3 Şubat 2024 Cumartesi

TEOKRATİK DESPOTİZM VE SEKÜLARİZM

 .  - Teokratİk despotİzm ve sekülarİzm     .

Din, tarih boyunca her zaman yönetme, sömürme ve hakimiyet aracı olarak kullanılmıştır.

Din adına yönetme iddiası, aslında Tanrı veya ilahlar adına  yönetme iddiasıdır.

En yüksek ve kutsal varlık olarak  görülen Tanrı veya tanrılar adına yönettiklerini ve tahakküm ettiklerini söyleyen  yöneticiler, ilahi ve kutsal emirlere uygun olarak insanları en doğru şekilde yönettiklerini  söylemektedirler.

Teokraside din ve inanç, her şeyin başı, ortası ve sonu olarak kullanılmaktadır.
Teokraside her ne kadar  tanrı veya tanrılar adına idare ettiklerini iddia eden yöneticiler olsa da, aslında teokrasi, insanın insanı yönettiği despotik bir sistemdir.

Teokraside, hiçbir şekilde Tanrı veya kutsal yoktur.

Hiçbir yönetim şekli veya rejimi, ilahi , kutsal veya tanrısal değildir.

Bütün teokratik yönetim biçimleri ve rejimleri, insana rağmen  insanın, insan tarafından yönetilmesi ve sömürülmesi anlayışına göre kurgulanmışlardır.

Tanrı adına yönetme veya  ilahi kanunlarla yönetme iddiasının hiçbir gerçekliği yoktur.
Tanrı adına yönetme iddiası taşıyan bütün despotik yönetimlerin en nefret ettiği şey, din ve devlet işlerinin  birbirinden ayrılmasıdır.

Teokratik despotizm, din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması gerektiğini, dinin  devlet ve siyaset  olamayacağını söyleyen modern seküler ve laiklik anlayışa şiddetle karşı çıkmaktadır.

Teokratik despotizm, laiklik ve sekülarizmi  dinsizlik olarak  sunmakta ve  onları şeytanlaştırmaktadır.

Teokratik despotizmin laikliğe ve despotizme karşı çıkışının nedeni, dini değil, siyasidir. 

Din kullanılarak tanrı veya tanrılar adına bir grubun, insanlığa hükmetmesine karşı çıkan  ve insanların kendi hür iradeleriyle kendi yönetimlerini oluşturmaları gerektiğini savunan laikliğe ve demokrasiye karşı çıkan teokratik despotizm, laikliği ve demokrasiyi ötekileştirmekte, şeytanlaştırmakta ve nefret objesi haline getirmektedir.

Teokratik despotizm yanlılarının, hakimiyetlerini tehlikede gördükleri anlarda "din elden gidiyor" diye toplumları kışkırtmalarının arkasında  "hakimiyetlerinin" elden gitmesi vardır.

Dinin elden gitmesi diye bir şey yoktur.

Din elden gidiyor yaygarasından anlaşılması gereken şey, hakimiyetin, servetin ve sömürünün elden gitmesinden ve zayıflamasından duyulan  korku ve  panik  anlaşılmalıdır.

Teokratik despotizme göre din, ahlak ve maneviyat değil, siyaset, servet ve hakimiyettir.
Teokratik despotizm,  çoğulculuğa karşıdır.

Her türlü insani ve sosyal çeşitliliği  ortadan kaldırmayı ve toplumu kendi totaliter ideolojisi  çerçevesinde  biçimlendirmeyi amaçlayan  teokratik despotizm, farklı olan her türlü etnisiteyi, kültürü, mezhebi ve inancı   ötekileştirir ve onların gayrı meşru olduğunu söyler.

Din, dil, ırk, mezhep, cinsiyet ve kabile gibi aidiyetlerinden bağımsız olarak bütün insanların eşit ve özgür  olduğunu  kabul etmeyen teokratik despotizm,  toplumu sürekli  hiyerarşik kategorilere ayırmaktadır.

Din-devlet ayrılığını kabul etmeyen ve insani çoğulculuğu  reddeden  teokratik despotizm, barış içinde  bütün farklılıkların  bir arada ve birlikte yaşamasının bütün imkanlarını  ortadan kaldırmaktadır.

Teokratik despotizmin olduğu bir yerde, bir olarak çok olmak, çok olarak bir olmak mümkün değildir.

Teokratik despotizm, barışçıl, çoğulcu ve seküler nitelikte onurlu ve özgür yaşamanın imkanlarını ortadan kaldıran otoriter ve totaliter bir anlayıştır.

Teokratik despotizm,  gerçek dışı ütopyalar  kurgulamaktadır.

Hilafet devleti  din adına  kurgulanan despotizmin  en popüler versiyonlarından biridir.

Günümüzde teokratik despotizm  kurma hayali kuranlar, tarih boyunca  hilafet olarak kurulan rejimlerin  hepsinin saltanat olduğu gerçeğini unutmaktadırlar.

Hiçbir din, bir devletin nasıl yönetileceğine dair bir rejim ortaya koymamıştır. 

Tarihte hiçbir yönetim, ilahi yönetim biçimiyle yönetilmediği gibi, hiçbir yöneticide ilahi yönetici olmamıştır.

Teokratik despotizmde adalete, eşitliğe, çoğulculuğa, özgürlüğe ve barışa dayalı bir yönetim oluşturmak mümkün değildir.

Din devleti kurmak için yapılan teşebbüslerin ve denemelerin hepsi, toplumlarına yıkım, sefalet ve esaret getirmişlerdir.

Adalete, özgürlüğe, çoğulculuğa, barışa  ve  eşitliğe dayalı bir rejim, ancak seküler ve özgürlükçü bir demokrasinin  kurulmasıyla gerçekleşebilir.

İnsanlar, değişik inançlara sahip olabilirler ve inançlarına uygun bir  hayat yaşayabilirler.

Teokrasi ve din, aynı şey değildir.

Din, kişinin  inancına uygun  manevi ve ahlaki bir  hayat yaşamasıdır.

Teokratik despotizm ise  kişilere ve toplumlara, "Tanrı adına"  yönetme davası  güdenlere teslim olmayı ve mahkum olmayı dayatmaktadır.

Din ve teokrasi ayırımının yapılması, din karşıtlığı değildir.

Özgür, seküler ve demokratik bir toplumda yaşamak için din ve teokrasi ayırımının yapılması gerekmektedir.

.   Prof.Dr. Bilal Sambur, 26 Ekim 2022

.   Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Öğretim Üyesi

https://turkish.aawsat.com/home/article/3951906/profdr-bilal-sambur/teokratik-despotizm-ve-sek%C3%BClarizm


14 Ocak 2024 Pazar

ÇAĞI ISKALAMAK

   ÇAĞI ISKALAMAK              .

Birey olayları anlayamadığı zaman düşünce sitemine,

Bir yama yapar ve ona inanır.

Bu yamayı doğru sanır.

++

Bir yıl evveldi.

İstanbul’daki önemli bir üniversiteden birine

Beni söyleşiye davet ettiler.

Konu Beyoğlu idi.

Ben de gençlere Beyoğlu kültürünü anlattım.

1970’lerde Beyoğlu’nda her akşam 20 tiyatro perde açıyordu.

Tiyatro’ya gitmek bir kültürdü.

Giyinmesi, kuşanması, oturması, kalkması,

Salona zamanında girmesi bir eğitimdi.

Bugün Beyoğlu’nda tiyatro kalmadı.

İstanbul’da konser, sergi, kitap, etkinlikler yok oluyor diye anlattım.

Sorular kısmında bir öğrenci bana şunu anlattı:

“Siz yaşlı kuşaktasınız. Günümüzde Netflix, video, internet var.

Tiyatro çağdışı kaldı. Kültür olarak geride değiliz.”

“ İnternet’i bulan ülke hangisi?

Netflix’i kuran ülke hangisi.?”

“Amerika.”

“ Bu teknolojileri bulan ülkenin New York şehrinde,

Her akşam kaç tiyatro perde açıyor? Hiçbir fikrin var mı?

Brodway’de bilet almak için kaç gün bekleniyor.”

“Bilmiyordum.”

“Londra’daki tiyatro sayısını bir öğren.

Tiyatro 3.000 bin yıldır var.

Önümüzdeki 3.000 bin yıl yine var olacak.

İnsan olduğu yerde tiyatro devam eder.”

Bu genç arkadaşımı dünyayı bilmeden,

Düşünce sistemine yama yapmıştı.

Çağı ıskalamak işte bu.

++

Dün okurlardan gelen cevapları okudum.

“Internet çıktı. Artık her şey internette var.

Kitabın dönemi bitti.”

İşte kafaya yama yapmak bu.

İnternette hazır kısa bilgi bulursun.

Ama kitap okuyamazsın.

Kitap başka şeydir.

Ben günde 12 saat araştırma yapıyorum.

Eğer internette her şey varsa ben niye her kitabım için

40-50 kitap satın alıp okuyorum?

++

Avrupa’da yılda kaç kitap basılıyor, fikri olan var mı?

İşin mizah yönü şu.

Avrupa’da kitap sayıları artıyor. Düşmüyor.

İngiltere’de yıllık satılan kitap adedi: 763 milyon adet

Fransa’da yıllık satılan kitap adedi: 609 milyon adet.

İsteyene tüm Avrupa ülkelerinin sayılarını vereyim.

++

Şimdi gelelim zurnanın zırt dediği yere.

72 yaşındayım bu saatten sonra tanınsam ne olur,

Tanınmasam ne olur?

Kitaplarım fazla satsa ne yazar?

Tren zaten kalkmış gitmiş.

Peki sorun ne?

++

Bastığımız zemin altımızdan kayıp gidiyor.

Ampul öncesinde Türkiye dünyadaki,

Tüm sıralamalarda 40-60 arasında dolaşıyordu.

Vasat bir ülkeydik.

Dünyada bugün 130-150 sıralara indik.

Şimdi batan bir ülkeyiz.

Dünya bizi zaten batmış görüyor.

++

Neden?

Sorun okumamak.

Öğrenmemek.

Araştırmamak.

Sorgulamamak.

Verilene razı olmak.

Uyutulmayı kabullenmek.

Çağı ıskalamak bu.

Benim yapabileceğim bir şey yok.

.   Turan Akıncı, 14.01.2024

9 Ocak 2024 Salı

HUKUKUN EVRENSEL İLKE VE ESASLARI

.  -  Hukukun Evrensel İlke ve Esasları

Hukukun evrensel ilke ve esasları; demokratik hukuk toplumlarının vazgeçilemez ve devredilemez değerleri olup, herkes tarafından bilinmesi gereken kanunun ve uygulamanın temel kaynaklarıdır.

Bu ilke ve esaslar, insanlık tarihinin yüzyıllara yayılan çekişmeleri, kavgaları ve savaşları neticesinde 20. yüzyılın sonlarına doğru netleşmiş ve birçok uluslararası sözleşme ile anayasada yerini bulmuştur.

Hukukun evrensel ilke ve esasları arasında altlık üstlük ilişkisi olmayıp, birbirine eşittir ve hepsi aynı önemi haizdir.

Ancak bu ilke ve esasların güvence altına aldığı hak ve hürriyetler; birbirlerine karşı veya kamu ve birey yararları dengesinin kurulmasında sınırlamalara tabi tutulabilirler.

Bu sınırlamalar keyfi olamaz. 

“Temel hak ve hürriyetlerin sınırlanması” başlıklı Anayasa m. 13’e göre; 

- “Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir.

Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve laik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz”.

.  Türkiye Cumhuriyeti, hukuk kurallarını bu ilke ve esaslar ışığında düzenleyip uygulamak zorundadır.

Aşağıda, hukukun evrensel ilke ve esaslarının neler olduğuna ve kısa tanımlarına yer vereceğiz.

Sosyal düzeni kuran, kişi hak ve hürriyetleri ile sistemi koruyan hukuk kuralları, bu ilke ve esaslara göre düzenlenip uygulanmalıdır.

Hukukun evrensel ilke ve esasları, normlar hiyerarşisinin tepesindedir.

Normlar hiyerarşisine göre sıralama; anayasa, bağlayıcı uluslararası sözleşmeler, kanunlar, kanun hükmünde kararnameler, tüzük, yönetmelik ve diğer alt düzenleyici tasarruflardır.

Alt sırada bulunan norm, üst normun uygulayıcısı olup, ona aykırı olamaz.

Tüm bu normların üstünde, aşağıda yer vereceğimiz hukukun evrensel ilke ve esasları yer alır.

Ancak Anayasada buna ilişkin bir hüküm bulunmadığını da belirtmek isteriz.

Aşağıda, 27 başlıkta topladığımız hukukun evrensel ilke ve esasları hakkında kısa açıklamalara yer verilmiştir.

1- Hukuk Devleti: 

Hukuk kurallarına önce kendisi uyan, keyfi yetki kullanımına izin vermeyen, işlem ve eylemlerini hukukilik denetimine tabi tutulmasını engellemeyen devlettir.

Hukuk devletinde “normlar hiyerarşisi” geçerlidir.

Alt sırada bulunan norm, üst norma aykırı olmamalı ve üst normu gözardı ederek uygulanmamalıdır.

2- Kuvvetler Ayrılığı: 

"Yasama, yürütme ve idare ile yargı yetkileri" olarak adlandırılan ve millete ait olan kamu kudretinin bir elde toplanmayıp, “demokratik hukuk devleti” ilkesine uygun bir şekilde kamu kudreti kullanıcıları arasında paylaştırılmasıdır.

Esas olan, bir kuvvetin diğerinin yetki alanına müdahale etmemesidir.

Halkın seçtiği temsilcilerden oluşan yasama organı hukukun evrensel ilke ve esasları ışığında kanunları çıkarır, yürütme organı ve idare bunları uygular, millet adına karar veren yargı organı da kanunları esas alarak hukukilik denetimi yapar ve uyuşmazlıkları çözer.

Demokratik hukuk toplumları, “kuvvetler ayrılığı” ilkesinden hareketle yönetim sistemini oluşturur.

Anayasa ile kurulu düzenin temeli, “kuvvetler ayrılığı” ilkesine dayandırılmalıdır.

3- Yargı Birliği: 

İnsanlar arasında senin mahkemen-benim mahkemem, senin hakimin-benim hakimim, senin savcın-benim savcım anlayışına hizmet etmeyecek şekilde, herkes için aynı usul ve esaslarla yargılama yapan mahkemelerin aynı çatı altında toplanmasıdır.

“Yargı birliği” ilkesi, “eşitlik” ilkesinin bir sonucudur.

4- Tabii (Doğal) Mahkeme ve Hakim Güvencesi: 

Herkes, işlem veya eylem tarihinde tabi olduğu (görevli ve yetkili) mahkeme ve hakim huzurunda yargılanma hakkına sahiptir.

Bu ilkenin bir alt derecesi kanuni mahkeme/hakim güvencesidir ki, bugün Anayasa m. 37’de öngörülen bu ilke ile kanunla sonradan mahkeme ve hakimlerin değiştirilebilmesi mümkündür.

İdeal olan ise, tabii mahkeme/hakim güvencesidir.

5- Eşitlik: 

Tüm insanlar her bakımından eşittir.

Herkes; dil, ırk, köken, cinsiyet, cinsellik, yaş, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep, dine ve inanca ilişkin görüş farkı gözetilmeksizin hukuk önünde ve hak aramada eşittir.

Herkes, hukuk güvenliği hakkına sahiptir ve bu haktan eşit yararlanır.

Hukuki statüden kaynaklanan farklı uygulamalar, ancak zorunlu hallerde ve somut durumda duyulan ihtiyaçlarla sınırlı olarak yasa ile öngörülebilir.

Anayasa m. 10/2’e göre, kadınlar ve erkekler eşit haklara sahip olduğundan, bu eşitliğin hayata geçirilmesi amacıyla alınacak tedbirler “eşitlik” ilkesine aykırı olarak yorumlanamaz.

Anayasa m. 10/3’e göre ise; çocuklar, yaşlılar, engelliler, harp ve vazife şehitlerinin dul ve yetimleri ile malul ve gazileri için alınacak tedbirler de “eşitlik” ilkesine aykırı sayılmaz.

6- Laiklik: 

Devletin, toplumun ve bireylerin bağlı olacağı hukuk kuralları, bir veya birkaç dinin kural ve esaslarına bağlı kalınarak düzenlenemez.

Sosyal düzen kurallarından olan hukuk kuralları; din veya ahlak kurallarından etkilense de, her bir insanın hangi din veya ahlak anlayışına bağlı olduğu gözetilmeksizin ve tüm insanları kapsayacak şekilde düzenlenir.

7- Sözleşme Özgürlüğü ve Güvenliği: 

Herkes; özgür iradesi ile dilediği sözleşmeyi imzalayıp, bu sözleşmenin gereklerinin yerine getirilmesini bekleme hakkına sahiptir.

Hiç kimse, sözleşmeden kaynaklanan borcunu ifa etmediği gerekçesiyle hapsedilemez.

8- Hak Arama Hürriyeti: 

Herkes, meşru vasıta ve yollardan yararlanmak suretiyle bağımsız ve tarafsız yargı önünde iddia ve savunma ile dürüst yargılanma hakkına sahiptir.

Hak arama hürriyeti kısıtlanamaz.

9- Dürüstlük ve İyi niyet: 

Hak sahibinin haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken iyi ve doğru hareket etmesi gerekir.

Bir hakkın kötüye kullanılmasını kanun himaye etmez.

Hakların kazanılmasında ve hukuki bir sonucun gerçekleşmesinde iyi niyet esastır. Kişi; kendisinden beklenen dikkat ve özeni gösterdiği halde, hakkın kazanılmasını veya hukuki sonucun gerçekleşmesini engelleyen durumu bilmemeli ve bilmesi de gerekmemelidir.

Bu durumda kişinin iyi niyeti korunur.

10- Müktesep (Kazanılmış) Hak: 

Bireyin hukuka uygun şekilde kazandığı hakkı elinden alınamaz.

Bir hakkın kullanılması için gerekli olan şartlar kaybedilmedikçe, hak sahibinin bu hakkı kullanımı engellenemez.

11- Bir Suçtan İki Yargılama Yapılmaz/Ceza Verilemez: 

Herkes, bir suçtan, ancak bir defa yargılanabilir ve bir defa cezalandırılabilir.

Bir insan, yargılandığı suçtan keyfi olarak tekrar yargılanıp cezalandırılamaz.

12- Suçta ve Cezada Kanunilik: 

Kanunun açıkça suç saymadığı bir fiil için kimseye ceza verilemez ve güvenlik tedbiri uygulanamaz.

Suç ve ceza ancak kanunla koyulur.

Kanunlar, prensip olarak ileri doğru uygulanır.

Ceza kanunları, ancak lehe olduğunda geçmişe etkili uygulanır.

13- Kusur Sorumluluğu: 

Kusursuz suç ve ceza olmaz.

Fiilde kusurun yokluğu, suç ve cezayı kaldırır.

14- Sorumluluğun Şahsiliği: 

Herkes kendi işlem ve eyleminden sorumludur.

Başkalarının işlem ve eyleminden sorumluluğu mümkün kılacak kolektif ceza sorumluluğu kabul edilemez.

15- Cezanın Bireyselleştirilmesi: 

Kanunla belirlenen bir cezanın somut olaya ve kişiye uygulanabilmesi için dayanak ve sınırları kanunlarda yer alan cezanın bireyselleştirilmesi yetkisi hakime verilir.

16- Dürüst/Adil Yargılanma ve Savunma Hakkı: 

Herkes, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin 6. maddesinde öngörülen hakları çerçevesinde yargılanma hakkına sahiptir.

Kişi; iddiaları bilip anladığı dilde öğrenme, bağımsız ve tarafsız yargılanma hakkına sahip olduğu mahkeme huzuruna çıkarak savunma yapıp, makul sürede yargılanma hakkına sahiptir.

Sanığın yokluğunda kovuşturma yapılamaz ve ceza verilemez.

17- Masumiyet (Suçsuzluk) Karinesi: 

Hiç kimse, suçluluğu mahkemenin kesinleşmiş hükmü ile sabit oluncaya kadar suçlu ilan edilemez ve mahkum edilemez.

Bu hak kanunlarla korunmalı, basın ve kamuoyu da bu hakka saygı göstermelidir.

18- Hukuk Güvenliği Hakkı: 

Herkes kişi hürriyeti ve güvenliği hakkına sahiptir.

Hiç kimse; demokratik hukuk devletinde, korku ve endişe ile yaşamaya mahkum edilip, yargı makamlarına başvurmanın sonuçsuz kalacağı algısına maruz bırakılamayacağı gibi, keyfi şekilde yakalanamaz, gözaltına alınamaz, tutulamaz, tutuklanamaz, hürriyetinden mahrum bırakılamaz ve cezalandırılamaz.

19- Yargı Bağımsızlığı: 

Hiçbir organ, makam, mercii veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında hakimlere veya mahkemelere emir ve talimat veremez, genelge gönderemez, tavsiye ve telkinde bulunamaz, bu tür bir yetkinin kullanılmasına izin veren yasal düzenleme de yürürlüğe koyulamaz.

20- Hakim Tarafsızlığı: 

Bağımsız hakim, dışa karşı etkiden uzak ve kendisi bakımından da objektif hareket etmelidir.

Hakimin tarafsızlığı; bir iddiaya ve savunmaya önyargısız bakabilmesini, baskı altında bırakılmamasını, dışarıdan etkilenmemesini, kendi iç dünyasında yansız hareket edebilmesini ve dış görünüşünü kapsar.

Hakim, hem objektif ve hem de sübjektif tarafsızlığa sahip olmalıdır.

Hakimin davanın bir tarafı ile ilişkisi, objektif tarafsızlığına gölge düşürebilir. Hakim sübjektif açıdan kendisinin tarafsız görebilir, ancak kendisinin veya bir yakınının davanın taraflarından birisi ile olan ilişkisi veya husumeti, objektif tarafsızlığına zarar verir.

21- İddia Edenin İspat Külfeti: 

Herkes, iddiasını hukuka uygun yol ve yöntemlerle elde edilen delillerle kanıtlamak zorundadır.

İddia peşinen doğru kabul edilip, aksinin ispatının aleyhinde iddia olunan tarafa yüklenemez.

22- Yargı Kararlarının Gerekçeli Olması (Gerekçeli Karar Hakkı): 

Tüm yargı kararları somut gerekçelere dayalı olarak yazılmalıdır.

Somut olayın özelliklerinden uzak, kanun hükmünün soyut tekrarı ile basmakalıp sözlerden oluşan kararların gerekçeli olduğu söylenemez.

23- Borçların Nispiliği: 

Prensip olarak her borç sahibini bağlar.

Bir borcun yerine getirilmemesinden dolayı borç sahibinin herhangi bir yakını sorumlu tutulamaz.

24- Ceza Kanununu Bilmemek Mazeret Sayılmaz: 

Herkesin, usule uygun olarak yürürlüğe giren ceza kanunlarını bildiği kabul edilir. Hiç kimse; Cumhurbaşkanı tarafından imzalanıp, Resmi Gazete’de yayımlanmak suretiyle yürürlüğe giren ceza kanununu bilmediğini iddia edemez.

25- Şüpheden Sanık Yararlanır: 

Ceza yargılamasında “itham sistemi” kabul edilmiştir.

"Suç işlediği iddiası" ile yargılanan kişi hakkında mahkumiyet kararının verilebilmesi için, iddiaya konu suçu işlediğinin şüpheyi tümü ile yenecek şekilde yüzde yüz ispatlanması gerekir.

Suça konu eylemi sanığın işlediği sabit olmadığı takdirde, ya suçu işlemediği veya işlediği hususunda şüphe yenilemediği gerekçesiyle beraat kararı verilmelidir.

26- Mülkiyet Hakkı: 

Anayasa m. 35 ve İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin 1. Ek Protokolü’nün 1. maddesi ile güvence altına alınan mülkiyet ve miras haklarına göre; herkesin mülkiyet hakkına saygı gösterilmesini isteme hakkının olduğu, kamu yararı ile ilgili yasal dayanaklı zorunlu sebepler bulunmadıkça, kimsenin mülkiyet ve miras haklarının kısıtlanamayacağı tartışmasızdır.

Mülkiyet hakkı, beraberinde miras ve zilyetlik (kullanma) haklarını da kapsar. Mülkiyet hakkı; kişinin eşya mülkiyetine sahip olma ve mal sahipliği, malı kullanma ve miras yoluyla mal edinme haklarını güvence altına almıştır.

27- İfade Hürriyeti: 

Herkes; düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla açıklama ve yayma hakkına sahiptir.

İfade hürriyeti; basın, bilim ve sanat hürriyetlerini de kapsar.

Demokratik hukuk toplumlarının vazgeçilmez unsuru olan ifade hürriyeti; her türlü baskıya ve zorlamaya karşı korunmalı, bireyin kendi başına veya toplu olarak ifade hürriyetini kullanma yolları açık tutulmalıdır.

Mali veya idari takip yöntemleri, soruşturmalar ve kovuşturmalar yoluyla bireyler baskı altına alınmamalı, düşüncelerini açıklamaktan ve yaymaktan alıkoyulmamalıdır.

Ceza davası öncesinde başlayan bir soruşturma, bu sırada uygulanan yakalama, gözaltına alma, arama, el koyma, adli kontrol veya tutuklama tedbirlerinin tatbiki de, kişinin ifade ve basın hürriyetini kullanmasını kısıtlayıp baskı altına alabilir. İfade hürriyetinin haksız şekilde baskı altına alınıp kısıtlanmasına yol açan bu yönteme, “chilling effect”, “soğutucu/caydırıcı etki” denilmektedir.

 04.04.2017 /  

Prof.Dr. Ersan Şen

https://sen.av.tr/tr/makale/Hukukun-Evrensel-ilke-ve-Esaslari


30 Aralık 2023 Cumartesi

Hristiyan dünyasında Türk Kültür

 .  Hristiyan dünyasında Türk Kültür Emperyalizmi...

.  Noel'i nasıl yasakladılar

İngiltere'de Protestanlar yönetimi ele geçirdiklerinde 1647’de Noel kutlamalarını yasaklarlar. Gerekçe:

Bunun din dışı, ahlaksız bir adet olması, Pagan bayramı olması, İncil’de böyle bir şey yazmamasıdır. Noel’in ayrıca bir Katolik ayini olduğunu ileri sürerek savlarına siyasi teorik bir güç katarlar.

Yasak 15 yıl sürer, birçok ayaklanma çıkar, hatta birinde 40 kişi ölür.

Sonradan Noel serbest bırakılır, ama 1800’lere kadar canlı, coşkulu bir şekilde kutlanmaz. Püritenlerin hakim olduğu Boston’da da uzun yıllar Noel yasaklıdır ki, Boston o devirde Amerika’nın en önemli şehridir.

Resmi yasak 22 yıl sürer.

Noel zaten Türkik bir sözcüktür, İngilizcesi ‘Yule’dır ve “yeni YIL” anlamına gelir.

Bu örtüşmeyi inkar etmek için bir hayli önyargı gerektir.

Hz. İsa’nın doğum günü anlamında Noel kutlaması 3-4. Yüzyılda Roma’da sade ayinler biçiminde ortaya çıktı.

Bunun için tarih saptanırken baskıdan, yasaklamalardan korkularak geleneksel kış bayramına denk getirildi.

Yani açıktır ki ilk ortaya çıkışı da Türkik Nartugan’ın devamı niteliğindedir.

Ön-Türk Akademisi adı altında Vedat Köle’nin başkanlığında Türklüğün kadim izlerini araştırıp ortaya döken bir grup 21 Aralık’ta Maltepe Belediyesi’nin desteğiyle Nartugan’ı kutladı.

Dışarıdan gelen Türk konuklar burada yılbaşı ağacı, şaman ayinleriyle Türkiye Türklerine Orta Asya geleneğinin havasını koklattı.

Ön-Türk Akademisi başta Mehmet Turgay Kürüm olmak üzere önemli araştırmacılarıyla bu alanda bilimsel çalışmaları örgütleyen bir çevre.

İzlemenizi öneririm.

Diyeceğim odur ki, Nartugan’la, Noel babanın esası olan Ayaz Ata’yla dalga geçenler dönmeli ve kendi derin cahilliğimize gülmeli.

Noel ve yılbaşı kutlamalarının, üstünden karla, buzla aktığı halde bir Orta-Kuzey Asya geleneği olduğunu göremeyenler elbette hiçbir alanda bir metre önlerini göremiyorlar.

Nartugan’dan, ‘Toy’dan Türkiye Türkçesinde sadece ‘düğün’ kalmış, İngilizler ‘toy’u aynen almış, ama bu bağlantılara kim dikkat edecek…

Yılbaşı ağacı, Noel Baba ve Noel…

Bunların hepsi ilk Türkik gelenekte bir olup, Avrupa’ya geçişte birbirinden ayrılmış, sonra ancak yakınlarda tekrar birleşmiş.

Hz. İsa’nın doğum günü yakıştırması dışında bu en az 3-4 bin yıllık gelenekte Hristiyan olan bir şey yoktur.

Hristiyanlar bu figürleri son iki yüzyılda birleşik olarak benimsemiştir.

İtalya’da bu bayram doğum bayramı olarak (natale) kutlanırdı ve Noel Baba’nın ismi Babbo Natale idi.

Babbo bildiğiniz baba, Natale ise Natıkay.

Natıkay, Natıgay Türk mitolojisinde Toprak Ana.

Ötüken'in eşi olarak görülür.

Çocukları, hayvanları ve bitkileri korur.
Hz. İsa’nın adı Christ değildi, sonradan bu ad takıldı, o da Türkik Krişna’dır.

Caress (yani meshetmek, kutsamak) anlamına gelir.

Türkik ‘karı-karış’ kol, el, elle sıvazlamak kökü taşır.

Mesih de Arapça ‘mesh’den gelir, elle kutsanmış…

Kökü Türkik ‘beş’tir, beş parmak…

Ayaz İngilizce’ye ‘ays-ice’ şeklinde geçti, doğ ‘tag, day’… gün oldu; tan ‘dawn’ oldu; Tengri-Dingir ‘Deus, Teo’ oldu, kut ‘God’ oldu…

Türklerin oraya gittikleri tekerli göçer arabaları ‘car’ oldu, göç ‘coach’ oldu, ben ‘bin, mein, my, mine’ oldu…

Biz ‘we’ oldu, ‘us’ oldu…

Söyle ‘say’ oldu, sagu ‘saga’ oldu…

Böyle on binlerce…
Ekrem Hayri Peker, “Taşların Yolculuğu” adlı kitabında şöyle diyor:

-James Fergusson, 1877 yılında yayınladığı, “Rude Stone Monuments in All Countries” adlı kitabında “Çin, Moğolistan, Tataristan, Hindistan,Yunanistan (Pelasglar), Etrürya ve Avrupa’daki tarih öncesi anıtları yapanlar Turanlılardır” diye yazmıştır.

Fergusson, kitabının 507. Sayfasında “Turanlı milletlerin egemen olduğu yerler, Aryenlerin hiç ulaşamadığı yerlerde yaşayanlardır.

Avrupa’daki dolmenleri inşa edenler kesinlikle Aryen ırkından değildirler, bu eserleri damarlarında Turan kanı taşıyanlar inşa etmiştir.

(Atatürk, bu makaleyi 1930 yılında Türkçeye çevirtmiştir).

İskoç asıllı yazar, kendi halkının da köklerini incelemiş, İskoçların da Türk olduğunu ve kökenlerinin İskitler olduğunu yazmıştır.

İskoç bilgin yaptığı bir araştırmada “İskoçyalıların 6 Nisan 1320’de Papa’ya gönderdikleri bir yazıda kendilerinin Asyalı İskitlerin soyundan geldiklerini, ‘İskoç’ (Scoth) sözcüğünün “İskitéin (scyth) özgün biçiminden başka bir şey olmadığını resmen bildirerek kilise kayıtlarına geçirtmişlerdi.

Komşuları İrlandalılar da kökenlerinin Turanlı olduğunu belirterek övünürlerdi” diye yazmıştır.

1873 yılında toplanan Uluslararası Oryantalistler Kongresi’ne bir rapor sunan Leon Cahun, Fergusson’un bulgularını doğrulayıp, 30 sayfalık yeni kanıtlar açıklıyor ve “Avrupa’da Aryenlerden önce Turanlıların yaşadığını” söylüyor.

1876’da “Revue Oriantale Americaine” dergisinde yayınlanan bir yazıda Fransa’da Ari dillerden önce konuşulan dilin Turani olduğu yazılmıştır…

Devamı da var, ama uzayacak…

Evet, ne çekmiş bu Hristiyanlar şu Türk kültür emperyalizminden…

Türkçe olmadan bir ‘ben, biz’ bile diyemiyorlar…

Yukardaki örtüşmelerden bazıları rastlantıdır diyelim hadi.

On binlerce ortaklık, on binlerce benzerliğin rastlantı olma ihtimali ne kadardır?

Türklerden, Turanilerden bahseden ve bunların Avrupa’nın eski hakimleri olduğunu ileri süren yabancı yazarlar o kadar fazla ki, bunları her seferinde listelemekte zorlanıyorum.

Buna rağmen herkese cahil diyen bir zümre var ki 85 yıldır bu ülkede örgütlü bir cahillik terörü estiriyor

--------------------------------------------------

Kaan Aslanoğlu , 30 Aralık 2023

------------------------------------------------------

https://www.odatv4.com/yazarlar/kaan-arslanoglu/hristiyan-dunyasinda-turk-kultur-emperyalizmi-noeli-nasil-yasakladilar-120018719

 

17 Aralık 2023 Pazar

BATI DİLLERİNDE TÜRKÇE KÖKLER

 - Batı Dİllerİnde Türkçe Kökler....

·       Üç yüz kaynağın tarandığı bir sözlük...

·       2 bin 598 madde, 10 bin sözcük

Sözlüğün bu en geniş değişkesini bu kez tamamen İngilizce yazdım.

Daha öncekinde İngilizce bölümler de vardı, ama Türkçe bölümler çok daha ağırlıktaydı.

Her ne kadar bu bir sözlük olsa da Türkçe bilmeyenler okumakta, incelemekte zorlanıyordu.

Bu sorun artık aşıldı.

Bu sözlük, çalışmalarımın en kapsamlısıdır.

Önceki son versiyonunda 2400 kadar maddede Batı dillerinden 7 bin kadar sözcük örneği vermiştim. Burada 2598 maddede 10 bini aşkın sözcük örneği mevcut.

Bu eser 300 kadar kaynağın taranması sonucu ortaya çıktı, bir o kadar yabancı, yerli yazarın eseridir aslında.

Hala bitmemiş ve bitmeyecek bir incelemedir.

Sözcüklerin büyük çoğunluğu İngilizce, Latince ve Almanca.

Onları Keltce, Fransızca, İtalyanca ve İspanyolca izliyor.

Ortak köklerin en başından beri Türkçe olduğunu kanıtlamak için Amerikan Yerli dillerinden yüzlerce örnek verdim.

Ayrıca aynı amaçla Sanskritçeden, Arapçadan, Hititçeden, Akkadcadan, Sümerceden binlerce örnek verdim.

Onlar baştaki 10 bin sayısının içinde değil.

Bir önceki değişkesi hayli karışık ve dağınık bir metindi.

Türkçe ve İngilizce parçalar tekrarlar oluşturuyordu.

Edisyon hataları boldu.

Önceki versiyonu indirip okuyanlardan bu nedenle özür dilerim.

Fakat benim o zamanki niyetim elimdeki tüm malzemenin dökümünü yapmak ve bunu okurlarla, yazarlarla paylaşmaktı.

Ki böylece her maddeyi tartışmaya açmaktı.

Böylece farklı görüşler çıkar, katkılar yapılır, hatalarım gösterilir diye planlamıştım.

Metne ilgi hayli fazlaydı, teşekkür ederim ama geri dönüşler pek azdı.

Katkılar pek fazla değildi.

Belirgin bazı hatalara itiraz eden, yanlışları düzeltme uyarıları yapanlar yok denecek kadar azdı.

Yine de belli oranda amacıma ulaştığımı düşünüyorum.

Çalıştıkça çok ilginç ve esası ilgilendiren buluşlar ortaya çıkıyor.

Bu sözlükte tamamen yeni 200’den fazla önemli buluş var.

35 kadar maddeyi çıkardım, buna karşın içerik sayısal olarak hayli zenginleşti.

Bu son sözlük önceki gibi tartışmaya açıktır.

Ancak sanırım açıklamalarımı, görüşlerimi daha net yazdım artık.

Daha doğru ve öz yazdım.

Böylece elinizdeki sözlük tartışmaktan çok karşı çıkışlar beklediğim bir metin haline geldi.

Umarım içerik yanlışları ve edisyon hataları bir hayli azalmıştır.

Yine de uyarılara, eleştirilere açığım.

Artık bu sözlüğü akademik çevrelere ya da konuya ilgi duyan aydınlara gönül rahatlığıyla yayabilirsiniz. Yaymanız gerekir.

Bu, gerçeğe saygı gereğidir.

En az 85 yıldır saklanan gerçek.

Bu, 300’den fazla yazarın ve katkı sunan birçok insanın emeğine saygı göstermenin yoludur, işaretidir. Ki kendi emeklerim işin son halkası.

10 yıl önce başlayan ve son iki buçuk ayda günde ortalama 12 saat çalışmaya zorlayan çok yoğun bir emek.

İngilizce bilmeyenler de sanırım okumakta zorlanmayacak.

Çünkü bu bir sözlük ve yabancı sözcüklerin karşısında zaten Türkçe karşılıkları var.

Biraz emek verirseniz yabancı diliniz de gelişir.

Sadece yabancı diliniz gelişmez, dünyaya bambaşka bir ufuktan bakmaya başlarsınız.

Eğer bunu istemiyorsanız, bu sözlüğün içinde “entel muhabbetlerinde” rahatlıkla kullanacağınız çok sayıda ve çok zengin kültürel bilgiler var, hap gibi.

Gerçi böyle okur istemiyorum gerçekten, ilgi çeksin diye söylüyorum.

O çok sayıda ilginç bilgi dünyanızı değiştirsin diye söylüyorum.

Ama lütfen indirin ve baştan sona okuyun artık.

Eliniz kopmaz, gözünüz kapanmaz.

Bunun Türkçesini tekrar yazmak gerekiyor.

Çok zor ve uzun bir çaba gerektirmiyor, ama bende vakit çok az.

Bu konuyla ilgili okumam ve yazmam gereken şeyler dağ gibi önümde yığılı.

Türkçe edisyona el atacak birileri çıkarsa o elleri tutmam.

Ve yine bilgisayardan PDF metin okumayı çekici bulmayan birileri elbette ki vardır.

Onlar için bu metni kağıda basmak gerek.

Bir yayınevi bulup bastırmak konusunda yardımcı olacak birileri çıkarsa onlara da müteşekkir kalırım.

İngilizce – Türkçe SÖZLÜĞÜ OKUMAK İÇİN TIKLAYINIZ: 

https://www.academia.edu/s/42eff6081c

Kaan Arslanoğlu

16 Aralık 2023

 

https://www.odatv4.com/yazarlar/kaan-arslanoglu/uc-yuz-kaynagin-tarandigi-sozluk-bati-dillerinde-turkce-kokler-2-bin-598-madde-10-bin-sozcuk-120016505

https://www.academia.edu/111458574/DICTIONARY_OF_TURKISH_ROOTS_IN_WESTERN_LANGUAGES


22 Kasım 2023 Çarşamba

Türkiye'yi Böyle Değerlendirmişti

 Samir Amin Türkiye'yi Böyle Değerlendirmişti

.   Prof. Dr. Samir Amin 86 yaşında Paris’te hayatını kaybetti. Ali Bilge’nin 26 Ocak 2003’te Brezilya’nın Porto Alegre kentinde düzenlenen III. Dünya Sosyal Formu’nda Samir Amin ile yaptığı ve genel yayın yönetmeni olduğu İktisat İşletme ve Finans dergisinin Nisan 2003 sayısında yayınlanan söyleşiyi paylaşıyoruz.

"'Başka Bir Dünya Mümkündür' Nasıl?" başlıklı söyleşinin Türkçe’ye çevirisi Serhan Kara’ya ait.

Düşünür Samir Amin, 2003'te Ali Bilge'ye şu değerlendirmeyi yapmıştı:

 “Türkiye, seküler toplum anlayışı açısından Arap ülkelerine kıyasla ileride. Ancak hala yarı-seküler. Nesnel olarak, Türkiye bir üçüncü dünya ülkesidir; bir Asya ülkesidir.”

Sosyalizmin temel ve ilk bakış açısı insanlığın geleceği ile ilgili enternasyonalist ve uygarlaştırıcı bir düzeni oluşturmaktı. Sosyalizm, 19. yüzyıldan itibaren dünyayı insanlığın büyük vatanı haline getirme tutkusuyla birleştirdi. Bu ereklere yeniden dönmek mümkün müdür? Nasıl?

Bunun için; “Proletaryanın yurdu yoktur” argümanı ile dile gelen “soyut evrensellik”, “geçmişi tümüyle atalım” yaklaşımı ile temellenen “soyut devrimcilik” hangi yönde ve nasıl değişmelidir? Devrimci dönüşümü sağlamak için yereli ve geçmişi korumak gerekli midir? Yeryüzü vatan artık neyi ifade etmektedir? Evrenseli yurdun karşısına koymayan bir yeryüzü ölçeği nasıl yaratılabilir? Bu bağlamda, başka bir dünya nasıl mümkündür?

Sorduğunuz çok temel bir soru ve yanıtlanması çok kolay değil. Bir defa, Marksizm diyen kişi, bununla ne kastettiğini de açıkça belirtmeli. Benim için Marksizm, Marx’la başlamak demektir, Marx’ta kalmak demek değil. Bu, kendine özgü nitelikleriyle, insanlık tarihinin geçmişteki aşamalarından farklı bir aşaması olarak kapitalizmin ne olduğuna dair Marx’ın yapmış olduğu temel ve muhteşem eleştiriyi bir başlangıç noktası olarak kabul etmektir.

Bu açıdan bakıldığında, temel analiz tabii ki Marx’ın kendi yaşadığı günlerdeki kapitalizme ilişkin analiziydi; halen de öyledir. Bu alanda temel düzeyde bir katkı yapıldığını düşünmüyorum. Burada kastettiğim, tarihe ve -sofistike (ya da modern) neoklasik ve neoliberal ekonomi de dahil olmak üzere burjuva ekonomisi şeklinde ifade edilen ve Marx’ın haklı olarak bayağılık ekonomisi diye eleştirdiği- kapitalizmin işleyişine ilişkin burjuva görüşünün aksi yönde bir katkı yapmasıdır. Marx’ın temel metoduyla karşılaştırıldığında tam tersidir. Bu Marx’tır.

Marksizm ise farklı bir şeydir. Ben buna tarihsel Marksizm demeyi tercih ediyorum. Marx, kendini açıkça Marksist olarak tanımlayan kişilerce bu şekilde anlaşılmış ve hayata geçirilmiştir. Görüşlerinden dolayı onları suçluyor veya eleştiriyor değilim. O ne ise oydu, toplumların tarihsel deneyimlerinin ve tarihsel Marksizmle karşılaşan insanların sorgulamalarının, çözümlemelerinin ışığında sürekli yenilenmesi gerekirdi. Ve işte, sizin sorunuz şimdi, bu çerçevede bir anlam ifade ediyor.

Marx sosyalizmin nasıl kurulacağı konusunda bir teori getirmemiş ve açıkça şunu söylemiştir: “Ben gelecekte yenecek bir yemek pişirmiyorum.” İnsanlar kapitalizm sonrası toplumu sınıfsız toplum perspektifi ile kuracaklar; bu sınıf mücadelesidir. Kendisi sosyalizmin koşullarıyla ilgili bir teori oluşturmamıştır. Sosyalizmin koşullarına ilişkin iki grup teori görünmektedir. O bu konuda sadece bir ilke belirtmiştir: Proletarya terimi diğer çalışan sınıfları ve halk gruplarını da kapsamalıdır. Örneğin, gerçek tarihle, özellikle de analiz ettiği Fransa’nınkiyle uğraşırken, her zaman proletarya ve diğer halk sınıfları, özellikle köylüler arasındaki ilişkiden söz ederdi. Hatta şöyle güzel bir cümle yazmıştı: “Eğer proletarya Paris Komününde olduğu gibi devrime tek başına, köylülerin ittifakı olmadan kalkışırsa, şarkısı ölüm şarkısı olacaktır”. Yani o bunun bilincindeydi.

Marx’tan sonra, kapitalizmin nasıl aşılacağına dair teorinin iki aşaması geliştirildi. İlki, I. Dünya Savaşından önce, II. Enternasyonal’de dile getirilen, Avrupa ve Kuzey Amerika’da başlayan kapitalizmin sömürge imparatorlukları yoluyla yayılarak dünyayı nispeten homojenleştireceği varsayımına dayanan, bu nedenle dünyanın değişik yerlerinde benzer mücadele koşullarının oluşacağını öngören bir evrim teorisiydi.

Marx bu konuya da değindi. Hatta bu görüşün kökleri Marx’ın Hindistan hakkındaki sözlerine kadar uzanır. II. Enternasyonalin kapitalizmin emperyalist boyutuyla ilgili olarak gözden kaçırdığı şey şuydu: Kapitalizmin yayılması dünyayı homojenleştirmiyor, tersine bir kutuplaşma yaratıyor -ki ben buna merkez-çevre vs diyorum- ve bu durum kutuplaşmayı çoğaltıp derinleştiriyor (Amin burada merkez-çevre vs derken, iki süper gücün arasındaki kutuplaşmadan değil merkez ülkeler-çevre ülkeler kutuplaşmasıdan söz ediyor. *Çevirenin notu).

İşte tamamen bu nedenle ikinci bir kavram gelişti:

III. Enternasyonel’de gelişen kavram. Buna göre, devrim en zayıf halkada başlardı. En zayıf halka da Rusya’ydı. Zayıf halkalar, kesinlikle içinde işçi sınıfı ile birlikte köylülerin de bulunduğu toplumlardır. Bu noktadan hareketle, Lenin’in görüşü de devrimin buralardan başlayacağı, fakat hızla gelişmiş bölgelere, kapitalist merkezlere yayılacağı idi.

Lenin bu sırada esas olarak Almanya’yı düşünmekteydi. Ancak, Lenin’in beklediği gerçekleşmedi, yani devrim yayılmadı. Ve Rus Devrimi, Sovyetler Birliği gibi çok büyük bir ülke olmasına karşın, “yalnız kalırsak o zaman ne yapmalıyız?” sorusuyla karşı karşıya kaldı. Sosyalizmin izole ve büyük bir ülkede kurulması fikrinin özü de budur. Bu şekilde kurulacak olan sosyalizmin iki görevi vardı. Lenin bunu Sovyet Gaz-Elektrik’te şöyle özetler: Bu modernizasyondur -elektriktir-, kapitalist merkezlerde gerçekleştirilen sınai gelişme modelini kopya etmek, fakat bu modele bir başka toplumsal gücü, Sovyet’in, yani işçinin ve köylünün gücünü katmaktır.

Peki, sonra ne oldu derseniz, elektrikler kesildi, Sovyet modeli kademeli bir şekilde içeriğini kaybetti. Model giderek sonunda kapitalizme yol açacak bir yapıya dönüştü.

Böylece, bugün bizler uzun dönüşüm süresi kavramına geri döndük ve bununla uğraşmamız gerekiyor. Ve işte bu noktada ben bir başka dönüşüm modelinden, uzun bir süreç içinde küresel kapitalizmden küresel sosyalizme dönüşümden, söz ediyorum. Bu, önemli politik gelişmeler olduğunda ve insanlar arasında yeni birlikler kurulduğunda hep görülen mücadeledir. Ve bu birçok değişik yerde olabilir ve olumlu politik değişimlere yol açabilir. İlerleyişlerini sosyalizmi kurmak üzere mi tasarlamaları gerekir? Evet, bu konular kısmen sermaye birikimi mantığıyla ve yaygın halk sınıflarının siyasi ve toplumsal boyutlarını güçlendirme mantığıyla ilişkili süreçlerdir.

Yaygın halk sınıfları derken, özellikle işçilerle var oldukları sürece köylüler arasındaki ittifakın güçlendirilmesini kastediyorum. Köylüler daha uzun bir tarihsel dönemde varlıklarını koruyacaklar. Dilerseniz, uzun sürede dönüşüm hakkında yazdığım bir pasajı size gönderebilirim.

Birkaç yıl önce Fransız Filozof Edgar Moren ile konuştuğumda “Osmanlı Avrupalıdır, Türkiye Avrupalıdır” demişti.

Avrupa düşüncesinin bir sınırlar coğrafyası olmadığını, bir kültürler bileşkesi olduğunu öne sürmüştü.

Gerçek Avrupa düşüncesinin de Doğu’dan İslam’dan ve hatta Türkiye’den beslenmeden yaşayamayacağını söylemişti.

Bu bağlamda Türkiye’nin AB’ye katılma isteğini ve ısrarını ne şekilde değerlendiriyorsunuz?

Ben, Osmanlı İmparatorluğu tarihi ile Atatürk tecrübesinin çok farklı şekilde çözümlüyorum.

Öncelikle Osmanlı İmparatorluğu... İslami Arap ve Arap-Türk tutkusunun, medeniyetinin doğru olup olmadığını tartışmayacağız. Doğruydu, üstelik Avrupa, Batı ve Hıristiyan düşüncelerinin oluşmasında da çok önemli rol oynadı. Bu tarihi bir meseledir.

Fakat kapitalizm belirirken Osmanlı İmparatorluğu buna iştirak etmedi.

Kapitalizm Avrupa’nın bile tamamında değil, Batı Avrupa’da belirginleşti.

Atlantik Okyanusu kıyılarında, İngiltere’de -Britanya’nın bile tamamında değil- Kuzey Fransa, Belçika ve Hollanda ile Batı Almanya’nın bazı kısımlarında. Feodalizmden kapitalizme gerçek nitel bir dönüşümün çekirdeği de burasıdır. Daha sonra Güney ve Doğu Avrupa’ya yayılmıştır. Osmanlı İmparatorluğuna ise ulaşmamıştır.

Teknolojik ve askeri alanlar da dahil olmak üzere kendisinden daha güçlü hale gelen Avrupalılardan gelen bu meydan okuma karşısında Osmanlı İmparatorluğu da tepki gösterdi.

Buradaki temel fikir, bir iç çatışmaya ya da burjuvazinin ortaya çıkışına yol açmaksızın, başta ordu olmak üzere teknolojik düzeyde Osmanlı İmparatorluğu’nun modernizasyonuydu.

Bu sadece Osmanlı İmparatorluğunun Türk tarafında böyle olmadı...

Aynı zamanda Mısır’da da... Muhammed Ali’yi biliyorsunuz, öyle değil mi? Böylece, aynı dönemde Muhammed Ali’nin Mısır’daki reformları...

Türkiye’deki, yani Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Tanzimat, hep çok benzer modernizasyon düşünceleridir.

Osmanlı İmparatorluğunun kaderini modernizasyona doğru değiştiren dışsal etkenlerdir.

Bu bakımdan, Osmanlı İmparatorluğu, coğrafi olarak Avrupa’da ve Balkanlarda bazı alanları kontrol altında tutabiliyorsa da, bu çok önemli değil.

Hatta bugün coğrafi açıdan İstanbul’un Avrupa’da olması da önemli değil.

Osmanlı İmparatorluğu’nun halkı ve Osmanlı İmparatorluğunun Türk olan bölümü -ki şimdi Türkiye’dir- ve aynı zamanda Kürtler... Eski Osmanlı İmparatorluğu’nun Kürtler ve Türklerin olduğu bölümü ile Arap bölümü de Avrupalı değildir.

Avrupalı değildirler çünkü kesinlikle kendi içlerinde bir burjuva devrimi yapmamışlardır.

Sadece dışarıdan gelen meydan okumaya tepki vermişlerdir.

Avrupalı olmayışları Müslüman oldukları için değil; hayır, insanları dinlerine göre sınıflandırmak tuhaf bir yoldur.

Avrupalı değildirler çünkü, Avrupalının tanımı, burjuva devriminden geçmiş insanlardır.

İkinci ve daha radikal olarak, zira artık 1920’lerdeyiz, 1830’larda değil, ama yine aynı düşünceydi... Yani kastettiğim, ulusal halkçılık...

Atatürk deneyimi ile daha sonra Arap ülkelerinde gelişen, -Mısır’da Nasır’la ya da Suriye ve Irak’ta BAAS’la gelişen- çok az demokrasi içinde modernleşme arasında çok güçlü bir kıyaslama yapılması gereğidir.

Hatta hiç demokrasi.

En fazla, Avrupa’dan ve Batı’dan biraz da resmi olarak kopya edilmiş kurumlar.

Oysa bu Türkiye için çok önemli.

Türkiye, laik, ya da diğer bir deyişle seküler toplum anlayışı açısından Arap ülkelerine kıyasla ileride. Ancak hala yarı-seküler.

Atatürk dönemi de dahil olmak üzere, Türkiye’nin hiç bir zaman gerçek seküler bir toplum olduğunu düşünmüyorum.

Bu, dinin toplumsal yapıdan çıkarılması değil, iktidara hizmet etmek üzere evcilleştirilmesidir.

Bu bugünkü Türkiye’nin dramıdır.

Bence “Biz Avrupalıyız, Avrupalı olmak istiyoruz” diyenler burjuvazidir, entellektüellerdir -ki bu çok doğaldır.

Fakat Türkiye halkının bütünü böyle düşünüyor mu?

Onlar üçüncü dünyaya aitler.

Nesnel olarak, Türkiye bir üçüncü dünya ülkesidir; bir Asya ülkesidir.

Afrika-Asya dayanışmasının kurucu ülkelerinden biri olmalıydı.

Ancak, o “düş” yüzünden olamadı.

Bu düş bugün devam etmekte ve bence bu bir dramdır.

Çünkü Avrupalılar tarafından kabul edilmeyeceksiniz.

Edilseniz bile, benim latinoamerikanlaştırılma dediğim gibi, Batı Avrupa’nın çevre ülkesi olacaksınız.

Sayın Amin, güzel söyleşi için teşekkür ediyorum. (AB/AS)

https://bianet.org/haber/samir-amin-15-yil-once-turkiye-yi-boyle-degerlendirmisti-199932

 

TÜRKİYE HAYALİ

Hedefteki üniter, laik Cumhuriyet: .   ABD'NİN YENİ TÜRKİYE HAYALİ   . .    Samuel Huntington, “ Medeniyetler Çatışması ” adlı kitab...