3 Eylül 2021 Cuma

Tevfik Fikret ve ''Sis''

 Tevfik Fikret ve ''Sis'' şiiri

Tevfik Fikret, Osmanlı İmparatorluğu'nun dağılma sürecinde Servet-i Fünûn topluluğunun lideridir. Şair ve öğretmendir.

Devrimci ve idealist fikirleriyle Mustafa Kemal başta olmak üzere dönemin pek çok aydınını etkiler.

Türk edebiyatının Batılılaşmasında öne çıkan isimlerden birisidir. 24 Aralık 1867 tarihinde doğan Tevfik Fikret, 19 Ağustos 1915 yılında henüz 48 yaşında iken vefat eder…

Tevfik Fikret; sürgünlerle, baskılarla ancak aydınlık fikirleriyle dolu fırtınalı bir hayatı 48 yaşına sığdırır…

Aşiyan
İstanbul’da Robert Koleji’nin hemen yakınında bahçeli bir ev vardır.

İşte bu ev şair Tevfik Fikret’in 1906-1915 yılları arasında yaşadığı Tevfik Fikret’in kendi evidir.

Adı da ‘’Aşiyan’’dır. ''Aşiyan'' Farsça bir sözcük olup ''kuş yuvası'' anlamındadır.

Bu adı Tevfik Fikret bizzat kendisi koymuştur.

Bu evden İstanbul'ın ve Boğaz'ın görünümü muhteşemdir.

Bina, Tevfik Fikret’in ölümünden bir süre sonra İstanbul Belediyesi tarafından satın alınarak 19 Ağustos 1945 tarihinde ‘’Edebiyat-ı Cedide Müzesi’’ adıyla ziyarete açılır.

Şairin Eyüp’teki aile mezarlığında bulunan mezarı da şairin vasiyeti üzerine 1961 yılında müzenin bahçesine nakledilir.

Müze bu tarihten sonra da ‘’Aşiyan Müzesi’’ adını alır. 

Aşiyan Müzesi’nde Tevfik Fikret ve ailesine ait eşyalar ile Tanzimat Edebiyatı ve özellikle Edebiyat-ı Cedide döneminin önemli sanatçılarının eşyaları da sergilenmektedir.
Aşiyan'da ''Sis Tablosu''
Tevfik Fikret’in işte ‘’Aşiyan Müzesi’’ ismini alan bu evinde duvarda asılı belli belirsiz “Sis” adlı bir yağlıboya tablo vardır. Tabloya ilk bakışta gri ve derinliksiz, küçük bir sandaldan başka bir şey görülmez, sıradan bir tabloya benzer.

Ancak tabloya daha yakından bakılınca sisin ardında Süleymaniye'nin kubbesi, minareleri, Galata Köprüsünün siluetleriyle İstanbul görülür.

Bu tablonun ressamı Şehzade Abdülmecid’dir ve tabloda imzanın hemen üstüne Arapça harflerle ‘’Tevfik Fikret Beye’’ ibaresi bulunur. Tablonun çerçevesine çivilenmiş metal isimlikte ise şu ibare yine Arap harfleriyle yer alır: “Sis: Rübab-ı Şikeste”. Rübab-ı Şikeste; Tevfik Fikret'in şiir kitabının adıdır, ''kırık saz'' anlamına gelir.

''Sis'' şiiri de Rübab-ı Şikeste' de yer alan bir şiirdir. Belli ki Şehzade Abdülmecid Tevfik Fikret'in Rübab-ı Şikeste'sinde yer alan ''Sis'' şiiri üzerine bu tabloyu yaparak Tevfik Fikret'e hediye etmiştir. Çünkü tablo ''Sis'' şiirinin resme dökülmüş hali gibidir... 
Bu tablonun hemen yanında da Tevfik Fikret'in ''Sis'' şiiri yer alır. 
        Sis Şiiri
''Sis'' şiiri, orijinal hali ve günümüz Türkçesiyle Ahmet Muhip Dranas'ın hazırladığı Tevfik Fikret'in ''Rübab-ı Şikeste'' (Kapı Yayınları, 2013) isimli kitabında yer almaktadır. 

‘’Sis’’ şiirini bu kitaptan alıp Ahmet Muhip Dranas'ın Türkçesiyle dize dize anlamını ve şiirde geçen Osmanlıca kelimelerin Türkçe karşılıklarını şiirde geçiş sırasına göre yazımın sonunda verdim…
Tevfik Fikret’in ‘’Sis’’ şiiri dönemin sosyal ve siyasal özelliklerini yansıtan önemli bir edebi eserdir. Namık Kemal ve Ziya Paşa mücerret (soyut) fikirleri vezin ve kafiyeye sokarak sosyal içerikli şiirler yazarken, Tevfik Fikret, ‘’Sis’’ şiirini aynı zamanda çok sanatkârane bir şekilde kaleme alır. Nedim ve Nâbî gibi şairler İstanbul’u yüksek bir medeniyet ülkesi olarak tasvir ederken Tevfik Fikret, Abdülhamit’in istibdat yönetimi altındaki dış dünya ile derin bir ümitsizlik ve yalnızlık ruh hali içerisinde bulunan kendi iç dünyasını birleştirerek ‘’Sis’’ şiirini yazar.

Tevfik Fikret evinde (Aşiyan) Abdülhamit’in polislerince göz hapsindedir.

İstanbul’da Şubat ayıdır.

İstanbul’un üzerinde yoğun bir sis tabakası vardır.

Tevfik Fikret İstanbul’un üstüne çökmüş yoğun sis ile kendi içindeki sisin arasında sıkışır.

Fikret duygularını işte bu ‘’Sis’’ şiiriyle dışa vurur.

Rûşen Eşref Unaydın, Tevfik Fikret (Tevfik Fikret, Hayatına Dair Hatıralar, Kitabhâne-i Sûdi, 1919) adlı eserinde bu şiirin yazılmasındaki ortamı şöyle anlatır:

"O sıralarda bir polis her gün evini gözaltında bulundururmuş, rutubetli bir şubat günü sis denize olanca kesafeti ile çökmüş.

Akşama kadar suların üstünden sıyrılamamış.

Polisin duvarı ile sisin duvarı arasında kalan şair, o gün bütün bir devri bütün dertleriyle duymuş." 

Tevfik Fikret şiirine önce sanki bir resim tasvir edilirmişçesine karanlık bir tablo halinde sisi tarif ederek başlar.

Şiir ilerleyince görürsünüz ki aynı Şehzade Abdülmecid'in tablosu gibi bu ‘’Sis’’in arkasında, ardında, fonunda İstanbul’un silueti vardır.

Bu sis tasvirinden sonra Fikret şu dizeleri yazar:

Lâkin sana lâyık bu derin sütre-i muzlim (sütre-i muzlim: kara, uğursuz örtü),
Lâyık bu tesettür sana, ey sahn-ı mezâlim!’’ (sahn-ı mezâlim: zulümler alanı)

Tevfik Fikret bu dizelerinden sonra sisi değil artık İstanbul’a ve İstanbul'un şahsında istibdat yönetimine olan nefretini yansıtmaya başlar.

Bu karanlık ve derin örtü zulümlerin işlendiği bu şehre lâyıktır, müstahaktır.

İstanbul'un silueti, kuleleri ve sarayları şahsında da istibdat idaresindeki her türlü gayri meşruluğun, haksızlığın, hukuksuzluğun, ahlaksızlığın, çapsızlığın, beceriksizliğin, fitnenin, riyânın, çirkefliğin, çürümüşlüğün ve çöküşün yansımaları anlatılır.

Fikret bu şiirinde istibdat dönemlerindeki her aydın gibi derin bir ümitsizlik ve yalnızlık ruh hali içerisindedir…

Fikret bu şiirinde İstanbul’u her istibdat döneminin benzediği şekliyle fahişe bir kadına benzetir ve şiirinde İstanbul’a ve İstanbul şahsında da yönetime lanetler yağdırır.

‘’Sis’’ şiirinde İstanbul’da Bizans döneminden o güne kadar işlenen zulüm ve kanlı eylemler vardır.

Ancak İstanbul hakkındaki nefret dolu dizelerinin büyük bir kısmı Abdülhamid idaresindeki dönemine aittir.

Fikret, şehri de bu idarenin bir işbirlikçisi gözüyle görür.

Bu güzel şehirde hiçbir güzel şey yoktur.

Her şey bir karabasan idarenin yardımcısı mekânlardır. Bütün tarihi eserler şiirde birer fenalık mekânları gibidir. 

Ahmet Hamdi Tanpınar, Fikret'in ‘’Sis’’ şiirini Abdülhamid devrinin bir romanı olarak tanımlar ve ''Sis'' şiirinin bir zaman sadece melûl besteler çıkaran ferdî melânkolisini tam lâzım olduğu bir zamanda bir cemiyetin ıstırap ve ümitlerine tercüman yaptığını söyler.

Bütün bu acı manzaraların görünmemesi ve tarihin derinliklerine gömülmesi için şair durmadan lanet okumaya devam eder.

O halde bu şehir pisliklerini göstermemek için bu ağır sisle örtünmelidir. İyice kapanmalıdır.

Örtün, evet, ey haile... Örtün, evet, ey şehr;
Örtün, ve müebbed uyu, ey fâcire-i dehr!...'' (fâcire-i dehr: dünyanın koca kahbesi)

Tevfik Fikret’in İstanbul’u kaplayan yoğun sisin altında gördüğü şeyler işte bunlardır.

Tabiatın sisi dağılacak ancak istibdadın sisi devam edecektir.

Fikret’in söylemek istediği de budur.

İstanbul’daki sis dağılır ancak ne istibdadın sisi dağılır ne de Fikret’in içindeki sis…

Hatta Fikret’in içindeki sis daha da derinleşip yoğunlaşarak Fikret'i ‘’Tarih-i Kadîm’’’i yazacak raddeye kadar getirir...

Tevfik Fikret için hayat karanlık mağmum, boş, çorak bir çölden ayırt edilemiyor.

Haluk uğruna her şey feda ediliyor, kimselere yaranılamıyor derken, insan, kesif bir sis içerisinde sonsuz bir melankoliyle ezilip kalıyor... 

Mustafa Kemal Atatürk’ün, ‘’Ben inkılap ruhunu Fikret’’ten aldım’’ dediği Tevfik Fikret’i vefatının 106. yıldönümünde kendisini özlemle, minnetle ve saygıyla anıyorum…

Tevfik Fikret, ‘’Sis’’ şiirinde; yalnız sefalet ve kayıtsızlık içinde çalkanan İstanbul’u değil, bozulmuş olan bir toplumu ve aynı zamanda çürümüş ve yıkılış halinde olan bir yönetimi ve bu yönetimin pisliklerini göstermemek için şehri ağır bir sisle örtüyor…

Günümüzde ise bu pisliği göstermemek için doğa şehrin denizini salya ile örtüyor…

Vedat Türkali, ‘’İstanbul’’ (Bekle bizi İstanbul) şiirinin girişinde ‘’ ‘Sis’ şairine ithaf edilmiştir‘’ diye yazıyor.

Yani Vedat Türkali, "Sis’’ şairine ithaf ettiği ‘’İstanbul’’ şiirinde, ''Sis''teki manzarayı umumiyeye gönderme yapılarak ''Şark cephesinde değişen bir şey yok'' mesajı veriyor…

Arz ederim…

Osman AYDOĞAN

Tevfik Fikret'in 'Rübab-ı Şikeste''sinde yer alan şiiri:

S İ S  ....................................... 
Sarmış yine âfâkını bir dûd-ı munannid,

- Sarmış ufuklarını senin gene inatçı bir duman, 
Bir zulmet-i beyzâ ki peyâpey mütezâyid.

- beyaz bir karanlık ki, gittikçe artan 
Tazyîkının altında silinmiş gibi eşbâh,

- ağırlığının altında her şey silinmiş gibi, 
Bir tozlu kesâfetten ibâret bütün elvâh;

- bütün tablolar tozlu bir yoğunlukla örtülü; 
Bir tozlu ve heybetli kesâfet ki nazarlar

- tozlu ve heybetli bir yoğunluk ki, bakanlar 
Dikkatle nüfûz eyleyemez gavrine, korkar!

- onun derinliğine iyice sokulamaz, korkar! 
Lâkin sana lâyık bu derin sürte-i muzlim,

- Ama bu derin karanlık örtü sana çok lâyık;
Lâyık bu tesettür sana, ey sahn-ı mezâlim!

- lâyık bu örtünüş sana, ey zulümlér sâhası! 
Ey sahn-ı mezâlim…Evet, ey sahne-i garrâ,

- Ey zulümler sâhası... Evet, ey parlak alan, 
Ey sahne-i zî-şâ'şaa-i hâile-pîrâ!

- ey fâcialarla donanan ışıklı ve ihtişamlı sâha! 
Ey şa'şaanın, kevkebenin mehdi, mezârı

- Ey parlaklığın ve ihtişâmın beşiği ve mezarı olan, 
Şarkın ezelî hâkime-i câzibedârı;

- Doğu’nun öteden beri imrenilen eski kıralıçesi! 
Ey kanlı mahabbetleri bî-lerziş-i nefret

- Ey kanlı sevişmeleri titremeden, tiksinmeden
Perverde eden sîne-i meshûf-ı sefâhet;

- sefahate susamış bağrında yaşatan. 
Ey Marmara'nın mâi der-âguuşu içinde

- Ey Marmara’nın mavi kucaklayışı içinde 
Ölmüş gibi dalgın uyuyan tûde-i zinde;

- sanki ölmüş gibi dalgın uyuyan canlı yığın. 
Ey köhne Bizans, ey koca fertût-ı müsahhir,

- Ey köhne Bizans, ey koca büyüleyici bunak, 
Ey bin kocadan arta kalan bîve-i bâkir;

- ey bin kocadan arta kalan dul kız; 
Hüsnünde henüz tâzeliğin sihri hüveydâ,

- güzelliğindeki tâzelik büyüsü henüz besbelli, 
Hâlâ titrer üstüne enzâr-ı temâşâ.

- sana bakan gözler hâlâ üstüne titriyor. 
Hâriçten, uzaktan açılan gözlere süzgün

- Dışarıdan, uzaktan açılan gözlere, süzgün 
Çeşmân-ı kebûdunla ne mûnis görünürsün!

- iki lâcivert gözünle ne kadar cana yakın görünüyorsun! 
Mûnis, fakat en kirli kadınlar gibi mûnis;

- Cana yakın, hem de en kirli kadınlar gibi; 
Üstünde coşan giryelerin hepsine bî-his.

- içerinde coşan ağıtların hiç birine aldırış etmeden. 
Te'sîs olunurken daha, bir dest-i hıyânet

- Sanki bir hâin el, daha sen şehir olarak kuruluyorken, 
Bünyânına katmış gibi zehr-âbe-i lânet!

- lânetin zehirli suyunu yapına katmış gibi! 
Hep levs-i riyâ, dalgalanır zerrelerinde,

- Zerrelerinde hep riyakârlığın pislikleri dalgalanır, 
Bir zerre-i safvet bulamazsın içerinde.

- İçerinde temiz bir zerre aslâ bulamazsın. 
Hep levs-i riyâ, levs-i hased, levs-i teneffu';

- Hep riyânın çirkefi; hasedin, kâr güdmenin çirkeflikleri; 
Yalnız bu… ve yalnız bunun ümmîd-i tereffu'.

- Yalnız işte bu... Ve sanki hep bunlarla yükselinecek. 
Milyonla barındırdığın ecsâd arasından

- Milyonla barındırdığın insan kılıklarından 
Kaç nâsiye vardır çıkacak pâk u dirahşan?

- Parlak ve temiz alınlı kaç adam çıkar? 
Örtün, evet, ey hâile… Örtün, evet, ey şehr;

- Örtün, evet ey felâket sahnesi... Örtün artık ey şehir; 
Örtün ve müebbed uyu, ey fâcire-i dehr!..

- örtün, ve sonsuz uyu, ey dünyanın koca kahbesi! 
Ey debdebeler, tantanalar, şanlar, alaylar;

- Ey debdebeler, tantanalar, şanlar, alaylar; 
Kaatil kuleler, kal'alı zindanlı saraylar;

- Kaatil kuleler, kal’ali ve zindanlı saraylar. 
Ey dahme-i mersûs-i havâtır, ulu ma'bed;

- Ey hâtıraların kurşun kaplı kümbetlerini andıran, câmîler; 
Ey gırre sütunlar ki birer dîv-i mukayyed,

- ey bağlanmış birer dev gibi duran mağrur sütunlar ki, 
Mâzîleri âtîlere nakletmeye me'mûr;

- geçmişleri geleceklere anlatmıya memurdur; 
Ey dişleri düşmüş, sırıtan kaafile-i sûr;

- ey dişleri düşmüş, sırıtan sur kafilesi. 
Ey kubbeler, ey şanlı mebânî-i münâcât;

- Ey kubbeler, ey şanlı dilek evleri; 
Ey doğruluğun mahmil-i ezkârı minârat;

- ey doğruluğun sözlerini taşıyan minâreler. 
Ey sakfı çökük medreseler, mahkemecikler;

- Ey basık tavanlı medreseler, mahkemecikler; 
Ey servilerin zıll-ı siyâhında birer yer

- ey servilerin kara gölgelerinde birer yer 
Te'mîn edebilmiş nice bin sâil-i sâbir;

- edinen nice bin sabırlı dilenci gürûhu; 
"Geçmişlere rahmet!" diyen elvâh-ı mekaabir;

- “Geçmişlere Rahmet! ” diye yazılı kabir taşları. 
Ey türbeler, ey herbiri pür-velvele bir yâd

- Ey türbeler, ey her biri velvele koparan bir hâtıra 
İykâz ederek sâmit ü sâkin yatan ecdâd;

- canlandırdığı halde sessiz ve sadâsız yatan dedeler! 
Ey ma'reke-i tîn ü gubâr eski sokaklar;

- Ey tozla çamurun çarpıştığı eski sokaklar; 
Ey her açılan rahnesi bir vak'a sayıklar

- ey her açılan gediği bir vak’a sayıklıyan 
Vîrâneler, ey mekmen-i pür-hâb-ı eşirrâ;

- vîrâneler, ey azılıların uykuya girdikleri yer. 
Ey kapkara damlarla birer mâtem-i ber-pâ

- Ey kapkara damlariyle ayağa kalkmış birer mâtemi 
Temsîl eden âsûde ve fersûde mesâkin;

- sembole eden harap ve sessiz evler; 
Ey her biri bir leyleğe, bir çaylağa mavtın

- ey her biri bir leyleğe yahut bir çaylağa yuva olan 
Gam-dîde ocaklar ki merâretle somurtmuş,

- kederli ocaklar ki, bütün acılıklariyle somutmuş, 
Yıllarca zamandan beri, tütmek ne…unutmuş;

- ve yıllardır tütmek ne... çoktan unutulmuş! 
Ey mi'delerin zehr-i tekâzâsı önünde

- Ey mîdelerin zorlaması zehirinden ötürü 
Her zilleti bel'eyleyen efvâh-ı kadîde;

- her aşâlığı yiyip yutan köhne ağızlar! 
Ey fazl-ı tabîatle en âmâde ve mün'im

- Ey tabi’atin gürlükleri ve nimetleriyle dolu 
Bir fıtrata makrûn iken aç, âtıl ü âkim;

- bir hayata sâhip iken, aç, işsiz ve verimsiz kalıp 
Her ni'meti, her fazlı, her esbâb-ı rehâyı

- her nâmeti, bütün gürlükleri, hep kurtuluş sebeplerini 
Gökten dilenen züll-i tevekkül ki.. mürâyi!

- gökten dilenen tevekkül zilleti ki.. sahtadir! 
Ey savt-ı kilâb, ey şeref-i nutk ile mümtâz

- Ey köpek havlamaları, ey konuşma şerefiyle yükselmiş 
İnsanda şu nankörlüğü tel'in eden âvâz;

- olan insanda şu nankörlüğe lânet yağdıran feryât! 
Ey girye-i bî-fâide, ey hande-i zehrîn;

- Ey faydasız ağlayışlar, ey zehirli gülüşler; 
Ey nâtıka-ı acz ü elem, nazra-i nefrîn;

- ey eksinlik ve kaderin açık ifadesi, nefretli bakışlar! 
Ey cevf-i esâtîre düşen hâtıra: nâmus;

- Ey ancak masalların tanıdığı bir hâtıra: Nâmus; 
Ey kıble-i ikbâle çıkan yol: reh-i pâ-bûs;

- ey adamı ikbâl kıblesine götüren yol: Ayak öpme yolu. 
Ey havf-i müsellâh, ki hasârâtına râci'

- Ey silahlı korku ki, öksüz ve dulların ağzındaki
Öksüz, dul ağızlardaki her şevke-i tâli';

- her tâlih şikayeti yapageldiğin yıkımlardan ötürüdür! 
Ey şahsa masûniyyet ü hürriyyete makrûn

- Ey bir adamı korumak ve hürriyete kavuşturmak için 
Bir hakk-ı teneffüs veren efsâne-i kaanûn;

- yalnız teneffüs hakkı veren kanun masalı!
Ey va'd-i muhâl, ey ebedî kizb-i muhakkak,

- Ey tutulmıyan vaitler, ey sonsuz muhakkak yalan, 
Ey mahkemelerden mütemâdî sürülen hak;

- ey mahkemelerden biteviye kovulan “hak”! 
Ey savlet-i evhâm ile bî-tâb-ı tahassüs

- Ey en şiddetli kuşkularla duygusu körleşerek
Vicdanlara temdîd edilen gûş-ı tecessüs;

- vicdanlara uzatılan gizli kulaklar; 
Ey bîm-i tecessüsle kilitlenmiş ağızlar;

- ey işitilmek korkusuyle kilitlenmiş ağızlar. 
Ey gayret-i milliye ki mebgûz u muhakkar;

- Ey nefret edilen, hakîr görülen millî gayret! 
Ey seyf ü kalem, ey iki mahkûm-ı siyâsî;

- Ey kılıç ve kalem, ey iki siyasî mahkûm; 
Ey behre-i fazl ü edeb, ey çehre-i mensî;

- ey fazilet ve nezâketin payı, ey çoktan unutulan bu çehre! 
Ey bâr-ı hazerle iki kat gezmeye me'lûf;

- Ey korku ağırlığından iki büklüm gemeye alışmış 
Eşrâf ü tevâbi', koca bir unsûr-ı ma'rûf;

- zengin – fakir herkes, meşhur koca bir millet! 
Ey re's-i fürûberde, ki akpak, fakat iğrenç;

- Ey eğilmiş esir baş, ki ak-pak, fakat iğrenç; 
Ey taze kadın, ey onu ta'kîbe koşan genç;

- ey tâze kadın, ey onu tâkîbe koşan genç! 
Ey mâder-i hicranzede, ey hemser-i muğber;

- Ey hicran üzgünü ana, ey küskün karı-koca; 
Ey kimsesiz, âvâre çocuklar… hele sizler,

- ey kimsesiz; âvâre çocuklar... Hele sizler, 
Hele sizler… - hele sizler... 
Örtün, evet, ey hâile… Örtün, evet, ey şehr;

- Örtün, evet, ey felâket sahnesi... Örtün artık ey şehir; 
Örtün ve müebbed uyu, ey fâcire-i dehr!...

- Örtün, ve sonsuz uyu, ey dünyanın koca kahpesi! 

18 Şubat 1317/ 3 Mart 1902 (Tanin, 1324/1908, sayı 1)

Tevfik FİKRET
https://www.sehriyar.info/?pnum=549



28 Ağustos 2021 Cumartesi

HACI BEKTAŞ VELİ

 TARİHSEL VERİLER IŞIĞINDA

HACI BEKTAŞ VELİ

Hacı Bektaş Veli, Osmanlı İmparatorluğunda XIV. yüzyıldan itibaren, sosyal ve siyasi bakımdan büyük etkinliği olan, II. Mahmut tarafından Yeniçeri Ocağı ile birlikte kapatılan, Abdülaziz zamanında tekrar canlanan ve 25 Kasım 1925 tarihinde Tekke ve Zaviyelerin kapatılmasına kadar devam eden Bektaşi tarikatının piridir.

Hacı Bektaş Veli'nin harcını kardığı Alevi-Bektaşi anlayışı, Anadolu’nun yanı sıra Balkanlar, Arnavutluk, Yunanistan, Bulgaristan, Bosna, Kosova, Makedonya, Gül Baba türbesinin bulunduğu Macaristan'ın Budapeşte şehrinden Azerbaycan'a kadar bir çok yerde kabul görmüş ve benimsenmiştir.
Hacı Bektaş Veli'nin düşünce ve öğretisinin yayılması, ölümünden çok daha sonra, 14.yüzyıl başlarında kurulan tarikatının, 16.yüzyıl başlarında etkinlik kazanması ile olmuştur.

Kendi döneminde tanınmaktadır ve Mevlana, Baba İlyas, Ahi Evren’le çağdaştır.

Hacı Bektaş Veli'nin doğumu, ölümü, kim tarafından eğitildiği, Anadolu'ya tam olarak hangi tarihte geldiğine dair kesin bilgiler bulunmamaktadır.

Döneme ait bilgi veren kaynaklardaki mistik (dinsel) anlatım ve Alevi -Bektaşiliğe ilişkin çoğu kaynakların yok edilmiş ya da kaybolmuş olması da, Hacı Bektaş Veli'ye dair sağlıklı bilgiye ulaşmamıza engel olmuştur.

Ölümünden sonraki yıllarda, hakkında “Hacı Bektaş Veli Vilayetnamesi” yazılmıştır.

Hacı Bektaş Veli, Vilayetnamede anlatılan söylencelerle, tarihsel gerçekliklerden kopuk olarak yaşatılmıştır.

Hakkında bilgi veren en eski kaynaklardan biri olan Vilayetname’de, Hacı Bektaş Veli, Hz. Ali’nin soyundan yedinci İmam Musa Kazım nesline bağlanarak, soy seceresi hakkında şu bilgi verilmektedir:

“Hacı Bektaş Veli, Seyyid Muhammed İbrâhim-î Sânî, Seyid Mûsa’î-Sânî, İbrâhim Mükerrem el-Mücâb, İmam Mûsâ Kâzım."

Ancak, Hz. Ali ile Hacı Bektaş Veli arasındaki şahısların azlığı, silsileyi tartışmalı hale getirmiştir. Emeviler döneminde Hz.Ali taraftarlarının Horasan bölgesine yerleştikleri düşünüldüğünde, Hacı Bektaş Veli'nin soyunun Hz.Ali'ye bağlanması ihtimal dahilin görülse de, bunun ispatı mümkün değildir.

Hoca Ahmet Yesevi tarafından yetiştirilip Anadolu’ya gönderildiği iddialarına karşılık, yaşadıkları dönem göz önünde bulundurulduğunda, 1166’da ölen Ahmet Yesevi ile 1209-1271 yıllarında hayat sürdüğü düşünülen Hacı Bektaş Veli'nin, aynı zaman diliminde yaşamadıkları açıktır.

Yaygın olan kanaate göre, Lokman Perende’nin himayesinde ve Yesevilik öğretisinin etkin olduğu bir ortamda yetişmiştir.

Vilayetname’de, Hacı Bektaş Veli’nin Anadolu’ya gelişi şöyle aktarılmaktadır.

“Kürdistan’da bir kavmin içinde bir zaman eğleşir.(……) O kavmi kendisine bağlar.(……) Rum ülkesine yürür. Elbistan’da Ashâb-ı Kehf mağarasına uğrar. Orada erbain çıkarır. (ERBAİN: Belirli bir süreyle özel bir mekanda inzivaya çekilmesi anlamında tasavvuf terimi.) Kayseri’ye doğru yola çıkar.(……) Rum ülkesine Zülkadirli ilinde Bozok’tan girer. Sulucakarahöyük’e iner”.

Horasan ve Erdebil’de aldığı tekke eğitimi, Anadolu'ya geliş yolu ve Anadolu'da bulunduğu yerler dikkate alındığında, Hacı Bektaş Veli, Yesevilik, Melamilik, Batınilik, İsmaililik, Ahilik, Babailik, Mevlevilik, Kalenderilik gibi dönemin inanç ve anlayışlarını, yakından tanıyor ve biliyor olmalıdır. 13. yüzyılda Moğol istilasının yol açtığı göçler sebebiyle, muhtemelen Hacı Bektaş Veli’nin de kendine bağlı bir Türkmen aşiretiyle birlikte Anadolu'ya gelmiş olduğu düşünülmektedir.

Baba İlyas'ın torunu olan Kırşehirli Aşık Paşa'nın oğlu Elvan Çelebi (Ölümü:1359) tarafından yazılan ve Baba İlyas'ın söylencelere dayalı yaşam öyküsünün anlatıldığı Menâkıbu'l-kudsiyye fî Menâsıbı'l-Ünsiyye'de, Hacı Bektaş Veli hakkında kısa fakat önemli ipucları vermektedir.

Elvan Çelebi, Hacı Bektaş Veli'yi büyük atası Baba İlyas'ın altmış halifesi arasında saymaktadır. Bu altmış halife arasında, Osmanlı Hanedanının kurucusu Osman Gazi'nin ileride kayınpederi olacak olan, Ede Bâlî de bulunuyor.

Aynı eserde"Baba Resûlullah" ile Babailer ayaklanmasını yöneten Baba İshak'ın değil, ayaklanmayı örgütleyen Baba İlyas'ın anlatıldığı bildirilmektedir.
Ahmet Eflâkî'nin, şeyhi olan Arif Çelebi'nin (Mevlana'nın torunu) isteği ile 1318 - 1353 yılları arasında 36 yılda Farsça olarak yazdığı, Menâkıbu'l-Ârîfin adlı kitabında da, Hacı Bektaş Veli'ye dair bilgiye rastlıyoruz. 

Eserde Hacı Bektaş Veli'nin, Rum beldesinde ayaklanmaya sebep olan Baba Resûl'ün halîfe-i has'ı (gözde müridi) olduğu ifade edilerek, Elvan Çelebi'den öğrendiğimiz bilgi doğrulanmaktadır.

Eflâki, Hacı Bektaş Veli'nin "ârif ve yakîn'e" ermiş olduğunu, fakat İslam'ın kurallarına uymadığını belirtmektedir.

Mevlevi inançlı Eflaki, Hacı Bektaş Veli'nin bazı hususları hatırlatmak için Mevlana'ya dervişlerini gönderdiğini aktarmaktadır.

Hacı Bektaş Veli'nin; Eflaki gibi, 15.Yüzyılda yaşamış Eminüddin v. Davut Fakih'in "meczub-ı mutlak" olduğunu; 16.yüzyılda yaşamış Vahidi'nin ise "hiç bir şeyin farkında olmadan meczup (tanrı aşığı yada deli) olarak ahirete intikal ettiğini" aktarmış olmalarının, dönemin Sünni İslam anlayışının ve mezhep bağnazlığının ürünü olduğunu göstermektedir.
Hacı Bektaş Veli'ye dair önemli bir başka kaynak ise, Baba İlyas-ı Horasani'nin soyuna mensup, bir sufi olan (Tasavvufi hayat tarzını benimseyen), tarihçi Âşıkpaşazâde'nin (Ölümü:1481) Tevarih-i Al-i Osman adlı eseridir.

Hacı Bektaş Veli'nin kardeşi Menteş ile Horasan'dan gelerek, 1240 yılındaki Babai ayaklanmasının öncüsü Baba İlyas'ın yanında yerlerini aldıklarını öğreniyoruz.

"Hacı Bektaş’ın Anadolu’ya gelmesini beyan edeyim” diye başlayan Âşıkpaşazâde'nin anlatımı şöyle:

“Hacı Bektaş kim, Horasan’dan kalktı bir kardeşi dahi vardı, Menteş derlerdi.

Kalktılar geldiler; doğru Sivas'a geldiler ve ondan Baba İlyas'a geldiler ve ondan Kırşehir'e vardılar ve ondan Kayseri'ye geldiler. Kayseri'den kardeşi Menteş yine Sivas'a vardı; onda eceli mukaddermiş, anı şehit ettiler, bunların kıssası çoktur.

Hacı Bektaş Kayseri'den Suluca Karahöyük'e geldi.

Şimdi mezar-ı şerifi ondadır.

Meczup bir mutasavvıf ve bir târik-i dünyâ idi.

” Âşıkpaşazâde, Hacı Bektaş Veli'nin tarikat kurup şeyh olamıyacak; cezbe sahibi (kendinden geçen/kendini yitiren) bir kişi olduğunu aktarmaktadır.
Horasan'dan yola çıkan Hacı Bektaş Veli ile kardeşi Menteş'in, önce Sivas'a, oradanda Baba İlyas'a geldiklerini; Menteş'in Sivas'taki savaşta öldüğünü, Âşıkpaşazâde'den öğreniyoruz.

Çoğu araştırmalarda bilerek ya da bilmeden, Aşıkpaşazade'nin anlatımlarının tamamı aktarılmamıştır.

Genellikle "Kardeşi ile Kayseri'de yollarının ayrıldıldığı" kısmı aktarılırken, "önce Sivas'a, oradan da Baba İlyas'a geldikleri" bilgisi yok sayılarak; Hacı Bektaş Veli ile Baba İlyas ilişkisinin üstü örtülmeye çalışılmıştır.

Menteş'in Babailer ayaklanmasına katıldığı ve şehit olduğunu bildiğimize göre, Hacı Bektaş Veli'nin de kardeşinden uzaklarda olmadığını gösterir.
Aşıkpaşazade'ye göre, Hacı Bektaş Veli kendinden geçmiş bir meczub idi.

Tarikatı ve müridleri yoktu.

Hacı Bektaş Veli'nin; Aşıkpaşazade'nin Hatun Ana dediği (Vilayetnamede Kutlu Melek - Fatma Ana - Kadıncık Ana isimleri ile anılan), manevi bir kızı olduğunu; tasavvuf öğretisini ve kerametlerini ona emanet ettiğini; Hatun Ana'nın da bunları Abdal Musa'ya aktardığını, Aşıkpaşazade'den öğreniyoruz.

Bu bilgiyi, Abdal Musa Vilayetnamesi de doğrulamaktadır.

Aşıkpaşazade bu döneme ait dört zümreden söz etmektedir:

Savaşçı sınıf Gaziyân-ı Rûm, zanaatkar sınıf Ahiyân-ı Rûm, halk velileri Abdalan-ı Rûm ve Bâcıyân-ı Rûm. Tarihçiye göre Hatun Ana'da Bâcıyân-ı Rûm'dandı.

Bu bilgiler, o çağdaki "kadının", erkek müridi olacak kadar, yüksek bir statüye sahip olduğunu göstermektedir.

Vilayetname'deki anlatımlar da, İslami dönemdeki kısıtlamalardan önce, kadının sosyal yaşamda etkin bir yerde olduğunu ortaya koymaktadır.

Meclislerde erkeklerin yanında yer almakta ve yabancı konuklara hoş geldin diyebilmektedirler.

Bazı kaynaklarda, Hacı Bektaş Veli'nin 1248 yılında doğduğu, 1337-1338 yılında öldüğüne dair kayıtlar varsa da, Kırşehirde kurulan bir Mevlevi tekkesi Vakfiyesinde, Hacı Bektaş Veli için "kuddise sırruhu..." (sırrı kutlu olsun) ibaresi kullanılmıştır.

1297 yılında kurulmuş vakfın kayıtlarında bu ibarenin kullanılmış olması, bu tarihte Hacı Bektaş'ın ölmüş olduğunu gösterir.
Hacıbektaş İlçesi Halk Kütüpanesinde bulunan ve Ankara'ya götürülen, Ciritli Derviş Ali (Resmî Ali Baba) tarafından 1765'da kopya edilmiş elyazması Hacı Bektaş Veli Vilayetnamesinde, Hacı Bektaş Veli'nin 1209/1210'da doğduğu, 63 yıl yaşayarak 1270/1271'de öldüğüne dair kayıt bulunduğunu Abdülbaki Gölpınarlı ortaya koymuştur.

Bu kayıt Aşıkpaşazade, Eflâkî ve Elvan Çelebi'nin aktardıkları tarihsel verilere de uygun görünüyor.
Hacı Bektaş Veli Vilayetnamesinde, Türbenin I. Murat (1359-1389) zamanında Yanko Madyan tarafından yapıldığı; II.Beyazid’in (1481-1512) türbenin üstünü tunç levhalarla kaplattığı gibi bilgiler yer alırken, 1501 yılında tekkenin başına getirilen Balım Sultan’dan bahsedilmemektedir.

Bu bilgilerden hareketle Vilayetnamenin XV.yüzyılın sonlarında yazılmış olabileceği düşünülmektedir.

Vilayetname'de, Hacı Bektaş Veli'nin Osman Gazi'ye kılıç kuşatıp Elif Tac giydirdiği yazılı ise de, Aşıkpaşazade bu konuda açık ve kesin bilgi vererek, Hacı Bektaş Veli’nin Osmanlı Hanedanından kimse ile görüşmediğini ifade etmektedir.

1281'de, 23 yaşındayken Kayı Boyu'nun yönetimini üstlenen Osman Gazi'ye, 1209-1271 yılları arasında yaşadığı düşünülen Hacı Bektaş Veli'nin kılıç kuşatıp Elif Tacı giydirmiş olamaz. Söylencenin, Hacı Bektaş Veli ve Bektaşilik Tarikatı ile ilişkilendirilen Yeniçeri Ocağının kurulmasından sonra ve “Veliye” inanışın Osmanlı Hanedanınca benimsenmesi sonrasında, Vilayetname'ye eklenmiş olabileceğini düşündürtmektedir.
Hacı Bektaş Veli’nin çocuklarının olup olmadığı, Alevi ve Bektaşiler arasında ihtilaf konusu olmuştur.

Ortaya atılan farklı iki iddia vardır.

Çelebiler, Hacı Bektaş Veli’nin Kadıncık Ana'dan (Fatma Ana ya da Kutlu Melek) Seyyid Ali Sultan (Timurtaş) adlı bir çocuğun dünyaya geldiğini, kendilerinin de bu soydan olduklarını iddia etmektedirler.

Babağan (Babalar) kolu ise, Hacı Bektaş Veli’nin mücerret kaldığını, dünyadan da mücerret olarak göçtüğünü iddia etmektedirler. 

Bu grup mensuplarına göre, bugün Hacı Bektaş Veli’nin evladı olarak bilinenler, Pir’in Kadıncık Ana’dan gelen nefes (yol) evladlarıdır.
Hayatının büyük bir kısmını Sulucakarahöyük’te (Hacıbektaş) geçiren Hacı Bektaş Veli, ömrünü de burada tamamlamıştır.

Mezarı, Nevşehir iline bağlı Hacıbektaş ilçesinde bulunmaktadır.

 https://www.hacibektas.com/index.php?id=hacibektavel



27 Ağustos 2021 Cuma

Taliban Örgütü Nedir?

 Taliban örgütü nedir?

Nasıl ortaya çıktı? Amacı nedir? Arkasında kimler var?

21/08/2021

Sovyet işgalinin sona ermesinin ardından iç savaşların ülkeyi kasıp kavurduğu, savaş ağalarının kendi bölgelerinde derebeylik tarzı hüküm sürdüğü, yolsuzlukların, infazların ve rüşvetin ayyuka çıktığı bir dönemde sahnede yerini alan ve Afganistan'ın son 25 yılına damga vuran Taliban örgütü nedir?

Nasıl ortaya çıktı? Amacı nedir? Arkasında kimler var?

Taliban nasıl kuruldu?

Talib (öğrenci) kelimesinin çoğulu Taliban (öğrenciler) adını benimseyen örgüt, ülkenin güneyinde Molla Ömer Ahund liderliğinde yaklaşık 50 medrese öğrencisiyle birlikte 1994'te kuruldu.

Aslen Kandaharlı olan Molla Ömer, bir süre Pakistan'da ardından da Kandahar'ın kuzeyindeki Meyvend ilçesinde medrese eğitimi aldı.

Sovyet işgaline karşı savaştı.

Gelenekçi bir yapıya sahip Afgan toplumu içerisinde hızla taraftar toplayan ve yükselen grup, amacını, Sovyet savaşı ve akabinde patlak veren iç savaşlar sırasında ortaya çıkan savaş ağalarından kurtulmak olarak tanımladı.

Kuruluş felsefesini de Afganistan'da İslam'a dayalı bir yönetim getirmek olarak tanımladı.

Kurulduktan birkaç ay sonra çoğunluğu medrese ve şeriat okulu öğrencileri olmak üzere savaşçı sayısı 20 bini buldu.

Kısa süre sonra Pakistanlı Peştun etnik kökenden Mevlana Samiul Hak liderliğindeki Darul Ulum Hakkaniye medresesi öğrencilerinin önemli bir kesimi de yine örgüte dahil oldu.

Öğrenciler hareketinin mensuplarının çoğu ülkenin güneyindeki Peştun kökenli kişilerden ve Pakistan'daki medreselerde eğitim gören mülteci ailelerin çocuklarından oluştu.

Analistlere göre, örgütün kuruluşundan itibaren en büyük destekçisi ve yol göstericisi kuşkusuz Pakistan istihbarat teşkilatı (ISI) oldu.

Uzmanlar, hem askeri eğitimin hem de maddi desteğin doğrudan ISI tarafından sağlandığını belirtiyor.

Kandahar ele geçirildi

Kuruluşundan kısa süre sonra, Afganistan'ın ikinci büyük kenti Kandahar'a saldırdı. Talebeler örgütü 3 Kasım 1994'te ciddi bir direnişle karşılaşmadan Pakistan sınırındaki kentin kontrolünü ele geçirdi.

Bu aynı zamanda zayıf durumdaki Kabil merkezi hükümetine de ilk darbe oldu. Taliban, 1995 yılında ülke genelinde 12 kentte kontrolü sağladı.

Yolsuzluklara ve rüşvete savaş açan grubun popülaritesi günden güne arttı.

Ele geçirdiği şehirlerde kanunsuzluklar ortadan kaldırılmaya ve emniyet tesis edilmeye başlandı.

Örgüt Kabil'e dayandı

Ülkenin güneyindeki Peştun nüfusun yoğunlukta yaşadığı kentleri ciddi bir direniş görmeden bünyesine katan Taliban, 1995'te Kabil'e dayandı.

Başkentin kontrolünü ele geçirebilmek için Kabil'i 3 ayrı koldan bombaladı. Ancak Sovyetler Birliği'ne karşı verdiği direnişle adını duyuran Ahmet Şah Mesut liderliğindeki güçler Taliban'ı burada ağır bir yenilgiye uğrattı.

Pakistan'dan ve bazı Körfez ülkelerinden para ve silah desteği aldığı belirtilen Taliban, 1996 yılının eylül ayında Kabil'e saldırmak üzere hazırlık yaptı.

Kanlı sokak savaşına girmek istemeyen Tacik komutan Ahmet Şah Mesut, kendine bağlı tüm güçleri 26 Eylül 1996'da Kabil'den çekti.

Afganistan İslam Emirliği kuruldu

Otorite boşluğundan faydalanan Taliban savaşçıları 27 Eylül 1996'da Kabil'e girdi. İlk olarak BM binasına sığınan eski Devlet Başkanı Muhammed Necibullah Ahmedzay ile kardeşi Şahpur Ahmedzay idam edildi.

Başkentin ele geçirilmesi zamanına kadar milis bir yapı olan Taliban, bu tarihten itibaren kendi hükümetini kurduğunu açıkladı.

Adını Afganistan İslam Emirliği, kurucu lider Molla Ömer'i de Emirel Müminin (Müminlerin emiri) olarak ilan etti.

Bayrak değiştirildi.

Molla Ömer adına camilerde hutbe okundu.

Afganistan'ı yakından takip eden uzmanlara göre Taliban, bu tarihten sonra Pakistan'ın bölgedeki çıkarları için vekalet savaşı veren bir örgüt haline dönüştü.

Pakistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan, Taliban'ı resmen tanıdı.

Taliban'ın uygulamalarından bazıları

Önceleri nispeten yumuşak bir görünüm veren örgüt Kabil'in ele geçirilmesinin ardından çok katı kurallar uygulamaya başladı.

Şeriata dayalı anayasal sistem yürürlüğe girdi.

Hanefi mezhebi ön planda tutuldu.

Şeriatın gündelik hayatta uygulandığını takip etmek için Emr-i bil Maruf (iyiliği emretme) Bakanlığı oluşturuldu.

Hayatın her alanından soyutlanan kadınların çalışması, kız çocuklarının okula gitmesi ve eğitim alması tamamen yasaklandı.

Kadınlara peçe zorunluluğu erkeklere ise takke ve sakal mecburiyeti getirildi.

Sakalını kesenler için 6 aydan başlamak üzere hapis cezası verildi.

Yüzü görülen kadınlar kırbaçlandı.

Afganistan Televizyonu'nun yayını durduruldu.

Fotoğraf dahil her türlü görsel yayın ve müzik yasaklandı.

Erkeklere, evine en yakın camide 5 vakit namaz kılma mecburiyeti getirildi.

Emri bil Maruf görevlileri camilerde yoklama aldı.

Mazeretsiz camiye gitmeyenlere ağır yaptırım uygulandı.

Namaz surelerini bilmeyenler kırbaçlandı.

Bütün okullar medreseye dönüştürüldü.

Ders kitaplarındaki görseller yok edildi.

'Medreselerde' 3'üncü sınıftan itibaren tüm öğrencilere en az 3 metre olmak üzere sarık sarma mecburiyeti getirildi.

Ele geçirilen tüm bilgisayarlar TV kabul edilerek kırıldı.

'İslam devletine karşı gelenler' hain ilan edilerek doğrudan idam edildi.

Özellikle farklı mücahit gruplara mensup kişiler, yakalandıklarında şer ve fesat hükmü ile idam edildi.

Çok sayıda kişinin çeşitli sebeplerle eli kesildi.

İdamların ve el kesmelerin birçoğu cuma namazlarından sonra gerçekleştirildi ve halka izlettirildi.

Kesilen eller, şehrin merkezinde sergilendi.

Resmi kurumlarda Peştu dili mecbur edildi.

Toplu taşıma araçlarındaki aynalar, kadınlara bakılabileceği gerekçesiyle kaldırıldı.

Kuzey İttifakı ile savaş ve Mezar-ı Şerif'in ele geçirilmesi

Taliban'ın Kabil'i ele geçirmesinin ardından diğer gruplar, ülkenin kuzeyindeki Mezarı Şerif' i geçici başkent ilan etti.

Burhaneddin Rabbani liderliğinde bir araya gelen ve adını Kuzey İttifakı olarak duyuran gruplar ellerindeki kentleri kaybetmemek için Taliban'a karşı mücadeleye girişti.

Taliban, 1997'de Mezarı Şerif'e saldırdı.

Halk direnişi ile karşılaşan örgüt, burada yaklaşık 10 bin savaşçısını kaybetti.

7 bin civarında Taliban militanı da Kuzey İttifakı tarafından esir alındı ve daha sonra bu militanların öldürüldüğü ifade edildi.

Mezarı Şerif'teki bu savaşla 'beyin takımını' kaybettiği belirtilen örgüte El Kaide' ye bağlı çok sayıda savaşçı katıldı.

Taliban, topladığı güç ve örgüte yeni katılanlarla birlikte Ağustos 1998' de yeniden Mezarı Şerif'e saldırdı.

Bu defa kenti almayı başaran grup, siviller dahil birçok kişiyi ya öldürdü ya idam etti.

Özellikle de azınlık durumdaki etnik gruplara mensup insanlar, topluca kıyımdan geçirildi.

Mezhepçi politikalar uygulayan Taliban, İran'ın Mezarı Şerif'teki konsolosluğuna saldırdı, 9 İranlı diplomat ile bir gazeteci öldürüldü.

Analistlere göre Taliban, Mezarı Şerif'i ele geçirdikten sonra bir önceki yılın intikamını aldı.

Çok sayıda kişinin evi ve araçları ya gasp edildi ya da yakıldı.

Örgüt 1998'de Afganistan'ın yüzde 90'ını kontrol altına aldı.

Muhaliflerin elinde sadece Şah Mesud'un kontrolündeki Pencşir bölgesi kaldı.

Taliban görevden uzaklaştırıldı

Amerika Birleşik Devletleri'nde yaşanan 11 Eylül saldırılarının ardından ABD yönetimi, Taliban'dan El Kaide lideri Üsame bin Ladin' i teslim etmesini istedi.

Taliban, Ladin'i 'misafir' olduğu gerekçesiyle iade etmeyeceğini bildirdi.

Bunun üzerine ABD, 7 Ekim 2001'de Kuzey İttifakı'nın da desteğiyle Taliban'a yönelik operasyon başlattı.

Kısa sürede başkent Kabil dahil elindeki tüm şehirleri kaybeden Taliban, kalesi konumundaki Kandahar'a çekildi.

Ardından burayı da kaybetti ve dağlara çekilmek zorunda kaldı.

Örgüt 2002'den sonra gerilla taktiği ile ABD ve Batı destekli Kabil hükümetine karşı savaş vermeye başladı.

Örgüt yeniden Afganistan'a hakim oldu

Amerikan işgalinin üzerinden geçen 20 yıl sürenin ardından bir kez daha dünya sahnesine çıkan ve hala adından söz ettiren Taliban, ABD varlığının sona ermesini ve tüm yabancı güçlerin ülkeden çekilmesini istiyordu, dönemin ABD Başkanı Donald Trump yönetimi ile şubat 2020'de barış anlaşması imzalandı, anlaşmada örgüt istediğini aldı.

İktidardan uzaklaştırılmasının ardından gücünü yeniden toparlayan Taliban, 15 Ağustos 2021 itibarıyla tüm Afganistan'ı yeniden ele geçirdi.

Cumhurbaşkanı Eşref Gani ülkeden kaçtı.

Afgan analistler, Pakistan'ın sağladığı destek nedeniyle Taliban'ın eski gücüne yeniden ulaştığını dile getirdi.

Son 40 yıldır işgaller ve iç savaşlardan yorulan halkın yeni bir kanlı savaşı kaldıramayacağı göz önünde bulundurulursa, hem Afgan halkı hem de merkezi hükümet, Taliban'ın barış masasına oturmasını istiyor.

Yine Afganlar örgütten siyasi partiye dönüşerek seçimlere girmesini talep ediyor.

Böylece Taliban örgütünün halk nezdinde tabanının bulunup bulunmadığı da netleşmiş olacak.

Ancak Taliban tüm bunları reddediyor.

Bu arada ABD operasyonlarının başlamasının ardından Taliban lideri Molla Ömer, düzenlenen bir saldırıda öldürüldü.

Örgütün bir sonraki lideri de düzenlenen operasyonda öldü.

https://tr.euronews.com/2021/08/14/taliban-orgutu-nedir-nasil-ortaya-cikti-amaci-nedir-arkasinda-kimler-var


 

23 Ağustos 2021 Pazartesi

Prof. İsmail Çoban

Prof. İsmail Çoban, Kybele'yi Bir Dostluk Projesi Olarak Yeniden Üretti

       Ünlü sanatçı Prof. İsmail Çoban, "Türk-Alman İş Anlaşmalarının 50. Yıl Kutlamaları" kapsamında "Bir Dostluk Projesi" olarak "Kybele"yi yeniden üretti.


Prof. İsmail Çoban "Niçin Kybele?" sorusunu şu şekilde cevaplıyor:

"Anadolu güneşinin altında, tohumu tarlaya ilk eken, toprağa suyu ilk veren, ilk meyve fidanını aşılayan ve hayvanı evcilleştiren 'Toprakana'ydı.

Beni ve seni doğuran, yetiştiren, incelikleri işleyen, besleyen, yeri geldiğinde arkamdan ağlayan anamdı.

Anadolu'nun en eski halklarından olan Luvi toplumunun, çok tanrılı toplum yapılarında, yaşam kadının ellerinde yoğurulur şekillendirilirdi.

Zamanımıza kadar gelen, gerek  Şaman, gerekse İslam inancında da ana ve anayı temsil eden kadın, aynı zamanda ailenin de sultanıdır.

'Toprakana'ya, 'Kadın'a saygı duyulur.

Ana'ya sadakat, hürmet, Anadolu toplumumuzun millatdan önce 6000 yıllarına kadar dayanan geleneklerindendir.

Kadın, Anadolu toplumlarında Tanrıça hâline getirildi.

Asur kolonisi Kültepe'de 'Kubaba', Hititlerde 'Anita', Hurrilerde 'Hepat' adı ile anılan Ana-Tanrıça; Frigya'da 'Kyebele'ye, Lidya'da, Kyebebe'ye adları aldı.

Helenlerin Ana-Tanrıça Artemis'i ve onun Latin versiyonu Diana aslında Luvilerin 'Ma / Kadın'ın yani; 'Toprakana'nın tanrıçalaştırılmış biçimleriydi.

Roma İmparatorluğu'nun yayılımıyla Avrupa'nın ortalarına kadar taşındı.

Eski-Çağ'ın güzel, saygın ve kutsal kadını 'Toprakana', sonraki çağlarda Anadolu'da ve komşu coğrafyalarda ortaya çıkan uygarlıkların tanrılar safında önemli yer aldı.

Toprak, su, güneş ve hava çok tanrılı dinlerin inanç ve yaşam sembolleriydi.

Bu sembolleri de toprağın doğurganlıyla, ananın insana verdiği yaşamı birleştirilerek bir 'Toprakana / Kybele' kavramı oluşturdu.

Anadolu'da Hıristiyanlık ile birlikte yaşamın tüm alanlarını kaplayan tek tanrılı düzenden önce var olan bilinmeyen bir çağda 'Toprakana' tarafından biçimlendirilen, çok tanrılı toplum yapısı, erkeğin tüm yaşamı tek başına yönlendirdiği tanrısal düzenin değişmiş bir benzeri değildi. Matriarchate'nin - ana erki - egemen olduğu toplum düzeninde -ataerkil düzende olduğu gibi - tüm otoritenin ve gücün kadınlar elinde toplanması ve erkeklerin kadınlar tarafından baskı altında tutulmaları, o çağlardaki toplumlarda akıllara bile gelmezdi.

'Toprakana' tarafından kurumlaştırılmış bu ilk büyük sosyal yapı içinde kadın ve erkeğin birbirine üstün gelme mücadelesi yoktu.

Cinsiyetler arasında hükmeden ve hizmet eden ayrılığı bulunmuyordu.

Bu zamandan, günümüze bir sürü gelenek ve İslam'da ibadet odağı olan, dilek ağacı, taş sayma, üçler, yediler, kırklar, elverme ve benzeri bir sürü örf ve âdet zamanın güzellik simgelerinin kalıntılarıdır.

Ana tabiatın parçası, tabiatta ananın doğurganlığının güzelliğiyle yaşamaktadır.

Bu toplumsal yaşam biçiminde kadınlar ve erkekler hayatın zorluklarını büyük bir dayanışma içinde, birlikte omuzluyorlar, yaşamın getirilerini birlikte paylaşıyorlardı.

Üretim ve paylaşım, kişisel servet edinmeye değil, toplumsal fayda sağlamaya yönelikti ve komünal bir nitelik taşıyordu.

Kadın ve erkek arasında statü farkı yoktu.

Saygınlıkları birbirlerine denkti ve aynı itibarı görüyorlardı.

İşte, İstanbul'dan başlayan ilk yolculuğun serüveninde de 'Ana'lar önü çekti...

On beş yıl gibi, daha yeni bir dünya savaşından çıkmış bir ülkenin kalkınmasının hikayesinde kadınların yeri unutulamaz.

Savaş harabelerini temizleyen, kullanacak malzemeleri ayıran, kurulacak yuvanın temelini atan ve amele gibi elleri kanayana kadar çalışan analardı.

İşte 'Toprakana'lardı!

İstanbul-Sirkeci Garı'ndan her gün bir tren kalkardı, içi tıka-basa insan dolu.

Kadınlarımız, insanlarımız...

Almanya işçi istiyor ve Türkiye de işçi gönderiyordu.

Bundan 50 yıl önce insanlar geldi, Avrupa'ya...

O günlerde İstanbul - Sirkeci'den trene binen ve Münih'te bilmedikleri bir sonsuzluğa doğru yolculuk yapan kadınlar, sanatçının gözünde 'Toprakana'lardı.

Anadolu'dan Avrupa'nın göbeğine taşındılar fakat bu insanlar sadece iş gücü getirmediler. Kültür, sevgi, kardeşlik, inanç, töre getirdiler...

Almanya'nın ve Türkiye'nin ekonomisini desteklediler, kendi ailelerinin sağlam bir ekonomi düzeyine getirmek mutluluğuna eriştirdiler.

2005 yılında Münih sergimin ardından, İngiliz Bahçesi'nde gezerken, DTF e.V yöneticiler tarafından bir dostluk ödülünün tasarımının yapmamın sorulduğunda, kaldığım otel odasında kenara çekildim, bu onurlu soruyu aşağıdaki satırlarla ilk önce kendim için dile getirdim...

Kybele - bir heykelin anlatımı

anlat diyorsun bana, dost.
     hayat;
                    yer, gök, güneş ve su.
                  
     dört yol, inanç yoludur.
                    dört mevsim.
     dört kapı, tanrılara açılan,
                    ve dört kitap, bütün kutsallığıyla.
                  
     anlat diyorsun bana, dost
     insan;
                   renk, din, dil ve ulusallığıyla.
     işte onu özleyen, ana.
                   analardır çocukları adam eder,
                  
     sevmeli anaları
     ve sevmeli yaşamı
     yaşamı, seven insanı…
     kybele, işte o,
                  sevdiğim ana,
                  en büyük insan…
     İsmail Çoban / Wuppertal

Bu heykelin ortaya çıkmasındaki ana unsur; anaların gururlu yapısı, onurlu duruşlarını simgelemektir.

'Toprakana / Kybele'nin bu heykele konu olması işte bu nedenleydi...

Dostluk ödülünü simgeleyen bu heykelin temelini, bundan 50 yıl önce, Almanya'ya gelen 'Toprakana'lar attı.

Kybele / Toprakana'nın dostluğun, uzlaşmanın en güzel örneği olması dileklerimle."

İsmail Çoban

1945'te ailesinin 12. çocuğu olarak Çorum'da doğdu.

1955'te ilkokul öğrenimini Çorum'da Harhar Köyü İlkokulu'nda, ailesinin ilkokulu bitiren ikinci çocuğu olarak bitirdi.

1956 – 1959 yıları arasında İstanbul'da terzi çıraklığı yaptı.

1965'te Atatürk İlköğretmen Okulu'ndaki eğitimin akabinde (Hasanoğlan - Ankara) öğretmen oldu ve Ankara'da Lise olgunluk sınavlarını vererek liseyi de dışarıdan bitirdi.

Aynı yıl Siirt – Kurtalan / Rıdvan'da 4 ay öğretmenlik yaptı.

Ardından 1968 yılına kadar İstanbul Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek Okulu'na devam etti.

Bu arada Doğu Anadolu'da foto muhabirliği yaptı.

1968'te "mecburi" olarak Federal Almanya'ya "göç" etti.

1971'de Werkunst Schule Wuppertal'i devlet sınavıyla bitirdi.

1971'den bu yana serbest sanatçı ve resim, grafik heykeltraş olarak çalışıyor.

1978- 1986 arasında Federal Almanya Sanatçılar Derneği Genel Sekreterliği görevinde bulundu. 1987'de 1985-87 yıllarında Polonya'nın Krakau Kenti'nin restore çalışmalarına olan katkılarından dolayı Dr.h.c. ile ödüllendirildi.

1988'de Güney Kore Seul Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nde "Doktora" çalışması kabul edildi ve akabinde "Profesör" ünvanı verildi.

Seul ve Busan Üniversiteleri Güzel Sanatlar Fakülteleri'nde, klasik heykel ve temel eğitim dallarında dersler verdi.

2005'te "İsmail Çoban Genç Sanatçılara Destek Vakfı"nı kurdu.

Wuppertal Kenti'nin resmi Altın Kesitli defterine, "Uluslararası Sanat Elçisi" olarak, T.C. Berlin Büyükelcisi M. Ali İrtemçelik'le beraber imza atmakla onurlandırıldı.

2006'da Azerbaycan Bakü'de, Devlet Güzeller Akademisi tarafından "Profesör" olarak uluslararası temsilciliğiyle yetkilendirildi.

Genç sanatcıları desteği onurlandırıldı ve akademinin fahri "Doktorluk", Dr.h.c. ünvanı verildi.

Bugüne kadar 153 kişisel ve 300 üzerinde karma sergisiyle, Almanya, Demokratik Alman Cumhuriyeti, Avusturya, İspanya, Belçika, İsvicre, Polonya, Holanda, İtalya, İngiltere, Bulgaristan, Romanya, Macaristan, Fransa, USA, Kanada, Güney Kore, Suriye, Türkiye, Mısır, Arjantin, Brezilya, Şili, Nikaragua, Küba, Japonya, Çekoslovakya, Sırbistan, Çek Cumhuriyeti, sergilere katıldı. Önemli bienallerde jüri üyesi olarak yer aldı... 

                                      [KanalKultur]

12 Eylül 2013 Perşembe

https://kanalkultur.blogspot.com/2013/09/prof-ismail-coban-kybeleyi-bir-dostluk.html


TÜRKİYE HAYALİ

Hedefteki üniter, laik Cumhuriyet: .   ABD'NİN YENİ TÜRKİYE HAYALİ   . .    Samuel Huntington, “ Medeniyetler Çatışması ” adlı kitab...