13 Mart 2021 Cumartesi

Aslında Kime "Aydın" denir

 Aslında Kime "Aydın" denir?

Geçen hafta, bir sonraki yazımızda aydın sorununu ele alacağımızı belirterek şunları sormuştuk: “Aydın nedir? Aydın kime denir? Aydınlar hep devrimci ve solcu mu olur? Sağcı aydın olmaz mı?...” Bu tartışmaya girmemizdeki esas neden, birçok okurun yazılarımızda kullandığımız “Müslüman aydın” terimini yadırgamaları ve eleştirmeleridir.

Önce temel bir soruna yaklaşımımızı ortaya koyalım: Bu yazıları yazmamızdaki amaç, bizce yanlış bilinen veya incelemeden kabul edilen veya hüküm verirken önyargıyla hareket etmeye itiraz etmektir. Tabii ki bu söylediklerim sadece küçük bir kesim için geçerlidir, ama fikirler de bu sayede billurlaşır.

AYDIN MI ENTELEKTÜEL Mİ?

Kaygılarımız var ve dolayısıyla amacımız sadece içimizdeki modern hurafeleri açığa çıkarmak değil, aynı zamanda iktidarın etki alanına girmiş dürüst insanlarla, düşünür ve aydınlarla da tartışabilmektir. Tabii ki bize kızmak isteyenler kızmaya devam edebilirler...

Bugünkü konumuz “aydın nedir ve kime denir”...

Birçok yazarımız ve özellikle de sözlük yazarları, “aydın konusu” üzerine çok sayıda makale ve inceleme kaleme almışlar. Hepsi de aydın teriminin bize Batı’daki entelektüel kelimesinden geçtiğini belirtiyorlar. Osmanlıcada kullanılan “münevver” teriminin yerine 30’lu yıllarda aydın terimi kullanılmaya başlanmış. Her iki terim de bizde olumlu anlamda kullanılıyor. Mevcut sözlüklere göre Münevver: Tenvir edilmiş, nurlandırılmış, aydınlatılmış, ışıklı demek...

Aydın ise: Işıklı, aydınlanmış, açık., anlaşılır, aşikâr, kültürlü, bilgili, münevver, ziyalı, entelektüel demek... Münevver terimine yakın ve aynı kökenden gelen başka kelimeler de vardır: münebbih (uykudan uyandıran, ikaz eden), münecci (kurtarıcı) ve münevvir (aydınlık veren, nurlandıran)...

Bazı yazar ve düşünürlerimiz “aydın kimdir” sorusuna, “eleştiren, sorgulayan, aklı rehber edinen” gibi sıfatlar yükleyerek yanıtlıyorlar.

Batı’da kullanılan entelektüel terimi ise ilk kez 19. yüzyılda (Dreyfus davasında olumsuz kullanılmış) kullanılmış ve Latince (intellectus=anlama ve kavrama yeteneği) kökenlidir. Batı dillerindeki “Intellektuel”, yani aydın terimi daha çok Rus kökenli “intelijansiya” (okumuş yazmış kesim) teriminden esinlenilerek türetilmiş...

Buraya kadar bir sorun yok, çünkü herkes buraya kadar anlaşabilmektedir.

Ancak...

Entelektüel teriminin "sosyolojik" manasını tartıştığımızda herkes bir başka yola girmektedir.

Türkiye’de esas olarak aydın derken; “iktidarı sorgulayan muhalif insan”; “ahlaklı ve vicdanlı insan”; “doğruyu ve gerçekleri dile getiren insan”; “doğru yolu ve çözüm öneren insan”; “önderlik eden ve halkı kurtaran insan” olarak anlaşılmaktadır.

Entelektüel kavramı sosyolojik (toplumsal) bir kavramdır üç tanımlama kategorisinde değerlendirilmektedir.

Eser ve etik değer üreten; Toplumsal düzeni eleştiren, düşünce ve imge taşıyıcısı; Kafa emekçilerinin bir araya getirdikleri toplumsal katmak: mühendisler, teknisyenler, yönetici unsurlar, araştırmacılar, eğitmenler ve sanatçılar...

Buradan çıkan sonuca göre Batı’da da entelektüelin ne olduğu sorununa tam bir yanıt bulunamıyor. Çünkü son yüzyılda devletlerin örgütlenmesindeki karmaşık durum, bilim adamı, yönetici, düşünce adamı, yazar ve gazeteci arasındaki farkları oldukça silikleştirmiştir.

Herkes her şeyi kısmen yerine getirince, hangi görev ve sorumluluğun ne zaman başladığı ve bittiği de karmaşıklaşmaktadır. Normalde mimar bir yapı projesi üretir, ama o söz konusu projeyle bir de mimari politikaları belirlemez mi veya yeni mimari kültürel değerlerin üretilmesini sağlayarak belli bir ideolojik etkide bulunmaz mı?

SOLDA AYDIN KAVRAMI

Anlaşılacağı gibi bugün herkes hem entelektüel hem de değil... İşin gerçeği şu ki, entelektüel (aydın) kavramı Türkçeye daha baştan “aydınlatan” olarak geçmiş ve bununla da kesin bir anlam değişikliğine uğramış.

Aydın kavramının “aydınlatıcı”, “ileriden ve akıldan yana olan” anlamına bir itirazımız yok, ancak aydın kavramı sosyolojinin toplumsal bir kategorisi olarak türetilmiş olan "entelektüel" kavramının yerine ikame edilince sorunlar yaşanmaktadır.

Yurtdışında aydın kavramıyla sosyolojik analizler yapamazsınız, çünkü bilimsel (nesnel) değildir.

Peki kullanılamaz mı, tabii ki kullanılabilir, ama genel anlamda entelektüel kavramının yerine kullanılamaz.

Bugüne kadar entelektüel kavramını inceleyenler ve onu üzerine araştırma yapanlar en çok sol ve Marksistler olmuş.

Marx yazılarında, entelektüel kavramını yer yer “kafa emekçileri” yerine kullanmaktadır; Lenin ise “devletin çalışma alanlarının çoğalması nedeniyle, gitgide daha fazla entelektüellere baş vurduğunu”ve onları “ilişki ve düşünceleriyle burjuvazinin saflarına çektiğini ve onların bağımsızlıklarını gitgide ortadan kaldırdığını” belirtir.

Yani entelektüeller, ekonomik bağımsızlıklarını kaybettikçe daha çok burjuvazinin hizmetine girmektedirler.

Entelektüel kavramıyla ilgilenen en çok Gramsci olmuş.

Ona göre “bütün insanlar entelektüeldir, ama hepsi toplumda entelektüel işlev görmezler.”!!! Gramsci’ye göre her sınıf kendi konumunu sağlamlaştırmak ve mevcut toplumsal hegemonyasını pekiştirmek için entelektüellere ihtiyaç duyar.

Dolayısıyla her sınıf, entelektüellerin oluşturduğu mevcut toplumsal havuzdan kendisine adam devşirir. Bu andan itibaren entelektüellerin görevi, hizmet ettikleri sınıfın çıkarlarını korumak, konumlarını pekiştirecek ideoloji ve argüman üretmektir.

Gramsci’ye göre “Entelektüeller doğaları gereği uzun bir süre içinde meydana gelirler ve bu nedenle de toplumun kültürel kodlarını ve geleneğini [tıpkı dünyanın bütün tarihini barındıran yer katmanları gibi] taşırlar.

Peygamberlerin, kurtarıcıların, önderlerin, sanatçıların ve düşünürlerin bunların arasından çıkmasının nedeni bu olmalıdır.

Bu konuda yararlı bir eser olarak Marksizm Sözlüğü (Yordam Kitap)’nü önerebilirim.

Kanaatimizce entelektüele sahip olmayan hiçbir devlet, yönetim, din, parti ve örgüt olamaz.

Çünkü bunlar toplumların ekmek gibi temel besin kaynağını oluştururlar.

Bunlar olmadan toplumlar da var olamaz, maddenin doğasına aykırıdır bu.

Buradan şuraya varabiliriz:

- Demek ki entelektüellerin görevi, fikir, düşünce, kavramlar ve bilinç (sanat ve edebiyat eserleri üzerinden) üretmektir. Tarihi onlar yaratmazlar ama tarihin yönünü işaret edebilirler. İnsanoğlunun oluşturduğu ilk toplumların entelektüelleri demircilerdi, din adamlarıydı, hekimler ve savaş komutanlarıydı...

Nedenini başka bir zaman tartışmak lazım.

Dolayısıyla entelektüellerin (aydınların) toplumda bir işlevleri olmaktadır, ki o da ideoloji (sanat, edebiyat, bilim, din, siyaset) üretmek ve bunun üzerinden halk üzerinde belli bir sınıfın hegemonyasını pekiştirmektir.

Eskiden beri böyledir bu...

Burada bir parantez açarak bir başka konuya temas edelim.

DÜŞÜNCE Mİ VE EYLEM Mİ?

Sol kesimin önemli bir kısmı (Kemalistler, sosyalistler vs) dünyayı, fikir ve düşüncelerin değiştirdiğini sanıyorlar.

Düşünceler önemlidir, din önemlidir, felsefe önemlidir, siyaset ve programlar önemlidir, ama toplumların değişmesinin, dönüşmesinin, yükselmesinin ve çökmesinin nedeni onlar değildir.

Bunların etkisi var ama bu sadece kısmidir.

Bir toplumun bağışıklık sistemi zayıflamamışsa, güçten kuvvetten düşmemişse hurafelere, batıl inanca açık hale gelmez.

Toplumlar, ürettikleriyle (ekonomi, siyaset, eğitim ve kültür) büyür ve yükselirler veya küçülür ve çökerler.

Düşünce ile eylem arasındaki fark, eylemin belirleyici olmasıdır.

Bazılarına garip gelecek ama yine de bir benzetmeyle açıklarsak, eğer babalarımız sadece düşünce ve fikirde kalsalardı bugün hiçbirimiz meydana gelmezdik.

Düşünce bir motivasyon nedenidir, ama esas iş eylemdir.

Günümüz Türkiye’sinin bir çöküş sürecinde olmasının nedeni de budur.

Yanlış fikirlere kapıldığımız için çökmüyoruz, çoktan yanlış yola girdiğimiz için çöküyoruz. Eğer 30’lu yıllarda toprak reformu yapılsaydı, ağalık ve onunla birlikte dinci gericiliğin zemini de çökerdi; fabrikaların kurulması kesintiye uğramasaydı kentleşme düzgün yolunda giderdi, aşırı göçler olmazdı; kadınlar üretime katılırdı; işçi sınıfı gelişerek toplumda ve siyasette etkin olurdu. Köy Enstitüleri kapatılmasaydı, irtica da gelişeceği bir toprak bulamazdı. Üniversitelerden solcu hocalar atılmasaydı, eğitim düzeyimiz böylesine yerlerde sürünmezdi. Bunların başlangıç tarihi ise 1940’lı yıllardır, emperyalizmle içli dışlı olma halidir. Temel yıkıldıkça, toplumda dinci ve şeriatçı fikirler de yayılmaya başlamıştır, tersi değil.

SOSYOLOJİK KAVRAM OLARAK AYDIN

Yeniden konumuza dönersek, entelektüel, sadece solcuların arasından çıkmaz.

Sağcıların da entelektüeli var, ama biz entelektüel terimini “aydın” terimiyle değiştirerek baştan sağcılara entelektüellik kapısını kapatmışız.

Onlara bunu reva görmüyoruz.

Bu ne sosyolojik (bilimsel) açıdan ne de gerçek hayat ve toplumsal durum açısından doğrudur.

Bu çıkmazı aşmak için de bazı düşünür ve yazarlarımız, "entelektüel ile aydın" kavramını birbirinden ayırarak çıkmazdan kurtulmaya çalışıyorlar.

Halbuki bunlar birbirinin karşılığıdır. Birçok çeviri metin de bu nedenle yanlış olmaktadır.

Batılı yazarlar entelektüeli, “sorgulayan, itiraz eden, görüş ve fikir üreten, mevcut düzenden farklı düşünen” olarak tarif eder; hatta Jean-Paul Sartre, “eylemde bulunan”ı da ekler bu niteliklere.

Sonra da şunu yazar:

-  Entelektüel, kendisini ilgilendirmeyen şeylere burnunu sokan insandır” der. (Aydınlar Üzerine)

Peki bunları sağcı ve Müslüman kişi yapamaz mı?

Sağcıların “düşünenleri, fikir üretenleri, kendisini ilgilendirmeyen işlere burnunu sokanları, sorgulayanları, mevcut durumu kabul etmeyenleri” yok mu?

Var!

Ama biz onlara “aydın” tabirini uygun görmüyoruz.

Türkçede aydın terimini kesinleştirmiş ve kazığa bağlamışız:

- Aydınlanmadan ve ilericilikten yana olan insan.

Yapılması gereken ya aydın kavramının "anlamını" genişletmektir ya da onu entelektüelin yerine "kullanmamaktır".

Nitekim Batı’nın en saygın sözlüğü, Oxford Dictionary entelektüeli şöyle tarif ediyor:

- “Entelektüel, zekasını ve analitik düşünme yetisini, mesleği gereği ya da şahsi amaçlarına erişmek için kullanan kişidir.

Entelektüel terimini sosyolojik açıdan inceleyen Batılılar, onu şöyle tarif etmektedir: 

- “Entelektüel, bilimsel, sanatsal, dinsel, yazınsal açıdan etkin olan, bu alanlarda önemli bir birikime sahip, kamusal alandaki tartışmalara eleştirel yaklaşan kişidir. Bunu yaparken de belli bir partiye, ideolojiye veya ahlaki değere bağlılık göstermek zorunda değildir.

(A Vocabulary of Culture and Society, 1983)

Ali Şeriati de aydın teriminin Farsçaya yanlış girdiğini belirtiyor ve şunları söylüyor:

- “Bu terime baştan yanlış bir anlam ve sıfat yüklemişiz. Terimin kökeni “intelijansiya”dır. Esas olarak bununla da uyanık, anlayışlı, birikimli, şuurlu bir adam akla gelir... Aydın, düşünce ve fikir konusunda çalışan bir ferttir...” (Aydın Üzerine)

Peki bizde ne yapılıyor?

Aydın kavramını entelektüel yerine kullanıyoruz, biri de çıkıp sağcıların ve müslümanların da aydınlarının olduğunu söylediğinde, onu bir tek aforoz etmediğimiz kalıyor...

İyi hafta sonu dilerim...

Sadık Usta 11.03.2017

 

https://odatv4.com/aslinda-kime-aydin-denir-1103171200.html



6 Mart 2021 Cumartesi

Beyin Göçü

      Beyin Göçü:

"Her şeye rağmen iyi ki gelmişim demek zor"

Boğaziçi eylemleri, beyin göçü tartışmalarını yeniden alevlendirdi. Almanya'ya yerleşen ODTÜ ve Boğaziçi mezunlarına yaşananlara dair görüşlerini ve gelecek perspektiflerini sorduk.

Almanya'ya yerleşen mezunlar Türkiye'de yaşananlara ne diyor?

Boğaziçi Üniversitesi öğrencilerinin Melih Bulu'nun rektör olarak atanmasına karşı başlattıkları protesto eylemleri iki ayı aşkın süredir devam ediyor. Boğaziçi öğrencilerinin eylemlerine yönelik polisin geçtiğimiz haftalardaki sert müdahalesi ve beraberinde dile getirilen akademide liyakata değer verilmediği şeklindeki eleştiriler ise Türkiye'de beyin göçünü tartışmaya açtı.

İstatistikler de şansını yurt dışında denemeye karar veren "nitelikli iş gücü"nün artış eğiliminde olduğuna işaret ediyor.

Metropoll Araştırma Şirketi'nin Ocak ayı anketine göre, Türkiye'de halkın yüzde 47'si yurt dışında okumak veya çalışmak istiyor.

Ebeveynlerin kendileri ya da çocukları için tercih ettikleri ülkelerin başında ise Almanya geliyor. Ancak, Almanya-Türkiye arasındaki göç yolunun tarihi epey eskiye dayansa da bu kez işçi göçü değil, "beyin göçü" gündemde.

İstanbul Bilgi Üniversitesi’nden Prof. Dr. Ayhan Kaya'ya göre, Almanya'daki Türkiye toplumunun varlığı bu ülkenin tercih edilmesinde önemli rol oynuyor.

Kaya, bu durumun uluslararası göç teorilerinde sıklıkla kullanılan "Toplumsal Ağlar Teorisi"yle açıklanabileceği görüşünde.

"Göçmenler kalifiye olsunlar veya olmasınlar genellikle var olan birtakım toplumsal ağları takip ederek kendi göç güzergâhlarını belirlerler.

Almanya, 1960'lı yıllardan bu yana Türkler için Avrupa'dır" diyen Kaya, özellikle Berlin'in eğitim olanaklarının fazlalığı, çok kültürlü, kozmopolit ve zengin kültürel hayatıyla gençleri çektiğini ifade ediyor.

Kaya'ya göre, bu kentteki Türk varlığı da gençlerin son yıllarda Berlin'e göçünü etkileyen en önemli nedenlerin başında geliyor.

Nitelikli iş gücünün, Berlin'in yanı sıra Düsseldorf, Köln, Frankfurt gibi büyük kentleri de sıklıkla tercih ettiği görülüyor.

Peki, Türkiye’nin en iyi üniversitelerinden mezun oldukları halde, başka bir ülkede gelecek kurmaya karar verenleri "sıfırdan başlamaya" iten nedenler neler?

"Konuşmak için heyecanımızı yitirdik"

Boğaziçi Üniversitesi Elektrik Elektronik Mühendisliği mezunu olan Selim Özgen için bu adımı atmaya karar vermek çok da kolay olmamış.

Özgen, Atatürk İlke ve İnkılapları Tarihi Enstitüsü’nde yüksek lisansını, ODTÜ'de de doktorasını tamamladıktan sonra 2017 yılında Almanya'ya gelmiş.

Özgen, "Özellikle Gezi Parkı protestolarından sonra bizim gibi bir şeyler söylemek isteyenlerin çok da dinlenmeyeceğine dair bir hayal kırıklığı oluşmuştu" diyor.

Kendisinin de mezunu olduğu üniversitede yaşananların ise beklenen bir gelişme olduğunu ifade ediyor ve Boğaziçi’nde yaşananları da "Hükümetin sıkışması, herhangi bir gündem eksikliği hissetmesi durumunda dokunmayacağı, tabu olarak kalan hiçbir konu olmadığını gösteren bir şeydi benim için" sözleriyle değerlendiriyor.

Gençleri haklı bulduğunun altını çizen Özgen, "Akademik özgürlük kaybolduğu zaman kolay kolay geri gelecek bir şey değil ve etkileri de uzun erimde görülecek bir şey. Gençlerin bu dediklerinin anlaşılmamasının onları ne kadar küstürdüğünü tahmin edebiliyorum" diye ekliyor.

Almanya'da bir otomotiv firmasının otonom sürüş sistemleriyle ilgili bir projesinde çalışan Selim Özgen, Türkiye'nin geleceğine ilişkin ümitsizliğini ise "Son dönemde bir şeyler üzerine konuşma heyecanımızı yitirdik" sözleriyle anlatıyor.

"Eskiden de siyasetin çok iyi gitmediğinin farkındaydık, ama artık konuşmak için bir hevesimiz kalmadı. Demek ki o kızgınlık hali de aslında insanın bir şeyleri düzeltme isteğiyle alakalıymış" diyen Özgen, yaşanan tüm olumsuzluklara rağmen, yakınlarını ve sevdiklerini geride bıraktığı için "iyi ki gelmişim" demenin de çok zor olduğunu ifade ediyor.

"Yazacağınız pankartı bile 10 gün düşünmeniz gerekiyor"

Ezgi Ünsal için ise Türkiye'den gitme kararında anne olmak belirleyici olmuş. ODTÜ Gıda Mühendisliği mezunu olan Ünsal, geçen yıldan bu yana eşi ve 5 yaşındaki oğluyla Düsseldorf'ta yaşıyor ve küresel bir gıda zincirinde iş geliştirme müdürü olarak çalışıyor.

Ünsal, "Kendi çocukluğumu ona veremeyeceğimi fark ettim" diyor oğlu için. Öğrencilik döneminde kendisinin de ODTÜ'deki protestolara katıldığını söyleyen Ezgi Ünsal, "Şimdiyse, bir anne olarak çocuğumun gelecekte üniversitede eylemlere katılmasını engellemeye çalışırım" diyor ve ekliyor:

- "Biz söylemek istediğimizi söylerdik, bundan da korkmazdık. Şimdi ise yazacağınız pankartı bile 10 gün düşünmeniz gerekiyor."

Yurt dışına çıkış kararını almak kolay olmasa da çocuğunun daha eşit şartlarda eğitim alabilmesi ve kendini daha özgürce ifade edebileceği bir ortamda büyümesi Ezgi Ünsal ve eşi için en büyük motivasyon olmuş.

"Türkiye'de eğitimli olmanın herhangi bir saygı değeri kalmadı"

"İstediğimiz saygı görmek, değer görmek… Eğitim almış insanlara eskiden toplumun da bir saygısı vardı. Ama artık Türkiye'de eğitimli olmanın ya da belirli bir bilgi birikimine sahip olmanın herhangi bir karşılığı yok, bir saygı değeri yok."

Bu sözler ise bir başka ODTÜ mezununa ait. ODTÜ Felsefe Bölümü'nden mezun olan Zeki Öztürk, yine aynı üniversitenin Humboldt Üniversitesi'yle ortak Sosyal Bilimler yüksek lisans programını Berlin’de tamamladıktan sonra Türkiye'ye dönmeyi tercih etmiş.

Ancak özellikle 2014 yılındaki Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden sonra yeniden Almanya'ya gelmeyi ciddi ciddi düşünmeye başladığını söylüyor. Yaşadığı hayal kırıklığını, "Önümüze Recep Tayyip Erdoğan mı Ekmeleddin İhsanoğlu mu diye bir oy pusulası kondu. Bu ikisi de benim yaşamak istediğim ya da görmek istediğim Türkiye'nin paydaşları değildi ve o zaman aslında 'evet bu ülkede yönetim benim için uygun değil, ama buna alternatif oluşturacak bir siyasal ortam da yok' diye düşündüm" sözleriyle ifade ediyor.

Boğaziçi protestolarında yaşananlara ise şaşırmamış Zeki Öztürk. "Zamanında belki ODTÜ biraz marjinalize ediliyordu, ama bugün bu Boğaziçi'nde oluyor ve bazı üniversiteler susuyor. Yarın bir gün başka üniversitelere de sıra gelebilir" ifadelerini kullanıyor.

2017'de Almanya'ya yerleşen Öztürk, Türkiye'den ayrılma kararında fiziksel koşullardan çok, artarak devam eden baskı ortamının belirleyici olduğunu vurguluyor ve şöyle devam ediyor:

- "Türkiye, tek bir profilin, tek bir inanışın, tek bir tipin yaşadığı bir ülke değil. Türkiye tam bir mozaiktir. Fakat gördüğüm şu ki; farklı görüşleri zaten kabul etmiyoruz, ama galiba artık varlıklarını dahi kabul etmek istemiyoruz."

"Mücadele yalnızca ülkede kalınarak yürütülmüyor"

Frankfurt'ta yaşayan Oya Aytürk de Boğaziçi Üniversitesi Kimya Mühendisliği mezunu. Mezunu olduğu okulda yaşananlar için "Öğrencilerin haklı davalarını yakından takip ediyorum ve destekliyorum" diyor. 35 yaşındaki Aytürk, yüksek lisansını tamamladıktan sonra, staj için geldiği Almanya'da kendisine yapılan iş teklifini kabul edip yeni bir hayata başlamayı tercih etmiş.

Sonrası ise Almanya'daki Türk toplumu için tanıdık bir hikâye. "Bir iki sene çalışıp dönerim" diye geldiği Almanya macerasının 10 senedir sürdüğünü söylüyor, "Dönmek için gereken motivasyonu bulamadım kendimde hiçbir zaman" diyor.

Kimyevi ürünler üreten çok uluslu bir firmanın araştırma geliştirme departmanında teknoloji uzmanı olarak çalışan Oya Aytürk'e göre, ülkeden ayrılmak ise ne düşünüldüğü kadar kolay bir karar ne de tercih edilebilir bir durum.

- "Kendi potansiyellerini kullanabilecekleri alanlar sağlansa insanların isteyerek ülkelerini terk edeceklerini düşünmüyorum" diyor. Aytürk "Biz de sonuçta zor bir yol seçiyoruz. Gelip sıfırdan bir hayata başlamak, dilini konuşmadığınız bir ülkede yaşamak çok da zevk alınarak yapılan şeyler değil" diye ekliyor.

Kendi iç sorgulamasını da yaptığını anlatıyor Aytürk. "Acaba Türkiye’de kalıp bir şeylerin savaşını mı vermeliydik?" diye çok düşündüğünü, ama sonra yurt dışında olma düşüncesiyle barıştığını ifade ediyor ve şöyle devam ediyor:

- "Memlekete hizmet etmek istiyorsanız bunu illa memleketin içinde yapacaksınız diye bir şey yok. Ben bu yaşımda ve bu üretkenliğimde Almanya’da çalışıp, sonra ilerde Türkiye’ye dönüp aslında çok daha iyi bir şekilde ülkede üretimde bulunmaya devam edebilirim."

Aytürk, bu dönüşün "manalı" bir biçimde gerçekleşmesi gerektiğinin de altını çiziyor:

- "İnsanların kendilerini verimli ve manalı hissedebilecekleri şekilde dönmeleri lazım. Ama bu konuda bocalıyoruz. Çünkü kendimize o alanı bulamıyoruz şu an Türkiye'de" diye konuşuyor.

Sinem Özdemir

06.03.2021

© Deutsche Welle Türkçe

https://www.dw.com/tr/beyin-g%C3%B6%C3%A7%C3%BC-her-%C5%9Feye-ra%C4%9Fmen-iyi-ki-gelmi%C5%9Fim-demek-zor/a-56786909?fbclid=IwAR3-mh7WVh8uoIcoKEIV6RwIQC79oGXmsyY83lszvY9PaBdU1vz1fP9sqTg

______________________________________________________________________________________________________________


28 Şubat 2021 Pazar

Finlandiya Eğitim Sistemi

Zengin ve fakire eşit fırsat tanıyan

Finlandiya eğitim sistemi nasıl dünyaya örnek oldu?
Finlandiya halkı, asfalt ile 1920'li yıllarda tanışmıştı.

19. yüzyılın başlarına kadar tek bildikleri yoksulluktu.

Aksine Brezilya'nın Sao Paulo şehrinde ilk asfalt yol 1909'da yapıldı.

O dönem tarımsal ekonomiyle ayakta kalmaya çalışan Finlandiya, ilk asfalt otoyolunu açmak için 1963 yılını bekleyecekti.

Ancak bu iki ülke, yıllar içinde bambaşka noktalara evrildi.

Finlandiya eğitim sistemi ve sosyal politikalarını dönüştürerek dünyanın en ünlü ve saygın eğitim sistemini oluşturdu.

Brezilya ise birçok Latin Amerika ülkesi gibi yoksul ve zengin ailelerin çocukları için eşit eğitim fırsatları yaratmayı halen başaramadı.

Finlandiya mucizesi

Bu mucizevi dönüşüm Finlandiya'da 1970'li yıllarda başladı ve yenilikçi reformlar sayesinde değişim ruhu güç kazandı.

Ülke, 30 yıl içinde vasat bir eğitim sistemini küresel eğitim sıralamalarının tepesinden inmeyen bir "yetenek kuluçka makinasına" çevirdi.

Böylece sofistike bir sanayi ekonomisi yarattı.

Peki nasıl?

Özetlersek, dünya ne yapıyorsa tam tersini yaparak.

Finlandiya işin mutfağından başlayarak hem ders saatlerini kısalttı, hem de sınav ve ödev sayısını azalttı.

Uluslararası eğitim uzmanları, bu anlayışın gizli formülünü inceliyor.

Finlandiya ise, sırrını şöyle açıklıyor:

    -Kaliteli kamu eğitimi, sadece eğitim politikalarının değil aynı zamanda sosyal politikaların bir sonucudur.

1990'lu yıllarda 'Finlandiya Dersleri" kitabında bu reformların yaratıcılarından eğitimci Pasi Sahlberg, şu ifadeleri kullanmıştı:

"Yüksek sosyal refah düzeyi, çocuklar için eşit fırsatlar, aynı zamanda bedava ve kaliteli öğrenmeyi garantilemekte kritik bir rol oynuyor."

Eşit fırsatlar

Başkent Helsinki'nin en önemli ortaokullarından Viikki'yi örnek verelim.

Finlandiya'nın tüm okullarında olduğu gibi, burada bir iş adamının çocuğu ile bir işçinin çocuğunu yan yana görebilirsiniz.

Hiçbir şekilde onlardan okul ücreti ya da harç alınmıyor.

Okulun geniş kafeteryasında her gün cömert miktarda sağlıklı gıda veriliyor ve buradaki 940 öğrencinin tamamına ücretsiz sağlık hizmetleri ve diş tedavisi sunuluyor.

Okul malzemelerinin hepsi bedava.

Çocuk gelişimi uzmanı pedagog ve psikologlar da dikkatle öğrencileri takip ediyor, disleksi (okuma yazma öğrenme güçlüğü) gibi sorunları hızla tespit edip onlara destek veriyor.

Sahlberg, "Sosyal eşitsizlik, çocuk yoksulluğu ve temel hizmetlerin yetersizliği bir ülkenin eğitim sisteminin performansını azaltan güçlü bir etken" diyor.

Dönüşüm

1960'lı yılların sonuna gelindiğinde Finlandiyalıların sadece yüzde 10'u ortaokul mezunuydu.

Birçok ailenin eğitim kurumlarına verecek parası yoktu ve devlet okulları yetersizdi.

Toplumun sadece yüzde 7'sinde olan üniversite diploması, nadir verilen bir ödül gibiydi.

Ancak Finlandiya tarihi, dirençli toplumuyla bilinir.

Ülke, 1917'de İsveç Krallığı'nın 600 yıl ve Rusya İmparatorluğu'nun en az 100 yıl süren hâkimiyetinden kurtularak bağımsızlığını ilan etti.

1970'lerde değişim başladı ve insan sermayesini geliştirmek, devletin önceliği oldu.

"Peruskoulu" adı verilen 9 yıllık (ilk ve orta eğitim) zorunlu eğitim sistemi de eşitlik ve sosyal kapsayıcılık değerleri altında şekillendi.

Bir sonraki öncelikleri, öğretmenler için üniversitelerde mükemmel bir mesleki eğitim programı yaratmaktı.

Günümüzde ülkedeki gençlerin büyük bölümü, tıp ve hukuk gibi çok istenen bölümlerin de üstüne öğretmenlik mesleğini koyuyor.

Toplumda katılımcılık

1990'larda eğitim yeni bir devrime sahne oldu.

Devlet, sadece eğitimciler değil ebeveynler, siyasetçiler ve özel sektör temsilcilerinin oluşturduğu sendika ve dernekleri yardıma çağırdı.

Sahlberg, bu dönemde sivil toplumun hızlı ve derinlikli bir sistem dönüşümünde rol oynadığını belirtiyor.

Nitekim Peruskoulu'yu 90'ların sonunda matematik, fen bilgisi ve okuduğunu yorumlama gibi alanlarda dünya liderliğine taşıyan da bu katkılardı.

2001'de Finlandiya, Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü'nün (OECD) "Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı" PISA'da tüm alanlarda dünya sıralamalarının tepesindeydi.

Eğitime yatırım da ülkede ekonomik kalkınma ve yoksulluğun önüne geçmek için lokomotif görevi görüyor.

Eşitlik beşikte başlıyor

Finlandiya'da 1970'lerden itibaren refah devleti kök saldıkça, dev bir sosyal yardım ağı kuruldu.

Bugün gelir sahibi kişi başına vergi oranı yüzde 51,6 ama bu ülkenin Birleşmiş Milletler tarafından dünyanın en mutlu ülkesi seçilmesine engel olmadı.

1930'ların sonunda hamilelere 50 basit bebek bakım malzemesinden oluşan yardım paketleri verilmeye başlandı.

Böylece sosyal sınıftan bağımsız olarak her çocuk hayata eşit başlayabiliyor.

Ayrıca bebek doğduğunda anneye 105 iş günü, babaya da 54 iş günü izin veriliyor.

Böylece çocuklar ilk yaşını aileleriyle yakın temas içinde geçiriyor.

Ebeveynlerden biri evde çocukla kalmayı tercih ederse devlet o kişiye ayda 450 euro destek veriyor. Çocuk üç yaşına gelene kadar anne de baba da işe dönme hakkına sahip.

Mesleğe geri dönünce de devlet desteği ile iş yükleri azaltılıyor.

İşe dönenler için sübvanse edilmiş özel bebek bakım merkezleri mevcut.

Düşük gelirli aileler bakım merkezlerine para vermiyor.

Hane gelirine göre değişmekle beraber en yüksek aylık ödeme 290 euro.

Finlandiyalı çocuklar 6 yaşında bedava anaokuluna başlıyor.

Amaç, basit yetenek ve bilgileri edinmelerini sağlamak ve onları okula hazırlamak.

Üniversitelerden teknik ve mesleki eğitim kurumlarına yükseköğretimde de herkes için eşitlik anlayışı devam ediyor.

Yani anaokuldan doktoraya kadar eğitim parasız.

"Finlandiya halkı, sadece kendi yaşamları değil, başkalarının yaşamlarını da öne çıkaran bir ortak sorumluluk duygusuna sahip.

"Çocuğun bakımı ve refahı için çabalar, daha doğumdan önce başlıyor ve yetişkinliğine kadar uzanıyor. Çocuk yuvaları gibi temel hizmetler, herkese eşit ve ücretsiz olarak sunulan bir hak.

Finlandiya eğitimi kamu yararı olarak görüyor bu yüzden de anayasasında temel bir insani hak."

Eğitim Uzmanı Pasi Sahlberg

 Claudia Wallin, BBC Mundo, 25 Eylül 2018

 https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-45626450

Yazmak Zorunda Kaldığım İçin

    Yazmak Zorunda Kaldığım İçin:

    Bu yazıyı yazmak zorunda kaldığım için çok üzgünüm. 

Ahirete intikal etmiş bir insanın siyaset anlayışına dikkat çekerken onun hakkında olumsuz şeyler yazmak zorunda kaldığım için üzgünüm. 
Yazacaklarım ona gönül vermiş, saygı duyan, hürmet besleyen insanları muhtemelen incitecek, üzecek, bunun için üzgünüm. 

Sonradan; yanlış, saçma, ülkeye yarardan çok zarar verici olduğunu anladığım, Erbakan Hoca ile beraber oluşan o gençlik hayallerimi, onlar uğruna harcadığım zamanları, emekleri, yaşanmamış aşklarımı, kıymeti bilinmemiş, heba edilmiş gençliğimi, bu hayaller peşinde koşarken ihmal ettiğim çocuklarımı ve bütün bunların hayatımda neden olduğu tahribatı ve o tahribatın yarattığı acıyı yeniden duymak dahası artık bütünüyle kurtulmak istediğim keşkelerimi, iç çatışmalarımı, iç hesaplaşmalarımı yeniden hatırlamak, yaşamak, hissetmek zorunda kaldığım için de çok üzgünüm. 

Sadece benim duyduğum acıları değil, rahmetli Erbakan’ın yarattığı bu hayaller peşinde koşarken gençliğini heba etmiş, bunun uğruna hayatı yaşamayı, çocuklarıyla vakit geçirmeyi ıskalamış, bugün Türkiye’nin içinde bulunduğu duruma bakıp büyük bir hayal kırıklığı yaşayan, bilmeden katkı verdiği bu yıkımın acısını yüreğinde duyan milyonlarca insan var, onlar için de çok üzgünüm. 

Erbakan Hoca ile kişisel olarak tanışmış, erken gençlik yaşlarında ona büyük hürmet, saygı duymuş, dahası onun evinde, onunla günlerce baş başa sohbet etmiş, bir kısım eleştirilerini, öfkelerini, yaşadığı hayal kırıklıkları onun yüzüne karşı söylemiş, bu nedenle de onun arkasından konuşmamaya özellikle dikkat eden biri olarak bu yazıyı yazmak zorunda kaldığım için de çok üzgünüm.

Yazmak zorundaydım çünkü ülkemizin şu günlerde yaşadığı bu karanlıktan, içine düşürüldüğü bu girdaptan çıkış yolunu bulmak için her şeyi açıklıkla konuşmak ve doğru tavrı, tutumu, yaklaşımı geliştirmek zorundayız.

Tam olarak neyle mücadele ettiğimizi, neyin mücadelesini verdiğimizi, dahası ülkenin içine düşürüldüğü bu girdaptan çıkabilmek, benimsememiz gereken yaklaşımları netleştirmek için bu konuları yazmak, konuşmak zorundayız. 

Asıl konuya geçmeden önce özellikle altını çizeyim: Evet uzlaşmadan yanayım, evet demokrasiden, eşitlikten, adaletten, toplumsal bütünlükten, farklılıklarımızı koruyarak bir arada durmaktan, dahası muhalefetin bir araya gelerek acil olarak güçlü bir demokrasi ittifakı kurmasından yanayım. 

Fakat uzlaşmanın yanlışta değil demokraside, adalette, eşitlikte, özgürlükte, liyakatte ve ülkemiz için hayati değerdeki özgürlükçü laiklikte olması gerektiğini düşünüyorum.

Şimdi geleyim asıl konuya. 

Muhalefet parti liderleri tam kadro olarak Erbakan Hoca’nın 10’uncu ölüm yıl dönümü anma toplantısına katıldı.

Yapılan konuşmalar, edilen sözler, Erbakan’a düzülen övgüler, verilen pozlar…

Bütün bunlara bakınca, “Muhalifler olarak biz tam olarak neyin mücadelesini veriyoruz” demekten kendimi alamadım.  

Muhalefet partilerinin Erbakan’ı anma toplantısına katılmasının, birlik fotoğrafı vermesinin asıl amacının uzlaşma kültürünü pekiştirmek olduğundan dahası iyi niyetle yapıldığından zerre şüphe etmiyorum. 

Ama biliyoruz ki “Cehennemin yolları iyi niyet taşlarıyla döşelidir.” 

Esasında o anma toplantısında beni rahatsız eden şey, muhalefet liderlerinin toplantıya katılımından daha çok konuşmalarda edilen sözler ve o konuşmaların ruhuna sinmiş sorunlu bir siyaset anlayışının tezahürüydü.

Hem Erdoğan’ın ve onun siyaset anlayışının ülkede yarattığı tahribattan şikayet edip hem de bu siyaset anlayışının asıl kurucu lideri, Erdoğan’ın da hocası Erbakan’a övgüler düzmek bana göre hem samimiyet sorunu taşıyor hem de ülkedeki asıl sorunun görülmesini engelliyor.

Erbakan’a övgüler düzmek asıl sorunun belli bir siyaset anlayışı olduğu gerçeğinin toplum tarafından fark edilip kabul edilmesini ve bu siyaset anlayışının ülkeye verdiği zararın asıl kaynağının kavranmasını engeller.

Bu ülkede yaşanan siyasal sorunun asıl kaynağı kişiler ve onların yanlış uygulamaları değil, belli bir siyaset anlayışıdır. 

Yani bugün ülkenin içinde bulunduğu durumun nedeni Erdoğan değil, onun benimsediği siyaset anlayışıdır.

Yani inancın siyaset malzemesi yapılmasıdır.

Dava idealinin demokrasi, adalet, özgürlük gibi evrensel değerlerin önüne konulmasıdır. 

Toplumsal barışı sağlayan özgürlükçü laiklik anlayışının tahrip edilmesidir.

Ahlakın yerine konan inanç anlayışının toplumsal çürümeyi daha da hızlandırmasıdır. 

Ümmet, İslam Dünyası denilen tam olarak ne olduğu, kim olduğu bilinmeyen afaki bir topluluğun yararını ülkedeki bireyin, vatandaşın, toplumun yani Türkiye’nin yararından daha öncelikli gören siyaset anlayışıdır. 

Toplumsal bütünlüğü tahrip eden, liyakati bütünüyle devre dışı bırakan dini inanç temelli, ümmet bilinci çerçevesindeki ‘biz ve onlar‘ ayrımına dayalı yönetim anlayışıdır.

Akla, bilime önem veren özgür bireyler yerine esas amacının dindar nesil yetiştirmek olduğunu söyleyen ve eğitim sistemini bu çerçevede düzenleyen siyaset anlayışıdır. 

Dindarlıktan anlaşılanın da ahlaktan, dürüstlükten, nezaketten uzak, içi boşaltılmış bir din anlayışıdır. 

İşte bütün bu siyaset anlayışının fikir babası, kurucu lideri, hocası ve bugün bu siyaset anlayışını uygulayan kişileri yetiştiren, eğiten kişidir Erbakan.

İnancı ideoloji haline getiren kişidir Erbakan.

İnanç esaslı ‘biz ve onlar‘ ayrımını her ortamda kullanan ve bunu toplumun zihnine işleyen kişidir Erbakan.

Anadolu Müslümanlığını ideolojik siyasi bir davaya dönüştüren, bu yaklaşımla tertemiz inancımızı toplumu ayrıştırıcı bir değer haline getiren daha doğrusu bu anlayışın ülkede büyümesini sağlayan kişidir Erbakan. 

İnanç temelli siyaset anlayışının filizlenip kök salmasını sağlayan kişidir Erbakan.

Dindar insanların zihninde demokrasi, özgürlük, eşitlik gibi değerlerin yerine itaat kültürüne dayalı bir anlayışın yerleşmesini sağlayan kişidir Erbakan

Ahlaki sorun taşıyan yaklaşımları, tercihleri, yöntemleri ‘dava için‘ diyerek meşrulaştıran bu yolun dindarlar tarafından bir kültür haline getirilmesini sağlayan kişidir Erbakan.

Ümmet bilinci diyerek Rabia’nın Berkin Elvan’dan daha kıymetli görülmesine neden olan bu anlayışın yaygınlaşıp büyümesine liderlik eden kişidir Erbakan. 

İstismara dayalı katı laiklik anlayışını düzeltmek, mücadelesini bunun için vermek yerine dindar insanların laikliğin kıymetini anlamasını engelleyen, milyonlarca insanın bu değere karşı bir anlayışla yetişmesini sağlayan kişidir Erbakan.

Evet, bu ülkede, “Gericilikle mücadele ediyoruz” diyerek dindarları toplumsal hayatın dışına atmaya çalışanlara karşı bu insanların toplumsal hayatta var olması için büyük bir mücadele sürdürdü. 

Bu konuda hakkı inkar edilmez bir başarı da elde etti.

Fakat bütün bu mücadeleyi verirken o kadar yanlış bir yöntem uyguladı ki milyonların yaşamına, hayatına olumsuz etki edecek bir anlayışın büyümesine neden oldu. Dahası mücadelede benimsediği siyaset anlayışıyla temsil iddiasında olduğu inancımıza o kadar büyük zararlar verdi ki bugün geldiğimiz noktada “Erbakan özelde dindar kesime, genelde Türkiye’ye yarar mı sağladı zarar mı verdi” sorusunu insan kendisine sormadan edemiyor. 

Durum bu kadar netken Erbakan’ı anma toplantısına gidip Erbakan’a övgüler düzüp onun siyaset anlayışını uygulayan Erdoğan’dan şikayet etmek hiçbir anlam ifade etmiyor.  

Anma toplantısına katılan muhalefetin yanılgısı 

Muhalefet liderlerinin Erbakan’ı anma toplantısında sergilediği tutumun diğer bir sorunlu yanı ise toplumun büyük çoğunluğunun dindarlık refleksiyle oy verdiği yanılgısına inanan ve söylemlerini bu yanlış algıya göre ayarlayan ve bu algıya teslim olmuş bir ruh haline bürünmüş olmaları.

Bütün araştırmalar bize gösteriyor ki Türkiye’de dindarlık refleksi ile oy verenlerin oranı yüzde 20’leri geçmiyor.

Zaten Erbakan da 40 yıllık siyasi hayatında en yüksek yüzde 21 oy alabilmişti. 

Ondan ayrılan Erdoğan ve arkadaşları, “Erbakan’ın giydirdiği Milli Görüş gömleğini çıkardık, biz artık laiklikten yanayız, muhafazakar demokratız” diyerek yola çıktı ve ancak bu söylemle oylarını artırabildi.

Erdoğan oyunu artırmak için, “Biz de laiklikten yanayız, demokratız” demek zorunda kalmışken 20 yıl sonra muhalefet tam tersine muhafazakar değerlere vurgu yaparak oy alabileceğini sanması bana göre hem büyük bir yanılgı hem de Erdoğan’ın mevcut siyaset anlayışını meşrulaştıran bir işlevi var. 

Türkiye’de böyle bir seçmen profili olsaydı, yani seçmenin büyük çoğunluğu dini duygularla siyasi tercihte bulunuyor olsaydı Saadet Partisi’nin oyu yüzde 1 olmaz, yine o gelenekten gelen Deva ve Gelecek Partisi’nin oy oranları bunca olup bitene rağmen yüzde 1/2 bandında kalmazdı.

Bütün araştırmalar bize gösteriyor ki kararsız, “Hiçbir parti” diyen seçmen oranı neredeyse yüzde 25’lere varmış durumda.

Bu seçmenler ne Saadet Partisi’ne ne Deva’ya ne de Gelecek Partisi’ne gidiyor. 

Hal buyken muhalefetin bu tür bir siyaset anlayışına prim vermesinin izah edilir bir tarafı yok.

Bu siyaset anlayışına prim vermek, bunun ülkede genel geçer bir yaklaşım olduğuna inanmak Erdoğan’ın siyaset anlayışının ülkedeki siyaset alanının çizgilerini belirleyici tek faktör haline geldiğini gösteriyor. Ve bunun giderek nasıl bir daralmaya yol açacağını görmek gerekiyor.

Saadet’e, Deva’ya, Gelecek’e bile gitmeyen yüzde 25 kararsız seçmen dururken, dahası dini duygularla siyasi tercih belirlemeyen yüzde 80’den fazla bir seçmen kitlesi varken bütün partilerin ille de o yüzde 20’ye göz dikmiş olması, onların dikkatini çekecek söz ve yaklaşımlara prim vermesi hakikaten çok tuhaf.

Muhalefetin dindar değil demokrat ve özgürlükçü olması gerekiyor.

Ülkeyi yönetebilecek güçte ve iradede olduğuna toplumu inandırması gerekiyor.

İnançlara, giyimlere, yaşam tarzlarına saygılı farklılıkları zenginlik gören bir anlayışı bütünüyle benimsemesi gerekiyor.

Dini değerlere vurgu yaparak, dindar kesime şirin görünmeye çalışarak değil, tam tersine o seçmene de laikliğin onların inancını korumada tek güvence olduğunu, bu tür inanç istismarına dayalı siyasetin ülkeye/inanca verdiği zararları anlatacak ve geçmişten günümüze sürdürülen inanç, kimlik, mezhep ayrımlarını ortadan kaldıracak, bu ayrımların neden olduğu yaraları saracak bir yaklaşım ve söylem geliştirmesi gerekiyor.

Toplumun bütün kesimlerini mutlu edecek yeni bir Türkiye hayali gerçekleştirmesi gerekiyor.

Uzlaşma demek toplumun bir kesiminin yanına gitmek, onları yüceltmek değil, toplumun bütün kesimlerinin, siyasi aktörlerinin demokrasi, eşitlik, adalet, liyakat ve herkes için huzurlu, mutlu bir ülke ideali etrafında olmasıdır. 

Bunu sağlamak için de cesarete, samimiyete, açıklığa dürüstlüğe ve ilkeli olmaya ihtiyaç var.

Değerlerden, ilkelerden uzak toplumun bir kesiminin hassasiyetine gereğinden fazla öne çıkarıldığı bir uzlaşma hem topluma inandırıcı gelmeyecek hem de Erdoğan karşıtlığı algısından kurtulamayacaktır. 

Türkiye’nin Erbakan’ı da Türkeş’i de Demirel’i de Ecevit’i de aşacak, onların bu ülkede açtığı yaraları tamir amaçlı, daha aydınlık, daha demokrat, daha barışçı bir siyaset anlayışına ihtiyacı var.

Muhalefet bu yeni siyaset anlayışını ortaya koyamadığı için bugün kararsızlar ikinci büyük seçmen grubu haline gelmiş durumda.

Kararsız seçmen dindar refleksle hareket etseydi mevcut muhafazakar partilerden birine giderdi.

Gitmediğine göre…? 

28.02.2021,

LEVENT GÜLTEKİN

acikcenk@gmail.com

http://www.diken.com.tr/bu-yaziyi-yazmak-zorunda-kaldigim-icin-cok-uzgunum/?fbclid=IwAR1CS5Zbe-UuaMQODh1tgtKWonfwXRx7ce_TrS_Tj5dUqwkyLEFzyoVfxw8

VIDEO:

https://www.facebook.com/Leventgultekin/videos/217143230146269



TÜRKİYE HAYALİ

Hedefteki üniter, laik Cumhuriyet: .   ABD'NİN YENİ TÜRKİYE HAYALİ   . .    Samuel Huntington, “ Medeniyetler Çatışması ” adlı kitab...