6 Eylül 2020 Pazar

KUVVETLER AYRILIĞININ DOĞUŞU


DEVLET TEORİSİNDE KUVVETLER AYRILIĞININ DOĞUŞU:
LOCKE VE MONTESQUIEU
Dr. Öğr. Üyesi Ayşe ÖZKAN DUVAN

ÖZET
Kuvvetler ayrılığı ilkesi günümüzde demokratik anayasal yönetim anlayışının tartışmasız temel unsuru olarak kabul edilmektedir.
İktidarı kullananların yetkilerini sınırlama ihtiyacıyla ortaya çıkan bu ilkenin tarihsel gelişim süreci İlk Çağ’a kadar uzanmaktadır.
Ancak modern anlamıyla kuvvetler ayrılığı anlayışının kökenleri büyük ölçüde İngiliz filozof Locke ve Fransız düşünür Montesquieu’nun çalışmalarına dayanmaktadır.
Locke’un yasamayürütme-federatif erkler ayrımı, Montesquieu’da yasama-yürütme-yargı ayrımı formunu kazanmıştır.
Bu çalışmada, öncelikle üçlü erkler ayrımının gelişim süreci, düşünürlerin yaklaşımları bakımından ayrı ayrı ele alınmaktadır.
Ardından farklı özellikleri bakımından erkler ayrılığı düşüncelerinin analizi yapılmaktadır.
Locke, Montesquieu, hatta son bölümde kuvvetler ayrılığının yanlış olduğunu savunan muhaliflerin, Rousseau’nun düşünceleri ele alınmaktadır.
Yasamanın üstünlüğü görüşünün öne çıkması nedeniyle erkler arasındaki ilişkiler için öngörülen fren ve denge mekanizmasının ancak devrimler döneminden sonra etkin şekilde uygulama alanı bulduğu öne sürülmektedir.
GİRİŞ
Siyaset teorisinde devlet olarak tanımlanan yapı, bir bütün olarak kabul edilmekle birlikte devlet gücünün kullanılması söz konusu olduğunda bütünlükten söz edilememektedir.
İktidarın sınırlanması ihtiyacıyla gelişen erkler ayrımı, devletin yerine getirdiği görevlerin ayrılması olarak anlaşılmaktadır.
Devletin bu görevlerinin her biri belirli bir organa verilir ve bu organların yapısal bakımdan göreceği işler onların fonksiyonu olarak biçimlenir.
Kuvvetler arasındaki ilişki ve meydana gelen karşılıklı etkileşim, siyasal rejimlerin niteliklerini saptayıcı niteliktedir.
Özellikle de yasama erki ile yürütme erki arasındaki ilişki bu anlamda daha belirleyici bir mahiyet arz eder.1
Devlet olarak tanımlanan yapının egemen iradesini kullanma şeklini belirlemede çözüm olarak sunulan kuvvetler ayrılığı ilkesi, uzun bir süreçte olgunlaşmıştır.
Kuvvetler ayrılığı düşüncesinin gelişim sürecini, ideal devlet arayışına katkıda bulunan İlk Çağ düşünürlerine kadar götürmek mümkündür.
Sürece katkısı bakımından bu dönemin düşünürleri arasında Aristoteles’in çalışmaları ön plana çıkmaktadır.
Erdemlilikten hareketle en iyi hükümet fikrini arayan Aristoteles, devletin faaliyetlerini üçe ayırarak her faaliyetin bir organa verilmesi gerektiği düşüncesini ilk kez ortaya atmış; bu düşünceye dayanan güçler ayrımının ilk tasvirini ve tahlilini yapmıştır. 2
Aristoteles’e göre, en iyi anayasa, iki yanlış yönetim şekli olan oligarşi ile demokrasinin karışımı sonucunda ortaya çıkacak doğru bir yönetim şekli olan bir karma anayasa olacaktır.
Böyle bir anayasa Aristoteles tarafından “her devlette bulunan erklerin dağılımının, egemenliğin yerinin ve siyasal toplumun gerçekleştirmeyi amaçladığı hedefin belirlenmesi için benimsenen düzenleniş biçimi” şeklinde tanımlanmıştır.3
Üçlü iktidar anlayışını geliştiren Aristoteles, yönetimin üç işlevle sağlanabileceğini savunmuştur.4
Bu işlevler, yasamaya tekabül eden müzakere makamı, yürütmeye tekabül eden kumanda makamı ve yargıya tekabül eden adalet makamıdır.5
Yasama erki Aristoteles’in düşüncesinde, savaş ve barışa karar verme, anlaşma yapma ve bozma, yasa koyma ve kaldırma, ölüm, sürgün veya mala el koyma cezası verme yetkisiyle donatılmış en üstün güç olarak tasarlanmıştır.
Yürütme erki, belirli konularda görüşme yapıp karar alma ve buna ilişkin buyruk verme yetkisiyle donatılmıştır. Aristoteles’in düşüncesinde yargı erkine davalara bakma yetkisine sahip olarak daha kısa bir şekilde değinilmiştir.
Geliştirdiği bu görüşlerle üç ayrı iktidar alanı ayrımını yapmış olmakla birlikte, Aristoteles’in modern anlamda, erklerin birbirlerini dengeleyip frenledikleri kuvvetler ayrılığı düşüncesine sahip olmadığı kabul edilmektedir.6
Aristoteles’in üçlü erkler ayrımını yapmasındaki amaç, devlet şekillerini daha belirgin şekilde analiz etmek, bunlar arasındaki anayasal farklılıkları daha açık şekilde ortaya koymak ve karakterize etmek olarak anlaşılmıştır.
Meclislerin, yöneticilerin ve yargıçların belirlenmesi ve işlevlerinin saptanması, esas alınacak rejim türüne göre değişiklik arz etmektedir.
Dolayısıyla söz konusu ayrım, bir gelecek vaat eden ancak kesinlikle bir kuvvetler ayrılığı öğretisi olarak nitelenemeyecek işlevsel bir ayrımdır.7
Roma döneminin siyaset kuramcılarından olan Polybios da Yunan düşünürleri tarafından geliştirilen karma anayasa kuramının bir başka temsilcisidir.
Polybios, yönetimin bozulmasının önüne geçmek için siyasal gücün, birbirini denetleyebilecek çeşitli kurumlar arasında dağıtılmasını uygun bulmuştur.8
Kuşkusuz çağdaş hukuk ve egemenlik teorileri ile İlk Çağ düşünürlerinin geliştirdiği bu yaklaşımlar arasında yakın bir ilişki vardır.9
Modern anlamıyla kuvvetler ayrılığı anlayışının kökenleri büyük ölçüde İngiliz filozof John Locke ve Fransız düşünür Baron de Montesquieu’nun çalışmalarına dayanmaktadır.
Kavramın oluşmasında ise iki düşünürle birlikte Lord Bolinbroke’un çalışmaları da pay sahibidir. Voltaire’i ve Montesquieu’yuderinden etkilediği kabul edilen Bolinbroke, İngiltere’de parlamentonun, kraliyet bakanlarının her dediğini onaylayan bir araç haline gelmesine karşı çıkmış ve yasamanın yürütmeden bağımsız olmasını savunmuştur.10
Bu bağlamda geliştirilen kuvvetler ayrılığı kavramı on sekizinci ve on dokuzuncu yüzyıllarda bilimsel çerçeveye oturtulmuştur.
Öte yandan on üçüncü yüzyılda Magna Carta ile İngiliz Kralının yetkilerinin sınırlandırılmasına yönelik gelişmeler de güçler ayrımı anlayışıyla bağdaştırılabilmektedir.11
Anayasacılığın özünü oluşturan siyasi iktidarın sınırlanması düşüncesi ile kuvvetler ayrılığı teoremi Orta Çağ’da John Locke tarafından ortaya atılmıştır.
On yedinci yüzyılda mutlakiyetçi devlet anlayışına ağır bir darbe indiren Locke, liberal devlet sisteminin öncüsü olarak kabul edilmektedir.
1690 yılında “Hükümet Üzerine İnceleme”12 adlı çalışmasıyla kuvvetler ayrılığı teorisinin temellerini oluşturmuştur.
Kuvvetler ayrılığı yaklaşımı daha sonra Fransız filozof Montesquieu’nun 1748 yılındaki “Yasaların Ruhu Üzerine”13 adlı çalışmasıyla geliştirilmiş ve modern dönemdeki formunu kazanmıştır.
Çalışmamızda kronolojik gelişimine uygun olarak önce Locke’un, ardından Montesquieu’nun erkler ayrımına, son olarak Rousseau’nun kuvvetler ayrılığı karşıtı siyaset teorisine yer verilecektir.
Düşünürlerin kuvvetler ayrılığı ilkesinin gelişimine katkıları ele alınacaktır.
YASAMA-YÜRÜTME-YARGI AYRIMI
“Yasaların Ruhu Üzerine” adlı eserinin başlangıcında Montesquieu, yasa koyucunun niyet ve hedeflerinin ötesinde yasaların yapılmasına hâkim olan ilkeleri ortaya koymuştur.
Montesquieu, toplumları yöneten yasaların da başka yasalara bağlı olduğunu göstermek istemiştir.45
Yasaların bulunduğu bir toplumda -devlet düzeninde- özgürlüğün anlamı da bireyin yasalar çerçevesinde isteyebileceklerini istemesi, yasalara göre isteyemeyeceklerini de istememesidir.
Başka bir deyişle özgürlük, yasaların izin verdiği her şeyi yapabilmek ve izin vermediklerini yapmamaktır.46
Buna göre özgürlükten söz edebilmek için, iktidarın kötüye kullanılmadığı ılımlı yönetimler gereklidir.
İktidar yetkilerinin kötüye kullanılmasını önlemenin yolu da iktidarı iktidarla durdurmaktır, frenlemektir.
Herhangi bir siyasal düzende özgürlüğün var olup olmadığını ölçmek için, iktidarın iktidarla sınırlandırılmış olup olmadığına bakmak gerekmektedir.47

Montesquieu kuvvetler ayrılığını günümüzde kullanılan biçimiyle, yasama yürütme ve yargı erkleri ayrımına dayalı olarak ilk kez formüle etmiştir.
Onun geliştirdiği kavramsallaştırmaya göre her devlette yasama, yürütme ve yargı olmak üzere üç tür erk mevcuttur.48
Montesquieu’nun kuvvetler ayrılığı doktrini, İngiliz Anayasasında birbirinden ayrılmış yasama yürütme ve yargı erklerinin despotluğa kaymayı önleyecek şekilde birbirini denetlemesine dayalı olduğu varsayımını temel almıştır.
İngiliz anayasal sisteminde, kralın yürütme, parlamentonun yasama, mahkemelerin de yargı erkini elinde bulundurduğunu değerlendirmiş ve kendi içinde eksikleri bulunan bu uygulamanın sisteminden esinlenmiştir.
Bu doğrultuda Fransa’da da temel hak ve özgürlüklerin teminat altına alınabilmesi için yasama yürütme ve yargı erklerinin ayrı organlara verilmesi gerektiğini savunmuştur.49
Aslında dönemin İngiliz siyasal sistemindeki gelişmeler bir yanıyla katı kuvvetler ayrılığına dayalı başkanlık sistemine esin kaynağı olurken, öte yandan yumuşak kuvvetler ayrılığı sistemine dayalı parlamenter sisteme dönüşme sürecindeydi.
İngiliz siyasetindeki yapısal değişiklikler 1787 Anayasası başkanlık sistemi modeline yol göstericilik yapmıştır.
Bununla birlikte Lordlar Kamarasının yetkilerinin kısıtlanmasıyla şekillenen yasamanın kısıtlanması süreci de İngiliz siyasal sistemini parlamenter sisteme yönlendirmiştir.50
Dönemin İngiliz kamu hukukunda yaşanan gelişmelerin etkisi altında kalan Montesquieu, Locke’un yasama-yürütme-federatif erkler ayrımının yerine yasama-yürütme-yargı ayrımını getirmiştir.
Yasa koyma, değiştirme ve kaldırma yetkisine sahip olan yasama erki genel iradenin temsilcisidir.
Yasaların iyi uygulanıp uygulanmadığını denetlemekle yükümlüdür. Montesqieu, halkın temsilcilerinden oluşan meclisin yanında soyluların temsilcilerinden oluşan ikinci bir meclis öngörmüştür.
Bu iki meclis ayrı ayrı toplanacak ve farklı bakış açılarına sahip olacaktır.51
Bu meclisler İngiliz siyasal sistemindeki adıyla Lordlar Kamarası ile Avam Kamarasıdır.
İkinci mecliste üyelik babadan oğula geçeceği için kendi menfaatleri doğrultusunda tercihte bulunabileceği düşüncesiyle bu meclise vergi koyma gibi konularda karar verme yetkisi tanınmamıştır.52
Montesqieu, iki meclisli yapının gerekliliğini toplumda mevcut iki sınıfın çıkarlarının dengelenmesi ihtiyacına ve karşılıklı kontrol sağlama ihtiyacına dayanarak açıklamıştır. Montesquieu’nun siyaset teorisinde yürütme erki genel iradenin yürütülmesi olup, bu işlevi yerine getirmek üzere tayin edilen organın savaşa ve barışa karar verme yetkisini kullanarak gerekli güvenlik tedbirlerini alması öngörülmüştür.
Yürütme organı yabancı devletlere temsilci gönderir ve yabancı temsilcileri kabul eder.53 Montesquieu, yürütme erkinin yasama organı içinden seçilecek bir kişi ya da kurula verilmesini, kuvvetlerin birbirinden ayrılması yaklaşımıyla bağdaştırmadığı gerekçesiyle yürütme erkinin monarka ait olduğunu kabul etmiştir.
Montesquieu’nun üçlü kuvvetler ayrımında yer verdiği yargı erkini, diğer erklerden daha sonra teorisine dâhil ettiği öne sürülmektedir.54
Üçüncü erk olan yargı, uyuşmazlıkları çözümleyerek yaptırım uygulanmasına karar veren bir güç olarak tasarlanmıştır. 55
Buna göre yargılama görevinin, halk tarafından seçilen mahkemelerce yerine getirilmesi gerekmektedir.
Yargı yetkisini kullanan kişilerin, yasalarla ilgili olarak yorum yapmadan, inisiyatif kullanmadan, tıpatıp uygulama görevini icra etmeleri öngörülmüştür. 56
Yargı erki, bir tür jüri sistemi ve habeas corpus aracılığıyla yurttaşların siyasal özgürlüğüne güvence oluşturacaktır.
Yargıçların halk tarafından seçilmesi ve belirli bir süreyle sınırlı olarak görev yapmaları öngörülmüştür.
Yargı erkini kullanan mahkemelerin, sürekli olarak bu görevde bulunmamaları gereklidir.
Eğer süreklilik ve bir düzen içinde bu görev ifa edilirse bir süre sonra kuvvetlerin birleşmesi sonucu ortaya çıkacaktır.
Bu özellikleri yargı organını, yasama ve yürütme organından farklılaştırmaktadır.57
Montesquieu yargıyı, yasaların lafzından fazlasıyla uğraşmayan, pek bir yaratıcı işlevli olmayan erk olarak nitelemiştir.
Böylece yargı erki, yasama ve yürütmeden farklı olarak siyasal bakımdan etkin ve hukuksal bakımdan biçimlendirici olmayan bir devlet gücü olarak konumlandırılmıştır.
Yargıya ilişkin bu konumlandırma şeklinin, ne Anglo-Sakson hukuk modeliyle ne de Kıta Avrupası hukukunda gelişen içtihat hukuku anlayışıyla bağdaşmadığını belirtmek gerekir.58
Montesquieu, siyasal özgürlüğün sağlanmasını ve sürdürülmesini yasama, yürütme ve yargı erkinin farklı ellere verilmesine bağlamıştır.
Eğer bir devlette yasama, yürütme ve yargı yetkileri aynı kişi ya da organda toplanırsa özgürlük ortadan kalkar.
Sadece yasama erki ile yürütme erki aynı kişide ya da kurulda birleştiğinde yine özgürlükten söz edilemeyecektir.
Çünkü bu durumda aynı monarkın ya da kurulun yasaları despotça uygulamak için despotik yasalar çıkarması olanaklı hale gelmektedir.59
Yargı erkinin yasama erkiyle ya da yürütme erkiyle birleştiği durumda da yine özgürlük söz konusu olamaz.
Çünkü böyle bir durumda birey özgürlüklerini ve yaşamlarını tehlikeye sokan bir güç meydana gelmiş olur.
Bu üç erk, ister bir kişi, ister yüksek memurlar, ister aristokratlar ve isterse halk olsun, aynı kesimin elinde toplandığı takdirde devletteki her şey yıkılır.60
SONUÇ
Kuvvetler ayrılığı düşüncesi İlk Çağ’dan itibaren temelleri atılmaya başlanan bir yaklaşımın ürünü olmuştur.
İdeal yönetim anlayışıyla yola çıkan ve en iyi hükümet fikrini arayan Aristoteles, devletin faaliyetlerini üçe ayırarak her faaliyetin bir organa verilmesi gerektiği düşüncesini ilk kez ortaya atmıştır.
Böylece üçlü görev paylaşımı düşüncesi tamamıyla işlevsel bir ayrım olarak doğmuştur.
Polybios döneminde ise, yönetimin bozulmasının önüne geçmek için siyasal gücün, birbirini denetleyebilecek çeşitli kurumlar arasında dağıtılması düşüncesi savunulmuştur.
Modern anlamıyla kuvvetler ayrılığı anlayışının temellerini ise John Locke ve Baron de Montesquieu’nun çalışmaları oluşturmuştur.
Locke, yasama ve yürütmenin yanındaki üçüncü erki, federatif erk olarak tasarlamış ve yasamanın üstünlüğü esasını savunmuştur.
Locke, Montesquieu’dan farklı olarak erklerin sınırlandırılmasından ziyade üstün olan yasama iktidarının sınırlandırılması gereği üzerinde durmuştur.
Montesquieu ise erkleri yasama, yürütme ve yargı erkleri olarak tasarlamış ve birbirini frenleyip dengeledikleri bir sistem içinde ele almıştır.
Böylece modern anlamdaki üçlü kuvvetler ayrılığı anlayışını Montesquieu, hem betimleyici hem kuramsal bir yaklaşımla geliştirmiştir.
Erkler arasındaki ilişkilere odaklanan Montesquieu, yasama erki için olduğu gibi yürütme erki için de iktidarı tek başına kullanma ve mutlak iktidara yönelme riskinin bulunduğunu; bu riski bertaraf etmek üzere erklerin sahip oldukları gücün ve yetkilerin birbirine karşı sınırlandırılmasına ilişkin mekanizmalara başvurulmasını savunmuştur.
Locke’un kuvvetler ayrılığı teorisi, iktidarın sınırlılığı ve temel hakların iktidar tarafından kaldırılamayacağı yönündeki boyutuyla Amerikan Bağımsızlık Bildirgesinde ve Amerikan Anayasasında açık şekilde etki yapmıştır.
İngiltere’deki düşünsel gelenek üzerinde ise daha çok yasamanın (parlamentonun) üstünlüğü teorisiyle iz bırakmıştır.82
Montesquieu’nun halk otoritesinin, yönetimin yasama, yürütme ve yargı organlarına devredilmesini öngören ve doktrin olarak gelişen güçler ayrılığı düşüncesi de devrim dönemine güçlü etkiler yapmıştır.
Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesinde “Halkların emniyet altına alınmadığı ve güçler ayrımının sağlanmadığı bir toplumun meşruiyeti yoktur” hükmü yer bulmuştur.
Bu dönemde siyasal erklerin birbirinden ayrılması ve karşılıklı birbirlerini sınırlandırması anlayışı, siyasal gücün hükümdarda toplanması anlayışına tercih edilmiştir.83
Bununla birlikte Fransız Devriminin yapıcıları, Montesquieu’nun kuvvetler ayrılığına ilişkin pratik anlayışını efsaneleştirme yoluna gitmeyi tercih etmişlerdir.
Devrimden sonra anayasal hareketlerin esin kaynağını oluşturan, kuvvetlerin birbirinden bağımsız olarak ayrı ayrı kullanılması anlayışı, İhtilalin metafizikleştirdiği, hatta tabulaştırdığı bir siyasal felsefenin ürünü haline gelmiştir. 84
tarihli Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisinin 16. maddesi kuvvetler ayrılığının anayasal devlet için zorunlu bir unsur olduğunu belirtmekteydi.
Ancak İhtilalin dogmatizmi, kuvvetler arasında herhangi bir ilişki ve orantı mekanizması kurulmasının önüne geçmeye başlamıştır.
Bunun sonucunda bir zamanlar Avrupa’da örnek alınan Fransız yönetim sistemi devrim sonrası yıllarda ününü yitirme yoluna girmiştir.
Rousseau’nun mutlak egemenlik anlayışı, genel iradenin yanılmazlığı ile egemenin gücün sınırlılığına ilişkin çelişik görüşleri, Fransız Devrimini ve sonraki dönemlerin siyaset bilimcilerini bu doğrultuda etkilemiştir.85
Locke gibi Rousseau da doğal yaşam ve doğal hukuk anlayışını temel aldığı halde siyasal erklere ilişkin olarak Locke ve Montesquieu’nun ulaştığı düşüncelerin tam tersi görüşler geliştirmiştir.
Halkın egemenliği bölünmez ve devredilmez olarak nitelendiğinde, iktidarı kullanan organların da ayrılması kabul edilemez.
Locke’ta ve Montesquieu’da halkın üstün otoritesi, yönetimin yasama, yürütme ve yargı organlarına devredilirken; Rousseau’nun bölünemez ve ayrıştırılamaz egemenlik kavramı, otoritenin yönetim organları arasında bölüşülmesine engel olarak görülmüştür.
Locke tarafından açılan yolda Montesquieu’nun geliştirdiği kuvvetler ayrılığı anlayışının erkler arasında fren ve denge mekanizması tesis ederek uygulanması, devrim koşulları ve genel irade teorisinin sonucu olan yasamanın üstünlüğü anlayışı nedeniyle mümkün olmamıştır.
Devrimler döneminde yasamanın üstünlüğü düşüncesi, kuvvetler ayrılığı ilkesinin fren ve denge mekanizmalarıyla uygulanmasının önüne geçmiştir.
Rousseaucu düşünce ekseninde ulusal egemenliğin bir tür dogma olarak görülmesi, egemenliğin tanrısal bir yetkilendirme olarak temellendirilmesi, bir dönem boyunca çoğunluk tahakkümüne dayalı iktidar anlayışını hâkim kılmıştır.86
Çoğunlukçu genel irade anlayışının etkileri, Kıta Avrupası’nda yasamaya yönelik anayasal yargı denetiminin gelişmesini geciktirmiş olsa da; çağdaş anayasal sistemlerde üçlü erkler ayrımı demokrasinin vazgeçilmez unsuru olarak yer bulmuştur.
Locke’un ve Montesquieu’nun çalışmalarıyla on yedinci-on sekizinci yüzyıllarda geliştirilen kuvvetler ayrılığı ilkesinin çağdaş demokrasi anlayışı bakımından taşıdığı önem tartışmasızdır.
Günümüzde kuvvetler ayrılığına dayanmayan bir yönetimin, demokratik olma vasfına sahip olamayacağı anlayışı hâkimdir.
Dolayısıyla kuvvetler ayrılığı prensibi, anayasacılık ve demokrasi tarihinin en önemli kazanımları arasında yer almaktadır.


https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/666744#:~:text=1690%20y%C4%B1l%C4%B1nda%20%E2%80%9CH%C3%BCk%C3%BCmet%20%C3%9Czerine%20%C4%B0nceleme,ve%20modern%20d%C3%B6nemdeki%20formunu%20kazanm%C4%B1%C5%9Ft%C4%B1r.










5 Eylül 2020 Cumartesi

HAYVANLARDAN TANRILARA


HAYVANLARDAN  TANRILARA
SAPIENS
İnsan Türünün Kısa Bir Tarihi
Yuval Noah Harari
I. KISIM
BİLİŞSEL DEVRİM

Önemsiz Bir Hayvan
        YAKLAŞIK 13,5 MİLYAR YIL ÖNCE, Big Bang olarak adlandırdığımız bir şeyle madde, enerji, zaman ve uzay ortaya çıktı.
        Evrenimizin bu temel özelliklerinin hikayesine fizik diyoruz.
        Bunların ortaya çıkışından yaklaşık 300 bin yıl sonra madde ve enerji, atom adını verdiğimiz daha karmaşık yapılar ortaya çıkardılar, bunlar da zamanla birleşerek molekülleri oluşturdu.   
       Atomların, moleküllerin ve aralarındaki etkileşimin hikayesine kimya diyoruz.
        Yaklaşık 3,8 milyar yıl önce, Dünya adı verilen gezegende, bazı moleküller organizma adı verilen oldukça geniş ve karmaşık yapılar oluşturdu.
        Organizmaların hikayesine biyoloji diyoruz.
        Yaklaşık 70 bin yıl önce Homo sapiens 'e ait organizmalar, kültür adını verdiğimiz daha da karmaşık yapılar oluşturdular.
        Bunu takip eden insan kültürlerinin gelişimine tarih diyoruz.
        Tarihin akışını üç önemli devrim şekillendirdi:
        - Yaklaşık 70 bin yıl önce başlayan Bilişsel Devrim, 12 bin yıl önce bunu hızlandıran Tarım Devrimi ve tarihi sona erdirip bambaşka bir şeyi başlatabilecek yalnızca 5 bin yıl önce başlayan Bilimsel Devrim.
Bu kitap, bu üç devrimin insanları ve diğer organizmaları nasıl etkilediğinin hikayesini anlatıyor.
* * *

Tarihten çok önce insanlar vardı.
Modern insanlara benzeyen hayvanlar ilk olarak yaklaşık 2,5 milyon yıl önce ortaya çıktı.
Fakat sayısız nesil boyunca aynı çevreyi paylaştıkları çok sayıda organizmadan ayrışmadılar.
İki milyon yıl önce Doğu Afrika'ya bir gezi yapsaydınız, çok tanıdık insan karakterlerine tanık olabilirdiniz: çocuklarına sarılan endişeli anneler, çamurda oynayan çocuklar, rahat bırakılmak isteyen yaşlılar ve toplumun kurallarına başkaldıran gençler, görmüş geçirmiş yöneticileri ve köyün güzelini etkilemek isteyen gösteriş meraklısı maçolar.
Bu arkaik insanlar âşık oldu, oynadı, yakın arkadaşlıklar kurdu, güç ve statü için mücadele etti. Fakat bunu şempanzeler, babunlar ve filler de yapıyordu.
İnsanların hiç de özel bir durumu yoktu.
Hiç kimsenin, elbette insanların da, bir gün kendi soylarından gelenlerin ayda yürüyeceğine, atomu parçalayacağına, genetik kodu çözeceğine ve tarih kitapları yazacağına dair en ufak bir fikri yoktu.
Tarih öncesi insanlarla ilgili bilinmesi gereken en önemli şey, etraflarına goriller, ateşböcekleri veya denizanalarından daha fazla etki etmeyen sıradan hayvanlar olduklarıdır.
Biyologlar organizmaları türler halinde sınıflandırır.
Hayvanlar eğer birbirleriyle çiftleşip üretken yavrular yapabiliyorlarsa aynı türe ait kabul edilirler. Atların ve eşeklerin yakın geçmişten ortak bir ataları vardır ve bu iki hayvan pek çok fiziksel özelliği paylaşır.
Buna karşılık birbirlerine pek az cinsel istek duyarlar. Eğer teşvik edilirse çiftleşirler de, fakat katır adı verilen yavruları kısır olur.
Dolayısıyla eşek DNA'sındaki mutasyonlar asla atlara (veya tam tersi atlardaki eşeklere) geçemez.
Bu iki tip hayvan, sonuç olarak ayrı evrimsel yollarda ilerleyen iki ayrı tür olarak kabul edilir.
Buna karşılık, çok farklı görünen bir buldok ve bir spaniel aynı türün üyeleridir ve aynı DNA havuzunu paylaşırlar.
Memnuniyetle çiftleşebilir ve yavruları da başka köpeklerle çiftleşerek başka yavrular üretebilirler.
Ortak bir atadan evrimleşen türler "cins" adı verilen bir başlıkta toplanır.
Aslanlar, kaplanlar, leoparlar ve jaguarlar Panthera cinsinin altındaki farklı türlerdir. Biyologlar organizmaları iki parçadan oluşan Latince bir isimle adlandırırlar.
Önce cins, sonra tür. Örneğin aslanlar Panthera leo olarak adlandırılırlar, Panthera cinsinin leo türü.
Bu kitabı okuyan herkesin Homo sapiens olduğunu varsayabiliriz.
Homo (insan) cinsinin sapiens (zeki) türü.
Cinsler de kendi içinde ailelere ayrılırlar, örneğin kediler (aslanlar, çitalar, ev kedileri), köpekler (kurtlar, tilkiler, çakallar) ve filler (filler, mamutlar, mastodonlar).
Bir ailenin tüm üyelerinin soyları kurucu bir anneye veya babaya dayanır.
Örneğin en küçük ev kedisinden en vahşi aslana tüm kediler, yaklaşık 25 milyon yıl önce yaşamış ortak bir kedi atasını paylaşır.
Homo sapiens de bir aileye mensuptur.
Bu sıradan bilgi tarihteki en sıkı korunan sırlardan biriydi.
Homo sapiens uzunca bir süre kendisini diğer hayvanlardan ayrı, ailesiz (kuzeni veya kardeşi, hepsinden de önemlisi ebeveyni olmayan) bir yetim olarak gördü, ama durum böyle değildi.
Sevelim ya da sevmeyelim, büyük maymunlar adı verilen gürültücü ve büyük bir grubun üyesiyiz.
Yaşayan en yakın akrabalarımız arasında şempanzeler, goriller ve orangutanlar var, ve şempanzeler bunların en yakını.
Yalnızca 6 milyon yıl önce, tek bir dişi maymunun iki kızı oldu.
Bunlardan biri tüm şempanzelerin atası olurken, diğeri de bizim büyükannemiz oldu.
Dolaptaki İskeletler Homo sapiens bundan daha da rahatsız edici bir sır saklıyordu.
Pek çok diğer medeni kuzenlerimizin yanı sıra, bir zamanlar birkaç erkek ve kız kardeşimiz de vardı.
Tek insan türü olduğumuzu düşünüyorduk, çünkü son 10 bin yılda türümüz gerçekten de dünyadaki tek insan türüydü.
Yine de aslında insan kelimesi gerçekte "Homo cinsine mensup bir hayvan" anlamına gelir ve eskiden bu cinste Homo sapiens dışında pek çok tür mevcuttur.
Daha da ötesi, kitabın son bölümünde de göreceğimiz gibi, çok da uzak olmayan bir gelecekte Sapiens olmayan insanlarla da karşılaşabiliriz.
Bu durumu açıklığa kavuşturmak için sıklıkla "Sapiens" terimini Homo sapiens türünün üyelerini belirtmek için kullanacağım, buna karşılık "insan" terimini Homo cinsinin tüm uzak üyelerine saklayacağım.

İnsanlar ilk olarak 2,5 milyon yıl önce Doğu Afrika'da, "Güney Maymunu" anlamına gelen Australopithecus adı verilen bir maymun cinsinden evrimleşti.
Yaklaşık iki milyon yıl önce, bu arkaik erkek ve kadınların bazıları anayurtlarını terkederek
Kuzey Afrika, Avrupa ve Asya'nın çeşitli yerlerine göç ettiler.
Kuzey Avrupa'nın karlı ormanlarında hayatta kalmak, Endonezya'nın nemli cangıllarından daha farklı özellikler gerektirdiğinden, insan toplulukları farklı yönlerde evrildiler.
Bunun sonucunda pek çok farklı tür ortaya çıktı, bilim insanları da bunların her birine ayrı birer şatafatlı Latince isim koydular.
Avrupa ve Batı Asya'daki insanlar çoğunlukla "Neandertaller" olarak adlandırılan Homo neandertalensis'e evrildiler ("Neandertal Vadisi İnsanı").
Neandertaller Sapienslerden daha güçlü, daha kaslıydı ve Buzul Çağının Batı Avrasyasına uyumluydular.
Asya'nın daha doğu bölgeleri "Dik adam" anlamına gelen Homo erectus tarafından mesken tutulmuştu.
Bu tür, bu bölgede iki milyon yıla yakın bir süre hayatta kalarak şu ana kadarki en dirençli insan türü oldu. Bu rekorun bizim türümüz tarafından kırılması oldukça zor görünmektedir.
Homo sapiens'in bin yıl sonra bile ortalarda olacağı şüphelidir, bu yüzden iki milyon yıl bizim başarabileceğimiz bir şey değil kesinlikle.
Endonezya'daki Java adasında "Solo Vadisi İnsanı" anlamına gelen Homo soloensis yaşamaktaydı.
Bu tür de tropik yaşama uyumluydu.
Diğer bir Endonezya adası Flores'te arkaik insanlar bir cüceleşme süreci geçirdi.
İnsanlar Flores'e ilk defa deniz seviyesi olağanüstü derecede düşükken geldiler; bu esnada adaya anakaradan kolayca ulaşılabiliyordu.
Denizler yeniden yükseldiğinde, bazı insanlar kaynakları çok kıt olan adalarda mahsur kaldılar.
Daha çok yiyeceğe ihtiyacı olan büyük insanlar ilk önce öldüler, daha küçük yapılılarsa çok daha iyi hayatta kalabildiler ve Flores insanları nesiller boyunca cüceye dönüştüler.
Bilim insanları tarafından Homo floresiensis olarak bilinen bu kendine mahsus tür ancak bir metre boya ulaşabiliyor ve 25 kilogramdan daha ağır olmuyordu.
Buna karşılık taştan aletler yapabiliyor ve hatta zaman zaman adadaki filleri bile avlayabiliyorlardı (adil olmak gerekirse, adadaki filler de cüce bir türdü).
2010'da, bilim insanları Sibirya'daki Denisova mağarasını kazarken fosilleşmiş bir parmak kemiği keşfettiklerinde, diğer bir kayıp kardeş de hiçlikten kurtarıldı.
Genetik analiz, parmağın daha önceden bilinmeyen bir insan türüne ait olduğunu kanıtladı ve bu türe de Homo denisova adı verildi.
Kim bilir daha kaç tane kayıp akrabamız diğer mağaralarda, adalarda ve farklı iklimlerde keşfedilmeyi bekliyor.
Bu insanlar Avrupa ve Asya'da evrim geçirirken.
Doğu Afrika'daki evrim de durmadı. İnsanlığın beşiği "Rudolf Gölü İnsanı" anlamına gelen Homo rudolfensis, "Çalışkan insan" Homo ergaster ve hiç de alçakgönüllü davranmayarak "Zeki İnsan" adını verdiğimiz türümüz Homo sapiens gibi pek çok türe ev sahipliği yapmaya devam etti.
Bu türlerin bazı üyeleri dev gibiyken bazıları cüceydi.
Bazıları korkutucu avcılarken bazıları zararsız bitki toplayıcılardı.
Bazıları tek bir adada yaşarken pek çoğu kıtaları aştı.
Ama hepsi Homo cinsine mensuptu.
Hepsi insandı.

..............


Düşünmeyi Düşünmek


Düşünmeyi Düşünmek
çocukların öğrenmesine yardımcı oluyor.
Peki eleştirel düşünmeyi nasıl öğretebiliriz?
31 Mart 2020
Çok az insan, öğrencilerin düşünme becerilerini geliştirmesinin ne kadar değerli olduğundan şüphe etmektedir.
2013 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nde yapılan bir anketin sonuçları gösteriyor ki işverenlerin %93’ü, bir adayın eleştirel düşünme açık bir şekilde iletişim kurma ve karmaşık problemleri çözme kapasitesinin kanıtlanmış olması, lisansların ana dallarından daha önemli olduğuna inanıyor.
Eleştirel düşünmedeki odaklanma eğitimde de yaygındır.
Avustralya Müfredatında eleştirel ve yaratıcı düşünme “genel yetenekler” olarak bilinir; ABD’nin ise “ortak çekirdeği” ile benzer bir odağa sahiptir.
Eleştirel düşünme, Avustralya’daki okul ve üniversitelerdeki birçok programda ve dünya genelinde başarılı bir şekilde öğretilmektedir. A
yrıca çeşitli çalışmalar, bu programların öğrencilerin düşünme becerilerini ve standart test sonuçlarının bile geliştirmekte olduğunu göstermektedir.
Peki, eleştirel düşünme gerçekte nedir ve onu nasıl öğretebiliriz?
Eleştirel düşünmeyle ne demek istiyoruz?
Anlam karmaşasına yol açan yani bozuk yapılı ya da belirsiz olan eleştirel düşünce için birçok tanım yapılmıştır. Bunu ele almamıza yardımcı olması için eleştirel düşünme ne değildir ondan bahsedelim.
İlk olarak eleştirel düşünme sadece zeki olmak demek değildir.
Bir problemi tanımlayabilmek ve ona çözüm bulabilmek için zekayla ilişkilendirdiğimiz özelliklerdir.
Yine de kendi başlarına eleştirel düşünme değildir.
Zekâ, IQ testleriyle ölçüldüğünde bile değişmez değildir.
Ancak eğitimden (ve ona eşit diğer şeylerden) güçlü biçimde etkilendiği görünmüyor, eğer öyleyse de önemli bir fark yaratması için yıllarca çalışılması gerekiyor.
Sizlere şimdi anlatacağım üzere, eleştirel düşünme yeteneği çok daha küçük müdahalelerle önemli ölçüde geliştirilebilir. 
İkincisi, eleştirel düşünme sadece zorlayıcı düşünme demek değildir.
Karmaşık bir kimyasal analiz yapmak gibi zorlu bulduğumuz bazı düşünmeler, bilgisayarlar tarafından yapılabilir.
Eleştirel düşünme ise daha çok bir problemin zorluğundan ziyade düşünme kalitesiyle ilgilidir.
Peki iyi nitelikli düşünmenin ne olduğunu nasıl anlayabiliriz?
Eleştirel düşünürler iyi bir akıl yürütme standardını kullanarak kendi düşünme sistemlerini değerlendirme yeteneğine sahiptirler.
Bunlar; kesinlik, netlik, derinlik ve düşünce derinliği, tutarlılık, önem ve bağıntı gibi araştırma değerleri diye adlandırdığımız şeyleri içerir.
Gezegenin sıcaklığının artıyor ya da Amazon’daki ormansızlaşma oranının geçen yıldan çok yüksek olduğunu iddia edebilirim.
Bu ifadeler doğru olsa da kesinlikten uzaktırlar; aynı zamanda ifadeyi daha anlamlı kılmak için ne kadar arttıklarını da bilmek isteriz.
Ya da Tazmanya’daki biyo-çeşitliliğin yaşlı ormanların tomrukçuluktan etkilenip etkilenmeyeceğini merak edebilirim.
Bir diğeri, bu ormanlardaki ağaçları kesmezsek işlerimiz ve geçim kaynaklarımız riske girerdi diye cevaplayabilir.
İyi bir eleştirel düşünür bunun önemli bir mesele olduğunu düşünürken aynı zamanda soruyla ilgisi olmadığını da belirtecektir.
Eleştirel düşünürler aynı zamanda iddiaların gücünü değerlendirmek için argümanların yapısını incelerler.
Bu sadece bir iddianın doğru ya da yanlış olmasına karar vermekle ilgili değildir; aynı zamanda çıkan sonucun, bu düşüncenin nasıl çalıştığını anlama yolunda verilen bilgiyle mantıksal düzeyde desteklenip desteklenemediği ile ilgilidir.
Eleştirel düşünürler, düşünmenin niteliğini bir çalışma nesnesi yaparlar.
Onlar soruşturma değerlerine ve gelen bilgilerden elde edilen çıkarımların kalitesine karşı hassaslardır.
Onlar aynı zamanda, belirli konulara nasıl ve neden ulaştıklarını tespit etmek adına tüm düşünce süreçlerini (veya bazılarını) anlamak ve kendi düşünme süreçlerini de değerlendirip geliştirme araçlarına ve becerisine sahip olma anlamına gelen meta-bilişseldirler.
Eleştirel düşünmeyi nasıl öğretebiliriz?
Eleştirel düşünmeyi geliştirmeye yönelik birçok yaklaşım, Çocuklar için Felsefe adlı düşünme becerileri üzerine odaklanan ve argüman metodolojisini (tartışma yöntemlerini) öğretmeyi içeren bir programa dayalıdır.
Diğer yaklaşımlar, bu odağı felsefi metinlerin dışında olan bir noktaya taşır.
Brisbane Okulu’ndaki eleştirel düşünme pedagojileri üzerinde yoğun çalışan öğretmenler, çocuklara Avustralya’nın en büyük sporcusunu tespit etmelerini istedikleri bir görev geliştirdiler.
Öğrencilerin kendi “büyüklük” kriterlerini oluşturmaları gerekiyordu.
Bunu yapmak için de Avustralya’daki spor şartlarını analiz etmek, olası değerlendirmeleri yapmak, neden bazı sonuçların diğerlerinden daha geçerli olduğunu açıklamak ve doğrulamak ve tüm bunları adaylara uygulamak durumundaydılar.
Daha sonra güçlü, savunulabilir, geniş çapta uygulanabilir bir kriter geliştirmek için çalışma arkadaşlarıyla argümanları tartışmaları ve Avustralya sporlarıyla ilgili önemli bakış açılarını yakalamaları gerekiyordu.
Öğrencilerin uygulayabilecekleri ve eleştirel düşünme becerilerine olanak sağlayan öğrenme deneyim ve değerlendirme öğeleri aşağıdaki gibidir:
·          Öğrenciler varsayımları sorgulayabilir,
·          Problemleri bir bütün içinde görebilir,
·          Yaratıcı bir şekilde sorgulayabilir,
·          Oluşturabilir, analiz edebilir ve düşünceleri değerlendirebilir,
·          Araştırma değerlerini akıllıca uygulayabilir,
·          Analiz etme, açıklama, doğrulama ve değerlendirme gibi düşüncenin oluşmasına ve değerlendirilmesine ve araştırma değerlerinin uygulanmasına olanak sağlayan çok çeşitlilikte bilişsel beceriyle iç içe olabilir.
Öğrencilerin kendi düşüncelerini değerlendirme ve analiz etme yeteneğinde geniş ölçüde etkisi olan bir strateji de düşünce haritasıdır böylece öğrenci, çıkarımlarından sonuca giden yolda kurduğu mantığı görselleştirebilir.
Düşünce haritaları analiz ve değerlendirme yapmak için akıl yürütmemizi uygun hale getiren önemli bir araçtır.
Eleştirel düşünme nasıl çalışıyor?
Çocuklar için Felsefe yaklaşımını içeren çalışmalar, çocukların diğer arkadaşlarıyla kıyaslandıklarında, gelişen akademik sonuçlarla ölçülen bilişsel kazanımlar deneyimlediklerini göstermektedir. 
Bu tür argümana dayalı entelektüel bir ilişki, bunun yanında herhangi bir sınıfta düşünme kalitesi bakımından yüksek sonuçlar gösterebilir.
Araştırmalar aynı zamanda, günlük hayatımızda akıl yürütmeye kasıtlı olarak dikkat edilmesini hedefleyen öğretim yoluyla önemli ölçüde geliştirilebileceğini gösteriyor.
Düşünce haritalarıyla eleştirel düşünme öğretiminin bir sömestrde yapılan kazanımlarına bakan araştırmacılar, ölçülen eleştirel düşünme kazanımları üç yıllık lisans eğitimi kazanımlarına yakın bir sonuç beklendiğini söylüyorlar.
Özellikle doğru düşünmenin öğretildiği öğrencilerin, bunun yapılmadığı öğrencilere kıyasla, sınavlarda ve testlerde daha başarılılar.
Henüz yayımlanma aşamasındaki çalışmamız kesinliği doğrulanmış verileri kullanarak üç ila altı yaş arasındaki 1 saatlik öğretmen destekli online eleştirel düşünme dersleri alan öğrencilerin NAPLAN test sonuçlarında önemli bir artış kaydettiğini gösteriyor.
Öğrencileri yaşam boyu öğrenime hazırlayan 21. yüzyıl becerilerini geliştirmek için eleştirel düşünmeyi öğretmek temel görev olmalıdır.
Queensland Üniversitesi’ndeki “Eleştirel Düşünme Projesi” eleştirel düşünme becerilerinin öğretilmesine yardımcı olacak bir dizi araca sahip. Bunlardan biri, öğrencilerin eleştirel düşünme yeteneklerini artırmaya yardımcı olmak için şu anda birçok okulda ve üniversitede kullanılan web tabanlı bir haritalama sistemidir.
©® Düşünbil (2020)
Yazar: Peter Ellerton
Çeviren: Tuğçe Demir
Çeviri Editörü: Elif Arslan
Kaynak:theconversation.com

https://dusunbil.com/dusunmeyi-dusunmek-cocuklarin-ogrenmesine-yardimci-oluyor-peki-elestirel-dusunmeyi-nasil-ogretebiliriz/?utm_source=facebook&utm_medium=social&utm_campaign=ReviveOldPost&fbclid=IwAR0OmQ8aGbb9rF8VWhTMfSSPo7IesfCJIrBGkRgdyz-4rhKbeeJlbHEwRxM


4 Eylül 2020 Cuma

Çığır Açan Yapay Zeka


Çığır Açan Yapay Zeka,
bir kişinin beyin aktivitesine göre
konuşmayı sentezleyebilir
26 Nisan 2019

 San Francisco'daki California Üniversitesi'nden bilim adamları, beyin sinyallerini sözlü kelimelere dönüştürmek için yapay zeka kullanmanın bir yolunu gösterdiler. 
Bir gün konuşamayan veya başka türlü iletişim kuramayan insanların çevrelerindeki kişilerle konuşabilmelerinin önünü açabilir.
Çalışma, şiddetli epilepsili beş gönüllüyü inceleyen araştırmacılarla başladı. 
Bu gönüllüler, beyinlerinin nöbetleri tetiklemekten sorumlu olan bölümünü bulmak için beyinlerinin yüzeyine geçici olarak elektrotlar yerleştirdiler. 
Ekip, bu çalışmanın bir parçası olarak, bir kişi konuşurken beynin nasıl tepki verdiğini de inceleyebildi. 
Bu, çene, gırtlak, dudaklar ve dili içeren ses yolunun hareketlerine dönüşen beyin sinyallerini analiz etmeyi içeriyordu. 
Daha sonra bu niyetliliği çözmek için yapay bir sinir ağı kullanıldı ve bu da anlaşılabilir sentezlenmiş konuşma üretmek için kullanıldı.
Hâlâ görece erken bir aşamadayken, umut, bu çalışmanın bazı heyecan verici olasılıkları ortaya çıkarmasıdır. 
Gelecekteki bir adım, teknolojiyi fiziksel olarak konuşamayan hastalar üzerinde test etmek için klinik deneyler yapmayı içerecektir (bu sunumda durum böyle değildi). 
Ayrıca, gerekli beyin aktivitesi seviyesini yakalamak için gereken yüksek kanal kapasitesine sahip (bu son çalışmada 256 kanal) Gıda ve İlaç İdaresi onaylı bir elektrot cihazının geliştirilmesi de gerekli olacaktır.
Bu, Digital Trends'te etkileyici beyin-bilgisayar arayüzlerini ilk kez ele almıyoruz. 2017 yılında, Carnegie Mellon Üniversitesi'nden araştırmacılar, bazı durumlarda tam cümleleri yorumlamak da dahil olmak üzere beyin taramalarına dayanan karmaşık düşünceleri okumak için yapay zeka makine öğrenimi algoritmalarını kullanan bir teknoloji geliştirdi.
Japonya'daki araştırmacılar tarafından yürütülen benzer bir proje, fMRI beyin taramalarını analiz edebildi ve bu kişinin görüntülediği şeyin yazılı bir açıklamasını oluşturabildi - örneğin "açık bir kapının önünde yerde bir köpek oturuyor" veya "a bir grup insan sahilde duruyor.
" Bu teknoloji geliştikçe, hiç şüphesiz benzer şekilde çığır açan çalışmaların daha fazla örneği ortaya çıkacaktır.
UC San Francisco'nun sözlü Cümlelerin Sinirsel Kod Çözümünden Konuşma Sentezi başlıklı son çalışmasını anlatan bir makale, yakın zamanda Nature dergisinde yayınlandı.
Editörlerin Önerileri
·                          Çin'in zihin kontrollü cyborg fareleri, siberpunk distopyasında yaşadığımızın kanıtı
·                          Yapay zeka sistemi, konuşamayan insanların düşüncelerini konuşmaya dönüştürmeye çalışıyor
·                          Yapay zeka nedir? İşte bilmen gereken her şey
·                          Google Home cihazlarında Tercüman Modu nasıl kullanılır?
·                          Huawei'nin yapay zekası, Schubert'in Bitmemiş Senfonisini bitirdi ve biz de duyduk

https://www.aivanet.com/2019/04/groundbreaking-a-i-can-synthesize-speech-based-on-a-persons-brain-activity/


Ekosistemin Bozulması


Ekosistemin Bozulması

Pandemi Riskini Artırabilir

·        Yeni bir araştırmaya göre çevresel tahribat, salgın hastalıkların ortaya çıkma ihtimalini artırabilir ve yayılmanın kontrolünü güçleştirebilir.
·        İngiltere’deki West ve Exeter üniversitelerinde bulunan Greenpeace araştırma laboratuvarlarındaki araştırmacılar tarafından yapılan bir çalışma, hastalık risklerinin biyolojik çeşitlilik ve su döngüsü gibi doğal süreçlerle bağlantılı olduğu hipotezini ortaya koydu.
·        Çalışmada varılan sonuca göre, bozulmamış ekosistemlerin çevre ve sağlık üzerindeki olumlu etkilerini sürdürmek yeni pandemilerin ortaya çıkmasını önlemede kilit rol oynayabilir.
·        West Üniversitesinden Dr. Mark Everard, hastalıkların hayvanlardan insanlara aktarımını ekosistemlerin doğal olarak kısıtladığını ancak ekosistemler bozuldukça bu kısıtlamanın da azaldığını söylüyor.
·        Ayrıca ekosistemin bozulmasının su güvenliğini zayıflattığını; el hijyeni, sanitasyon ve hastalık tedavisi için yeterli güvenilir suya erişimi de sınırlandırdığını hatırlatıyor.
·        Dr. Everard hastalık riskinin, ekosistemin korunmasından ve doğal kaynakların güvenilir olmasından ayrı tutulmaması gerektiğini düşünüyor.
·        Araştırmacılar, COVID-19 pandemisinden alınan dersin ardından toplumların küresel olarak hasar görmüş ekosistemleri korumak ve geri kazanmak için çaba harcaması gerektiğini önemle vurguluyor.
·        Enfeksiyon hastalıkları ve çevre sağlığı uzmanlarına göre, dünya çapında yayılan COVID-19 salgını ile iklim değişikliği ve biyolojik çeşitliliğin azalması arasında derin bir bağlantı var.
·        COVID-19 ve gelecekte karşılaşacağımız diğer yeni bulaşıcı hastalıkları anlamak ve bunlarla etkili bir şekilde mücadele etmek için "gezegen bilinci”nin kabul edilmesi gerektiğini düşünüyorlar.
·        Gezegen bilinci ekosistem ile halk sağlığının bütünsel düşünülmesi anlamına geliyor.
·        ....
·        Devamı için:

http://bilimteknik.tubitak.gov.tr/system/files/makale/ayiklanan_basliksiz_sayfalar.pdf



Kendini Savunan İnsan


Kendini Savunan İnsan:
Sokrates
29 Ocak 2019
Sokrates, (M.Ö 470/469-399) Batı felsefesinin babası olarak kabul edilen bir Yunan filozoftur.
En tanınmış öğrencisi Platon’du. Platon da, daha sonraları Büyük İskender’e özel öğretmenlik yapmış olan Aristoteles’e dersler vermişti.
Bu ilerleyiş içerisinde, ilk olarak Sokrates tarafından geliştirilen Yunan felsefesi İskender’in fetihleriyle beraber bilinen tüm dünyaya yayılmıştı. 
Sokrates, Milattan önce 469 (ya da 470) yılında, heykeltıraş olan baba Sophronicus ve bir ebe olan anne Phaenarete’nin bebeği olarak dünyaya geldi.
Yunan gençlerin yaygın olarak aldığı müzik, jimnastik ve dil bilgisi derslerini aldı. Daha sonra ise baba mesleği olan heykeltıraşlığı icra etti.
Sokrates, müstesna bir heykeltıraş olarak kabul edilir. Milattan sonra 2. yüzyılda hayranlık yarattığı söylenen, Akropolis yolu üzerindeki Graces (Üç Güzeller-Harites) heykeli onun eseri olarak bilinir.
Sokrates’in Yunan ordusunda da övgüye değer hizmetleri olmuştu.
Potidaea Savaşı’nda General Alcibiades’in hayatını kurtarmıştır.
Sokrates orta yaşlarındayken arkadaşı Chaerephon, ünlü Delfi Kahini’ne Sokrates’ten daha bilge bir insanın olup olmadığını sorar ve “Hayır” cevabını alır.
Bu cevapla şaşkına dönen Sokrates, Delfi Kahini’ni haksız çıkarmayı umarak kolları sıvar.
Kendilerinin ve başkalarının gözünde “bilge” olan insanları sorgulamaya başlar.
Korktuğu şu sonuca ulaşır:
- “Bilgeliğiyle ün kazanmış insanların neredeyse hepsi aslında bilgelikten nasibini almamış kimselerdir. Sıradan insan olarak görülen ve aşağılanan insanlar ise, daha zekidirler.” (Platon, Apology, 22).
Atina’nın gençleri, büyüklerinin Sokrates tarafından panayır alanlarında sorulara tabi tutulmasını büyük bir zevkle izlediler.
Bu gençler, Sokrates’in verdiği dersleri örnek alıp önceki tutkularından vazgeçerek kendilerini tamamen felsefeye adadılar.
Aralarında Kinik Okulu’nun kurucusu Antisthenes, Kirene Okulu’nun kurucusu Aristippus, yazıları sonraları Kıbrıslı Zenon’u etkileyecek olan Ksenofon ve Sokrates’i asıl olarak yazdığı Diyaloglar’ı sayesinde bildiğimiz, en meşhurları olan Platon da vardı.
Sokrates’in ölümünün ardından antik çağ yazarlarının bahsettiği bütün okullar, onun takipçileri tarafından kurulmuştur.
Atinalıların söylediğine göre Sokrates bu mağarada esir tutulmuş ve ölmüştür.
Bu okulların çeşitliliği, Sokrates’in öğretisinin geniş çaplı etkisinin, daha da önemlisi öğretisindeki yorumlamalarının çeşitliliğinin birer kanıtı niteliğindedir.
Antisthenes ve Aristippus’un felsefi öğretilerinin yorumlama farklılaşmasından bunu anlayabiliyoruz.
Antisthenes iyi bir hayatın irade gücü ve özveri ile elde edilebileceğini, Aristippus ise hazzı gözeten hayattan başka takip edilmeye değecek bir yolun olmadığını öğretiyordu.
Sokrates’in felsefeye yaptığı en büyük katkısının, entelektüel arayışın odak noktasını (Sokrates öncesi Thales, Anaksimandros, Anaksimenes gibi filozofların takip ettiği) “doğa bilimleri”nden alıp etikahlak gibi soyut kavramların alanına oturtması olduğu söylenmiştir.
Her ne kadar değişik okulların Sokrates’in öğretilerini takip ettiği söylense de, hepsi de kendilerine kurucu doktrin olarak farklı “ahlaklılık” biçimlerini benimsemişlerdir. Bir okul tarafından benimsenen “ahlak”, başka bir okul tarafından kabul görmüyordu.
Bilim insanları tarihsel bir kişilik olarak Sokrates için Platon’un Diyaloglar’ını referans olarak alsalar da, çağdaşları bu kitapta Sokrates’in yazarın felsefi görüşlerini aktaran bir karakter olarak kullandığını söyler.
Bu eleştiriler içerisindeki göze çarpanlar arasında, Sokrates’in öğrencilerinden Phaidon ve Ksenofon vardır. Şu anda yazdıkları kaybolmuş olsa da Phaidon’un, Platon’dan farklı bir Sokrates portresi çizdiği iddia edilir.
Ksenefon ise Memorablia’sında kesin olarak farklı bir Sokrates izlenimi sunar.
Öğretileri fazlaca yorumlanmış olsa da, Sokrates’in temel odağı nasıl iyi ve erdemli bir hayatın yaşanabileceğiydi.
Platon tarafından kendisine atfedilen “Sorgulanmamış hayat, yaşamaya değmez” (Apology, 38b) sözü tarihsel olarak tutarlı görünmektedir.
Çünkü Sokrates takipçilerine toplumsal dayatmaları, tanrı kaynaklı batıl inançları ve davranış belirleyici faktörleri takip etmek yerine, kendileri için düşünmeleri konusunda ilham vermişti.
Platon ve Ksenofon’un tasvir ettiği Sokrates farklılıklar gösterse de, ortak bir yön de vardır.
İkisi de Sokrates’i sınıf ayrımı gözetmeyen, “düzgün davranış” kavramı olmayan; bir kadınla, hizmetçiyle, köleyle yahut üst sınıftan bir insanla eşit seviyede kolayca konuşabilen biri olarak aktarır.
Antik Atina’da bireysel davranışlar Eusebia denilen, “dindarlık” olarak çevrilen fakat daha çok “görev” ve “yola bağlılık” anlamına gelebilecek bir kavrama göre şekilleniyordu. 
Eusebia tarafından konulan “toplumsal adabı” reddettiği için şehrin önde gelenleri tarafından yasaları ihlal etmekle ve geleneklere aykırı davranmakla suçlandı. 
Milattan önce 399 yılında şair Meletus, deri ustası Anytus, ve hatip Lycon; Sokrates’i dinden çıkmakla suçladılar ve ölüm cezası talep ettiler.
Suçlama okundu:
- “Sokrates, ilk olarak devlet tarafından benimsenmiş tanrıyı reddedip yeni kutsallıklar sunduğu için, ikinci olarak ise şehrin gençlerini yozlaştırdığı için suçludur!”.
Bu suçlamanın kişisel ve politik gerekçelerle yapıldığı da iddia edilir.
Çünkü Atina, henüz yeni alaşağı edilmiş Otuz Tiranlar oligarşi yönetimiyle bağı olan herkesten kurtulmaya çalışıyordu.
Otuz Tiranlar içerisinde en kötü olarak görülen Critias, Sokrates’in eski öğrencisiydi.
Onun bu denli yozlaşmış olmasının sebebi yine Sokrates olarak görülüyordu.
Anytus ise, Platon’un Meno’sundaki diyaloglara dair yorumlara dayanarak, Sokrates’i oğlunu yozlaştırmakla suçlamıştır.
Görünüşe göre, Anytus oğlunu politik hayata hazırlıyordu.
Fakat oğlu politik hevesleri bir kenara itip Sokrates’in öğretileriyle ilgilenmeye başlamıştı.
Sokrates’e suçlamalarda bulunanların elinde onun Critias’ı yozlaştırdığı gibi bir örnek olsa da, bunu mahkemede asla bir delil olarak sunmadılar. Fakat bu, jüri tarafından çoktan bir emsal olarak görülmüştü bile. 
Sokrates’in ölümü (Jacques-Louis David, 1787)
Arkadaşlarının tavsiyelerini görmezden gelen ve konuşma metni yazarı olan Lysias’ın yardım talebini reddeden Sokrates, kendisini jüriye karşı tek başına savunmayı istemişti.
Antik Atina’da avukatlar yoktu.
İsteyen kişi, müdafi olarak konuşma metni yazarlarını tutabilirdi.
Bu yazarların içerisinde Lysias en fazla paraya tutulabilecek müdafi kişiydi.
Fakat Sokrates’e olan hayranlığından ötürü karşılıksız hizmet teklif etti.
Lysias genel olarak müvekkilinin iyi bir insan olduğunu söylüyor ve haksız suçlamalara maruz bırakıldığını öne sürüyordu.
Bu, aslında mahkemenin Sokrates’ten beklediği bir savunmaydı.
Sokrates ise kendini savunmak ve hayatını kurtarmak için yalvarmak yerine Atinalı mahkemenin karşısına dikildi.
Kendisinin herkesi uyanık ve farkında tutmak için hayırda bulunan bir at sineği rolü oynadığını söyledi.
Sokrates, kendisine bir ceza verilmesi gerekiyorsa, bu cezanın ölüm cezası yerine Olimpiyat oyunları kahramanları için ayrılan Prytaneum’da yaşam boyu ücretsiz yemekle onurlandırılma cezası olması gerektiğini söyledi.
Bu, Atina’nın ve Prytaneum’un onurunu ciddi anlamda aşağılama olarak kabul edilecekti.
Ölüm cezasıyla yargılanan suçluların kahramanlara yaraşır övgüler talep etmesi yerine genellikle mahkemenin merhameti için yalvarması beklenirdi. 
Sokrates mahkemece suçlu bulundu ve ölüm cezasına çarptırıldı (Ksenofon, onun bu sonucu istediğini söyler.
Platon’un “Sokrates’in Savunması”ndaki yargılama sürecine dair yazdıkları da bunu destekler).
Sokrates’in son günleri Platon’un Euthyphro, Apology, Crito ve Phaedo’sunda “son diyaloglar” olarak kaydedilerek yazılmıştır.
Atina’daki hücresinin içerisinde baldıran zehrini içen Sokrates’in dostları etrafını sarmıştır.
Platon şöyle der:
- “Bu, arkadaşımızın; bir adamın, tanıdığım en zeki, en iyi, en adil adamın sonuydu” (Phaedo,118).
Sokrates’in etkisi, öğrencilerinin eylemlerinde çabucak bir etki gösterdi.
Onu takip edenler onun hayatına, öğretilerine, ölümüne, dair kendi yorumlarını oluşturdular.
Bunun yanı sıra kendi felsefe okullarını kurup, öğretmenlerinden tecrübe ettikleri şeyleri kaleme aldılar.
Bunların arasında yalnızca Platon’un ve Ksenofon’un yazdıkları, ayrıca Aristophanes’in komedyalarında çizdiği Sokrates imajı ve Aristoteles’in daha sonraki dönemlerdeki çalışmaları bizlere Sokrates’in hayatına dair bir şeyler söyler.
Kendisi herhangi bir şey yazmamıştır.
Fakat hem gerçeği aramak hem de savunmak için olan sözleri ve eylemleri dünyayı değiştirmiştir. Onun dersleri, hâlâ günümüz insanlarına ilham vermektedir.
Yazan: Joshua J. Mark
Çeviren: Can Hergül
Kaynak: Ancient History Encyclopedia
https://dusunbil.com/sokratesin-hayati/?utm_source=facebook&utm_medium=social&utm_campaign=ReviveOldPost&fbclid=IwAR1uXwdX5co0Qo_80ojHdFI70ijsYtLDqhSb_MaANb4tP2BqSb3sB3TMwik




TÜRKİYE HAYALİ

Hedefteki üniter, laik Cumhuriyet: .   ABD'NİN YENİ TÜRKİYE HAYALİ   . .    Samuel Huntington, “ Medeniyetler Çatışması ” adlı kitab...