21 Ekim 2024 Pazartesi

"Opus Dei" Nedir?

 "Opus Dei" Nedir?

.  Günümüzde Benzer Örgütler Var Mıdır?

.  Günümüz Versiyonları!

 Fetullahçı terör örgütü fetönün ; yapılanma biçimi, amacı, faaliyetleri ve liderini bire bir örnek aldığı Opus Dei, 89 yıllık İspanyol asıllı bir Katolik gizli örgüttür.

 2 Ekim 1928’de Madrid’te sıradan bir papaz olan Jose Maria Escriva de Balaguery Albas tarafından kurulmuştur.

1950 yılında papalık tarafından resmen onaylanmıştır.

Papalık, güçlü anti-komünist misyonu nedeniyle açık destek verdiği “Opus Dei”nin statüsünü 1982’de yükselterek, örgüt önderine, tarikat başkanlarına mahsus “piskopos” unvanını bahşetmiştir..

   Gizli bir örgüt olan Opus Dei’nin tüm üyeleri Katolik meslek sahiplerinden oluşmaktadır.

Bunun yanında her ülkede de örgütten sorumlu bir Kardinal bulunmaktadır.

Onlara göre Papa’nın kimliği, Kilise’nin de, Papalık Makamının da üstündedir.

Papa, Tanrı-Krallığı’nın kutsal önderidir

Liderin Yüceliği!

 Böylesine yüce bir mertebeye erişebilen kişi de elbette Olağanüstü bir kişidir.

Bu nedenle Opus Dei, böylesine olağanüstü bir kişi tarafından temsil edilen Vatikan Devleti’ni yüceltir ve Kiliseyi ikinci planda görür.

2.8 milyar dolar serveti, 15 üniversitesi, 97 teknik okulu, 36 ilköğretim okulu olan Opus Dei ile ilgili pek çok tartışma yaşanmış ve olumsuz görüşler dile getirilmiş buna rağmen örgüt herhangi bir açıklama yapmamıştır. 

1970’lerde ‘France-Soir’ gazetesi Vatikan’da piskoposların kendi aralarında Opus Dei’ye ‘Aziz Mafya’ dediklerini yazar.

opus dei nedir

tarikat mı örgüt mü?

Opus Dei tarikatı Katolik kilisesi içindeki en gizemli ve en tartışmalı güçtür.

Dan Brown’un Da Vinci Şifresi kitabını okuyanlar Opus Dei’nin  bu kurgusal eserde ‘ dünyayı kontrol etmek isteyen gizli bir tarikat’ olarak işlendiğini hatırlayacaklardır.

Yazar Peter Beglar ise, Escriva’nın 1928-35 yılları arasında taraftar edinmek için öğrenci evlerine takıldığını,  cemaat fikri 1928’lerde kafasında olsa da onu dillendirecek konumu, gücü vs. olmadığı için hayata geçirmediğini söyler.

Aynı dönemde, çevresindeki 3-5 kişiye ‘bir gün kuracağı yapıda şaka icabı da olsa kadınların yer almayacağını’ söylese de, aristokrak kadınlarla çalışması ilerledikçe kadınların da işe yarayabileceğini düşünmeye başlar.

Hayalini kurduğu iktidar ve zenginlik için sadece din adamlarından oluşan bir örgütün yeterli olmadığını bilir.

Yani hem seküler hem de karma (kadınlı erkekli) bir yapı amaca giden yolda bir zorunluluk olacaktır.

İspanya’da  Cumhuriyet’in ilk aylarında çıkarılan bir dizi yasa din eğitimini elemiş, İspanya’nın Katolik eğitim sistemi yıkılmaya başlamıştır.

Yine, İkinci İspanyol Cumhuriyeti 1932’de Cizvitler Cemaati’ni feshetmiştir.

Cizvitler’den boşalan eğitim alanı Escriva’nın iştahını kabartır, hele Özgür Eğitim Kurumu’nun başını alıp gittiği bir ortamda.

Ortada bir piyasa vardır, ama O, Cumhuriyet’in ilk yıllarında öne çıkıp bu boşluğu doldurmaya talip olmaz.

Risk almayacağı gibi bedel ödemeyi de sevmez, koşulların olgunlaşmasını bekler.

Escriva'nın Yükselişi

1939’da İspanyol İç Savaşı’nın Frankist birliklerin zaferiyle sonlanması Escriva için zafere giden yolun açılması anlamına gelir.

Asıl ciddi örgütlenmesi bu dönemde başlar ve örgüt kısa sürede alır başını gider.

Opus Dei, 1941’de Madrid piskoposu, 1950’de de Vatikan tarafından bir cemaat olarak tanınır. Frankist rejimin desteğine Vatikan’ın kanatları altında çalışma da eklenince Opus’u kimse durduramaz.

Üniversitelere girer, şirketler, bankalar, yayın evleri, basın organları, okullar vs. kurar.

Opus, eski protestan doktrin olan ‘Tanrı’ya hizmet etmenin en iyi yolu kârlı bir şirket kurmaktır’ı tatbik ederek yola koyulur.

Opusçular  1940 sonları ve 1950 başlarında İtalya ve Polonya gibi Avrupa ülkelerine de  yayılırlar. Ama özellikle, çoğu eski İspanyol kolonisi olan ve dolayısıyla İspanyolca konuşan ülkelerde, yani  Latin Amerika’da örgütlenirler.

Opus Kadrolarının Devlete Sızması

Ispanya’da 1957’de başlayan teknokrat hükümetler dönemi Opusçu kadroların önemli bakanlıkları ele geçirdiği dönemdir.

ABD’den gelen parayla, hak ve hukukun adının Franko olduğu İspanyol ekonomisine at koşturur Opus Dei.

İspanya ekonomik olarak geliştikçe, sınıflar arası farklar açıldıkça, camia da her alanda gücünü artırır.

Diktatörle iktidarı paylaşan Opus altın yıllarını yaşamakla kalmaz, Franko’ya da altın yıllar yaşatır.

O kadar ki bir dönem Franco Hükümeti’nin yarısı Opus militanı ya da sempatizanı bakanlardan oluşur, İspanyol ekonomisini 20 yıla yakın onlar kontrol eder.

Franko’nun ölümünden sonra başlatılan ‘diktatörlükten demokrasiye geçiş dönemi’nin başlıca mimarları İspanyol Sosyalist İşçi Partisi ve reformcu Frankistlerdir ve bu ikincilerin bir kısmı Opusçulardır.

1982’de demokrasi dönemine geçilince, artık ne olduğu iyice anlaşılan bir Opus Dei vardır. Kendilerini besleyen diktatöryel cennetin bitmesi ile İspanya’daki siyasi güçleri önemli oranda frenlenmiş olur, her ne kadar özellikle Latin Amerika ülkelerinde hala güçlerini korusalar da. Arjantin ve Şili’de diktatörlüklere destek vermekle kalmayıp, cuntaların içinde bizzat yer almışlardır

Opus’un stratejisi

‘Halkı denetim altına almanın yolu elitleri kontrol etmekten geçer’ fikrinin hayata geçmesinin iki yolu vardır.

Elitlerin çocuklarına teşkilatın değerlerini kazandırmak için elit kolejler kurmak ve militanlarını her tür güç-iktidar odağına sızdırmak.

Bu yolla siyaseti etkilemek yani parti yöneticilerini ve liderlerini etkilemek zira partilerin kitleleri koyun sürüleridir’  

Güç uluslar üstü olmalı, devletin dar sınırlarına hapsedilmemeli.

Opus’un bu programı, Basklı Aziz İgnacio Loyola’nın öncülüğünde1539’da yola koyulan Cizvitlerin o tarihte yürürlüğe koydukları projenin aynısıdır.

Cizvitlerin 400 yıl boyunca yaptığı gibi, her zaman ve her koşulda güçlülerin tartışmasız müttefiki olan Opusçular için dava uğruna yalan söylemek mubah olduğu gibi, amaçları uğruna her şeyi, ama ne olursa olsun, savunabilirler.

İki modelden ilham alırlar. [pullquote]

Bunlardan biri 1909’da kurulan ve daha çok İtalya, Fransa ve Belçika’da faaliyet gösteren,  bir tür ‘dini gizli polis’ örgütü-tarikatı olan V. Aziz Pio Birliği’dir. [/pullquote]

Amacı gizlice ve her tür yöntemi kullanarak ilericilere karşı kilise içi ve dışında mücadele etmekti,. Zamanı geldiğinde Benito Mussolini’yi desteklemekte hiç tereddüt etmeyen bu örgüt kilise içindeki muhaliflerini izlettirip onlara iftira atmakta da tereddüt etmeyecekti.

İkinci ilham kaynağı ise  bu, hem kendisine ‘ilham’ veren hem de ilk sıradaki düşmanı olan Özgür Eğitim Kurumu’dur.

Opus’un kurucusu Escriva herşeyden önce “Özgür Eğitim Kurumu’nun laik eğitimine karşı koyabilecek Katolik entellektüel gençlerden oluşan bir hareket kurmak istemişti” (Von Balthasar, Der Spiegel, 1965).

“Masonculuğun etkili gizli yapılanmasını örnek alarak  gizli bir örgütlenme modeli aracılığıyla düşmanını kendi silahları ile vurmak istedi.”

Tanrının Eseri!

‘Tanrı’nın Eseri’ anlamına gelen Opus Dei, günlük etkinlik ve işler yoluyla toplumu Tanrı yoluna koymak için yola çıkar.

Bunun için üç kategoriye ayırdığı militanları ile gizli karakterde bir yapıyı harekete geçirir. Hedeflerine ulaşmak için her yolu mubah gördüğü gibi, bir ülkenin siyasi ve ekonomik sisteminde en yüksek etkiye sahip olmaya çalışır.

Halk dediğin önderler tarafından güdülmesi gereken bir sürüdür’ felsefesiyle yetiştirdiği elitleri onların örgütlerine sızdırmaya odaklanır.

Eğitimde Yapılanmaları

Opus’un ilk ve belki de en çok örgütlendiği alan eğitimdir.

Enerjisinin en önemli bölümünü eğitim merkezleri açmak için kullanır.

Okullara, özellikle üniversite düzeyinde teknik bölümlere özel bir önem verir.

Temel stratejisi teknik eleman, işadamı, yönetici, üniversite öğretim üyesi ve lise öğretmeni gibi kadroların formasyonudur. 

Bu nedenle üniversiteye o kadar önem verir.

‘Yoksul ve zeki’ çocuklara yönelik kurslar, kolejler, üniversiteler açmak, bu öğrencilere burs sağlamak vs. Opus’un en tipik politikalarıdır.

Daha çok kırsal alandan gelen yoksul, dindar, özellikle hayatta ilerleme arzusuyla dolu, ama ailevi ve sosyal koşulları buna izin vermeyenler arasından seçtiklerini kolejlerine alır, burs ve yurt gibi yardımlar sunar.

Opus’un hâlihazırda 17 üniversite, 8 üniversite hastanesi, yüzlerce teknik okul, orta öğretim, mesleki eğitim merkezi ve üniversite yurdu ağı var.

Bu ağa, pek çok “kulüp”, her tür dernek ve öğrenci yurdunu da eklemek lazım.

Bütün bu merkezlerde “en iyileri”, yani “elitler”i kapma ya da seçmeye çalışır.

Bu “elitler”, geleceğin potansiyel yöneticileridir. 

Camianın profesyonel militanları bu kişilere doktrin aşılama ve onları yavaş yavaş örgütün içine çekme işini üstlenirler…

Üç tür üyesi vardır: “numerarios” (elçiler), “agregados” (ateşeler) ve  “supernumerarios” (kadro dışı görevliler) olarak.

Evlenemeyen ilk grup daha çok Opus’a ait ev ve yurtlarda, manastırdaymış gibi yaşarlar.

İkinci gruptakiler de evlenemezler, ancak kendi evlerinde oturabilirler.

Sonuncu gruptakiler ‘normal’ bir hayat sürdürebilirler.

Kuşkusuz her üç grup da Opus disiplinine tabidir.

Beyin Takımı

Opus’un beyin takımı “elitler”den oluşur, en iyi üniversite eğitimi almış olan, teknik olarak en iyi yetişmiş olanlardan seçilir.

Toplusal ve ekonomik sistem içinde önderlik rolü oynayabilecek kişilerdir bunlar aynı zamanda.  [pullquote]Önemli olan bir Opus Dei üyesinin mevki sahibi olmasıdır, [/pullquote]mümkünse yüksek, işini iyi yapması ve çok dindar olmasıdır.

Teorik olarak herkes ya da her isteyen Opus Dei üyesi olabilir, üyeleri herhangi bir ideolojiye sahip olabilir.

Ama pratikte bu pek de böyle işlemez.

“Kim olursan ol gel” der bir nevi, nitekim özellikle altın dönemini yaşadığı yıllarda bu çağrıya teşrif eden sınırlı sayıda ateist, liberal ya da solcu da olmuştur.

Ama onların pozisyonu sempatizan olmanın ötesine geçmediği gibi, birliktelikleri de çıkarın bittiği yerde sonlanır.

Miguel Fiscal ‘Anılar’ kitabında, şu sözü Escriva’dan onlarca kez duyduğunu yazar:

- “Biz devletin imkanları ve binalarını kullanarak çalışacağız.”

Josemari Escriva, kendi kendisini Padre (Baba, Tanrı’nın oğlu) ilan etmiş biridir.

Franko da kendisini ‘generalisimo’ (generaller generali) ilan etmiş ve bu sıfatla 40 yıl boyunca kralı olmayan bir krallığı yönetmişti.

******************************************************************************************

https://tursusozluk.com/opus-dei-nedir/


10 Ekim 2024 Perşembe

Türkiye bir hukuk devleti midir?

 -   Türkiye bir hukuk devleti midir?       .

.   Türkiye'nin bir hukuk devleti olup olmadığı, günümüzde sıkça tartışılan ve farklı görüşlerin olduğu bir konudur.

.   Hukuk Devleti Nedir?

Hukuk devleti, tüm bireylerin eşit olduğu, temel hak ve özgürlüklerin güvence altında olduğu ve devletin de bu kurallara bağlı olduğu bir yönetim sistemidir.

Hukuk devletinin temel özellikleri şunlardır:

  • Hukukun üstünlüğü:

Hiç kimse kanunun üzerinde değildir.

Devlet organları da dahil olmak üzere herkes kanuna uymak zorundadır.

  • Temel hak ve özgürlüklerin güvence altında olması:

Herkesin yaşam, düşünce, ifade özgürlüğü gibi temel hakları vardır ve bu haklar devlet tarafından korunmalıdır.

  • Yargının bağımsızlığı:

Yargı, diğer devlet organlarından bağımsız olarak karar vermelidir.

  • Eşitlik ilkesi:

Herkes kanun önünde eşittir.

Kimseye ayrıcalık tanınamaz.

.  Türkiye'nin Durumu

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, Türkiye'yi bir hukuk devleti olarak tanımlar.

Ancak pratikte, hukuk devletinin gerektirdiği tüm ilkelerin tam olarak uygulandığını söylemek zordur. Özellikle son yıllarda yaşanan bazı gelişmeler, Türkiye'nin hukuk devleti olma özelliğinin sorgulanmasına neden olmuştur.

.   Hukuk Devletiyle İlgili Endişeler

  • Yargının bağımsızlığı:

Yargının siyasi etkilerden bağımsız olduğu konusunda endişeler bulunmaktadır.

  • Temel hak ve özgürlüklerin kısıtlanması:

Özellikle ifade özgürlüğü, basın özgürlüğü ve toplanma özgürlüğü gibi hakların kısıtlandığına dair eleştiriler vardır.

  • Adalet sistemindeki sorunlar:

Adalet sisteminde yavaşlık, tutuklulukların uzun sürmesi gibi sorunlar yaşanmaktadır.

  • OHAL ve KHK'lar:

Olağanüstü hal ilan edilmesi ve çıkarılan KHK'lar, hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmayan uygulamalara yol açmıştır.

.   Sonuç

Türkiye'nin bir hukuk devleti olup olmadığı sorusu, siyasi görüşlere, hukuki değerlendirmelere ve yaşanan olaylara göre farklı cevaplar bulabilir.

Ancak hukuk devletinin temel ilkelerinin tam olarak uygulanması, demokratik bir toplumun vazgeçilmez bir koşuludur.

Bu konuda daha fazla bilgi almak için şu kaynaklara başvurabilirsiniz:

-  Bu konu hakkında sizin düşünceleriniz nelerdir?

-  Türkiye'nin bir hukuk devleti olduğunu düşünüyor musunuz?

-  Nedenlerinizi açıklayabilir misiniz?

----------------------------------(https://gemini.google.com/)-----------------------------------------------

Entelektüellerin Özellikleri Nedir?

-    Entelektüellerin özellikleri nedir?

.   Entelektüeller, bilgiye, öğrenmeye ve düşünmeye büyük değer veren, toplum üzerinde etkili olabilecek fikirleri olan kişilerdir.

.   Genel olarak entelektüellerin bazı ortak özellikleri şunlardır:

  • Meraklı ve öğrenmeye açık olmaları:

Entelektüeller, sürekli yeni şeyler öğrenmeye isteklidirler.

Farklı konulara ilgi duyarlar ve bilgiye ulaşmak için çaba gösterirler.

  • Eleştirel düşünme yetenekleri:

Bilgileri sorgularlar, farklı bakış açılarını değerlendirirler ve kendi düşüncelerini geliştirirler.

  • Geniş bir bilgi birikimine sahip olmaları:

Farklı alanlarda bilgi sahibi olmaları, onlara daha geniş bir perspektif kazandırır.

  • Okuryazar olmaları:

Kitap okumak, entelektüeller için önemli bir alışkanlıktır.

Kitaplar, onlara yeni bilgiler ve fikirler sunar.

  • Toplumsal olaylara duyarlı olmaları:

Toplumdaki sorunlara karşı duyarlıdırlar ve çözüm önerileri geliştirirler.

  • Farklı fikirlere açık olmaları:

Kendi düşüncelerine ek olarak, başkalarının fikirlerine de saygı gösterirler ve farklı bakış açılarını anlamaya çalışırlar.

  • İletişim becerileri gelişmiş olması:

Düşüncelerini açık ve net bir şekilde ifade edebilirler.

  • Yaratıcı olmaları:

Yeni fikirler üretebilirler ve sorunlara farklı çözümler bulabilirler.

  • Özgün düşünceleri olmaları:

Toplumun genel düşünce kalıplarının dışında, kendi özgün düşüncelerini geliştirebilirler.

  • Sürekli kendini geliştirmesi:

Entelektüeller, bilgi ve becerilerini sürekli olarak geliştirmeye çalışırlar.

-  Entelektüel Olmak Neden Önemlidir?

  • Topluma katkı:

Entelektüeller, toplumun gelişimine katkıda bulunurlar.

Yeni fikirler üreterek, sorunlara çözüm bulmaya yardımcı olurlar.

  • Eleştirel düşüncenin gelişmesi:

Entelektüel yaklaşım, bireylerin eleştirel düşünme becerilerini geliştirmesine yardımcı olur.

  • Bilgiye erişim:

Entelektüeller, bilgiye daha kolay ulaşabilir ve bu bilgileri daha iyi değerlendirebilirler.

  • Kişisel gelişim:

Entelektüel olmak, kişinin kendisini geliştirmesi ve daha iyi bir birey haline gelmesi için önemlidir.

.   Unutmayın ki, entelektüel olmak, sadece yüksek bir IQ'ya sahip olmak anlamına gelmez.

.   Merak, öğrenme isteği, eleştirel düşünme ve toplumsal duyarlılık gibi özellikler de entelektüelliğin önemli bileşenleridir.

.    Peki, sizce bir entelektüelin en önemli özelliği nedir?

.    Ek olarak, entelektüel olmak için neler yapılabilir?

----------------------------------(https://gemini.google.com/)-----------------------------------------------


Akıl ve Zekanın Özellikleri ve Farkları

 .   - Akıl ve Zekanın Özellikleri ve Farkları nedir?

Akıl ve Zeka:

İki Farklı Kavram

Akıl ve zeka, sık sık birbirinin yerine kullanılan ancak aslında farklı anlamlara gelen iki kavramdır. Her ikisi de insanın düşünme ve öğrenme süreçleriyle ilgili olsa da, birbirlerinden belirgin özellikleriyle ayrılırlar.

Akıl:

  • Tanım: Akıl, doğruyu yanlıştan, iyiyi kötüden ayırt etme, düşünce ve karar verme yeteneğidir. Mantıksal düşünme, muhakeme etme, problem çözme gibi becerileri içerir.
  • Özellikleri:
    • Etik boyutu: Akıl, etik değerlerle yakından ilişkilidir. Doğru ve yanlış, adil ve haksız gibi kavramları anlamamızı sağlar.
    • Deneyime dayalı öğrenme: Akıl, yaşam deneyimleri ve öğrenme süreçleri ile gelişir.
    • Karar verme: Akıl, karşılaştığımız sorunlara çözüm bulmak ve kararlar almak için kullanılır.
    • Değerlendirme: Farklı durumları değerlendirerek en uygun seçeneği belirleme yeteneği verir.

Zeka:

  • Tanım: Zeka, öğrenme, anlama, ilişkileri kurma, problem çözme ve yeni durumlara uyum sağlama yeteneğidir.
  • Özellikleri:
    • Biyolojik temel: Zeka, büyük ölçüde genetik faktörlere bağlıdır ve beyin yapısıyla yakından ilişkilidir.
    • Çeşitli türleri: Sayısal zeka, sözel zeka, uzamsal zeka gibi farklı zeka türleri vardır.
    • Öğrenme hızı: Zeka, yeni bilgileri hızlıca öğrenme ve uygulama yeteneğini ifade eder.
    • Uyum sağlama: Değişen koşullara uyum sağlama ve yeni çözümler üretme yeteneği verir.

Akıl ve Zeka Arasındaki Farklar:

Özellik.......

Akıl

Zeka

Tanım........

Doğruyu yanlıştan ayırma, karar verme

Öğrenme, anlama, problem çözme

Temel......

Etik değerler, deneyim

Biyolojik yapı, öğrenme yeteneği

Odak noktası........

Karar verme, değerlendirme

Problem çözme, uyum sağlama

Özetle:

  • Akıl, daha çok etik değerlerle ilişkili, deneyimle gelişen ve karar verme süreçlerinde kullanılan bir kavramdır.
  • Zeka ise daha çok biyolojik temelleri olan, öğrenme ve problem çözme yeteneğiyle ilgili bir kavramdır.

Akıl ve zeka birbirini tamamlayan kavramlardır.

Yüksek zekaya sahip bir kişi, aynı zamanda akıllı da olabilir.

Ancak akıllı olmak için mutlaka yüksek zekaya sahip olmak gerekmez.

Örneğin, birisi çok zeki olabilir ancak etik değerlere önem vermeyebilir.

- Peki, sizce akıl ve zeka arasındaki farklar nelerdir?

- Hangi özelliğin daha önemli olduğunu düşünüyorsunuz?

(https://gemini.google.com/)


18 Ağustos 2024 Pazar

UZAYDAN SALDIRI MI YAPILDI

 .  -  Uzaydan saldırı mı yapıldı?
.  Orman yangınlarıyla ilgili olay sözler-  2021-08-08
Türkiye’nin çeşitli yerlerinde meydana gelen yangınların birçoğu kontrol altına alındı. Bu kez Yunanistan ve başka ülkelerde yangınlar yaşanıyor. Yangınlarla ilgili çok çarpıcı iddialar var.
Geçtiğimiz hafta sosyal medyada gündeme oturan yangınların Elon Musk’un starlink uyduları tarafından yapıldığına dair çıkan iddialar olay olmuştu.
Siber güvenlik uzmanı Tuncay Uludağ, yangınların uzaydan çıkarılıp çıkarılamayacağına ilgili çarpıcı paylaşımlar yaptı.
Tuncay Uludağ, ilk olarak sosyal medya hesabından fotoğraflar paylaşarak, uydular için lazer iletişim sistemleri üreten Alman Mynaric firmasının Hint teknoloji şirketi JR Aerospace ile anlaşma yaparak Hint pazarına girdiğini açıkladı.
Geçen sene Alman hükümeti Mynarix firmasının Çin'e ürün satmasını riskli olduğu için yasaklamıştı.Hindistan için onayı vermiş.
Tuncay Uludağ paylaşımlarının devamında Bill Gates'in söz konusu olaya ilişkin duruşunu inceledi. 2015
Bill Gates Temiz enerji diyor.
Temiz enerji için milyarlarca dolar yatırım.
Buradaki temiz enerji birazdan göreceğiniz uydulardan gelen enerji.
Tarih :2016
Bill Gates Amerikan enerji konseyine katılıyor.
Katılan isim ve kurumlara dikkat edin.
Özellikle listede PG&E gözden kaçmasın.
Tarih : 2017
Bill Gates tarafından fonlanan PG&E ,Uzaydan dünyaya enerji aktarımı uydular ile radyo frekansı ile nasıl yapacağını, Temiz enerji dedikleri sistemi anlatıyor.
Uydular şu an uzayda..
2018:
Bill Gates dünyayı 7/24 gerçek zamanlı olarak izleyen ve orman yangınlarını başladığı anda tespit eden uydular istiyor.
Uydudan alınan yangın bilgisi parayı veren ülkelere anında bildirilecekmiş.
Uydular devrede, yangınlar ise "talepleri" başlatıyor.
Yıl 2019,
Temiz enerji adı altında, tüm ormanları yakacak kadar güçlü enerji sistemini uzaya yerleştiren PG&E 2019 da ise
Orman Yangınlarını İzleme uydularını tanıtıyor.
Uzaydan sağladıkları temiz enerjiye kapı açmak için fosil yakıtlardan kurtulmaları lazım.
O yüzden, sel ve yangın gibi tüm felaketleri küresel ısınmaya, onu ise CO2 ye bağlıyorlar.
Ormanları yakacak ve yanan yeri eş zamanlı görecek uydular ellerinde.
-   Tabi tek amaç bu değil...
Uzaydan enerji aktarımı ile bir yeri yakmak istiyorsan, yaktığın yeri görmen lazım.
Bu yüzden hem yakan hem görüntüleyen uydulara sahip olman lazım.
Önceki ve geçen yazdığım birçok uzay teknoloji firması, her ikisine sahip;
Sadece silah yerine temiz enerji aktarımı diyorlar.
Uydular üzerinden enerji, lazer ve mikrodalga aktarımı, bilinen ve üstüne çok büyük firmaların çalıştığı bir alan.
Fakat birçok kişi uzaydan gelebilecek saldırıların sadece filmlerde olabileceğini düşünerek, okuduğu birçok yazıyı komplo teorisi sanıyor.
Hatta uyduların var olmadığını düşünen çok fazla insan var.
Oysa bu sistemlerin onlarca büyük üreticisi ve büyük bir pazarı var .
Lazer, mikrodalga ve direk enerji atarımı ise yıllardan beri bilinen ve üretilen teknolojiler.
Ortada komplo teorisi olacak en ufak bir şey yok
Bazıları ise net kanıtlar arıyor.
Uzaya uydu gönderenlerin silah gönderdik diyecek halleri yok.
Temiz enerji aktarıyorum, uzay çöpünü yakıyorum, data aktarıyorum v.b. şeyler diyorlar.
Fakat bu uydular denileni yapsa bile, istenildiği anda "silah" olarak kullanılabilecek yapıda.
Bir de dünya yörüngesine "gizli gönderilen" uydular var.
Bu uydular hakkında Rusya eskiden sürekli bilgi veriyordu artık vermiyor.
Ne zaman Ay, Mars yada başka bir yere uzay aracı gönderiyoruz deseler, ertesi günü dünya yörüngesine amacını bilmediğimiz yeni bir uydu yerleşiyor.

https://www.yeniakit.com.tr/foto-galeri/uzaydan-saldiri-mi-yapildi-orman-yanginlariyla-ilgili-olay-sozler-30444/9

 

15 Ağustos 2024 Perşembe

1990'LARDA DÜNYADAKİ HAREKETLER

 1990'larda ortaya çıkarılan dünyadaki siyasi hareketler

.    Ampul devrimi… Bir kuruluş gerçeği
.  Tarih: 14 Ağustos 2001.
Adalet ve Kalkınma Partisi kuruldu.
Bugüne kadar üzerinde pek durulmayan bir perspektifle partinin kuruluşunu/tarihsel temellerini irdeleyeceğim:
Küreselleşmenin ideolojisi neoliberalizm, 1990’lar sonunda dünyanın çeşitli yerlerinde “renkli devrimler” aldatmacasını siyaset sahnesine koydu!
.  İlk başlarda Bulgaristan (1997), Hırvatistan (2000), Sırbistan (2000), Gürcistan (2003), Ukrayna (2004) gibi ülkelerde renkli devrimler, “gül”, “turuncu”, “kadife”, “lale”, “portakal” gibi yanıltıcı demokratik talepler ile dünyada 87 ülkede hayata geçirildi.
En son “Arap Baharı” ile gündeme geldi…
ABD Başkanı George W.Bush, 2005 Irak’ta yaşattıkları için “Mor Devrim” terimini kullandı!
ABD öncülüğü ve katkısı ile “renkli devrimler” 1990’ların sonunda örgütlenmeye başladı.
Örneğin; Sırbistan’daki Otpor 10 Ekim 1998’de kuruldu.
İki yıl içinde Miloseviç iktidarını yıkacak güç haline getirildi
Belarus’taki “Kot Devrimi” gibi bazı ülkelerde başarısız oldu sözde bu sivil toplumcu hareketler…
Başa dönersek, AKP bir “renkli devrim” projesi miydi?
.     12 Eylül 1980 askeri darbesi “kamuda kılık kıyafet yönetmeliği” yayınladı.
Kamu kuruluşlarında kadınların başörtüsü ile çalışması engellendi.
Aradan yıllar geçti… Genellikle hukuk yoluyla hak arama zamanla eylemlere dönüştü.
Örneğin, 1997’de Leyla Şahin veya 1998’de Abdullah Gül'ün eşi Hayrünnisa Gül’e başörtüsü sebebiyle üniversitede zorluk çıkarılması gibi yaşananlar, üniversitelerde mağduriyet eylemlerini büyüttü.
Mesela, 11 Ekim 1998’de 31 şehirde “İnanca Saygı Düşünceye Özgürlük için El Ele’’ zinciri oluşturuldu.
Türkiye’nin gündeminde mağdur edilen kız öğrencilerin eylemleri vardı.
“İfade özgürlüğü” istiyorlardı...
Öğrencilerin 1968’de başlattığı sınıf karakterli ekonomik değişim hedefleri, 1990’larda -neoliberalizme uygun olarak- salt kimlik protestolarına evrildi.
Sivil itaatsizlik merkezli eylem repertuvarları, o dönem başlayan “renkli devrim” protestoları ile benzerdi!
Sonuçta AKP, (işçi eylemleri dışındaki) toplumsal hoşnutsuzluk rüzgarına destek verdi…
***
AKP siyasete “yenilikçiler” adıyla çıktı.
Anti-kapitalist Milli Görüş “gömleği” değiştirildi.
Neoliberalizmin “yeni muhafazakârlığı/neo-conservatism” benimsendi.
Türk siyasal sisteminde köklü değişim yapacaklardı.
Bu, köklü siyasi dönüşüm özünde “ikinci cumhuriyet” idi.
Bu, “demokrat muhafazakârlık” adı altında “sivil toplumculuk” talebiyle, “askeri vesayete” son verecek bir değişimdi.
Laiklik, Cumhuriyet modernleşmesi bağlamında sorunsallaştırıldı.
Kurucu değerler ve kurucu Atatürk gözden düşürülmeye çalışıldı. Vs.
“Demokratikleşme” söylemi dillerinden düşmedi…
Çekilen zorlukların sebebi, merkeziyetçi-kamucu ulus devlet idi!
Yeni ekonomi politik programda; devlet gücü kontrol altına alınacak ve dış borçlanma ile ithalata dayalı tüketim amaçlanacaktı.
Yani:
AKP, 24 Ocak 1980 kararları ile başlayan Çiller ve Kemal Derviş ile süren piyasa odaklı neo­liberal yapısal uyum sürecine sadık kalacaktı.
Sosyal devlet özelleştirmelerle biçilecekti...
Çiller'in deyimiyle “son komünist devlet TC” nihayet yıkılacaktı…
İç ve dış politikada ABD ve AB’ye tam uyum sağlanacaktı.
Uzatmaya gerek yok; “eski Türkiye” - “yeni Türkiye” tartışması açıldı.
Ve sonuçta 23 yılda neler yaşandığını biliyorsunuz...
Baştaki soruya dönersek, (FETÖ-sol liberal ittifaklı) AKP kuruluşu bir “renkli devrim” projesi miydi? Evet, öyleydi.
23 yaşındaki AKP, “renkli devrim” sürecinden kopuş dönemi yaşadı. 
Ancak dönüp dolaşıp neoliberalizme tekrar sarıldı…
Soner Yalçın, 15 Ağustos 2024
https://www.odatv.com/yazarlar/soner-yalcin/1990larda-ortaya-cikarilan-dunyadaki-siyasi-hareketler-ampul-devrimi-bir-kurulus-gercegi-120058658
 
 

 

 

 

11 Ağustos 2024 Pazar

BOP - PROJESİ İLK DEĞİL

      BOP - Projesİ İlk değİl
... 200 yıllık tuzak: Orta Doğu nasıl dönüştürüldü
Batılı devletlerin kendi jeopolitik çıkarları için siyasal İslamcılığı kullanmaları Büyük Orta Doğu (BOP) Projesi ile başlamış değil. İki yüzyıldan fazla bir zamandır Müslümanlara sürekli kurulan bir tuzak bu.
Eskiden kitle iletişim araçları bu kadar gelişmemiş olduğu için yalanlar çok rahat ve desteksizdi. Batılılar bizzat kendilerinin İslam davasını savunduklarını iddia ediyorlardı.
Bugün durum değişik!
Batılılar kendilerini değil İslam ülkelerindeki has adamlarını Müslümanlara lider diye dayatıyorlar. Aralarında ABD’nin büyük askeri yoğunluğu ve üsleri bulunan coğrafyaların liderleri, NATO üyeleri, Amerika’da yetiştirilmiş asker ve istihbaratçılar çok sayıda var.
Ve halk bu kişileri “İslami lider”” olarak algılıyor.
Neden olmasın, bu kitle tarihte nelere inandırılmadı ki?
FRANSA, İNGİLTERE, ALMANYA HEP AYNI
Kral Ali Habibullah’ı tanıyor musunuz?
Onu herkes tanır da bu adını sadece Mısırlı Müslümanlar bilir. 
Napolyon Bonaparte 1798’de Mısır’a vardığında parayla satın aldığı hocalar aracılığıyla kendisini Müslümanların hükümdarı ilan etti.
Müslüman olduğunu söyledi.
Türkler dinden çıkmıştı, İngilizler ise kâfirdi o halde her kendini bilen Müslümanın görevi Napolyon’un arkasında saf tutmaktı.
Napolyon, Mısır’ın dinini çok iyi biliyordu.
Daha karaya çıkmadan önce adamlarını açık ve hoşgörülü olmaları konusunda uyardı:
- "Birlikte yaşayacağımız insanlar Müslüman'dır" dedi subaylarına ve askerlerine: “Hahamlara ve piskoposlara gösterdiğiniz saygıyı onların imamlarına da gösterin."
Ve İskenderiye'ye ayak basar basmaz, Memlukların otoritesi altında yaşayan yerel halka yakında Müslüman olacağını söyleyerek güven vermeye özen gösterdi:
- "Dininizi yok etmeye geldiğimi söyleyecekler, onlara inanmayın" dedi. Haklarınızı iade etmeye, gaspçıları cezalandırmaya geldiğimi ve (...) Tanrı'ya, peygamberine ve Kuran'a saygı duyduğumu söyleyin."
Tarihçi Dimitri Casali'nin de açıkladığı gibi, Napolyon Sultan Murad Bey'in Memluklarını ezdikten sonra, yerel bir despot kılığına girmekte hiç tereddüt etmedi.
"Napolyon, özellikle Ağustos 1798'deki büyük Nil festivalinde oryantal kıyafetler giymeye başladı, bu da kurmaylarını, özellikle de kahkahalara boğulan generallerini çok eğlendirdi...
Halk kısa süre sonra ona "Sultan El-Kebir" dedi, bu lakap uzun süre kaldı ve divan konseyi ona Ali-Bonaparte unvanını verdi.
Kendisi de kendisini "Peygamber'in değerli çocuğu" ve "Allah'ın gözdesi" olarak nitelendiriyordu..."
Napolyon kendini Müslüman olarak sundu
BUKALEMON NAPOLYON
Bu eylemler nasıl yorumlanmalıdır?
Kelime-i Şehadetin etkili olabilmesi için samimi olması gerekiyordu ve Bonaparte bu noktada inançtan çok oportünizm gösterdi.
Dimitri Casali,
- "O bukalemunların prensiydi, iletişim dehasıydı," diye anımsatıyor.
İslam’dan en çok söz ettiği dönemde Aboukir Savaşı'nın arifesindeydi ve generalin Mısır'a saldıran Osmanlı kuvvetlerine karşı koymak için yerel halkın desteğine ve güvenine her şeyden çok ihtiyacı vardı.
İktidarı ele geçirmek için Fransa'ya döndüğünde, 1801'de Papa Pius VII ile konkordato imzalayarak ve ardından yine Papa'nın huzurunda Notre-Dame'da kendisine taç giydirerek Katolikleri kendi tarafına çekerken aynı pragmatizmi gösterdi.
Ancak Papa sonunda onu aforoz ettiğinde, siyasetin her zaman dinin önüne geçtiğinin kanıtı olarak onu beş yıl boyunca hapsetmekte tereddüt etmedi.
Ona göre din sadece iktidarı sağlamlaştırmanın ve vatandaşların itaatini sağlamanın bir aracıydı: "Dinsiz bir toplum pusulasız bir gemiye benzer" derdi.
Ancak hayal ettiği gibi Doğu'yu ve Hindistan'ı fethetmiş olsaydı, gerçekte nefret ettiği tüm fanatizmleri ezmek ve tahtını sağlamlaştırmak için başka tanrıları da kolayca benimseyebilirdi.
İspanya'da Engizisyon'u kaldırdı.
“Katolik olarak Vendée Savaşı'nı sona erdirdim," diyordu 1800'de, "Müslüman olarak Mısır'da kendimi kabul ettirdim, Papa yanlısı ultramontant olarak İtalya'da halkın gönlünü kazandım.
Eğer Yahudi halkını yönetseydim, Süleyman'ın tapınağını restore ederdim..." diyordu.
Batılının din karşısında gösterdiği pragmatizm bundan daha açık olamazdı.
İngiltere Hindulara karşı Müslümanları kullandı
İNGİLTERE'NİN HİNDİSTAN POLİTİKASI
Başka bir örnek İngiltere’nin 200 yıl boyunca izlediği böl ve yönet politikasıdır.
İngiliz krallığı kendisini ve özellikle Hindistan’daki sömürge yönetimini Müslümanların asıl koruyucusu olarak göstermekten çekinmedi.
“British Raj” denilen yönetim Hinduları “tehlikeli” bulurken onlara karşı Müslümanları kullanıyordu.
Müslümanlar da bunu seve seve kabul ediyorlardı, mahalli toprak sahipleri ve Müslüman asiller zenginliklerini bu sayede koruyorlardı.
Türklerin yakından tanıdığı Genel Vali George Curzon (1899-1905) Müslümanlar lehine bir dizi idari reform gerçekleştirdi.
1905 yılında, en önemli eyalet olan Bengal Başkanlığını Müslüman çoğunluğa sahip Doğu Bengal ve Hindu çoğunluğa sahip Batı Bengal olarak ikiye bölmeye karar verdi.
Ayrımcılık olan algılanan bu karar çok kötü karşılandı.
Aralarında Müslüman köylülere toprak kiralayan birçok toprak sahibinin de bulunduğu Bengal'in Hindu seçkinleri kararı protesto ettiler.
Bengalli orta sınıf (Bhadraloklar) yeni eyalette Biharlılar ve Oriyalar tarafından sayıca azaltılmaktan korkuyor ve kararı siyasi aktivizmleri için bir ceza olarak görüyorlardı.
Swadeshi ("Hint malı satın al") ve İngiliz mallarının boykotu etrafında bir kampanya başlatıldı.
Müslümanlar ise Hinduların bu bağımsızlık yanlısı eylemlerine katılmıyorlardı bile.
Umurlarında değildi “master” dedikleri İngilizler ne dese onu yapıyorlardı.
Başka bir örnek Alman İmparatoru İkinci Wilhelm’di.
Kendisini İslam dinine inanmış biri ve tüm İslam dünyasının ve en başta da Osmanlı Sultanının hamisi göstermekteydi.
İkinci Wilhelm
- “Sultan’a ve 300 milyon Müslümana şunu söylememe izin verin. Almanya asla onların yanından ayrılmayacaktır” diyordu.
Alman İmparatoru İslam dünyasını sonuna kadar kullanma niyetini Rus çarına yolladığı bir mektupta da tekrarlamıştı.
Hatta önceden Hristiyan olmasaydı İslam’ı seçeceğini söylemişti.
Kuşkusuz Hindistan’da, Mısır’da ve diğer yerlerde Almanya’nın en büyük rakibi İngiltere’yi yıkmak ancak Müslümanlara bazı yalanlar söyleme yoluyla mümkün olabilirdi.
“Ümmet” gerçeğinin en açık ve net ifadesi Birinci Dünya Savaşı’nda ortaya çıkmıştı.
Kuzey ve Batı Afrika'da askere alınan Müslümanlar Fransa için çarpışıyordu.
Güneydoğu Asya'daki İngiliz sömürge mülklerindeki Müslümanlar Büyük Britanya için savaşıyordu.
Balkanlar'da Avusturya-Macaristan İmparatorluğu askerleri arasında Müslüman çoktu.
Padişahın Türk askerleri Almanya için cihat yapıyordu. Ve bu askerler dünyanın her yerine dağılmışlardı.
Arap Yarımadası'nda Osmanlı İmparatorluğu'na karşı savaşmak üzere T. E. Lawrence tarafından oluşturulan düzensiz Arap gücü de bugün Filistin bayrağı olarak tanınan bayrak altında Müslüman Türk askerlerini katlediyordu.
Birinci Dünya Savaşı'ndaki askerlerin çoğu Müslümandı.
Ama değişik emperyalist ülkeler için savaşmışlardı.
Cumhuriyetimizi kuran kadrolar bunların hepsini gördüler, yaşadılar.
Alman Kayzeri Wilhelm Osmanlı ve 300 milyon Müslümanın koruyucusu geçiniyordu
HİLAL VE GAMALI HAÇ
Almanya’nın İslam dünyasını etkileyerek yanına alma çabası İkinci Dünya Savaş’ında da devam etti.
Almanya birinci savaşta elde ettiği başarıyı, yani Türkiye’yi savaşa sokmayı becerebilseydi olayların seyri değişik olabilirdi.
Kudüs Başmüftüsü Emin el-Hüseyni'nin 1941 yılında Berlin'de Hitler'le derin bir sohbette çekilmiş fotoğrafı on binlerce kez yayımlandı.
İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanlar, eski Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) ve Balkanlar'daki Müslümanları Reich'a katılmaya çağırmak için bir dizi hocanın hizmetinden yararlandı.
1990'da yayınlanan “The Crescent and the Swastika” (Hilal ve Gamalı Haç) adlı kitapta da Başmüftü El Hüseyni Boşnak Müslüman Waffen-SS'leri incelerken ve Nazi selamı verirken görülüyor.
Orta Doğu ve Kuzey Afrika'ya yönelik Alman propagandasının Adolf Hitler'i İslam'ın büyük koruyucusu olarak tanıtacak kadar ileri gittiğini hayal etmek bugün insanlara çok zor gelse de bir gerçek.
Müslümanları "Allah gökte, Hitler yerde" diye bir şarkıyla etkilemek ise bazı din adamlarının ve onlarla birlikte çalışan aşırı sağcı aydınların para için her şeyi yapabileceklerinin kanıtı.
HİTLER’İN GELECEĞİNİ KURAN MÜJDELEMİŞ (!)
London School of Economics and Political Science'ta Uluslararası Tarih Profesörü olan David Motadel, “Muslims and the Nazi War Machine” adlı kitabında bize bunları anlatıyor.
David Motadel daha önce İslam ve Nazi Almanyası'nın Savaşı adlı kitabın da yazarıdır.
Kitapta Üçüncü Reich'ın en üst düzey yetkililerinden biri olan Heinrich Himmler'in Merkezi Güvenlik Ofisi'ne "Kuran'daki hangi pasajların Müslümanlara Führer'in Kuran'da önceden haber verildiği ve peygamberin işini tamamlamakla yetkilendirildiği görüşüne dayanak oluşturduğunu bulma" emrini nasıl verdiğini anlatıyor.
Himmler’e göre Allah nurunu Hitler’le tamamladığı fikrini yaymak gerekirdi, bugün bile buna inananlar var.
Neyse ki Reich Merkezi Güvenlik Ofisi'nin Doğu bölümünden uzmanlar sonunda Hitler'in bir peygamber olarak tanımlanamayacağı sonucuna vardılar.
Bunun yerine, onu "dönüşü Kuran'da önceden bildirilen ve şövalye George gibi dünyanın sonunda Yahudilerin kralı dev Deccal'e karşı zafer kazanacak olan İsa" olarak sunmayı savundular.
Hitler’in Başmüftüsü Hacı Emin El Hüseyni
BERLİN RADYOSUNUN ARAPLARA ÇAĞRILARI
Araplara “Yahudileri öldürün” çağrıları yapılmasının Mareşal Rommel'in Afrika’ya gelişiyle bağlantılı olduğu açıktır.
Almanlar Tunus ve Libya'da savaştılar, Mısır sınırını geçtiler ve Temmuz 1942'de Kahire'den 250 kilometre uzaklıktaki çöle vardılar.
Yahudi karşıtı kampanya şiddetlendi.
Berlin Radyosu'ndaki Arap sunucu Yahudilerin ülkeden kaçtığını iddia etti ve "Mısır'ı bu zehirli sürüngenlerden temizlediği için Tanrı'ya şükrediyoruz" dedi.
Dinleyicilerini şiddete teşvik edecek kadar ileri gitti:
- "Yahudiler sizi öldürmeden siz onları öldürün".
David Motadel, Yahudilerin Filistin'e kitlesel olarak gelişiyle bağlantılı olarak bu bölgede Siyonizm karşıtlığının artmasına rağmen, savaş sırasında orada Yahudilere karşı büyük katliamlar olmadığını belirtiyor.
Alman birliklerinin Yahudi nüfusun imhasını organize edecek zamanları da yoktu.
Çünkü 1943'teki ilk başarılarından sonra İngiliz ordusu üstünlüğü yeniden ele geçirdi.
Fas Sultanı V. Muhammed, Fransız Vichy hükümeti tarafından çıkarılan Yahudi karşıtı yasalara bile karşı çıktı.
“Les Musulmans et la Machine de guerre nazie” (Müslümanlar ve Nazi Savaş Makinesi) adlı kitapta okuduğumuz üzere, Cezayir'de bazı Müslüman ileri gelenler de "Yahudi nüfusla dayanışma göstermiştir".
NAZİLER İHVAN’I DESTEKLEDİ
Sonunda, Almanların Kuzey Afrika'daki savaş çabalarını desteklemek için dini kullanma girişimleri başarısız oldu.
Bu şaşırtıcı değildi.
Araplar, Nazilerin gözünde Yahudilerle aynı şekilde Semit bir halktı.
Hitler, Avrupalı olmayan halkların ırksal aşağılığı konusunda ısrar eden ilk kişiydi.
Öte yandan Mısır'da Müslüman Kardeşler Mihver'e sempati duyduğunu ifade etmiştir.
David Motadel, 1930'ların başlarında "Kahire'deki Alman delegasyonu Müslüman Kardeşler'i mali olarak bile desteklemişti" diyor.
Bazı üyelerinin Rommel'in birlikleri Kahire'ye yürürken Alman yanlısı bildiriler dağıttığı söylenir.
Müslüman Kardeşler'in kurucusu Hasan el-Benna kısa bir süre İngiliz polisi tarafından gözaltında tutulmuş, ancak "bağlılığının kim iktidardaysa ona olduğunu" açıklayarak kaçmıştır.
ORTA DOĞU'NUN DÖNÜŞTÜRÜLMESİ
Bu hikâye elbette İkinci Dünya Savaşı ile bitmedi.
Diğerlerinden bayrağı Amerika devraldı. ABD, Nazilerin birçok istihbarat bilgisiyle beraber onların istihbarat örgütlerini de alıp kullanmaya başladı.
Buralarda Nazilere ajanlık yapan Özbek, Tatar, Boşnak, Arap gibi birçok İslamcı eleman 1950’lerden sonra Ortadoğu’nun İslamlaştırılması ve çağdaşlıktan uzaklaştırılması yönünde önemli bir rol oynadılar.
Yerel İslamcı hükümetler de ABD’nin uydulaştırma çabalarına çok istekli bir şekilde destek verdiler.
Eski dönemle yenisi arasındaki tek fark ABD'nin yerel liderleri allayıp pullayarak ve kendilerini başka göstermelerine izin vererek İslam toplumlarını manipüle etmek için kullanmalarıdır.
Yoksa kuklacı değişmemiştir.
Katar’da neden aynı zamanda CENTCOM karargâhı ve de Hamas merkezi olduğunun açıklaması budur.
Başka birçok ülkede durum buna benzer.
Ancak bundan dolayı sadece Batı’yı suçlamak hatadır. Onlar kendi çıkarlarının gereğini yapıyorlar.
Anadolu’da denildiği gibi; “Sen boyun eğersen palan vuran çok olur.”
Kayahan Uygur, 11 Ağustos 2024
https://www.odatv.com/yazarlar/kayahan-uygur/orta-dogu-nasil-donusturuldu-bop-projesi-ilk-degil-120057980
 

 

TÜRKİYE HAYALİ

Hedefteki üniter, laik Cumhuriyet: .   ABD'NİN YENİ TÜRKİYE HAYALİ   . .    Samuel Huntington, “ Medeniyetler Çatışması ” adlı kitab...