12 Şubat 2024 Pazartesi

İslam'da mürit, şeyh, gavs, tekke ve dergah yoktur

 -  İslam'da mürit, şeyh, gavs, tekke ve dergah yoktur

-    İlahiyatın duayen hocalarından bildiri:

.     "Tarikat ve cemaatlerin yüce dinimizle ilgisi ve ilgisizliği iyi ve doğru anlaşılmadıkça, önümüz açılmayacaktır" diyen Toprak Hattı Grubu, "Kuran'da tarikat var mı?" sorusunu yanıtladı...

.    1996 yılında bir akademisyen topluluğunun bireysel çabalarıyla yan yana gelerek başlattığı sohbet grubu olan "Toprak Hattı", 27 yıldır aralıksız tartışıyor ve üretiyor...

.    Bir çoğu artık emekli olan akademisyenler arasında Prof. Yümni Sezen, Prof. Murat Daryal, Necabettin Ergenekon, Dilâver Cebeci gibi tanınmış isimler bulunuyor.

.   2019 yılında hayatını kaybeden Prof. Dr. Emin Işık da "Toprak Hattı" grubunda çalışma yürütenler arasındaydı...

.  Grup kendini "milli ama örgütsel olmayan", bilgi ve tecrübe paylaşımı amacıyla yan yana gelen bir topluluk olarak tanımlıyor.

.   "Toprak Hattı" ismi ise katılımcıların üniversitedeki görevleri nedeniyle biriken haftalık ders "yorgunluğu"nu bu sohbetler yoluyla "elektrik gibi toprağa vermelerinden" alıyor.

.    Topluluk bu sohbetlerde olgunlaşan düşüncelerini "Toprak Hattı Grubu" imzasıyla kamuoyuna duyurmaya başladı.

Grubun gündeminde "Kuran'da tarikat var mı?" sorusu vardı...

Olgunlaşan fikirlerini de yayımladıkları bir bildiriyle kamuoyuna duyurdu.

"Tarikat ve cemaatlerin yüce dinimizle ilgisi ve ilgisizliği iyi ve doğru anlaşılmadıkça, önümüz açılmayacaktır" diyen Toprak Hattı Grubu, din anlayışındaki sapmalar üzerine ayrıntılı tahliller sunuyor ve ekliyor: "Aydınlık yola girmedikçe yolumuz karanlık olur. Görev aydınlara düşmektedir..."

İşte Toprak Hattı Grubu'nun "Kuran'da tarikat var mı?" sorusuna yanıt olarak yayımladığı o bildiri:

Tarikat ve cemaatlerin yüce dinimizle ilgisi ve ilgisizliği iyi ve doğru anlaşılmadıkça, önümüz açılmayacaktır.

Meselenin anlaşılması için önce kavramların doğru kullanılması gerekmektedir. İslam’da mürit kavramı kullanılmaz. Mü’min (iman eden), Müslüman (İslam dininin şartlarını yerine getiren) kavramları vardır.

Mürid Arapça bir kelime olmasına rağmen, İslam’ın temel inanç sisteminde kullanılmamıştır.

İrade eden, emreden, buyuran anlamına geldiği gibi buna zıt olarak emre itaat eden, emredene bağlanan anlamlarına da gelmektedir.

Bu da tek bir kişiye bağlanma, bilgiyi, terbiyeyi, ahlakı sadece ondan alma şeklinde olamaz.

Genel eğitim-öğretim şeklinde de İslami eğitim-öğretim şeklinde de böyle bir şey yoktur.

İslam’da “idol” kavramı yoktur, örnek kavramı vardır.

Daha çok sevmek, tercih etmek mümkündür ama bir tek kişiye bağlılık yoktur.

Bunu kurumlaştırmak, İslam’ın gerçek eğitim-öğretim yolunu tıkamaktır.

İslam’da ilim ve bilim vardır.

Âlimler Peygamberlerin varisleridir.

“Peygamberler altın ve gümüş miras bırakmazlar. Sadece ilim miras bırakırlar” (Ebu Davud, İlim-1; Tirmizi, İlim-19).

İslam’da ermiş anlamında veli, kutup, kutupların kutbu, gavs, özel ve tahsis edici anlamında mürşit, şeyh yoktur.

Tekke, dergâh, zaviye yoktur.

Dershane (okul, medrese vb.), mescid ve cami vardır.

Yani eğitim-öğretim kurumları vardır.

Derinleşmek için, anlamadığını bilenlere sormak üzere Kur’an, yani Allah kelamı mevcuttur ve yeterlidir.

Kişinin kendi içinde bunu derinleştirme kabiliyetini ona vermiştir.

Bir başkasının bu vecd halini bir başkasından inşa etmesi mümkün değildir.

Bir başkasına bilgi ve tecrübe bakımından ihtiyaç olabilir, lakin vecd için değildir.

Özellikle bunu kurumlaştırmak, İslam’ın ruhuna aykırı olup, bir ikinci din ve sistem oluşturmak demek olur.

VELİ KAVRAMI YANLIŞ ANLAŞILIYOR

Bizi yanıltan hususlardan biri veli kavramını doğru değerlendirememektir.

Kur’an’da geçen “veli” kelimesi ve “Allah’ın veli kulları” kavramı yanlış anlaşılmıştır.

Dost kelimesini kullanarak ilgili ayetlerin tamamına anlam vermek isabetli değildir.

Dost kelimesinin uygun düştüğü ayetler vardır.

Fakat veli kelimesinin anlamına uygun düşen “yakınlık”tır.

“Allah inananların velisidir” demek (Bakara-257) Allah inananların yakınıdır demektir.

Allah’a inananların, kendisini Allah’a yakın hissedenlerin koruyucusu, himaye edicisi anlamını vermektedir.

Çünkü veli, ilk planda sahip, himaye eden, yönetimi altına alan, bir kimseden sorumlu olan (öğrenci velisi gibi), yöneticisi (aynı kökten vali gibi), devlet (velayet-i amme: cumhurun koruyuculuğu) anlamlarına gelmektedir.

İlgili ayetlere bakalım: “Şunu bilin ki, Allah’ın evliyası olan kullar/Allah’a yakın olan kullar için öteki dünyada ne azap korkusu olacak ne de dünyada bırakıp gittiklerinden dolayı üzülecekler”(Yunus-62).

“Allah’ın dışında insan için bir veli/ yakın yoktur”(Kehf-26).

“Evliya” kelimesine gelince: Kehf Suresi 102. Ayette şöyle buyrulur:

- “Bu inkârcılar benden başka evliya/düzmece ilah mı ediniyorlar? Şunu bilin ki, böyle inkârcılar için cehennemi uğrak yeri olarak hazırladık.”

Şura suresinin 6. Ayetinde de şöyle buyrulmaktadır:

- “Ey Peygamber! Allah’tan başka evliya/düzmece ilah edinenleri Allah gözetmektedir. Dolayısıyla sen onlardan hiçbir şekilde sorumlu değilsin.”

Şunu ifade edelim ki, Allah’ın belirlediği yasaya göre öteki dünyadaki yerin tespiti şöyledir:

- “O gün her kim Rabbine inanmış, dürüst ve erdemli davranış sergileyerek gelirse ona en yüce derece ve makamlar verilecektir”(Taha-75).

Ayette belirtilen özelliklerde olan insanların bir şeyhe, veliye ihtiyacı olur mu?

Bu dereceye ulaşmak için başka bir şeyhe, veliye gerek var mıdır? düşünmek gerekir.

Yani bugün yaygınlaşmış halde bulunan veli, evliya kavramlarının Kur’an ile hiçbir ilgisi yoktur.

"ALLAH'IN TORPİLLİ BİR KULU OLMAZ"

"Bunu biraz daha açmakta yarar vardır.

Sufiler dost kelimesini çok sevmişler, hakiki sevgili, Allah anlamında kullanmışlardır.

Ayetlerdeki veli kelimesini bu açıdan değerlendirmişlerdir.

Sevmenin daha ileri bir tutku haline gelmesi demek olan aşk olunca, buradaki dost kelimesindeki ısrarı anlamak kolaylaşacaktır.

Oysa iman etme, sevgi, takva kavramlarını kullanan İslam’da bunların yerine geçecek aşk kelimesi yoktur.

Sufiler Allah aşkından bahsederken burada kalmayıp, Allah’ın bize âşık olduğundan da söz ederler.

- Allah bana âşık olmuştur demek, aşk gereği hemdem başkasını kabul etmemesi, gözü benden başkasını görmemesi demek olur ki, bu kendini bilmemektir.

Bir bakıma sapkınlıktır.

Eğer burada tek tek şahıslar değil de insanlar kastediliyorsa, İslam’ın hiçbir yerinde Allah’ın kendi yarattığı insana âşık olması diye bir yaklaşım, bir bilgi, yoruma açık bir belirti yoktur.

Allah’ın torpilli bir kulu olmaz.

Bunun en güzel örneğini de Zümer Suresi’nin 65. Ayeti’nde görüyoruz.

Zira bu ayette şöyle buyrulmaktadır:

- “Ey Peygamber! Sana da senden önceki gelmiş geçmiş bütün peygamberlere de şu emrimiz vahyolunmuştur: Eğer herhangi bir şeyi Allah’a ortak koşarsan, kesinlikle iyilik namına yaptığın her şey boşa gider ve kaybedenlerden olursun.”

Yani Allah’ın nezdinde peygamberler de dâhil olmak üzere hepsi eşittir.

Allah peygamber dışında hiçbir insana olağanüstü bir güç vermemiştir.

"İNANCI MELANKOLİYE ÇEVİRMENİN ANLAMI YOK"

İslam, bizi gerçekçilikten ideale yükseltmesi, olandan olması gerekene yönlendirmesi, terbiye etmesi yönüyle önem arz eder.

Bunun dışında ilim, aşk diyerek tutup inancı melankoliye çevirmenin anlamı yoktur.

Yani insanın kendisine doğaüstü güçler vehmedip insanları aldatmak İslam’ın kabul edebileceği bir şey değildir.

Allah’ı sevmek imanla ilgili bir kavramdır.

Sevdiğine inanılır, inanılan, güvenilen sevilir.

Bundan ötesi, vecd, istiğrak vb. demek şuur kaybıdır.

Kendini bilmezlik, ne dediğini bilmemektir ki İslam bunu istemiyor.

Sufi yorumcuların ve savunucuların sıkışınca sığındıkları bir iddia var:

- “Siz bunları anlayamıyorsunuz. Ruhları olgunlaşmamış olanlar bunları anlayamaz.”

Aşk kavramı sanatta, edebiyatta kullanılır ve insan güzeli güzelliği ifade eder.

Zaten sanatta abartma vardır.

Dinde estetik, sanat, güzel duygu terennümleri elbette bulunur.

Fakat gerçeklerin abartıya veya mecaza mağlup ve mahkûm olması söz konusu olmamalıdır. İlim adamlarının müşterek kanaatlerine katılarak diyoruz ki:

Kavramlar ve kastedilenler doğru anlaşılır, yerlerine isabetli hususlar konulursa dinin doğru dürüst anlaşılması kolaylaşır.

Veli kavramında kastedilenlerin insana ait koruma, korunma anlamının ötesinde, Allah olduğu bilinirse; şeyh, tarikat, tekke gibi diğer kavramların ne olup ne olmadığı bilinmiş olur.

Peygamber haber veren nebi olarak yeterlidir.

O’nun öğretisinde ve örnekliğinde yol (din) üzerinde ahlaklı kişi örnekleri ilim adamları terbiyeciler olabilir. Fakat bunlar peygamberin paralelinde değil izindedirler.

Peygamber vahyi getirmiş, özgür irademize teklif ve tavsiyede bulunmuş, doğru yolu seçmemizi istemiştir. Peygamber gaybı bilmez.

“Allah’tan başka hiç kimse gaybı bilemez”(Neml-65; En’am-50; Araf-188).

"GAYBI BİLME İDDİASI DİNDE TAHRİFATTIR”

Bir kimse gizli bilgileri bildiğini iddia ediyorsa, olacakları söylemeye kalkıyorsa hemen gayb ayetlerini göz önünde bulundurmalıdır.

Gaybın bilinmeyeceği ile ilgili ayetlerin anlamını saptırarak "Allah bildirmedikçe bilinmez, bildirdikleri kimseler bilir” gibi keyfi yorumlar yapmak isteyenler olmuştur.

Ancak bunların Kur’an bakımından hiçbir geçerliliği yoktur.

Vahiyler bile gayb âleminden bir parçadır.

Peygamberlere bildirilen bir kısımdır.

Onlar bunun dışındakileri bilmezler.

Yorum zorlamaları ve saptırmaları ile veli, ermiş, kutup, şeyh gibi uyduruk unvan sahiplerinin gaybı bilebileceklerini, olacakları haber vermelerini ve olayların seyrini değiştirebileceklerinin iddia edilmesi muazzez İslam dinini tahriften başka bir anlama gelmez.

Aydınlık yola girmedikçe yolumuz karanlık olur.

Görev aydınlara düşmektedir.

Unutmamalı ki bir meseleye aydın, bilgiyle ve samimiyetle sahip çıkmadıkça o işten hayır gelmez.

…12 Şubat 2024

https://www.odatv4.com/guncel/ilahiyatin-duayen-hocalarindan-bildiri-islamda-murit-seyh-gavs-tekke-ve-dergah-yoktur-120027516

 

8 Şubat 2024 Perşembe

Dine Dayalı Bir Yönetim Biçimi

Dine Dayalı Bir Yönetim Biçimi Olan

'Teokrasi' Nedir, Günümüzde Hangi Ülkelerde Var?

Din ve devlet işlerinin ayrılmadığı ve hatta direkt iç içe olduğu bir yönetim biçimi olan teokrasi, yüzlerce yıl boyunca pek çok devletin temel yönetim şekli olmuştur.

Günümüzde bile teokrasi ile yönetilen ülkeler olsa da laiklik anlayışının yayılması nedeniyle artık tarihe karıştığını söylemek mümkün.

İnsanlık olarak günümüzden binlerce yıl önce ilk şehir devletlerini kurduk.

Kurmak kolay ya sonrası?

Bu devletleri bir şekilde kontrol etmek için liderlerin belirli yönetim şekilleri uygulamaları gerekiyor. ‘Hadi gel de oy ver.’ diyemeyeceklerine göre daha çok tek lider odaklı yönetim biçimleri geliştirildi. 'Liderimiz aynı zamanda din işlerini de halletsin bari' dediğimiz noktada ise teokrasi ortaya çıktı.

Tabii bu teokratik yönetimlerde yani teokrasi yönetim biçiminde lideri direkt olarak tanrı kabul edenler de oldu ama özellikle tek tanrılı dinler ile birlikte bu düşünce ortadan kalktı. 

Lider, tanrı olmasa bile onun bir vekili kabul edildi.

Liderin çevresindekiler de o vekile uyan ve bürokratik kimliklerinin yanı sıra dinî kimlikleri olan insanlardı.

Bugün teokrasi ile yönetilen ülkeler olsa bile bu yönetim biçimi geçmişte kalmıştır.

Kısaca tanımlayarak başlayalım;

Teokrasi nedir?

En temel tanımıyla teokrasi, dine dayalı bir yönetim biçimidir. 

Bu yönetim biçimindeki yöneticiler de genel olarak din adamlarıdır.

Devletin siyasi otoritesi aynı zamanda din otoritesidir.

Yani din ve devlet işlerinin ayrılmadığı, aksine direkt olarak iç içe olduğu yönetim biçimi teokrasidir.

Teokrasi kelimesi Antik Yunan döneminden bize miras kaldı:

Teokrasi kelimesi, Antik Yunan dilindeki 'Theokratia' kelimesinden türemiştir ve tanrı düzeni anlamına gelir. 

Tabii bu temel anlam sonraki kullanımlarında değişiklik göstermiştir. 

17. yüzyılda Tevrat’ta geçen anlamında yani ilahi esin altındaki papazların hükümeti şeklinde kullanılan teokrasi, 19. yüzyıldan itibaren dine dayalı sivil güç anlamında kullanılmıştır.

Teokratik kelimesi ise dilimize Fransızcadan geçmiştir. 

Teokrasi tarihi, devletlerin tarihi kadar eski:

Girişte de bahsettiğimiz gibi devletleri yönetmek için belirli bir güç gerekir. 

Eski medeniyetlerde bu gücün sırrının ilahi güç olduğu düşünülüyordu. 

Devletin yöneticisi tanrı, yönetici sınıfı ise bu tanrı için çalışan görevliler olarak görülüyordu.

Tek tanrılı dinlerden sonra ise lider, tanrının vekili haline gelmiştir.

Sümerlere bakacak olursak şehir devletinin liderinin baş rahip olduğunu, yönetici sınıfın ise diğer rahiplerden oluştuğunu görürüz. 

Antik Mısır’da firavun tanrının ta kendisi, yönetici sınıf ise onun rahipleriydi.

Orta Çağ dönemi Avrupa ülkelerinde krallar tanrı değillerdi ancak tanrının görevlisi olduğunu iddia eden Katolik Kilisesi direkt olarak yönetimin içinde yer alıyordu.

İlk İslam devletinde Hz. Muhammed Allah’ın elçisi olarak aynı zamanda devlet başkanıydı. 

Sonraki yöneticiler ise elçinin vekili yani halife olarak görev yaptılar. 

Bu gelenek yüzlerce yıl boyunca sürdü.

Halifelik Osmanlı Devleti’ne geçtiği zaman da bu gelenek devam etti.

Bu açıdan Osmanlı’nın da teokratik bir devlet olduğunu söyleyebiliriz ancak sonraki yıllarda hukuk kuralları değişikliğe uğramıştır. 

Geniş açıdan dünya tarihine bakacak olursak 17. yüzyıla kadar neredeyse her devletin bir şekilde teokratik olduğunu söyleyebiliriz. 

Reform hareketleri ile Avrupa’da bu durum değişmeye başladı ve Fransız İhtilali ile değişim hızlandı. Bu değişimin tüm dünyaya yayılması ile birlikte laiklik anlayışı da devlet yönetiminde baskın hale geldi.

Teokratik yönetimlerin bazı temel özellikleri vardır:

·       Hukuk kuralları dine dayalıdır. 

·       Kurallar ilahi bir güçten geldiği için tartışmaya kapalıdır.

·       Tek bir dinin ve o dinin bir mezhebinin egemenliği vardır. 

·       Otoriter bir devlet yapısı vardır. 

·       Dini yorumlama yetkisi yalnızca devletin elindedir.

·       Çoğulcu anlayış yoktur.

·       Sıkı dinî yasaklar vardır.

·       Eşitlik ilkesi çoğu zaman yoktur.

·       Farklı inanca sahip kişilere farklı uygulamalar yapılabilir.

Bugünün dünyasından baktığımız zaman teokrasi ile yönetilen ülkelerin bildiğimiz anlamdaki özgürlüklerden arındırılmış olduğunu görüyoruz. 

Çünkü devletin hukuk başta olmak üzere tüm kuralları, dinî kurallar çerçevesinde düzenlenmiştir.

Dinî kuralları koyan da ilahi bir güç olduğu için kimsenin eleştirme, yorumlama ya da değiştirme gibi bir hakkı söz konusu değildir.

Elbette bu durumun farklı örneklerini de görmek mümkün. 

Dinî kuralları yorumlama yetkisi yalnızca devletin elindedir. 

Bu nedenle o devletin yöneticileri o dini istedikleri gibi eğip bükerler.

Özellikle Orta Çağ döneminin Avrupa ülkelerinde bu durum açık bir şekilde yaşanmıştır. 

Teokrasi ile monarşi iç içe geçmiş kavramlardır:

Monarşi, çoğu zaman seçim yapılmadan bir kişinin devletin başına geçtiği ve yönettiği bir yönetim biçimidir. 

O kişi öldüğü zaman saltanat sistemine uygun olarak yerine onun akrabalarından bir tanesi geçer.

Tarihsel sürece baktığımız zaman neredeyse her monarşinin aynı zamanda teokratik olduğunu görürüz.

Teokratik monarşi adı verilen bu sistemin altında aslında oldukça mantıklı bir neden var.

Bir gün uyanıyorsunuz ve devletin başında başka biri var. 

O kişinin başa geçmesini sorgulamamanız için de onun tanrısal güçlere sahip olduğuna ya da tanrının bir vekili olduğuna inanmanız gerekir.

İstisnalar olsa da monarşi yönetim biçimi çoğu zaman teokratik olmuştur. 

Tüm Gücün Tek Elde Toplandığı Yönetim Biçimi 'Monarşi' Nedir,

Günümüzde Hangi Ülkelerde Var?

Günümüzde teokrasi ile yönetilen ülkeler var mı?

Bu soruya resmî bir yanıt vermek gerekirse günümüzde Vatikan, Suudi Arabistan, Afganistan ve İran teokrasi ile yönetilmektedir diyebiliriz.

Çünkü bu ülkelerde başa geçen liderler ve yönetici sınıf aynı zamanda dinî otoriteyi oluşturur.

Tanrısal güçlere sahip olduklarını ya da tanrının elçisi olduklarını söylemiyorlar ama din hakkında herkesten çok şey bildiklerini söylüyorlar. 

Eğer bu soruya resmî olmayan bir yanıt vermek gerekirse teokrasi ile yönetilen ülkelerin sayısının çok daha fazla olduğunu söyleyebiliriz. 

Çünkü gelişmiş bir demokrasi anlayışı ya da güçlü bir hukuk sistemi olmayan tüm ülkelerde aslında geleneksel dinî anlayış her zaman baskındır. 

Yani eğer bir hukuk kuralı uluslararası kabullere ya da evrensel hukuk sistemine uygun değilse belli ki başka bir şeye uygundur.

Bu şey de genel olarak o ülkenin dinî anlayışıdır.

Bunun örneklerini görmek için az gelişmiş ülkelere bakmanıza gerek yok. 

Amerika Birleşik Devletleri’nde uygulanan bazı eyalet yasalarını incelediğiniz zaman bile çağ dışı örnekler görmek mümkün.

Tabii bunların gerçek dinî kurallara ne kadar uyduğu da ayrı bir tartışma konusu.

Dine dayalı bir yönetim biçimi olan teokrasi nedir, özellikleri nelerdir, hâlâ böyle yönetilen ülkeler var mı gibi merak edilen soruları yanıtladık.

Bu konuyu belki de tek bir cümle ile yorumlamak en doğrusu olacak;

‘Sizin dininiz size, benim dinim banadır.’

.          Umut Yakar—

12 Ekim 2023 Perşembe, 10:55

https://www.webtekno.com/teokrasi-nedir-h137721.html

 

3 Şubat 2024 Cumartesi

TEOKRATİK DESPOTİZM VE SEKÜLARİZM

 .  - Teokratİk despotİzm ve sekülarİzm     .

Din, tarih boyunca her zaman yönetme, sömürme ve hakimiyet aracı olarak kullanılmıştır.

Din adına yönetme iddiası, aslında Tanrı veya ilahlar adına  yönetme iddiasıdır.

En yüksek ve kutsal varlık olarak  görülen Tanrı veya tanrılar adına yönettiklerini ve tahakküm ettiklerini söyleyen  yöneticiler, ilahi ve kutsal emirlere uygun olarak insanları en doğru şekilde yönettiklerini  söylemektedirler.

Teokraside din ve inanç, her şeyin başı, ortası ve sonu olarak kullanılmaktadır.
Teokraside her ne kadar  tanrı veya tanrılar adına idare ettiklerini iddia eden yöneticiler olsa da, aslında teokrasi, insanın insanı yönettiği despotik bir sistemdir.

Teokraside, hiçbir şekilde Tanrı veya kutsal yoktur.

Hiçbir yönetim şekli veya rejimi, ilahi , kutsal veya tanrısal değildir.

Bütün teokratik yönetim biçimleri ve rejimleri, insana rağmen  insanın, insan tarafından yönetilmesi ve sömürülmesi anlayışına göre kurgulanmışlardır.

Tanrı adına yönetme veya  ilahi kanunlarla yönetme iddiasının hiçbir gerçekliği yoktur.
Tanrı adına yönetme iddiası taşıyan bütün despotik yönetimlerin en nefret ettiği şey, din ve devlet işlerinin  birbirinden ayrılmasıdır.

Teokratik despotizm, din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması gerektiğini, dinin  devlet ve siyaset  olamayacağını söyleyen modern seküler ve laiklik anlayışa şiddetle karşı çıkmaktadır.

Teokratik despotizm, laiklik ve sekülarizmi  dinsizlik olarak  sunmakta ve  onları şeytanlaştırmaktadır.

Teokratik despotizmin laikliğe ve despotizme karşı çıkışının nedeni, dini değil, siyasidir. 

Din kullanılarak tanrı veya tanrılar adına bir grubun, insanlığa hükmetmesine karşı çıkan  ve insanların kendi hür iradeleriyle kendi yönetimlerini oluşturmaları gerektiğini savunan laikliğe ve demokrasiye karşı çıkan teokratik despotizm, laikliği ve demokrasiyi ötekileştirmekte, şeytanlaştırmakta ve nefret objesi haline getirmektedir.

Teokratik despotizm yanlılarının, hakimiyetlerini tehlikede gördükleri anlarda "din elden gidiyor" diye toplumları kışkırtmalarının arkasında  "hakimiyetlerinin" elden gitmesi vardır.

Dinin elden gitmesi diye bir şey yoktur.

Din elden gidiyor yaygarasından anlaşılması gereken şey, hakimiyetin, servetin ve sömürünün elden gitmesinden ve zayıflamasından duyulan  korku ve  panik  anlaşılmalıdır.

Teokratik despotizme göre din, ahlak ve maneviyat değil, siyaset, servet ve hakimiyettir.
Teokratik despotizm,  çoğulculuğa karşıdır.

Her türlü insani ve sosyal çeşitliliği  ortadan kaldırmayı ve toplumu kendi totaliter ideolojisi  çerçevesinde  biçimlendirmeyi amaçlayan  teokratik despotizm, farklı olan her türlü etnisiteyi, kültürü, mezhebi ve inancı   ötekileştirir ve onların gayrı meşru olduğunu söyler.

Din, dil, ırk, mezhep, cinsiyet ve kabile gibi aidiyetlerinden bağımsız olarak bütün insanların eşit ve özgür  olduğunu  kabul etmeyen teokratik despotizm,  toplumu sürekli  hiyerarşik kategorilere ayırmaktadır.

Din-devlet ayrılığını kabul etmeyen ve insani çoğulculuğu  reddeden  teokratik despotizm, barış içinde  bütün farklılıkların  bir arada ve birlikte yaşamasının bütün imkanlarını  ortadan kaldırmaktadır.

Teokratik despotizmin olduğu bir yerde, bir olarak çok olmak, çok olarak bir olmak mümkün değildir.

Teokratik despotizm, barışçıl, çoğulcu ve seküler nitelikte onurlu ve özgür yaşamanın imkanlarını ortadan kaldıran otoriter ve totaliter bir anlayıştır.

Teokratik despotizm,  gerçek dışı ütopyalar  kurgulamaktadır.

Hilafet devleti  din adına  kurgulanan despotizmin  en popüler versiyonlarından biridir.

Günümüzde teokratik despotizm  kurma hayali kuranlar, tarih boyunca  hilafet olarak kurulan rejimlerin  hepsinin saltanat olduğu gerçeğini unutmaktadırlar.

Hiçbir din, bir devletin nasıl yönetileceğine dair bir rejim ortaya koymamıştır. 

Tarihte hiçbir yönetim, ilahi yönetim biçimiyle yönetilmediği gibi, hiçbir yöneticide ilahi yönetici olmamıştır.

Teokratik despotizmde adalete, eşitliğe, çoğulculuğa, özgürlüğe ve barışa dayalı bir yönetim oluşturmak mümkün değildir.

Din devleti kurmak için yapılan teşebbüslerin ve denemelerin hepsi, toplumlarına yıkım, sefalet ve esaret getirmişlerdir.

Adalete, özgürlüğe, çoğulculuğa, barışa  ve  eşitliğe dayalı bir rejim, ancak seküler ve özgürlükçü bir demokrasinin  kurulmasıyla gerçekleşebilir.

İnsanlar, değişik inançlara sahip olabilirler ve inançlarına uygun bir  hayat yaşayabilirler.

Teokrasi ve din, aynı şey değildir.

Din, kişinin  inancına uygun  manevi ve ahlaki bir  hayat yaşamasıdır.

Teokratik despotizm ise  kişilere ve toplumlara, "Tanrı adına"  yönetme davası  güdenlere teslim olmayı ve mahkum olmayı dayatmaktadır.

Din ve teokrasi ayırımının yapılması, din karşıtlığı değildir.

Özgür, seküler ve demokratik bir toplumda yaşamak için din ve teokrasi ayırımının yapılması gerekmektedir.

.   Prof.Dr. Bilal Sambur, 26 Ekim 2022

.   Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Öğretim Üyesi

https://turkish.aawsat.com/home/article/3951906/profdr-bilal-sambur/teokratik-despotizm-ve-sek%C3%BClarizm


14 Ocak 2024 Pazar

ÇAĞI ISKALAMAK

   ÇAĞI ISKALAMAK              .

Birey olayları anlayamadığı zaman düşünce sitemine,

Bir yama yapar ve ona inanır.

Bu yamayı doğru sanır.

++

Bir yıl evveldi.

İstanbul’daki önemli bir üniversiteden birine

Beni söyleşiye davet ettiler.

Konu Beyoğlu idi.

Ben de gençlere Beyoğlu kültürünü anlattım.

1970’lerde Beyoğlu’nda her akşam 20 tiyatro perde açıyordu.

Tiyatro’ya gitmek bir kültürdü.

Giyinmesi, kuşanması, oturması, kalkması,

Salona zamanında girmesi bir eğitimdi.

Bugün Beyoğlu’nda tiyatro kalmadı.

İstanbul’da konser, sergi, kitap, etkinlikler yok oluyor diye anlattım.

Sorular kısmında bir öğrenci bana şunu anlattı:

“Siz yaşlı kuşaktasınız. Günümüzde Netflix, video, internet var.

Tiyatro çağdışı kaldı. Kültür olarak geride değiliz.”

“ İnternet’i bulan ülke hangisi?

Netflix’i kuran ülke hangisi.?”

“Amerika.”

“ Bu teknolojileri bulan ülkenin New York şehrinde,

Her akşam kaç tiyatro perde açıyor? Hiçbir fikrin var mı?

Brodway’de bilet almak için kaç gün bekleniyor.”

“Bilmiyordum.”

“Londra’daki tiyatro sayısını bir öğren.

Tiyatro 3.000 bin yıldır var.

Önümüzdeki 3.000 bin yıl yine var olacak.

İnsan olduğu yerde tiyatro devam eder.”

Bu genç arkadaşımı dünyayı bilmeden,

Düşünce sistemine yama yapmıştı.

Çağı ıskalamak işte bu.

++

Dün okurlardan gelen cevapları okudum.

“Internet çıktı. Artık her şey internette var.

Kitabın dönemi bitti.”

İşte kafaya yama yapmak bu.

İnternette hazır kısa bilgi bulursun.

Ama kitap okuyamazsın.

Kitap başka şeydir.

Ben günde 12 saat araştırma yapıyorum.

Eğer internette her şey varsa ben niye her kitabım için

40-50 kitap satın alıp okuyorum?

++

Avrupa’da yılda kaç kitap basılıyor, fikri olan var mı?

İşin mizah yönü şu.

Avrupa’da kitap sayıları artıyor. Düşmüyor.

İngiltere’de yıllık satılan kitap adedi: 763 milyon adet

Fransa’da yıllık satılan kitap adedi: 609 milyon adet.

İsteyene tüm Avrupa ülkelerinin sayılarını vereyim.

++

Şimdi gelelim zurnanın zırt dediği yere.

72 yaşındayım bu saatten sonra tanınsam ne olur,

Tanınmasam ne olur?

Kitaplarım fazla satsa ne yazar?

Tren zaten kalkmış gitmiş.

Peki sorun ne?

++

Bastığımız zemin altımızdan kayıp gidiyor.

Ampul öncesinde Türkiye dünyadaki,

Tüm sıralamalarda 40-60 arasında dolaşıyordu.

Vasat bir ülkeydik.

Dünyada bugün 130-150 sıralara indik.

Şimdi batan bir ülkeyiz.

Dünya bizi zaten batmış görüyor.

++

Neden?

Sorun okumamak.

Öğrenmemek.

Araştırmamak.

Sorgulamamak.

Verilene razı olmak.

Uyutulmayı kabullenmek.

Çağı ıskalamak bu.

Benim yapabileceğim bir şey yok.

.   Turan Akıncı, 14.01.2024

9 Ocak 2024 Salı

HUKUKUN EVRENSEL İLKE VE ESASLARI

.  -  Hukukun Evrensel İlke ve Esasları

Hukukun evrensel ilke ve esasları; demokratik hukuk toplumlarının vazgeçilemez ve devredilemez değerleri olup, herkes tarafından bilinmesi gereken kanunun ve uygulamanın temel kaynaklarıdır.

Bu ilke ve esaslar, insanlık tarihinin yüzyıllara yayılan çekişmeleri, kavgaları ve savaşları neticesinde 20. yüzyılın sonlarına doğru netleşmiş ve birçok uluslararası sözleşme ile anayasada yerini bulmuştur.

Hukukun evrensel ilke ve esasları arasında altlık üstlük ilişkisi olmayıp, birbirine eşittir ve hepsi aynı önemi haizdir.

Ancak bu ilke ve esasların güvence altına aldığı hak ve hürriyetler; birbirlerine karşı veya kamu ve birey yararları dengesinin kurulmasında sınırlamalara tabi tutulabilirler.

Bu sınırlamalar keyfi olamaz. 

“Temel hak ve hürriyetlerin sınırlanması” başlıklı Anayasa m. 13’e göre; 

- “Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir.

Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve laik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz”.

.  Türkiye Cumhuriyeti, hukuk kurallarını bu ilke ve esaslar ışığında düzenleyip uygulamak zorundadır.

Aşağıda, hukukun evrensel ilke ve esaslarının neler olduğuna ve kısa tanımlarına yer vereceğiz.

Sosyal düzeni kuran, kişi hak ve hürriyetleri ile sistemi koruyan hukuk kuralları, bu ilke ve esaslara göre düzenlenip uygulanmalıdır.

Hukukun evrensel ilke ve esasları, normlar hiyerarşisinin tepesindedir.

Normlar hiyerarşisine göre sıralama; anayasa, bağlayıcı uluslararası sözleşmeler, kanunlar, kanun hükmünde kararnameler, tüzük, yönetmelik ve diğer alt düzenleyici tasarruflardır.

Alt sırada bulunan norm, üst normun uygulayıcısı olup, ona aykırı olamaz.

Tüm bu normların üstünde, aşağıda yer vereceğimiz hukukun evrensel ilke ve esasları yer alır.

Ancak Anayasada buna ilişkin bir hüküm bulunmadığını da belirtmek isteriz.

Aşağıda, 27 başlıkta topladığımız hukukun evrensel ilke ve esasları hakkında kısa açıklamalara yer verilmiştir.

1- Hukuk Devleti: 

Hukuk kurallarına önce kendisi uyan, keyfi yetki kullanımına izin vermeyen, işlem ve eylemlerini hukukilik denetimine tabi tutulmasını engellemeyen devlettir.

Hukuk devletinde “normlar hiyerarşisi” geçerlidir.

Alt sırada bulunan norm, üst norma aykırı olmamalı ve üst normu gözardı ederek uygulanmamalıdır.

2- Kuvvetler Ayrılığı: 

"Yasama, yürütme ve idare ile yargı yetkileri" olarak adlandırılan ve millete ait olan kamu kudretinin bir elde toplanmayıp, “demokratik hukuk devleti” ilkesine uygun bir şekilde kamu kudreti kullanıcıları arasında paylaştırılmasıdır.

Esas olan, bir kuvvetin diğerinin yetki alanına müdahale etmemesidir.

Halkın seçtiği temsilcilerden oluşan yasama organı hukukun evrensel ilke ve esasları ışığında kanunları çıkarır, yürütme organı ve idare bunları uygular, millet adına karar veren yargı organı da kanunları esas alarak hukukilik denetimi yapar ve uyuşmazlıkları çözer.

Demokratik hukuk toplumları, “kuvvetler ayrılığı” ilkesinden hareketle yönetim sistemini oluşturur.

Anayasa ile kurulu düzenin temeli, “kuvvetler ayrılığı” ilkesine dayandırılmalıdır.

3- Yargı Birliği: 

İnsanlar arasında senin mahkemen-benim mahkemem, senin hakimin-benim hakimim, senin savcın-benim savcım anlayışına hizmet etmeyecek şekilde, herkes için aynı usul ve esaslarla yargılama yapan mahkemelerin aynı çatı altında toplanmasıdır.

“Yargı birliği” ilkesi, “eşitlik” ilkesinin bir sonucudur.

4- Tabii (Doğal) Mahkeme ve Hakim Güvencesi: 

Herkes, işlem veya eylem tarihinde tabi olduğu (görevli ve yetkili) mahkeme ve hakim huzurunda yargılanma hakkına sahiptir.

Bu ilkenin bir alt derecesi kanuni mahkeme/hakim güvencesidir ki, bugün Anayasa m. 37’de öngörülen bu ilke ile kanunla sonradan mahkeme ve hakimlerin değiştirilebilmesi mümkündür.

İdeal olan ise, tabii mahkeme/hakim güvencesidir.

5- Eşitlik: 

Tüm insanlar her bakımından eşittir.

Herkes; dil, ırk, köken, cinsiyet, cinsellik, yaş, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep, dine ve inanca ilişkin görüş farkı gözetilmeksizin hukuk önünde ve hak aramada eşittir.

Herkes, hukuk güvenliği hakkına sahiptir ve bu haktan eşit yararlanır.

Hukuki statüden kaynaklanan farklı uygulamalar, ancak zorunlu hallerde ve somut durumda duyulan ihtiyaçlarla sınırlı olarak yasa ile öngörülebilir.

Anayasa m. 10/2’e göre, kadınlar ve erkekler eşit haklara sahip olduğundan, bu eşitliğin hayata geçirilmesi amacıyla alınacak tedbirler “eşitlik” ilkesine aykırı olarak yorumlanamaz.

Anayasa m. 10/3’e göre ise; çocuklar, yaşlılar, engelliler, harp ve vazife şehitlerinin dul ve yetimleri ile malul ve gazileri için alınacak tedbirler de “eşitlik” ilkesine aykırı sayılmaz.

6- Laiklik: 

Devletin, toplumun ve bireylerin bağlı olacağı hukuk kuralları, bir veya birkaç dinin kural ve esaslarına bağlı kalınarak düzenlenemez.

Sosyal düzen kurallarından olan hukuk kuralları; din veya ahlak kurallarından etkilense de, her bir insanın hangi din veya ahlak anlayışına bağlı olduğu gözetilmeksizin ve tüm insanları kapsayacak şekilde düzenlenir.

7- Sözleşme Özgürlüğü ve Güvenliği: 

Herkes; özgür iradesi ile dilediği sözleşmeyi imzalayıp, bu sözleşmenin gereklerinin yerine getirilmesini bekleme hakkına sahiptir.

Hiç kimse, sözleşmeden kaynaklanan borcunu ifa etmediği gerekçesiyle hapsedilemez.

8- Hak Arama Hürriyeti: 

Herkes, meşru vasıta ve yollardan yararlanmak suretiyle bağımsız ve tarafsız yargı önünde iddia ve savunma ile dürüst yargılanma hakkına sahiptir.

Hak arama hürriyeti kısıtlanamaz.

9- Dürüstlük ve İyi niyet: 

Hak sahibinin haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken iyi ve doğru hareket etmesi gerekir.

Bir hakkın kötüye kullanılmasını kanun himaye etmez.

Hakların kazanılmasında ve hukuki bir sonucun gerçekleşmesinde iyi niyet esastır. Kişi; kendisinden beklenen dikkat ve özeni gösterdiği halde, hakkın kazanılmasını veya hukuki sonucun gerçekleşmesini engelleyen durumu bilmemeli ve bilmesi de gerekmemelidir.

Bu durumda kişinin iyi niyeti korunur.

10- Müktesep (Kazanılmış) Hak: 

Bireyin hukuka uygun şekilde kazandığı hakkı elinden alınamaz.

Bir hakkın kullanılması için gerekli olan şartlar kaybedilmedikçe, hak sahibinin bu hakkı kullanımı engellenemez.

11- Bir Suçtan İki Yargılama Yapılmaz/Ceza Verilemez: 

Herkes, bir suçtan, ancak bir defa yargılanabilir ve bir defa cezalandırılabilir.

Bir insan, yargılandığı suçtan keyfi olarak tekrar yargılanıp cezalandırılamaz.

12- Suçta ve Cezada Kanunilik: 

Kanunun açıkça suç saymadığı bir fiil için kimseye ceza verilemez ve güvenlik tedbiri uygulanamaz.

Suç ve ceza ancak kanunla koyulur.

Kanunlar, prensip olarak ileri doğru uygulanır.

Ceza kanunları, ancak lehe olduğunda geçmişe etkili uygulanır.

13- Kusur Sorumluluğu: 

Kusursuz suç ve ceza olmaz.

Fiilde kusurun yokluğu, suç ve cezayı kaldırır.

14- Sorumluluğun Şahsiliği: 

Herkes kendi işlem ve eyleminden sorumludur.

Başkalarının işlem ve eyleminden sorumluluğu mümkün kılacak kolektif ceza sorumluluğu kabul edilemez.

15- Cezanın Bireyselleştirilmesi: 

Kanunla belirlenen bir cezanın somut olaya ve kişiye uygulanabilmesi için dayanak ve sınırları kanunlarda yer alan cezanın bireyselleştirilmesi yetkisi hakime verilir.

16- Dürüst/Adil Yargılanma ve Savunma Hakkı: 

Herkes, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin 6. maddesinde öngörülen hakları çerçevesinde yargılanma hakkına sahiptir.

Kişi; iddiaları bilip anladığı dilde öğrenme, bağımsız ve tarafsız yargılanma hakkına sahip olduğu mahkeme huzuruna çıkarak savunma yapıp, makul sürede yargılanma hakkına sahiptir.

Sanığın yokluğunda kovuşturma yapılamaz ve ceza verilemez.

17- Masumiyet (Suçsuzluk) Karinesi: 

Hiç kimse, suçluluğu mahkemenin kesinleşmiş hükmü ile sabit oluncaya kadar suçlu ilan edilemez ve mahkum edilemez.

Bu hak kanunlarla korunmalı, basın ve kamuoyu da bu hakka saygı göstermelidir.

18- Hukuk Güvenliği Hakkı: 

Herkes kişi hürriyeti ve güvenliği hakkına sahiptir.

Hiç kimse; demokratik hukuk devletinde, korku ve endişe ile yaşamaya mahkum edilip, yargı makamlarına başvurmanın sonuçsuz kalacağı algısına maruz bırakılamayacağı gibi, keyfi şekilde yakalanamaz, gözaltına alınamaz, tutulamaz, tutuklanamaz, hürriyetinden mahrum bırakılamaz ve cezalandırılamaz.

19- Yargı Bağımsızlığı: 

Hiçbir organ, makam, mercii veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında hakimlere veya mahkemelere emir ve talimat veremez, genelge gönderemez, tavsiye ve telkinde bulunamaz, bu tür bir yetkinin kullanılmasına izin veren yasal düzenleme de yürürlüğe koyulamaz.

20- Hakim Tarafsızlığı: 

Bağımsız hakim, dışa karşı etkiden uzak ve kendisi bakımından da objektif hareket etmelidir.

Hakimin tarafsızlığı; bir iddiaya ve savunmaya önyargısız bakabilmesini, baskı altında bırakılmamasını, dışarıdan etkilenmemesini, kendi iç dünyasında yansız hareket edebilmesini ve dış görünüşünü kapsar.

Hakim, hem objektif ve hem de sübjektif tarafsızlığa sahip olmalıdır.

Hakimin davanın bir tarafı ile ilişkisi, objektif tarafsızlığına gölge düşürebilir. Hakim sübjektif açıdan kendisinin tarafsız görebilir, ancak kendisinin veya bir yakınının davanın taraflarından birisi ile olan ilişkisi veya husumeti, objektif tarafsızlığına zarar verir.

21- İddia Edenin İspat Külfeti: 

Herkes, iddiasını hukuka uygun yol ve yöntemlerle elde edilen delillerle kanıtlamak zorundadır.

İddia peşinen doğru kabul edilip, aksinin ispatının aleyhinde iddia olunan tarafa yüklenemez.

22- Yargı Kararlarının Gerekçeli Olması (Gerekçeli Karar Hakkı): 

Tüm yargı kararları somut gerekçelere dayalı olarak yazılmalıdır.

Somut olayın özelliklerinden uzak, kanun hükmünün soyut tekrarı ile basmakalıp sözlerden oluşan kararların gerekçeli olduğu söylenemez.

23- Borçların Nispiliği: 

Prensip olarak her borç sahibini bağlar.

Bir borcun yerine getirilmemesinden dolayı borç sahibinin herhangi bir yakını sorumlu tutulamaz.

24- Ceza Kanununu Bilmemek Mazeret Sayılmaz: 

Herkesin, usule uygun olarak yürürlüğe giren ceza kanunlarını bildiği kabul edilir. Hiç kimse; Cumhurbaşkanı tarafından imzalanıp, Resmi Gazete’de yayımlanmak suretiyle yürürlüğe giren ceza kanununu bilmediğini iddia edemez.

25- Şüpheden Sanık Yararlanır: 

Ceza yargılamasında “itham sistemi” kabul edilmiştir.

"Suç işlediği iddiası" ile yargılanan kişi hakkında mahkumiyet kararının verilebilmesi için, iddiaya konu suçu işlediğinin şüpheyi tümü ile yenecek şekilde yüzde yüz ispatlanması gerekir.

Suça konu eylemi sanığın işlediği sabit olmadığı takdirde, ya suçu işlemediği veya işlediği hususunda şüphe yenilemediği gerekçesiyle beraat kararı verilmelidir.

26- Mülkiyet Hakkı: 

Anayasa m. 35 ve İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin 1. Ek Protokolü’nün 1. maddesi ile güvence altına alınan mülkiyet ve miras haklarına göre; herkesin mülkiyet hakkına saygı gösterilmesini isteme hakkının olduğu, kamu yararı ile ilgili yasal dayanaklı zorunlu sebepler bulunmadıkça, kimsenin mülkiyet ve miras haklarının kısıtlanamayacağı tartışmasızdır.

Mülkiyet hakkı, beraberinde miras ve zilyetlik (kullanma) haklarını da kapsar. Mülkiyet hakkı; kişinin eşya mülkiyetine sahip olma ve mal sahipliği, malı kullanma ve miras yoluyla mal edinme haklarını güvence altına almıştır.

27- İfade Hürriyeti: 

Herkes; düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla açıklama ve yayma hakkına sahiptir.

İfade hürriyeti; basın, bilim ve sanat hürriyetlerini de kapsar.

Demokratik hukuk toplumlarının vazgeçilmez unsuru olan ifade hürriyeti; her türlü baskıya ve zorlamaya karşı korunmalı, bireyin kendi başına veya toplu olarak ifade hürriyetini kullanma yolları açık tutulmalıdır.

Mali veya idari takip yöntemleri, soruşturmalar ve kovuşturmalar yoluyla bireyler baskı altına alınmamalı, düşüncelerini açıklamaktan ve yaymaktan alıkoyulmamalıdır.

Ceza davası öncesinde başlayan bir soruşturma, bu sırada uygulanan yakalama, gözaltına alma, arama, el koyma, adli kontrol veya tutuklama tedbirlerinin tatbiki de, kişinin ifade ve basın hürriyetini kullanmasını kısıtlayıp baskı altına alabilir. İfade hürriyetinin haksız şekilde baskı altına alınıp kısıtlanmasına yol açan bu yönteme, “chilling effect”, “soğutucu/caydırıcı etki” denilmektedir.

 04.04.2017 /  

Prof.Dr. Ersan Şen

https://sen.av.tr/tr/makale/Hukukun-Evrensel-ilke-ve-Esaslari


TÜRKİYE HAYALİ

Hedefteki üniter, laik Cumhuriyet: .   ABD'NİN YENİ TÜRKİYE HAYALİ   . .    Samuel Huntington, “ Medeniyetler Çatışması ” adlı kitab...