12 Eylül 2021 Pazar

Kime 'Aydın' denir

 Aslında Kime 'Aydın' denir?

Geçen hafta, bir sonraki yazımızda aydın sorununu ele alacağımızı belirterek şunları sormuştuk:

- “Aydın nedir? Aydın kime denir? Aydınlar hep devrimci ve solcu mu olur? Sağcı aydın olmaz mı?...

Bu tartışmaya girmemizdeki esas neden, birçok okurun yazılarımızda kullandığımız “Müslüman aydın” terimini yadırgamaları ve eleştirmeleridir.

Önce temel bir soruna yaklaşımımızı ortaya koyalım:

Bu yazıları yazmamızdaki amaç, bizce yanlış bilinen veya incelemeden kabul edilen veya hüküm verirken ön yargıyla hareket etmeye itiraz etmektir.

Tabii ki bu söylediklerim sadece küçük bir kesim için geçerlidir, ama fikirler de bu sayede billurlaşır.

AYDIN MI ENTELEKTÜEL Mİ?

Kaygılarımız var ve dolayısıyla amacımız sadece içimizdeki modern hurafeleri açığa çıkarmak değil, aynı zamanda iktidarın etki alanına girmiş dürüst insanlarla, düşünür ve aydınlarla da tartışabilmektir.

Tabii ki bize kızmak isteyenler kızmaya devam edebilirler...

Bugünkü konumuz “aydın nedir ve kime denir”...

Birçok yazarımız ve özellikle de sözlük yazarları, “aydın konusu” üzerine çok sayıda makale ve inceleme kaleme almışlar.

Hepsi de aydın teriminin bize Batı’daki entelektüel kelimesinden geçtiğini belirtiyorlar. Osmanlıcada kullanılan “münevver” teriminin yerine 30’lu yıllarda aydın terimi kullanılmaya başlanmış.

Her iki terim de bizde olumlu anlamda kullanılıyor.

Mevcut sözlüklere göre Münevver:

- Tenvir edilmiş, nurlandırılmış, aydınlatılmış, ışıklı demek...

Aydın ise:

- Işıklı, aydınlanmış, açık., anlaşılır, aşikâr, kültürlü, bilgili, münevver, ziyalı, entelektüel demek...

 Münevver terimine yakın ve aynı kökenden gelen başka kelimeler de vardır: münebbih (uykudan uyandıran, ikaz eden), münecci (kurtarıcı) ve münevvir (aydınlık veren, nurlandıran)...

Bazı yazar ve düşünürlerimiz “aydın kimdir” sorusuna, “eleştiren, sorgulayan, aklı rehber edinen” gibi sıfatlar yükleyerek yanıtlıyorlar.

Batı’da kullanılan entelektüel terimi ise ilk kez 19. yüzyılda (Dreyfus davasında olumsuz kullanılmış) kullanılmış ve Latince (intellectus=anlama ve kavrama yeteneği) kökenlidir. Batı dillerindeki “Intellektuel”, yani aydın terimi daha çok Rus kökenli “intelijansiya” (okumuş yazmış kesim) teriminden esinlenilerek türetilmiş...

Buraya kadar bir sorun yok, çünkü herkes buraya kadar anlaşabilmektedir.

Ancak...

Entelektüel teriminin sosyolojik manasını tartıştığımızda herkes bir başka yola girmektedir.

Türkiye’de esas olarak aydın derken;

iktidarı sorgulayan muhalif insan”; “ahlaklı ve vicdanlı insan”; “doğruyu ve gerçekleri dile getiren insan”; “doğru yolu ve çözüm öneren insan”; “önderlik eden ve halkı kurtaran insan” olarak anlaşılmaktadır.

Entelektüel kavramı sosyolojik (toplumsal) bir kavramdır üç tanımlama kategorisinde değerlendirilmektedir.

Eser ve etik değer üreten; toplumsal düzeni eleştiren, düşünce ve imge taşıyıcısı; kafa emekçilerinin bir araya getirdikleri toplumsal katmak: mühendisler, teknisyenler, yönetici unsurlar, araştırmacılar, eğitmenler ve sanatçılar...

Buradan çıkan sonuca göre Batı’da da entelektüelin ne olduğu sorununa tam bir yanıt bulunamıyor.

Çünkü son yüzyılda devletlerin örgütlenmesindeki karmaşık durum, bilim adamı, yönetici, düşünce adamı, yazar ve gazeteci arasındaki farkları oldukça silikleştirmiştir. Herkes her şeyi kısmen yerine getirince, hangi görev ve sorumluluğun ne zaman başladığı ve bittiği de karmaşıklaşmaktadır.

Normalde mimar bir yapı projesi üretir, ama o söz konusu projeyle bir de mimari politikaları belirlemez mi veya yeni mimari kültürel değerlerin üretilmesini sağlayarak belli bir ideolojik etkide bulunmaz mı?

SOLDA AYDIN KAVRAMI

Anlaşılacağı gibi bugün herkes hem entelektüel hem de değil...

İşin gerçeği şu ki, entelektüel (aydın) kavramı Türkçeye daha baştan “aydınlatan” olarak geçmiş ve bununla da kesin bir anlam değişikliğine uğramış.

Aydın kavramının “aydınlatıcı”, “ileriden ve akıldan yana olan” anlamına bir itirazımız yok, ancak aydın kavramı sosyolojinin toplumsal bir kategorisi olarak türetilmiş olan entelektüel kavramının yerine ikame edilince sorunlar yaşanmaktadır.

Yurtdışında aydın kavramıyla sosyolojik analizler yapamazsınız, çünkü bilimsel (nesnel) değildir.

Peki kullanılamaz mı, tabii ki kullanılabilir, ama genel anlamda entelektüel kavramının yerine kullanılamaz.

Bugüne kadar entelektüel kavramını inceleyenler ve onu üzerine araştırma yapanlar en çok sol ve Marksistler olmuş.

Marx yazılarında, entelektüel kavramını yer yer “kafa emekçileri” yerine kullanmaktadır;

Lenin ise “devletin çalışma alanlarının çoğalması nedeniyle, gitgide daha fazla entelektüellere baş vurduğunu”ve onları “ilişki ve düşünceleriyle burjuvazinin saflarına çektiğini ve onların bağımsızlıklarını gitgide ortadan kaldırdığını” belirtir.

Yani entelektüeller, ekonomik bağımsızlıklarını kaybettikçe daha çok burjuvazinin hizmetine girmektedirler.

Entelektüel kavramıyla ilgilenen en çok Gramsci olmuş.

Ona göre “bütün insanlar entelektüeldir, ama hepsi toplumda entelektüel işlev görmezler.”!!!

Gramsci’ye göre her sınıf kendi konumunu sağlamlaştırmak ve mevcut toplumsal hegemonyasını pekiştirmek için entelektüellere ihtiyaç duyar.

Dolayısıyla her sınıf, entelektüellerin oluşturduğu mevcut toplumsal havuzdan kendisine adam devşirir.

Bu andan itibaren entelektüellerin görevi, hizmet ettikleri sınıfın çıkarlarını korumak, konumlarını pekiştirecek ideoloji ve argüman üretmektir.

Gramsci’ye göre “Entelektüeller doğaları gereği uzun bir süre içinde meydana gelirler ve bu nedenle de toplumun kültürel kodlarını ve geleneğini [tıpkı dünyanın bütün tarihini barındıran yer katmanları gibi] taşırlar.

Peygamberlerin, kurtarıcıların, önderlerin, sanatçıların ve düşünürlerin bunların arasından çıkmasının nedeni bu olmalıdır.

Bu konuda yararlı bir eser olarak Marksizm Sözlüğü (Yordam Kitap)’nü önerebilirim.

Kanaatimizce entelektüele sahip olmayan hiçbir devlet, yönetim, din, parti ve örgüt olamaz.

Çünkü bunlar toplumların ekmek gibi temel besin kaynağını oluştururlar.

Bunlar olmadan toplumlar da var olamaz, maddenin doğasına aykırıdır bu.

Buradan şuraya varabiliriz:

Demek ki entelektüellerin görevi, fikir, düşünce, kavramlar ve bilinç (sanat ve edebiyat eserleri üzerinden) üretmektir.

Tarihi onlar yaratmazlar ama tarihin yönünü işaret edebilirler.

İnsanoğlunun oluşturduğu ilk toplumların entelektüelleri demircilerdi, din adamlarıydı, hekimler ve savaş komutanlarıydı...

Nedenini başka bir zaman tartışmak lazım.

Dolayısıyla entelektüellerin (aydınların) toplumda bir işlevleri olmaktadır, ki o da ideoloji (sanat, edebiyat, bilim, din, siyaset) üretmek ve bunun üzerinden halk üzerinde belli bir sınıfın hegemonyasını pekiştirmektir.

Eskiden beri böyledir bu...

Burada bir parantez açarak bir başka konuya temas edelim.

DÜŞÜNCE Mİ VE EYLEM Mİ?

Sol kesimin önemli bir kısmı (Kemalistler, sosyalistler vs) dünyayı, fikir ve düşüncelerin değiştirdiğini sanıyorlar.

Düşünceler önemlidir, din önemlidir, felsefe önemlidir, siyaset ve programlar önemlidir, ama toplumların değişmesinin, dönüşmesinin, yükselmesinin ve çökmesinin nedeni onlar değildir.

Bunların etkisi var ama bu sadece kısmidir.

Bir toplumun bağışıklık sistemi zayıflamamışsa, güçten kuvvetten düşmemişse hurafelere, batıl inanca açık hale gelmez.

Toplumlar, ürettikleriyle (ekonomi, siyaset, eğitim ve kültür) büyür ve yükselirler veya küçülür ve çökerler.

Düşünce ile eylem arasındaki fark, eylemin belirleyici olmasıdır.

Bazılarına garip gelecek ama yine de bir benzetmeyle açıklarsak, eğer babalarımız sadece düşünce ve fikirde kalsalardı bugün hiçbirimiz meydana gelmezdik.

Düşünce bir motivasyon nedenidir, ama esas iş eylemdir.

Günümüz Türkiye’sinin bir çöküş sürecinde olmasının nedeni de budur.

Yanlış fikirlere kapıldığımız için çökmüyoruz, çoktan yanlış yola girdiğimiz için çöküyoruz.

Eğer 30’lu yıllarda toprak reformu yapılsaydı, ağalık ve onunla birlikte dinci gericiliğin zemini de çökerdi; fabrikaların kurulması kesintiye uğramasaydı kentleşme düzgün yolunda giderdi, aşırı göçler olmazdı; kadınlar üretime katılırdı; işçi sınıfı gelişerek toplumda ve siyasette etkin olurdu.

Köy Enstitüleri kapatılmasaydı, irtica da gelişeceği bir toprak bulamazdı. Üniversitelerden solcu hocalar atılmasaydı, eğitim düzeyimiz böylesine yerlerde sürünmezdi.

Bunların başlangıç tarihi ise 1940’lı yıllardır, emperyalizmle içli dışlı olma halidir.

Temel yıkıldıkça, toplumda dinci ve şeriatçı fikirler de yayılmaya başlamıştır, tersi değil.

SOSYOLOJİK KAVRAM OLARAK AYDIN

Yeniden konumuza dönersek, entelektüel, sadece solcuların arasından çıkmaz. Sağcıların da entelektüeli var, ama biz entelektüel terimini “aydın” terimiyle değiştirerek baştan sağcılara entelektüellik kapısını kapatmışız.

Onlara bunu reva görmüyoruz.

Bu ne sosyolojik (bilimsel) açıdan ne de gerçek hayat ve toplumsal durum açısından doğrudur.

Bu çıkmazı aşmak için de bazı düşünür ve yazarlarımız, entelektüel ile aydın kavramını birbirinden ayırarak çıkmazdan kurtulmaya çalışıyorlar.

Halbuki bunlar birbirinin karşılığıdır.

Birçok çeviri metin de bu nedenle yanlış olmaktadır.

Batılı yazarlar entelektüeli, “sorgulayan, itiraz eden, görüş ve fikir üreten, mevcut düzenden farklı düşünen” olarak tarif eder; hatta Jean-Paul Sartre, “eylemde bulunan”ı da ekler bu niteliklere.

Sonra da şunu yazar: “Entelektüel, kendisini ilgilendirmeyen şeylere burnunu sokan insandır” der. (Aydınlar Üzerine)

Peki bunları sağcı ve Müslüman kişi yapamaz mı?

Sağcıların “düşünenleri, fikir üretenleri, kendisini ilgilendirmeyen işlere burnunu sokanları, sorgulayanları, mevcut durumu kabul etmeyenleri” yok mu?

Var!

Ama biz onlara “aydın” tabirini uygun görmüyoruz.

Türkçede aydın terimini kesinleştirmiş ve kazığa bağlamışız:

"Aydınlanmadan ve ilericilikten yana olan insan".

Yapılaması gereken ya aydın kavramının anlamını genişletmektir ya da onu entelektüelin yerine kullanmamaktır.

Nitekim Batı’nın en saygın sözlüğü, Oxford Dictionary entelektüeli şöyle tarif ediyor:

 - “Entelektüel, zekasını ve analitik düşünme yetisini, mesleği gereği ya da şahsi amaçlarına erişmek için kullanan kişidir.

Entelektüel terimini sosyolojik açıdan inceleyen Batılılar, onu şöyle tarif etmektedir: 

- “Entelektüel, bilimsel, sanatsal, dinsel, yazınsal açıdan etkin olan, bu alanlarda önemli bir birikime sahip, kamusal alandaki tartışmalara eleştirel yaklaşan kişidir. Bunu yaparken de belli bir partiye, ideolojiye veya ahlaki değere bağlılık göstermek zorunda değildir.” (A Vocabulary of Culture and Society, 1983)

Ali Şeriati de aydın teriminin Farsçaya yanlış girdiğini belirtiyor ve şunları söylüyor:

- “Bu terime baştan yanlış bir anlam ve sıfat yüklemişiz. Terimin kökeni “intelijansiya”dır. Esas olarak bununla da uyanık, anlayışlı, birikimli, şuurlu bir adam akla gelir... Aydın, düşünce ve fikir konusunda çalışan bir ferttir...” (Aydın Üzerine)

Peki bizde ne yapılıyor?

Aydın kavramını entelektüel yerine kullanıyoruz, biri de çıkıp sağcıların ve müslümanların da aydınlarının olduğunu söylediğinde, onu bir tek aforoz etmediğimiz kalıyor...

İyi hafta sonu dilerim...

Sadık Usta  17.06.2021

https://odatv4.com/makale/aslinda-kime-aydin-denir-1103171200


3 Eylül 2021 Cuma

Tevfik Fikret ve ''Sis''

 Tevfik Fikret ve ''Sis'' şiiri

Tevfik Fikret, Osmanlı İmparatorluğu'nun dağılma sürecinde Servet-i Fünûn topluluğunun lideridir. Şair ve öğretmendir.

Devrimci ve idealist fikirleriyle Mustafa Kemal başta olmak üzere dönemin pek çok aydınını etkiler.

Türk edebiyatının Batılılaşmasında öne çıkan isimlerden birisidir. 24 Aralık 1867 tarihinde doğan Tevfik Fikret, 19 Ağustos 1915 yılında henüz 48 yaşında iken vefat eder…

Tevfik Fikret; sürgünlerle, baskılarla ancak aydınlık fikirleriyle dolu fırtınalı bir hayatı 48 yaşına sığdırır…

Aşiyan
İstanbul’da Robert Koleji’nin hemen yakınında bahçeli bir ev vardır.

İşte bu ev şair Tevfik Fikret’in 1906-1915 yılları arasında yaşadığı Tevfik Fikret’in kendi evidir.

Adı da ‘’Aşiyan’’dır. ''Aşiyan'' Farsça bir sözcük olup ''kuş yuvası'' anlamındadır.

Bu adı Tevfik Fikret bizzat kendisi koymuştur.

Bu evden İstanbul'ın ve Boğaz'ın görünümü muhteşemdir.

Bina, Tevfik Fikret’in ölümünden bir süre sonra İstanbul Belediyesi tarafından satın alınarak 19 Ağustos 1945 tarihinde ‘’Edebiyat-ı Cedide Müzesi’’ adıyla ziyarete açılır.

Şairin Eyüp’teki aile mezarlığında bulunan mezarı da şairin vasiyeti üzerine 1961 yılında müzenin bahçesine nakledilir.

Müze bu tarihten sonra da ‘’Aşiyan Müzesi’’ adını alır. 

Aşiyan Müzesi’nde Tevfik Fikret ve ailesine ait eşyalar ile Tanzimat Edebiyatı ve özellikle Edebiyat-ı Cedide döneminin önemli sanatçılarının eşyaları da sergilenmektedir.
Aşiyan'da ''Sis Tablosu''
Tevfik Fikret’in işte ‘’Aşiyan Müzesi’’ ismini alan bu evinde duvarda asılı belli belirsiz “Sis” adlı bir yağlıboya tablo vardır. Tabloya ilk bakışta gri ve derinliksiz, küçük bir sandaldan başka bir şey görülmez, sıradan bir tabloya benzer.

Ancak tabloya daha yakından bakılınca sisin ardında Süleymaniye'nin kubbesi, minareleri, Galata Köprüsünün siluetleriyle İstanbul görülür.

Bu tablonun ressamı Şehzade Abdülmecid’dir ve tabloda imzanın hemen üstüne Arapça harflerle ‘’Tevfik Fikret Beye’’ ibaresi bulunur. Tablonun çerçevesine çivilenmiş metal isimlikte ise şu ibare yine Arap harfleriyle yer alır: “Sis: Rübab-ı Şikeste”. Rübab-ı Şikeste; Tevfik Fikret'in şiir kitabının adıdır, ''kırık saz'' anlamına gelir.

''Sis'' şiiri de Rübab-ı Şikeste' de yer alan bir şiirdir. Belli ki Şehzade Abdülmecid Tevfik Fikret'in Rübab-ı Şikeste'sinde yer alan ''Sis'' şiiri üzerine bu tabloyu yaparak Tevfik Fikret'e hediye etmiştir. Çünkü tablo ''Sis'' şiirinin resme dökülmüş hali gibidir... 
Bu tablonun hemen yanında da Tevfik Fikret'in ''Sis'' şiiri yer alır. 
        Sis Şiiri
''Sis'' şiiri, orijinal hali ve günümüz Türkçesiyle Ahmet Muhip Dranas'ın hazırladığı Tevfik Fikret'in ''Rübab-ı Şikeste'' (Kapı Yayınları, 2013) isimli kitabında yer almaktadır. 

‘’Sis’’ şiirini bu kitaptan alıp Ahmet Muhip Dranas'ın Türkçesiyle dize dize anlamını ve şiirde geçen Osmanlıca kelimelerin Türkçe karşılıklarını şiirde geçiş sırasına göre yazımın sonunda verdim…
Tevfik Fikret’in ‘’Sis’’ şiiri dönemin sosyal ve siyasal özelliklerini yansıtan önemli bir edebi eserdir. Namık Kemal ve Ziya Paşa mücerret (soyut) fikirleri vezin ve kafiyeye sokarak sosyal içerikli şiirler yazarken, Tevfik Fikret, ‘’Sis’’ şiirini aynı zamanda çok sanatkârane bir şekilde kaleme alır. Nedim ve Nâbî gibi şairler İstanbul’u yüksek bir medeniyet ülkesi olarak tasvir ederken Tevfik Fikret, Abdülhamit’in istibdat yönetimi altındaki dış dünya ile derin bir ümitsizlik ve yalnızlık ruh hali içerisinde bulunan kendi iç dünyasını birleştirerek ‘’Sis’’ şiirini yazar.

Tevfik Fikret evinde (Aşiyan) Abdülhamit’in polislerince göz hapsindedir.

İstanbul’da Şubat ayıdır.

İstanbul’un üzerinde yoğun bir sis tabakası vardır.

Tevfik Fikret İstanbul’un üstüne çökmüş yoğun sis ile kendi içindeki sisin arasında sıkışır.

Fikret duygularını işte bu ‘’Sis’’ şiiriyle dışa vurur.

Rûşen Eşref Unaydın, Tevfik Fikret (Tevfik Fikret, Hayatına Dair Hatıralar, Kitabhâne-i Sûdi, 1919) adlı eserinde bu şiirin yazılmasındaki ortamı şöyle anlatır:

"O sıralarda bir polis her gün evini gözaltında bulundururmuş, rutubetli bir şubat günü sis denize olanca kesafeti ile çökmüş.

Akşama kadar suların üstünden sıyrılamamış.

Polisin duvarı ile sisin duvarı arasında kalan şair, o gün bütün bir devri bütün dertleriyle duymuş." 

Tevfik Fikret şiirine önce sanki bir resim tasvir edilirmişçesine karanlık bir tablo halinde sisi tarif ederek başlar.

Şiir ilerleyince görürsünüz ki aynı Şehzade Abdülmecid'in tablosu gibi bu ‘’Sis’’in arkasında, ardında, fonunda İstanbul’un silueti vardır.

Bu sis tasvirinden sonra Fikret şu dizeleri yazar:

Lâkin sana lâyık bu derin sütre-i muzlim (sütre-i muzlim: kara, uğursuz örtü),
Lâyık bu tesettür sana, ey sahn-ı mezâlim!’’ (sahn-ı mezâlim: zulümler alanı)

Tevfik Fikret bu dizelerinden sonra sisi değil artık İstanbul’a ve İstanbul'un şahsında istibdat yönetimine olan nefretini yansıtmaya başlar.

Bu karanlık ve derin örtü zulümlerin işlendiği bu şehre lâyıktır, müstahaktır.

İstanbul'un silueti, kuleleri ve sarayları şahsında da istibdat idaresindeki her türlü gayri meşruluğun, haksızlığın, hukuksuzluğun, ahlaksızlığın, çapsızlığın, beceriksizliğin, fitnenin, riyânın, çirkefliğin, çürümüşlüğün ve çöküşün yansımaları anlatılır.

Fikret bu şiirinde istibdat dönemlerindeki her aydın gibi derin bir ümitsizlik ve yalnızlık ruh hali içerisindedir…

Fikret bu şiirinde İstanbul’u her istibdat döneminin benzediği şekliyle fahişe bir kadına benzetir ve şiirinde İstanbul’a ve İstanbul şahsında da yönetime lanetler yağdırır.

‘’Sis’’ şiirinde İstanbul’da Bizans döneminden o güne kadar işlenen zulüm ve kanlı eylemler vardır.

Ancak İstanbul hakkındaki nefret dolu dizelerinin büyük bir kısmı Abdülhamid idaresindeki dönemine aittir.

Fikret, şehri de bu idarenin bir işbirlikçisi gözüyle görür.

Bu güzel şehirde hiçbir güzel şey yoktur.

Her şey bir karabasan idarenin yardımcısı mekânlardır. Bütün tarihi eserler şiirde birer fenalık mekânları gibidir. 

Ahmet Hamdi Tanpınar, Fikret'in ‘’Sis’’ şiirini Abdülhamid devrinin bir romanı olarak tanımlar ve ''Sis'' şiirinin bir zaman sadece melûl besteler çıkaran ferdî melânkolisini tam lâzım olduğu bir zamanda bir cemiyetin ıstırap ve ümitlerine tercüman yaptığını söyler.

Bütün bu acı manzaraların görünmemesi ve tarihin derinliklerine gömülmesi için şair durmadan lanet okumaya devam eder.

O halde bu şehir pisliklerini göstermemek için bu ağır sisle örtünmelidir. İyice kapanmalıdır.

Örtün, evet, ey haile... Örtün, evet, ey şehr;
Örtün, ve müebbed uyu, ey fâcire-i dehr!...'' (fâcire-i dehr: dünyanın koca kahbesi)

Tevfik Fikret’in İstanbul’u kaplayan yoğun sisin altında gördüğü şeyler işte bunlardır.

Tabiatın sisi dağılacak ancak istibdadın sisi devam edecektir.

Fikret’in söylemek istediği de budur.

İstanbul’daki sis dağılır ancak ne istibdadın sisi dağılır ne de Fikret’in içindeki sis…

Hatta Fikret’in içindeki sis daha da derinleşip yoğunlaşarak Fikret'i ‘’Tarih-i Kadîm’’’i yazacak raddeye kadar getirir...

Tevfik Fikret için hayat karanlık mağmum, boş, çorak bir çölden ayırt edilemiyor.

Haluk uğruna her şey feda ediliyor, kimselere yaranılamıyor derken, insan, kesif bir sis içerisinde sonsuz bir melankoliyle ezilip kalıyor... 

Mustafa Kemal Atatürk’ün, ‘’Ben inkılap ruhunu Fikret’’ten aldım’’ dediği Tevfik Fikret’i vefatının 106. yıldönümünde kendisini özlemle, minnetle ve saygıyla anıyorum…

Tevfik Fikret, ‘’Sis’’ şiirinde; yalnız sefalet ve kayıtsızlık içinde çalkanan İstanbul’u değil, bozulmuş olan bir toplumu ve aynı zamanda çürümüş ve yıkılış halinde olan bir yönetimi ve bu yönetimin pisliklerini göstermemek için şehri ağır bir sisle örtüyor…

Günümüzde ise bu pisliği göstermemek için doğa şehrin denizini salya ile örtüyor…

Vedat Türkali, ‘’İstanbul’’ (Bekle bizi İstanbul) şiirinin girişinde ‘’ ‘Sis’ şairine ithaf edilmiştir‘’ diye yazıyor.

Yani Vedat Türkali, "Sis’’ şairine ithaf ettiği ‘’İstanbul’’ şiirinde, ''Sis''teki manzarayı umumiyeye gönderme yapılarak ''Şark cephesinde değişen bir şey yok'' mesajı veriyor…

Arz ederim…

Osman AYDOĞAN

Tevfik Fikret'in 'Rübab-ı Şikeste''sinde yer alan şiiri:

S İ S  ....................................... 
Sarmış yine âfâkını bir dûd-ı munannid,

- Sarmış ufuklarını senin gene inatçı bir duman, 
Bir zulmet-i beyzâ ki peyâpey mütezâyid.

- beyaz bir karanlık ki, gittikçe artan 
Tazyîkının altında silinmiş gibi eşbâh,

- ağırlığının altında her şey silinmiş gibi, 
Bir tozlu kesâfetten ibâret bütün elvâh;

- bütün tablolar tozlu bir yoğunlukla örtülü; 
Bir tozlu ve heybetli kesâfet ki nazarlar

- tozlu ve heybetli bir yoğunluk ki, bakanlar 
Dikkatle nüfûz eyleyemez gavrine, korkar!

- onun derinliğine iyice sokulamaz, korkar! 
Lâkin sana lâyık bu derin sürte-i muzlim,

- Ama bu derin karanlık örtü sana çok lâyık;
Lâyık bu tesettür sana, ey sahn-ı mezâlim!

- lâyık bu örtünüş sana, ey zulümlér sâhası! 
Ey sahn-ı mezâlim…Evet, ey sahne-i garrâ,

- Ey zulümler sâhası... Evet, ey parlak alan, 
Ey sahne-i zî-şâ'şaa-i hâile-pîrâ!

- ey fâcialarla donanan ışıklı ve ihtişamlı sâha! 
Ey şa'şaanın, kevkebenin mehdi, mezârı

- Ey parlaklığın ve ihtişâmın beşiği ve mezarı olan, 
Şarkın ezelî hâkime-i câzibedârı;

- Doğu’nun öteden beri imrenilen eski kıralıçesi! 
Ey kanlı mahabbetleri bî-lerziş-i nefret

- Ey kanlı sevişmeleri titremeden, tiksinmeden
Perverde eden sîne-i meshûf-ı sefâhet;

- sefahate susamış bağrında yaşatan. 
Ey Marmara'nın mâi der-âguuşu içinde

- Ey Marmara’nın mavi kucaklayışı içinde 
Ölmüş gibi dalgın uyuyan tûde-i zinde;

- sanki ölmüş gibi dalgın uyuyan canlı yığın. 
Ey köhne Bizans, ey koca fertût-ı müsahhir,

- Ey köhne Bizans, ey koca büyüleyici bunak, 
Ey bin kocadan arta kalan bîve-i bâkir;

- ey bin kocadan arta kalan dul kız; 
Hüsnünde henüz tâzeliğin sihri hüveydâ,

- güzelliğindeki tâzelik büyüsü henüz besbelli, 
Hâlâ titrer üstüne enzâr-ı temâşâ.

- sana bakan gözler hâlâ üstüne titriyor. 
Hâriçten, uzaktan açılan gözlere süzgün

- Dışarıdan, uzaktan açılan gözlere, süzgün 
Çeşmân-ı kebûdunla ne mûnis görünürsün!

- iki lâcivert gözünle ne kadar cana yakın görünüyorsun! 
Mûnis, fakat en kirli kadınlar gibi mûnis;

- Cana yakın, hem de en kirli kadınlar gibi; 
Üstünde coşan giryelerin hepsine bî-his.

- içerinde coşan ağıtların hiç birine aldırış etmeden. 
Te'sîs olunurken daha, bir dest-i hıyânet

- Sanki bir hâin el, daha sen şehir olarak kuruluyorken, 
Bünyânına katmış gibi zehr-âbe-i lânet!

- lânetin zehirli suyunu yapına katmış gibi! 
Hep levs-i riyâ, dalgalanır zerrelerinde,

- Zerrelerinde hep riyakârlığın pislikleri dalgalanır, 
Bir zerre-i safvet bulamazsın içerinde.

- İçerinde temiz bir zerre aslâ bulamazsın. 
Hep levs-i riyâ, levs-i hased, levs-i teneffu';

- Hep riyânın çirkefi; hasedin, kâr güdmenin çirkeflikleri; 
Yalnız bu… ve yalnız bunun ümmîd-i tereffu'.

- Yalnız işte bu... Ve sanki hep bunlarla yükselinecek. 
Milyonla barındırdığın ecsâd arasından

- Milyonla barındırdığın insan kılıklarından 
Kaç nâsiye vardır çıkacak pâk u dirahşan?

- Parlak ve temiz alınlı kaç adam çıkar? 
Örtün, evet, ey hâile… Örtün, evet, ey şehr;

- Örtün, evet ey felâket sahnesi... Örtün artık ey şehir; 
Örtün ve müebbed uyu, ey fâcire-i dehr!..

- örtün, ve sonsuz uyu, ey dünyanın koca kahbesi! 
Ey debdebeler, tantanalar, şanlar, alaylar;

- Ey debdebeler, tantanalar, şanlar, alaylar; 
Kaatil kuleler, kal'alı zindanlı saraylar;

- Kaatil kuleler, kal’ali ve zindanlı saraylar. 
Ey dahme-i mersûs-i havâtır, ulu ma'bed;

- Ey hâtıraların kurşun kaplı kümbetlerini andıran, câmîler; 
Ey gırre sütunlar ki birer dîv-i mukayyed,

- ey bağlanmış birer dev gibi duran mağrur sütunlar ki, 
Mâzîleri âtîlere nakletmeye me'mûr;

- geçmişleri geleceklere anlatmıya memurdur; 
Ey dişleri düşmüş, sırıtan kaafile-i sûr;

- ey dişleri düşmüş, sırıtan sur kafilesi. 
Ey kubbeler, ey şanlı mebânî-i münâcât;

- Ey kubbeler, ey şanlı dilek evleri; 
Ey doğruluğun mahmil-i ezkârı minârat;

- ey doğruluğun sözlerini taşıyan minâreler. 
Ey sakfı çökük medreseler, mahkemecikler;

- Ey basık tavanlı medreseler, mahkemecikler; 
Ey servilerin zıll-ı siyâhında birer yer

- ey servilerin kara gölgelerinde birer yer 
Te'mîn edebilmiş nice bin sâil-i sâbir;

- edinen nice bin sabırlı dilenci gürûhu; 
"Geçmişlere rahmet!" diyen elvâh-ı mekaabir;

- “Geçmişlere Rahmet! ” diye yazılı kabir taşları. 
Ey türbeler, ey herbiri pür-velvele bir yâd

- Ey türbeler, ey her biri velvele koparan bir hâtıra 
İykâz ederek sâmit ü sâkin yatan ecdâd;

- canlandırdığı halde sessiz ve sadâsız yatan dedeler! 
Ey ma'reke-i tîn ü gubâr eski sokaklar;

- Ey tozla çamurun çarpıştığı eski sokaklar; 
Ey her açılan rahnesi bir vak'a sayıklar

- ey her açılan gediği bir vak’a sayıklıyan 
Vîrâneler, ey mekmen-i pür-hâb-ı eşirrâ;

- vîrâneler, ey azılıların uykuya girdikleri yer. 
Ey kapkara damlarla birer mâtem-i ber-pâ

- Ey kapkara damlariyle ayağa kalkmış birer mâtemi 
Temsîl eden âsûde ve fersûde mesâkin;

- sembole eden harap ve sessiz evler; 
Ey her biri bir leyleğe, bir çaylağa mavtın

- ey her biri bir leyleğe yahut bir çaylağa yuva olan 
Gam-dîde ocaklar ki merâretle somurtmuş,

- kederli ocaklar ki, bütün acılıklariyle somutmuş, 
Yıllarca zamandan beri, tütmek ne…unutmuş;

- ve yıllardır tütmek ne... çoktan unutulmuş! 
Ey mi'delerin zehr-i tekâzâsı önünde

- Ey mîdelerin zorlaması zehirinden ötürü 
Her zilleti bel'eyleyen efvâh-ı kadîde;

- her aşâlığı yiyip yutan köhne ağızlar! 
Ey fazl-ı tabîatle en âmâde ve mün'im

- Ey tabi’atin gürlükleri ve nimetleriyle dolu 
Bir fıtrata makrûn iken aç, âtıl ü âkim;

- bir hayata sâhip iken, aç, işsiz ve verimsiz kalıp 
Her ni'meti, her fazlı, her esbâb-ı rehâyı

- her nâmeti, bütün gürlükleri, hep kurtuluş sebeplerini 
Gökten dilenen züll-i tevekkül ki.. mürâyi!

- gökten dilenen tevekkül zilleti ki.. sahtadir! 
Ey savt-ı kilâb, ey şeref-i nutk ile mümtâz

- Ey köpek havlamaları, ey konuşma şerefiyle yükselmiş 
İnsanda şu nankörlüğü tel'in eden âvâz;

- olan insanda şu nankörlüğe lânet yağdıran feryât! 
Ey girye-i bî-fâide, ey hande-i zehrîn;

- Ey faydasız ağlayışlar, ey zehirli gülüşler; 
Ey nâtıka-ı acz ü elem, nazra-i nefrîn;

- ey eksinlik ve kaderin açık ifadesi, nefretli bakışlar! 
Ey cevf-i esâtîre düşen hâtıra: nâmus;

- Ey ancak masalların tanıdığı bir hâtıra: Nâmus; 
Ey kıble-i ikbâle çıkan yol: reh-i pâ-bûs;

- ey adamı ikbâl kıblesine götüren yol: Ayak öpme yolu. 
Ey havf-i müsellâh, ki hasârâtına râci'

- Ey silahlı korku ki, öksüz ve dulların ağzındaki
Öksüz, dul ağızlardaki her şevke-i tâli';

- her tâlih şikayeti yapageldiğin yıkımlardan ötürüdür! 
Ey şahsa masûniyyet ü hürriyyete makrûn

- Ey bir adamı korumak ve hürriyete kavuşturmak için 
Bir hakk-ı teneffüs veren efsâne-i kaanûn;

- yalnız teneffüs hakkı veren kanun masalı!
Ey va'd-i muhâl, ey ebedî kizb-i muhakkak,

- Ey tutulmıyan vaitler, ey sonsuz muhakkak yalan, 
Ey mahkemelerden mütemâdî sürülen hak;

- ey mahkemelerden biteviye kovulan “hak”! 
Ey savlet-i evhâm ile bî-tâb-ı tahassüs

- Ey en şiddetli kuşkularla duygusu körleşerek
Vicdanlara temdîd edilen gûş-ı tecessüs;

- vicdanlara uzatılan gizli kulaklar; 
Ey bîm-i tecessüsle kilitlenmiş ağızlar;

- ey işitilmek korkusuyle kilitlenmiş ağızlar. 
Ey gayret-i milliye ki mebgûz u muhakkar;

- Ey nefret edilen, hakîr görülen millî gayret! 
Ey seyf ü kalem, ey iki mahkûm-ı siyâsî;

- Ey kılıç ve kalem, ey iki siyasî mahkûm; 
Ey behre-i fazl ü edeb, ey çehre-i mensî;

- ey fazilet ve nezâketin payı, ey çoktan unutulan bu çehre! 
Ey bâr-ı hazerle iki kat gezmeye me'lûf;

- Ey korku ağırlığından iki büklüm gemeye alışmış 
Eşrâf ü tevâbi', koca bir unsûr-ı ma'rûf;

- zengin – fakir herkes, meşhur koca bir millet! 
Ey re's-i fürûberde, ki akpak, fakat iğrenç;

- Ey eğilmiş esir baş, ki ak-pak, fakat iğrenç; 
Ey taze kadın, ey onu ta'kîbe koşan genç;

- ey tâze kadın, ey onu tâkîbe koşan genç! 
Ey mâder-i hicranzede, ey hemser-i muğber;

- Ey hicran üzgünü ana, ey küskün karı-koca; 
Ey kimsesiz, âvâre çocuklar… hele sizler,

- ey kimsesiz; âvâre çocuklar... Hele sizler, 
Hele sizler… - hele sizler... 
Örtün, evet, ey hâile… Örtün, evet, ey şehr;

- Örtün, evet, ey felâket sahnesi... Örtün artık ey şehir; 
Örtün ve müebbed uyu, ey fâcire-i dehr!...

- Örtün, ve sonsuz uyu, ey dünyanın koca kahpesi! 

18 Şubat 1317/ 3 Mart 1902 (Tanin, 1324/1908, sayı 1)

Tevfik FİKRET
https://www.sehriyar.info/?pnum=549



28 Ağustos 2021 Cumartesi

HACI BEKTAŞ VELİ

 TARİHSEL VERİLER IŞIĞINDA

HACI BEKTAŞ VELİ

Hacı Bektaş Veli, Osmanlı İmparatorluğunda XIV. yüzyıldan itibaren, sosyal ve siyasi bakımdan büyük etkinliği olan, II. Mahmut tarafından Yeniçeri Ocağı ile birlikte kapatılan, Abdülaziz zamanında tekrar canlanan ve 25 Kasım 1925 tarihinde Tekke ve Zaviyelerin kapatılmasına kadar devam eden Bektaşi tarikatının piridir.

Hacı Bektaş Veli'nin harcını kardığı Alevi-Bektaşi anlayışı, Anadolu’nun yanı sıra Balkanlar, Arnavutluk, Yunanistan, Bulgaristan, Bosna, Kosova, Makedonya, Gül Baba türbesinin bulunduğu Macaristan'ın Budapeşte şehrinden Azerbaycan'a kadar bir çok yerde kabul görmüş ve benimsenmiştir.
Hacı Bektaş Veli'nin düşünce ve öğretisinin yayılması, ölümünden çok daha sonra, 14.yüzyıl başlarında kurulan tarikatının, 16.yüzyıl başlarında etkinlik kazanması ile olmuştur.

Kendi döneminde tanınmaktadır ve Mevlana, Baba İlyas, Ahi Evren’le çağdaştır.

Hacı Bektaş Veli'nin doğumu, ölümü, kim tarafından eğitildiği, Anadolu'ya tam olarak hangi tarihte geldiğine dair kesin bilgiler bulunmamaktadır.

Döneme ait bilgi veren kaynaklardaki mistik (dinsel) anlatım ve Alevi -Bektaşiliğe ilişkin çoğu kaynakların yok edilmiş ya da kaybolmuş olması da, Hacı Bektaş Veli'ye dair sağlıklı bilgiye ulaşmamıza engel olmuştur.

Ölümünden sonraki yıllarda, hakkında “Hacı Bektaş Veli Vilayetnamesi” yazılmıştır.

Hacı Bektaş Veli, Vilayetnamede anlatılan söylencelerle, tarihsel gerçekliklerden kopuk olarak yaşatılmıştır.

Hakkında bilgi veren en eski kaynaklardan biri olan Vilayetname’de, Hacı Bektaş Veli, Hz. Ali’nin soyundan yedinci İmam Musa Kazım nesline bağlanarak, soy seceresi hakkında şu bilgi verilmektedir:

“Hacı Bektaş Veli, Seyyid Muhammed İbrâhim-î Sânî, Seyid Mûsa’î-Sânî, İbrâhim Mükerrem el-Mücâb, İmam Mûsâ Kâzım."

Ancak, Hz. Ali ile Hacı Bektaş Veli arasındaki şahısların azlığı, silsileyi tartışmalı hale getirmiştir. Emeviler döneminde Hz.Ali taraftarlarının Horasan bölgesine yerleştikleri düşünüldüğünde, Hacı Bektaş Veli'nin soyunun Hz.Ali'ye bağlanması ihtimal dahilin görülse de, bunun ispatı mümkün değildir.

Hoca Ahmet Yesevi tarafından yetiştirilip Anadolu’ya gönderildiği iddialarına karşılık, yaşadıkları dönem göz önünde bulundurulduğunda, 1166’da ölen Ahmet Yesevi ile 1209-1271 yıllarında hayat sürdüğü düşünülen Hacı Bektaş Veli'nin, aynı zaman diliminde yaşamadıkları açıktır.

Yaygın olan kanaate göre, Lokman Perende’nin himayesinde ve Yesevilik öğretisinin etkin olduğu bir ortamda yetişmiştir.

Vilayetname’de, Hacı Bektaş Veli’nin Anadolu’ya gelişi şöyle aktarılmaktadır.

“Kürdistan’da bir kavmin içinde bir zaman eğleşir.(……) O kavmi kendisine bağlar.(……) Rum ülkesine yürür. Elbistan’da Ashâb-ı Kehf mağarasına uğrar. Orada erbain çıkarır. (ERBAİN: Belirli bir süreyle özel bir mekanda inzivaya çekilmesi anlamında tasavvuf terimi.) Kayseri’ye doğru yola çıkar.(……) Rum ülkesine Zülkadirli ilinde Bozok’tan girer. Sulucakarahöyük’e iner”.

Horasan ve Erdebil’de aldığı tekke eğitimi, Anadolu'ya geliş yolu ve Anadolu'da bulunduğu yerler dikkate alındığında, Hacı Bektaş Veli, Yesevilik, Melamilik, Batınilik, İsmaililik, Ahilik, Babailik, Mevlevilik, Kalenderilik gibi dönemin inanç ve anlayışlarını, yakından tanıyor ve biliyor olmalıdır. 13. yüzyılda Moğol istilasının yol açtığı göçler sebebiyle, muhtemelen Hacı Bektaş Veli’nin de kendine bağlı bir Türkmen aşiretiyle birlikte Anadolu'ya gelmiş olduğu düşünülmektedir.

Baba İlyas'ın torunu olan Kırşehirli Aşık Paşa'nın oğlu Elvan Çelebi (Ölümü:1359) tarafından yazılan ve Baba İlyas'ın söylencelere dayalı yaşam öyküsünün anlatıldığı Menâkıbu'l-kudsiyye fî Menâsıbı'l-Ünsiyye'de, Hacı Bektaş Veli hakkında kısa fakat önemli ipucları vermektedir.

Elvan Çelebi, Hacı Bektaş Veli'yi büyük atası Baba İlyas'ın altmış halifesi arasında saymaktadır. Bu altmış halife arasında, Osmanlı Hanedanının kurucusu Osman Gazi'nin ileride kayınpederi olacak olan, Ede Bâlî de bulunuyor.

Aynı eserde"Baba Resûlullah" ile Babailer ayaklanmasını yöneten Baba İshak'ın değil, ayaklanmayı örgütleyen Baba İlyas'ın anlatıldığı bildirilmektedir.
Ahmet Eflâkî'nin, şeyhi olan Arif Çelebi'nin (Mevlana'nın torunu) isteği ile 1318 - 1353 yılları arasında 36 yılda Farsça olarak yazdığı, Menâkıbu'l-Ârîfin adlı kitabında da, Hacı Bektaş Veli'ye dair bilgiye rastlıyoruz. 

Eserde Hacı Bektaş Veli'nin, Rum beldesinde ayaklanmaya sebep olan Baba Resûl'ün halîfe-i has'ı (gözde müridi) olduğu ifade edilerek, Elvan Çelebi'den öğrendiğimiz bilgi doğrulanmaktadır.

Eflâki, Hacı Bektaş Veli'nin "ârif ve yakîn'e" ermiş olduğunu, fakat İslam'ın kurallarına uymadığını belirtmektedir.

Mevlevi inançlı Eflaki, Hacı Bektaş Veli'nin bazı hususları hatırlatmak için Mevlana'ya dervişlerini gönderdiğini aktarmaktadır.

Hacı Bektaş Veli'nin; Eflaki gibi, 15.Yüzyılda yaşamış Eminüddin v. Davut Fakih'in "meczub-ı mutlak" olduğunu; 16.yüzyılda yaşamış Vahidi'nin ise "hiç bir şeyin farkında olmadan meczup (tanrı aşığı yada deli) olarak ahirete intikal ettiğini" aktarmış olmalarının, dönemin Sünni İslam anlayışının ve mezhep bağnazlığının ürünü olduğunu göstermektedir.
Hacı Bektaş Veli'ye dair önemli bir başka kaynak ise, Baba İlyas-ı Horasani'nin soyuna mensup, bir sufi olan (Tasavvufi hayat tarzını benimseyen), tarihçi Âşıkpaşazâde'nin (Ölümü:1481) Tevarih-i Al-i Osman adlı eseridir.

Hacı Bektaş Veli'nin kardeşi Menteş ile Horasan'dan gelerek, 1240 yılındaki Babai ayaklanmasının öncüsü Baba İlyas'ın yanında yerlerini aldıklarını öğreniyoruz.

"Hacı Bektaş’ın Anadolu’ya gelmesini beyan edeyim” diye başlayan Âşıkpaşazâde'nin anlatımı şöyle:

“Hacı Bektaş kim, Horasan’dan kalktı bir kardeşi dahi vardı, Menteş derlerdi.

Kalktılar geldiler; doğru Sivas'a geldiler ve ondan Baba İlyas'a geldiler ve ondan Kırşehir'e vardılar ve ondan Kayseri'ye geldiler. Kayseri'den kardeşi Menteş yine Sivas'a vardı; onda eceli mukaddermiş, anı şehit ettiler, bunların kıssası çoktur.

Hacı Bektaş Kayseri'den Suluca Karahöyük'e geldi.

Şimdi mezar-ı şerifi ondadır.

Meczup bir mutasavvıf ve bir târik-i dünyâ idi.

” Âşıkpaşazâde, Hacı Bektaş Veli'nin tarikat kurup şeyh olamıyacak; cezbe sahibi (kendinden geçen/kendini yitiren) bir kişi olduğunu aktarmaktadır.
Horasan'dan yola çıkan Hacı Bektaş Veli ile kardeşi Menteş'in, önce Sivas'a, oradanda Baba İlyas'a geldiklerini; Menteş'in Sivas'taki savaşta öldüğünü, Âşıkpaşazâde'den öğreniyoruz.

Çoğu araştırmalarda bilerek ya da bilmeden, Aşıkpaşazade'nin anlatımlarının tamamı aktarılmamıştır.

Genellikle "Kardeşi ile Kayseri'de yollarının ayrıldıldığı" kısmı aktarılırken, "önce Sivas'a, oradan da Baba İlyas'a geldikleri" bilgisi yok sayılarak; Hacı Bektaş Veli ile Baba İlyas ilişkisinin üstü örtülmeye çalışılmıştır.

Menteş'in Babailer ayaklanmasına katıldığı ve şehit olduğunu bildiğimize göre, Hacı Bektaş Veli'nin de kardeşinden uzaklarda olmadığını gösterir.
Aşıkpaşazade'ye göre, Hacı Bektaş Veli kendinden geçmiş bir meczub idi.

Tarikatı ve müridleri yoktu.

Hacı Bektaş Veli'nin; Aşıkpaşazade'nin Hatun Ana dediği (Vilayetnamede Kutlu Melek - Fatma Ana - Kadıncık Ana isimleri ile anılan), manevi bir kızı olduğunu; tasavvuf öğretisini ve kerametlerini ona emanet ettiğini; Hatun Ana'nın da bunları Abdal Musa'ya aktardığını, Aşıkpaşazade'den öğreniyoruz.

Bu bilgiyi, Abdal Musa Vilayetnamesi de doğrulamaktadır.

Aşıkpaşazade bu döneme ait dört zümreden söz etmektedir:

Savaşçı sınıf Gaziyân-ı Rûm, zanaatkar sınıf Ahiyân-ı Rûm, halk velileri Abdalan-ı Rûm ve Bâcıyân-ı Rûm. Tarihçiye göre Hatun Ana'da Bâcıyân-ı Rûm'dandı.

Bu bilgiler, o çağdaki "kadının", erkek müridi olacak kadar, yüksek bir statüye sahip olduğunu göstermektedir.

Vilayetname'deki anlatımlar da, İslami dönemdeki kısıtlamalardan önce, kadının sosyal yaşamda etkin bir yerde olduğunu ortaya koymaktadır.

Meclislerde erkeklerin yanında yer almakta ve yabancı konuklara hoş geldin diyebilmektedirler.

Bazı kaynaklarda, Hacı Bektaş Veli'nin 1248 yılında doğduğu, 1337-1338 yılında öldüğüne dair kayıtlar varsa da, Kırşehirde kurulan bir Mevlevi tekkesi Vakfiyesinde, Hacı Bektaş Veli için "kuddise sırruhu..." (sırrı kutlu olsun) ibaresi kullanılmıştır.

1297 yılında kurulmuş vakfın kayıtlarında bu ibarenin kullanılmış olması, bu tarihte Hacı Bektaş'ın ölmüş olduğunu gösterir.
Hacıbektaş İlçesi Halk Kütüpanesinde bulunan ve Ankara'ya götürülen, Ciritli Derviş Ali (Resmî Ali Baba) tarafından 1765'da kopya edilmiş elyazması Hacı Bektaş Veli Vilayetnamesinde, Hacı Bektaş Veli'nin 1209/1210'da doğduğu, 63 yıl yaşayarak 1270/1271'de öldüğüne dair kayıt bulunduğunu Abdülbaki Gölpınarlı ortaya koymuştur.

Bu kayıt Aşıkpaşazade, Eflâkî ve Elvan Çelebi'nin aktardıkları tarihsel verilere de uygun görünüyor.
Hacı Bektaş Veli Vilayetnamesinde, Türbenin I. Murat (1359-1389) zamanında Yanko Madyan tarafından yapıldığı; II.Beyazid’in (1481-1512) türbenin üstünü tunç levhalarla kaplattığı gibi bilgiler yer alırken, 1501 yılında tekkenin başına getirilen Balım Sultan’dan bahsedilmemektedir.

Bu bilgilerden hareketle Vilayetnamenin XV.yüzyılın sonlarında yazılmış olabileceği düşünülmektedir.

Vilayetname'de, Hacı Bektaş Veli'nin Osman Gazi'ye kılıç kuşatıp Elif Tac giydirdiği yazılı ise de, Aşıkpaşazade bu konuda açık ve kesin bilgi vererek, Hacı Bektaş Veli’nin Osmanlı Hanedanından kimse ile görüşmediğini ifade etmektedir.

1281'de, 23 yaşındayken Kayı Boyu'nun yönetimini üstlenen Osman Gazi'ye, 1209-1271 yılları arasında yaşadığı düşünülen Hacı Bektaş Veli'nin kılıç kuşatıp Elif Tacı giydirmiş olamaz. Söylencenin, Hacı Bektaş Veli ve Bektaşilik Tarikatı ile ilişkilendirilen Yeniçeri Ocağının kurulmasından sonra ve “Veliye” inanışın Osmanlı Hanedanınca benimsenmesi sonrasında, Vilayetname'ye eklenmiş olabileceğini düşündürtmektedir.
Hacı Bektaş Veli’nin çocuklarının olup olmadığı, Alevi ve Bektaşiler arasında ihtilaf konusu olmuştur.

Ortaya atılan farklı iki iddia vardır.

Çelebiler, Hacı Bektaş Veli’nin Kadıncık Ana'dan (Fatma Ana ya da Kutlu Melek) Seyyid Ali Sultan (Timurtaş) adlı bir çocuğun dünyaya geldiğini, kendilerinin de bu soydan olduklarını iddia etmektedirler.

Babağan (Babalar) kolu ise, Hacı Bektaş Veli’nin mücerret kaldığını, dünyadan da mücerret olarak göçtüğünü iddia etmektedirler. 

Bu grup mensuplarına göre, bugün Hacı Bektaş Veli’nin evladı olarak bilinenler, Pir’in Kadıncık Ana’dan gelen nefes (yol) evladlarıdır.
Hayatının büyük bir kısmını Sulucakarahöyük’te (Hacıbektaş) geçiren Hacı Bektaş Veli, ömrünü de burada tamamlamıştır.

Mezarı, Nevşehir iline bağlı Hacıbektaş ilçesinde bulunmaktadır.

 https://www.hacibektas.com/index.php?id=hacibektavel



TÜRKİYE HAYALİ

Hedefteki üniter, laik Cumhuriyet: .   ABD'NİN YENİ TÜRKİYE HAYALİ   . .    Samuel Huntington, “ Medeniyetler Çatışması ” adlı kitab...