan.

Nitekim DNA dizileme teknikleri öylesine hızlı evrim geçiriyor ki, son on yılda geliştirilen yöntemler şimdiden eskimiş durumda.”

Genombilim kamuoyunda ilk kez İnsan Genom Projesi’yle gündemleşti.

Dünyanın dört bir yanından binlerce bilimcinin tam 13 yıl emek verdiği proje yaklaşık üç milyar dolara mal oldu ve 2003 yılında başarıyla sona erdi.

Ortaya çıkan “harita” çok önemli olmasına karşın, ancak başlangıç niteliğinde bir adımdı.

O günden bugüne binlerce insanın genom dizilimi çıkarıldı.

Bugün bir kişinin genom dizilimini çıkarmak sadece birkaç gün alıyor ve oldukça ucuzladı.

Gittikçe yaygınlaşan kişisel genom dizilemeyle birlikte, kişiselleştirilmiş tıp çağı gelip kapımıza dayanmış durumda.

Genombilim, diğer adıyla genomik, dünyamızı hayal edemeyeceğimiz biçimlerde değiştireceğe benziyor.

Teknoloji odaklı olması nedeniyle son yıllarda biyolojinin belki de en hızlı gelişen dalı olan genomik, aslında epey geniş kapsamlı bir alan. 

https://youtu.be/qL8Ne1i_3Zc

 

Son Sözü Genom Söyler

“Yarımızdan çoğunun yaşamı, içinde bulunduğumuz modern çevrede bizi riske atan genetik duyarlılıklara bağlanabilen karmaşık yapılı bir hastalık nedeniyle son bulacak.”

Geçtiğimiz birkaç yüzyılda insanın ortalama ömür süresi neredeyse iki katına çıktı.

Araştırmacılar tıp alanındaki bilgi birikimi ve teknolojik gelişmeler sayesinde artık pek çok hastalığa çare bulabilmekte.

Ne var ki, bir sevdiğimizin kansere yakalandığı ya da bir aile büyüğünün Alzheimer’la boğuştuğu haberlerini daha sık alır olduk.

Acaba bizi bu kadar çaresiz bırakan hastalıkların altında yatan nedenler nelerdir?

Genetik yapımız mı bizi kaçınılmaz olarak bu yola sürüklüyor?

Georgia Tech Üniversitesi’nden genetik profesörü Greg Gibson, genomlarımız ile modern kültür arasındaki çatışmanın kronik hastalıkların artmasındaki en önemli neden olduğunu öne sürüyor.

Bir başka deyişle mevcut genetik yapımızla, hazır gıdalar, bol şekerli besinler ve hareketsiz yaşantı gibi unsurlarla ördüğümüz yeni dünyamızda yaşamakta zorlanıyoruz.

Kanser, diyabet, astım, bağırsak hastalıkları, Alzheimer ve hatta depresyon.

Tüm bu rahatsızlıklarla genomumuzun bir ilişkisi olduğu kesin, ama örneğin, bir “kanser geninden” bahsetmek de pek mümkün görünmüyor.

Aksine, hayli genç bir türün bireyleri olarak sahip olduğumuz genomumuz bir bütün olarak, karşılaştığı sorunlarla baş edemediğinde hastalıklar ön plana çıkıyor.

Prof. Gibson, çağımızın yaygın hastalıklarıyla ilgili pek çok sorunun yanıtını Son Sözü Genom Söyler’de herkesin anlayacağı bir dille veriyor.

https://www.iskultur.com.tr/son-sozu-genom-soyler-2.aspx

 

15 Ağustos 2023 Salı

GİZLİ TOPLULUKLAR

 - GİZLİ TOPLULUKLAR

.    İŞGÜZARLAR MI, KOMPLOCULAR MI?

Gizli topluluklar gizli çalışırlar ve varlıklarının fark edilmesini istemezler. Hedefleri nelerdir? Peki ya komplo teorileri?

İddiaya göre Papa'yı öldürmek, dünya hakimiyetini ele geçirmek ve Fransız Devrimi'nden sorumlu olmak istiyorlardı - ve bunlar İlluminati düzeninin sözde karanlık entrikalarından sadece birkaç örnek. 

Gizli cemiyet bugüne kadar çok sayıda romana, uzun metrajlı filme ve belgesele konu olmuştur. 

Ve "aydınlanmış olanlar" hakkında hala efsaneler ve komplo teorileri var, çünkü Latince "illuminati" kelimesinin anlamı budur.

Dünya tarihindeki büyük olaylar söz konusu olduğunda neden her zaman gizli toplumların pastada parmaklarının olduğu varsayılır? 

Ve gerçek hedefleri nelerdir?

Değerler ve hedefler, gizli topluluğa bağlı olarak büyük ölçüde değişebilir. 

Göttingen Üniversitesi'nde Erken Modern Tarih ve Bilim Tarihi Profesörü Marian Füssel, "Dini, politik ve ekonomik ve ezoterik dünya görüşlerine kadar uzanıyor" diyor. 

İlk gizli cemiyetler, mutlakıyetçi bir hükümete isyan eden veya en azından kendilerini yasaklanmış bir davaya adamak isteyen cemaatler olarak ortaya çıktı.

 18. yüzyılın sonunda İlluminati özgür bilim ve aydınlanma için çabalıyordu.

Füssel, "18. yüzyılda İngiltere'den başlayarak gizli topluluklarda gerçek bir patlama oldu" diyor. 

"Masonlar aslen inşaatçılar ve mimarlardı, ilk önce barlarda bir araya gelerek siteler arasında tartışmak için." 

Bugüne kadar idealleri özgürlük, eşitlik, kardeşlik, hoşgörü ve insanlıktı - o zamanlar özellikle yaygın olan moda sözcükler değil. 

Fikirlerini özgürce paylaşabilmek için arka odalarda, daha sonra kendi odalarında ve evlerinde buluştular.

Masonluğun teşkilatı ve ritüelleri hakkında bugün oldukça fazla şey bilinmektedir. 

Ancak gizli topluluk bilgilerin dışarı sızmasını nasıl engelledi?

 Marian Füssel, "Üyeler, sır olarak yemin edecekleri bir yemin ederler" diye açıklıyor. 

Genellikle farklı gizlilik seviyeleri vardır. 

Yeni üyeler henüz her şeyi bilmiyor. 

Ancak güvenilir olduklarını kanıtlamış olanlar daha derinden inisiye edilir.

Masonlar gibi gizli topluluklar, belirli bilgileri yalnızca belirli bir grup insan arasında dolaştırmaya çalışırlar. 

Varlıklarını bile gizleyen gizli topluluklarda durum daha da karmaşıktır. 

Füssel, "Bir kuruluş gerçekten gizli kalmak istiyorsa, bu neredeyse ancak yüz yüze iletişim yoluyla yapılabilir" dedi. 

İlk teması kurarken dikkatli olmak özellikle önemlidir: diğer kişi aslında aynı değerleri paylaşıyor mu? 

Bazıları ayrıca şifreli mesajlar veya gizli karakterler kullandı.

İnternet çağı, güvenli iletişim açısından hiçbir şeyi değiştirmedi. 

Profesör Füssel, "Ancak, internetin yaygınlaşmasından bu yana komplo teorileri yeni bir yükseliş yaşadı" diyor. 

"O zaman bütün bir komplo çorbası genellikle birlikte karıştırılır.

Birbirleriyle hiçbir ilgisi olmasını istemeyen gruplar arasındaki bağlantılardan genellikle şüphelenilir." 

Başta İlluminati olmak üzere bazı gizli toplulukların dünya çapında güç kullandığı varsayıldı. 

Ama bu bir abartı. 

Marian Füssel, "İnsanların basit açıklamalara ihtiyacı var. Ve bu örgütler faaliyetlerini gizli tuttukları için spekülasyona çok yer açıyorlar" diyor.

Bugün dünya çapında kaç tane gizli örgütün var olup olmadığı ve kaç tane olduğu da tamamen spekülasyon. 

Tarih uzmanı, "Belki bunu 20 veya 30 yıl içinde bileceğiz" diye tahminde bulunuyor.

Örnek 1: Masonlar

Masonlar, 18. yüzyılın başında inşaat ustaları ve mimarlar loncalarından kuruldu. 

Gizli topluluk Avrupa'ya yayıldı ve localar adı verilen yerel gruplar halinde örgütlendi. 

Özgürlük, eşitlik, kardeşlik, hoşgörü ve insanlık beş idealine göre, tüm sosyal sınıflardan ve dini inançlardan insanları birleştirir. 

Üyeler gizlilik yemini etse de, bazı Masonik ritüeller bilinmektedir ve hatta birçok kütüphanede bulunabilir. 

Önde gelen üyeler arasında bir dizi Amerikan başkanı, aynı zamanda mimar Gustave Eiffel, Johann Wolfgang von Goethe ve Wolfgang Amadeus Mozart da vardı.

Masonlar, aydınlanmış düşünce ve eylemleriyle, şu anda batı dünyasında yaşadığımız gibi, açık bir topluma ve özgür bilime katkıda bulundular. 

Bugün, diğer şeylerin yanı sıra, hayır kurumlarıyla bağlantılı olarak ortaya çıkıyorlar. 

Bu yüzden ihtiyaç sahiplerinin ucuz gıda alabilecekleri birçok gıda bankası düzenliyorlar.

Örnek 2: Illuminati

Gül Haçlıların en iyi öğrencilerini işe alacağından korkan filozof Adam Weishaupt, 1776'da Ingolstadt'ta Illuminati'yi (Latince: "aydınlanmış olanlar") kurdu. 

Amacı, geleceğin akademisyenlerine kiliseyi eleştiren literatüre erişim sağlamaktı. 

Her şeyden önce, Illuminati bir tür entelektüel okuma çemberiydi. 

Bununla birlikte, gizli topluluk hızla büyüdü ve Adolf Freiherr Knigge gibi önde gelen üyeleri de kendine çekti. 

İlluminati zirvedeyken yaklaşık 1.500 üyeye sahipti. 

Johann Wolfgang von Goethe de onlara katıldı - ama sözde sadece onları keşfetmek için.

Tanındıktan sonra, tarikat nihayet 1785'te yasaklandı ve parçalandı. 

Gizli toplumu canlandırmak için tekrar tekrar girişimlerde bulunuldu. 

Ama başarı olmadan.

Örnek 3: Ku Klux Klan

Masonlar ve İlluminati ile karşılaştırıldığında, Ku Klux Klan -kısaca KKK- herhangi bir demokratik, aydınlatıcı hedefi temsil etmiyor, ancak Amerikan İç Savaşı'ndan sonra Amerika'da siyahların yeniden köleleştirilmesi için şiddetle savaştı. 

Maskeli, özellikle geceleri eski kölelere saldırdılar, evleri yaktılar, şiddet uyguladılar, kaçırdılar ve öldürdüler. 

KKK liderliği giderek artan bir şekilde kontrolü kaybetti, öyle ki 1871'de kendi kendini dağıttıktan sonra bile çok sayıda başka suikast gerçekleştirildi.

1915'te Ku Klux Klan yeniden canlandı. 

İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra ABD, özellikle Klan ile savaşmaya başladı ve çok sayıda saldırı ve cinayeti çözdü. 

Bugün Ku Klux Klan'ın birkaç bin takipçisi olduğu tahmin ediliyor ve ABD Başkanı Barack Obama'nın seçilmesinden bu yana yeni bir akın yaşadı.

 Marion Martin

https://www.geo.de/geolino/mensch/4531-rtkl-geheimbuende-wichtigtuer-oder-verschwoerer


TÜRKİYE HAYALİ

Hedefteki üniter, laik Cumhuriyet: .   ABD'NİN YENİ TÜRKİYE HAYALİ   . .    Samuel Huntington, “ Medeniyetler Çatışması ” adlı kitab...