17 Mart 2021 Çarşamba

Ne Mutlu Türk'üm Diyene

 Ne Mutlu Türk'üm Diyene

Alman'a Alman diyor.

Rus'a Rus diyor.

İngiliz'e İngiliz diyor.

Fransız'a Fransız diyor.

Japon'a Japon diyor.

Arap'a Arap diyor.

Sadece Türk'ten rahatsız oluyor.

Türk'e Türk diyemiyor.

Andımız'ı yasaklamaya çalışmalarının birinci sebebi budur.

İkinci sebebi ise, ki bana göre daha önemlisi, şudur…

Reşit Galip.

Rodos doğumluydu.

İtalyanlar Trablus savaşı sırasında oldu bittiye getirip Rodos'u işgal edince, henüz 17 yaşındayken doğduğu toprakları kaybetmenin acısını yaşadı…

Kayıkla Marmaris'e geçti, İzmir'e geldi.

Bugün Büyük Efes Oteli'nin karşısında yeralan ve Ticaret Lisesi olarak eğitim veren Fransız kolejinden diploma aldı, İstanbul'a gitti, Tıbbiye'ye kaydoldu, Hakikat adıyla gazete, Sivrisinek adıyla mizah dergisi çıkardı, yurtsever, özgürlükçü fikirlerini kaleme aldı.

Gönüllü oldu, Balkan Harbi'ne katıldı, yaralandı, gönüllü oldu, Kafkas cephesi'nde vuruştu, Tıbbiye'yi 1917'de bitirebildi.

Milli mücadele başlayınca, Kuvayı Milliye'ye katıldı, Aydın'da Denizli'de çarpıştı, sahra hastanelerinde hekim olarak görev yaptı.

Mustafa Kemal'le Mersin'de tanıştı.

1923 yılıydı.

Türk Ocağı'nın açık hava toplantısı için eşi Latife'yle birlikte şehre gelen Mustafa Kemal'e, padişah tahtı gibi varaklı filan iki süslü koltuk hazırlamışlardı.

Mustafa Kemal'in kan beynine sıçradı, “nedir bu maskaralık” diye bağırdı, halkın oturduğu tahta sandalyelerden iki tane çekti, Latife'yle birlikte halkın arasına oturdu.

Konuşmacılardan biri 25 yaşındaki Reşit Galip'ti.

Kürsüye çıktı.

Parmağıyla Mustafa Kemal'i işaret ederek “sen” dedi…

“Sen Gazi Paşa, sen bu milletin yalnızca kurtarıcısı, yalnızca kahramanı değilsin, sen bunlardan çok daha büyüksün, çünkü sen bu milletin ferdisin, senin asıl büyüklüğün, bütün o büyüklüklere rağmen ‘milletin ferdiyim' diye övünmendir.

Bu millet geçmişinde de hakikaten kahramanlar görmüştür, mağlubiyetleri galibiyetlere çevirdiler, milli hudutları zafer içinde genişlettiler, dahiler çıktı, bozulan devlet işleyişini düzelttiler, fakat onların, o sultanların o vezirlerin hepsi, o kadar mağrur oldular ki, artık kendilerini bu milletin bireyi saymayı, kendileri için alçalma, hakaret saydılar.

Milletin kemikleriyle kurulmuş, kanlarıyla sıvanmış saraylarda, malikanelerde yaşamayı tercih ettiler.

Bu kanlı kemik yığınları üzerinden milletlerine hakaretle baktılar.

Milleti hayvan sürüsü, kendilerini de bu sürüyü güdecek, gökten inmiş vücutlar sandılar.

Yani artık bu milletin bir ferdi olmak istemediler.

Halbuki sen…

Evrensel şanların şereflerinle beraber yine içimizdesin.

Yine ‘ben bu milletin ferdiyim' diyorsun.

Dertleşmek için yine gelip bizi buluyorsun.

İşte bu nedenle büyüksün, işte bu nedenle her büyükten daha büyük oluyorsun.

Bu milletin ferdi olmakla iftihar eden sen Gazi Mustafa Kemal Paşa, bin yaşa”

dedi.

“Sen” diye hitap etmesi etraftakileri endişelendirmişti.

Halbuki tam tersine…

İçimizden biri olduğunu özellikle belirtmek için “sen” demişti.

Mustafa Kemal'in en onur duyduğu paye, içimizden biri olmasıydı.

Gözünü budaktan sakınmayan bu Kuvvacı genç hekim, iki yıl sonra, 1925 seçimlerinde Aydın milletvekili oldu.

Halkevleri'nin kuruluşunda etkin rol oynadı.

Sonradan Türk Dil Kurumu'na dönüşecek olan Türk Dili Tetkik Cemiyeti'nin yönetiminde yer aldı.

Yıllar aktı geçti, 1931 oldu.

Mustafa Kemal İstanbul'daydı.

Hukukçularla, tarihçilerle, sanatçılarla oturulan Dolmabahçe'deki sofranın o akşamki konusu eğitimdi.

Her servis tabağının yanında birer not defteri vardı, konuklar hem sohbet ediyor, hem not alıyordu.

Yemek bahaneydi…

Demokrasi sofrasıydı.

Özgürce konuşuluyordu.

Herkes fikrini açık açık dile getiriyordu.

Lafını esirgemeyen atak devrimci Reşit Galip, masadaydı.

Ve, milli eğitim bakanı Esat Sagay'ı yerden yere vuruyordu.

Tartışılan konu, kız öğrencilerin kıyafetiydi.

Esat Sagay, kız öğrencilerin kısa kollu gömlek giymelerini, etek ve kısa çorap giymelerini uygun bulmuyordu, bunların giyilmemesi konusunda genelge yayınlamak istiyordu.

Reşit Galip ateş saçıyordu, “bu gericiliktir” diyordu.

“Devrimlerimizin en büyüğü kadınlara tanınan haklardır, kız öğrencilerimizin gömleğinden eteğinden rahatsız olmak, aslında kadın özgürlüğüne sınır çizmektir, devrimleri zedeleyecek icraatlar hoş görülemez, bu kokuşmuş kafayla devlet yürümez” diyordu.

Masanın başında oturan Mustafa Kemal müdahale etti.

Esat Sagay, Harbiye'den öğretmeniydi.

“Burada bulunmayan hocam hakkında böyle konuşmanıza müsaade edemem, onun da bulunduğu ortamda konuşursunuz” dedi.

Reşit Galip öfkeyle kafa tuttu.

“Biz karşılık beklemeden Ege dağlarında mücadele ettik, yırtık gömlekle çalışıyoruz, siz bizi azarlıyorsunuz” deyiverdi.

Sofra tel gibi gerilmişti.

Mustafa Kemal babacan bir ses tonuyla karşılık verdi, “vakit hayli ilerledi, yoruldunuz sanırım, buyrun istirahat edin” diyerek, kibarca sofradan kalkmasını istedi.

Ama, Reşit Galip geri adım atmadı, aksine iyice diklendi.

“Burası sizin sofranız değil, milletin sofrası, milletin işlerini görüşüyoruz, burada oturmak sizin kadar benim de hakkım” dedi.

Ve maalesef, ağzından daha ağır bir cümle çıktı…

Devrimleri korumak için sizden müsaade istemiyorum, hatayı yapan siz de olsanız, yüzünüze konuşurum, mesela Rose Noir'a verdiğiniz kredi mektubu, siz yazdınız diye hata olmaktan çıkmaz” dedi!

Hava iyice buz kesmişti.

Memleketin en güçlü insanı Mustafa Kemal, dünya demokrasi tarihine geçecek bir davranışta bulundu.

“Öyleyse ben kalkayım” dedi!

Kalktı, salondan çıktı.

(Reşit Galip'in Rose Noir konusundaki ithamı, bardağı taşıran damlaydı. Çünkü… Rose Noir, Beyoğlu'nda Beyaz Rus bir çiftin işlettiği gece kulübüydü, Mustafa Kemal'in uğramaktan hoşladığı favori mekanlardan biriydi, bir akşam mekanın sahipleri şikayetçi olmuşlar, İş Bankası'ndan kredi talep ettiklerini ama kendileriyle ilgilenilmediğini anlatmışlardı, Mustafa Kemal de “ilgileniniz lütfen” diye bir not yazarak, İş Bankası genel müdürüne iletmeleri için kendilerine vermişti.

İş Bankası genel müdürü Muammer Eriş, bu not üzerine, Rose Noir'in sahipleriyle görüşmüş, finansal durumlarını incelemiş ve krediyi vermemişti!

Sonra da Dolmabahçe'ye gelerek, bizzat Mustafa Kemal'e bilgi vermiş, Rose Noir'ın kredi alabilmeye uygun olmadığını, yoksa Beyaz Rus olmalarından kaynaklanan herhangi bir ön yargı olmadığını anlatmış, Mustafa Kemal de İş Bankası'nı doğru kriterlerle yönettiği için kendisine teşekkür etmişti.

Yani… Mustafa Kemal'in kredi mektubu vermesi, bu mektup üzerine kredi verilmesi filan söz konusu değildi.

Zaten, kızkardeşine, eniştesine, en yakın arkadaşlarına bile asla torpil yapmayan Mustafa Kemal'in herhangi birine ayrıcalık istemesi mümkün müydü?)

“Öyleyse ben kalkayım” dedi!

Kalktı, salondan çıktı.

Peşinden, diğer konuklar kalkıp gitti.

Reşit Galip sofrada yapayalnız kaldı.

Saat geceyarısını geçmişti, pencere kenarında bir koltuğa oturdu, sabah olmasını bekledi.

Mustafa Kemal uyandığında Reşit Galip gitmişti, genel sekreter bilgi verdi, “sabaha kadar bekledi, mahçubiyetini size iletmemizi istedi, bir de Ankara'ya gidecek kadar borç istedi, 25 lira verdik” dedi.

Mustafa Kemal'in üzüntüsü yüzünden okunuyordu, “Ankara'ya kadar gidecek adama 25 lira mı verilir, bari benim hesabımdan birkaç yüz lira verseydiniz, cebinde beş parası yok ama karakterinden taviz vermiyor, parası yok ama cesareti var” diye mırıldandı.

Bu tatsız hadise kulaktan kulağa yayıldı.

Ankara'ya dönen Reşit Galip her girdiği ortamda ağır eleştiriye uğruyordu, ölçüyü kaçırdığı için suçlanıyordu.

Tatsızlığa elbette yine Mustafa Kemal son verdi.

Bir hafta kadar sonra Reşit Galip'i yine sofraya davet etti, hemen yanındaki koltuğa oturttu, her zamanki sıcaklığıyla hiçbir şey olmamış gibi sohbet etti.

Ve bir yıl sonra…

Fikirlerini savunmak için karakterinden taviz vermeyen, zoru görünce eğilip bükülmeyen, kendisine bile kafa tutmaktan çekinmeyen bu mangal yürekli devrimciyi Milli Eğitim Bakanı yaptı!

Andımız'ı…

İşte bu Reşit Galip yazdı.

Bakanlığı döneminde üniversite reformu yaptı, medrese kalıntısı öğretim üyelerini tasfiye etti, öğretmenlere genel bütçeden düzenli maaş ödenmesini sağladı, Anadolu Medeniyetleri Müzesi'ni hayata geçirdi, maalesef zatürree oldu, bakanlığı bırakmak zorunda kaldı.

16 Mart 2021

Yılmaz Özdil

https://www.sozcu.com.tr/2021/yazarlar/yilmaz-ozdil/ne-mutlu-turkum-diyene-2-6316096/?fbclid=IwAR2WrhxyOxJjNXE3KrBIOhdvbyPuQprig63WLRS4Dft8MWLQbj3w2aJ6CmU


 

13 Mart 2021 Cumartesi

Aslında Kime "Aydın" denir

 Aslında Kime "Aydın" denir?

Geçen hafta, bir sonraki yazımızda aydın sorununu ele alacağımızı belirterek şunları sormuştuk: “Aydın nedir? Aydın kime denir? Aydınlar hep devrimci ve solcu mu olur? Sağcı aydın olmaz mı?...” Bu tartışmaya girmemizdeki esas neden, birçok okurun yazılarımızda kullandığımız “Müslüman aydın” terimini yadırgamaları ve eleştirmeleridir.

Önce temel bir soruna yaklaşımımızı ortaya koyalım: Bu yazıları yazmamızdaki amaç, bizce yanlış bilinen veya incelemeden kabul edilen veya hüküm verirken önyargıyla hareket etmeye itiraz etmektir. Tabii ki bu söylediklerim sadece küçük bir kesim için geçerlidir, ama fikirler de bu sayede billurlaşır.

AYDIN MI ENTELEKTÜEL Mİ?

Kaygılarımız var ve dolayısıyla amacımız sadece içimizdeki modern hurafeleri açığa çıkarmak değil, aynı zamanda iktidarın etki alanına girmiş dürüst insanlarla, düşünür ve aydınlarla da tartışabilmektir. Tabii ki bize kızmak isteyenler kızmaya devam edebilirler...

Bugünkü konumuz “aydın nedir ve kime denir”...

Birçok yazarımız ve özellikle de sözlük yazarları, “aydın konusu” üzerine çok sayıda makale ve inceleme kaleme almışlar. Hepsi de aydın teriminin bize Batı’daki entelektüel kelimesinden geçtiğini belirtiyorlar. Osmanlıcada kullanılan “münevver” teriminin yerine 30’lu yıllarda aydın terimi kullanılmaya başlanmış. Her iki terim de bizde olumlu anlamda kullanılıyor. Mevcut sözlüklere göre Münevver: Tenvir edilmiş, nurlandırılmış, aydınlatılmış, ışıklı demek...

Aydın ise: Işıklı, aydınlanmış, açık., anlaşılır, aşikâr, kültürlü, bilgili, münevver, ziyalı, entelektüel demek... Münevver terimine yakın ve aynı kökenden gelen başka kelimeler de vardır: münebbih (uykudan uyandıran, ikaz eden), münecci (kurtarıcı) ve münevvir (aydınlık veren, nurlandıran)...

Bazı yazar ve düşünürlerimiz “aydın kimdir” sorusuna, “eleştiren, sorgulayan, aklı rehber edinen” gibi sıfatlar yükleyerek yanıtlıyorlar.

Batı’da kullanılan entelektüel terimi ise ilk kez 19. yüzyılda (Dreyfus davasında olumsuz kullanılmış) kullanılmış ve Latince (intellectus=anlama ve kavrama yeteneği) kökenlidir. Batı dillerindeki “Intellektuel”, yani aydın terimi daha çok Rus kökenli “intelijansiya” (okumuş yazmış kesim) teriminden esinlenilerek türetilmiş...

Buraya kadar bir sorun yok, çünkü herkes buraya kadar anlaşabilmektedir.

Ancak...

Entelektüel teriminin "sosyolojik" manasını tartıştığımızda herkes bir başka yola girmektedir.

Türkiye’de esas olarak aydın derken; “iktidarı sorgulayan muhalif insan”; “ahlaklı ve vicdanlı insan”; “doğruyu ve gerçekleri dile getiren insan”; “doğru yolu ve çözüm öneren insan”; “önderlik eden ve halkı kurtaran insan” olarak anlaşılmaktadır.

Entelektüel kavramı sosyolojik (toplumsal) bir kavramdır üç tanımlama kategorisinde değerlendirilmektedir.

Eser ve etik değer üreten; Toplumsal düzeni eleştiren, düşünce ve imge taşıyıcısı; Kafa emekçilerinin bir araya getirdikleri toplumsal katmak: mühendisler, teknisyenler, yönetici unsurlar, araştırmacılar, eğitmenler ve sanatçılar...

Buradan çıkan sonuca göre Batı’da da entelektüelin ne olduğu sorununa tam bir yanıt bulunamıyor. Çünkü son yüzyılda devletlerin örgütlenmesindeki karmaşık durum, bilim adamı, yönetici, düşünce adamı, yazar ve gazeteci arasındaki farkları oldukça silikleştirmiştir.

Herkes her şeyi kısmen yerine getirince, hangi görev ve sorumluluğun ne zaman başladığı ve bittiği de karmaşıklaşmaktadır. Normalde mimar bir yapı projesi üretir, ama o söz konusu projeyle bir de mimari politikaları belirlemez mi veya yeni mimari kültürel değerlerin üretilmesini sağlayarak belli bir ideolojik etkide bulunmaz mı?

SOLDA AYDIN KAVRAMI

Anlaşılacağı gibi bugün herkes hem entelektüel hem de değil... İşin gerçeği şu ki, entelektüel (aydın) kavramı Türkçeye daha baştan “aydınlatan” olarak geçmiş ve bununla da kesin bir anlam değişikliğine uğramış.

Aydın kavramının “aydınlatıcı”, “ileriden ve akıldan yana olan” anlamına bir itirazımız yok, ancak aydın kavramı sosyolojinin toplumsal bir kategorisi olarak türetilmiş olan "entelektüel" kavramının yerine ikame edilince sorunlar yaşanmaktadır.

Yurtdışında aydın kavramıyla sosyolojik analizler yapamazsınız, çünkü bilimsel (nesnel) değildir.

Peki kullanılamaz mı, tabii ki kullanılabilir, ama genel anlamda entelektüel kavramının yerine kullanılamaz.

Bugüne kadar entelektüel kavramını inceleyenler ve onu üzerine araştırma yapanlar en çok sol ve Marksistler olmuş.

Marx yazılarında, entelektüel kavramını yer yer “kafa emekçileri” yerine kullanmaktadır; Lenin ise “devletin çalışma alanlarının çoğalması nedeniyle, gitgide daha fazla entelektüellere baş vurduğunu”ve onları “ilişki ve düşünceleriyle burjuvazinin saflarına çektiğini ve onların bağımsızlıklarını gitgide ortadan kaldırdığını” belirtir.

Yani entelektüeller, ekonomik bağımsızlıklarını kaybettikçe daha çok burjuvazinin hizmetine girmektedirler.

Entelektüel kavramıyla ilgilenen en çok Gramsci olmuş.

Ona göre “bütün insanlar entelektüeldir, ama hepsi toplumda entelektüel işlev görmezler.”!!! Gramsci’ye göre her sınıf kendi konumunu sağlamlaştırmak ve mevcut toplumsal hegemonyasını pekiştirmek için entelektüellere ihtiyaç duyar.

Dolayısıyla her sınıf, entelektüellerin oluşturduğu mevcut toplumsal havuzdan kendisine adam devşirir. Bu andan itibaren entelektüellerin görevi, hizmet ettikleri sınıfın çıkarlarını korumak, konumlarını pekiştirecek ideoloji ve argüman üretmektir.

Gramsci’ye göre “Entelektüeller doğaları gereği uzun bir süre içinde meydana gelirler ve bu nedenle de toplumun kültürel kodlarını ve geleneğini [tıpkı dünyanın bütün tarihini barındıran yer katmanları gibi] taşırlar.

Peygamberlerin, kurtarıcıların, önderlerin, sanatçıların ve düşünürlerin bunların arasından çıkmasının nedeni bu olmalıdır.

Bu konuda yararlı bir eser olarak Marksizm Sözlüğü (Yordam Kitap)’nü önerebilirim.

Kanaatimizce entelektüele sahip olmayan hiçbir devlet, yönetim, din, parti ve örgüt olamaz.

Çünkü bunlar toplumların ekmek gibi temel besin kaynağını oluştururlar.

Bunlar olmadan toplumlar da var olamaz, maddenin doğasına aykırıdır bu.

Buradan şuraya varabiliriz:

- Demek ki entelektüellerin görevi, fikir, düşünce, kavramlar ve bilinç (sanat ve edebiyat eserleri üzerinden) üretmektir. Tarihi onlar yaratmazlar ama tarihin yönünü işaret edebilirler. İnsanoğlunun oluşturduğu ilk toplumların entelektüelleri demircilerdi, din adamlarıydı, hekimler ve savaş komutanlarıydı...

Nedenini başka bir zaman tartışmak lazım.

Dolayısıyla entelektüellerin (aydınların) toplumda bir işlevleri olmaktadır, ki o da ideoloji (sanat, edebiyat, bilim, din, siyaset) üretmek ve bunun üzerinden halk üzerinde belli bir sınıfın hegemonyasını pekiştirmektir.

Eskiden beri böyledir bu...

Burada bir parantez açarak bir başka konuya temas edelim.

DÜŞÜNCE Mİ VE EYLEM Mİ?

Sol kesimin önemli bir kısmı (Kemalistler, sosyalistler vs) dünyayı, fikir ve düşüncelerin değiştirdiğini sanıyorlar.

Düşünceler önemlidir, din önemlidir, felsefe önemlidir, siyaset ve programlar önemlidir, ama toplumların değişmesinin, dönüşmesinin, yükselmesinin ve çökmesinin nedeni onlar değildir.

Bunların etkisi var ama bu sadece kısmidir.

Bir toplumun bağışıklık sistemi zayıflamamışsa, güçten kuvvetten düşmemişse hurafelere, batıl inanca açık hale gelmez.

Toplumlar, ürettikleriyle (ekonomi, siyaset, eğitim ve kültür) büyür ve yükselirler veya küçülür ve çökerler.

Düşünce ile eylem arasındaki fark, eylemin belirleyici olmasıdır.

Bazılarına garip gelecek ama yine de bir benzetmeyle açıklarsak, eğer babalarımız sadece düşünce ve fikirde kalsalardı bugün hiçbirimiz meydana gelmezdik.

Düşünce bir motivasyon nedenidir, ama esas iş eylemdir.

Günümüz Türkiye’sinin bir çöküş sürecinde olmasının nedeni de budur.

Yanlış fikirlere kapıldığımız için çökmüyoruz, çoktan yanlış yola girdiğimiz için çöküyoruz. Eğer 30’lu yıllarda toprak reformu yapılsaydı, ağalık ve onunla birlikte dinci gericiliğin zemini de çökerdi; fabrikaların kurulması kesintiye uğramasaydı kentleşme düzgün yolunda giderdi, aşırı göçler olmazdı; kadınlar üretime katılırdı; işçi sınıfı gelişerek toplumda ve siyasette etkin olurdu. Köy Enstitüleri kapatılmasaydı, irtica da gelişeceği bir toprak bulamazdı. Üniversitelerden solcu hocalar atılmasaydı, eğitim düzeyimiz böylesine yerlerde sürünmezdi. Bunların başlangıç tarihi ise 1940’lı yıllardır, emperyalizmle içli dışlı olma halidir. Temel yıkıldıkça, toplumda dinci ve şeriatçı fikirler de yayılmaya başlamıştır, tersi değil.

SOSYOLOJİK KAVRAM OLARAK AYDIN

Yeniden konumuza dönersek, entelektüel, sadece solcuların arasından çıkmaz.

Sağcıların da entelektüeli var, ama biz entelektüel terimini “aydın” terimiyle değiştirerek baştan sağcılara entelektüellik kapısını kapatmışız.

Onlara bunu reva görmüyoruz.

Bu ne sosyolojik (bilimsel) açıdan ne de gerçek hayat ve toplumsal durum açısından doğrudur.

Bu çıkmazı aşmak için de bazı düşünür ve yazarlarımız, "entelektüel ile aydın" kavramını birbirinden ayırarak çıkmazdan kurtulmaya çalışıyorlar.

Halbuki bunlar birbirinin karşılığıdır. Birçok çeviri metin de bu nedenle yanlış olmaktadır.

Batılı yazarlar entelektüeli, “sorgulayan, itiraz eden, görüş ve fikir üreten, mevcut düzenden farklı düşünen” olarak tarif eder; hatta Jean-Paul Sartre, “eylemde bulunan”ı da ekler bu niteliklere.

Sonra da şunu yazar:

-  Entelektüel, kendisini ilgilendirmeyen şeylere burnunu sokan insandır” der. (Aydınlar Üzerine)

Peki bunları sağcı ve Müslüman kişi yapamaz mı?

Sağcıların “düşünenleri, fikir üretenleri, kendisini ilgilendirmeyen işlere burnunu sokanları, sorgulayanları, mevcut durumu kabul etmeyenleri” yok mu?

Var!

Ama biz onlara “aydın” tabirini uygun görmüyoruz.

Türkçede aydın terimini kesinleştirmiş ve kazığa bağlamışız:

- Aydınlanmadan ve ilericilikten yana olan insan.

Yapılması gereken ya aydın kavramının "anlamını" genişletmektir ya da onu entelektüelin yerine "kullanmamaktır".

Nitekim Batı’nın en saygın sözlüğü, Oxford Dictionary entelektüeli şöyle tarif ediyor:

- “Entelektüel, zekasını ve analitik düşünme yetisini, mesleği gereği ya da şahsi amaçlarına erişmek için kullanan kişidir.

Entelektüel terimini sosyolojik açıdan inceleyen Batılılar, onu şöyle tarif etmektedir: 

- “Entelektüel, bilimsel, sanatsal, dinsel, yazınsal açıdan etkin olan, bu alanlarda önemli bir birikime sahip, kamusal alandaki tartışmalara eleştirel yaklaşan kişidir. Bunu yaparken de belli bir partiye, ideolojiye veya ahlaki değere bağlılık göstermek zorunda değildir.

(A Vocabulary of Culture and Society, 1983)

Ali Şeriati de aydın teriminin Farsçaya yanlış girdiğini belirtiyor ve şunları söylüyor:

- “Bu terime baştan yanlış bir anlam ve sıfat yüklemişiz. Terimin kökeni “intelijansiya”dır. Esas olarak bununla da uyanık, anlayışlı, birikimli, şuurlu bir adam akla gelir... Aydın, düşünce ve fikir konusunda çalışan bir ferttir...” (Aydın Üzerine)

Peki bizde ne yapılıyor?

Aydın kavramını entelektüel yerine kullanıyoruz, biri de çıkıp sağcıların ve müslümanların da aydınlarının olduğunu söylediğinde, onu bir tek aforoz etmediğimiz kalıyor...

İyi hafta sonu dilerim...

Sadık Usta 11.03.2017

 

https://odatv4.com/aslinda-kime-aydin-denir-1103171200.html



6 Mart 2021 Cumartesi

Beyin Göçü

      Beyin Göçü:

"Her şeye rağmen iyi ki gelmişim demek zor"

Boğaziçi eylemleri, beyin göçü tartışmalarını yeniden alevlendirdi. Almanya'ya yerleşen ODTÜ ve Boğaziçi mezunlarına yaşananlara dair görüşlerini ve gelecek perspektiflerini sorduk.

Almanya'ya yerleşen mezunlar Türkiye'de yaşananlara ne diyor?

Boğaziçi Üniversitesi öğrencilerinin Melih Bulu'nun rektör olarak atanmasına karşı başlattıkları protesto eylemleri iki ayı aşkın süredir devam ediyor. Boğaziçi öğrencilerinin eylemlerine yönelik polisin geçtiğimiz haftalardaki sert müdahalesi ve beraberinde dile getirilen akademide liyakata değer verilmediği şeklindeki eleştiriler ise Türkiye'de beyin göçünü tartışmaya açtı.

İstatistikler de şansını yurt dışında denemeye karar veren "nitelikli iş gücü"nün artış eğiliminde olduğuna işaret ediyor.

Metropoll Araştırma Şirketi'nin Ocak ayı anketine göre, Türkiye'de halkın yüzde 47'si yurt dışında okumak veya çalışmak istiyor.

Ebeveynlerin kendileri ya da çocukları için tercih ettikleri ülkelerin başında ise Almanya geliyor. Ancak, Almanya-Türkiye arasındaki göç yolunun tarihi epey eskiye dayansa da bu kez işçi göçü değil, "beyin göçü" gündemde.

İstanbul Bilgi Üniversitesi’nden Prof. Dr. Ayhan Kaya'ya göre, Almanya'daki Türkiye toplumunun varlığı bu ülkenin tercih edilmesinde önemli rol oynuyor.

Kaya, bu durumun uluslararası göç teorilerinde sıklıkla kullanılan "Toplumsal Ağlar Teorisi"yle açıklanabileceği görüşünde.

"Göçmenler kalifiye olsunlar veya olmasınlar genellikle var olan birtakım toplumsal ağları takip ederek kendi göç güzergâhlarını belirlerler.

Almanya, 1960'lı yıllardan bu yana Türkler için Avrupa'dır" diyen Kaya, özellikle Berlin'in eğitim olanaklarının fazlalığı, çok kültürlü, kozmopolit ve zengin kültürel hayatıyla gençleri çektiğini ifade ediyor.

Kaya'ya göre, bu kentteki Türk varlığı da gençlerin son yıllarda Berlin'e göçünü etkileyen en önemli nedenlerin başında geliyor.

Nitelikli iş gücünün, Berlin'in yanı sıra Düsseldorf, Köln, Frankfurt gibi büyük kentleri de sıklıkla tercih ettiği görülüyor.

Peki, Türkiye’nin en iyi üniversitelerinden mezun oldukları halde, başka bir ülkede gelecek kurmaya karar verenleri "sıfırdan başlamaya" iten nedenler neler?

"Konuşmak için heyecanımızı yitirdik"

Boğaziçi Üniversitesi Elektrik Elektronik Mühendisliği mezunu olan Selim Özgen için bu adımı atmaya karar vermek çok da kolay olmamış.

Özgen, Atatürk İlke ve İnkılapları Tarihi Enstitüsü’nde yüksek lisansını, ODTÜ'de de doktorasını tamamladıktan sonra 2017 yılında Almanya'ya gelmiş.

Özgen, "Özellikle Gezi Parkı protestolarından sonra bizim gibi bir şeyler söylemek isteyenlerin çok da dinlenmeyeceğine dair bir hayal kırıklığı oluşmuştu" diyor.

Kendisinin de mezunu olduğu üniversitede yaşananların ise beklenen bir gelişme olduğunu ifade ediyor ve Boğaziçi’nde yaşananları da "Hükümetin sıkışması, herhangi bir gündem eksikliği hissetmesi durumunda dokunmayacağı, tabu olarak kalan hiçbir konu olmadığını gösteren bir şeydi benim için" sözleriyle değerlendiriyor.

Gençleri haklı bulduğunun altını çizen Özgen, "Akademik özgürlük kaybolduğu zaman kolay kolay geri gelecek bir şey değil ve etkileri de uzun erimde görülecek bir şey. Gençlerin bu dediklerinin anlaşılmamasının onları ne kadar küstürdüğünü tahmin edebiliyorum" diye ekliyor.

Almanya'da bir otomotiv firmasının otonom sürüş sistemleriyle ilgili bir projesinde çalışan Selim Özgen, Türkiye'nin geleceğine ilişkin ümitsizliğini ise "Son dönemde bir şeyler üzerine konuşma heyecanımızı yitirdik" sözleriyle anlatıyor.

"Eskiden de siyasetin çok iyi gitmediğinin farkındaydık, ama artık konuşmak için bir hevesimiz kalmadı. Demek ki o kızgınlık hali de aslında insanın bir şeyleri düzeltme isteğiyle alakalıymış" diyen Özgen, yaşanan tüm olumsuzluklara rağmen, yakınlarını ve sevdiklerini geride bıraktığı için "iyi ki gelmişim" demenin de çok zor olduğunu ifade ediyor.

"Yazacağınız pankartı bile 10 gün düşünmeniz gerekiyor"

Ezgi Ünsal için ise Türkiye'den gitme kararında anne olmak belirleyici olmuş. ODTÜ Gıda Mühendisliği mezunu olan Ünsal, geçen yıldan bu yana eşi ve 5 yaşındaki oğluyla Düsseldorf'ta yaşıyor ve küresel bir gıda zincirinde iş geliştirme müdürü olarak çalışıyor.

Ünsal, "Kendi çocukluğumu ona veremeyeceğimi fark ettim" diyor oğlu için. Öğrencilik döneminde kendisinin de ODTÜ'deki protestolara katıldığını söyleyen Ezgi Ünsal, "Şimdiyse, bir anne olarak çocuğumun gelecekte üniversitede eylemlere katılmasını engellemeye çalışırım" diyor ve ekliyor:

- "Biz söylemek istediğimizi söylerdik, bundan da korkmazdık. Şimdi ise yazacağınız pankartı bile 10 gün düşünmeniz gerekiyor."

Yurt dışına çıkış kararını almak kolay olmasa da çocuğunun daha eşit şartlarda eğitim alabilmesi ve kendini daha özgürce ifade edebileceği bir ortamda büyümesi Ezgi Ünsal ve eşi için en büyük motivasyon olmuş.

"Türkiye'de eğitimli olmanın herhangi bir saygı değeri kalmadı"

"İstediğimiz saygı görmek, değer görmek… Eğitim almış insanlara eskiden toplumun da bir saygısı vardı. Ama artık Türkiye'de eğitimli olmanın ya da belirli bir bilgi birikimine sahip olmanın herhangi bir karşılığı yok, bir saygı değeri yok."

Bu sözler ise bir başka ODTÜ mezununa ait. ODTÜ Felsefe Bölümü'nden mezun olan Zeki Öztürk, yine aynı üniversitenin Humboldt Üniversitesi'yle ortak Sosyal Bilimler yüksek lisans programını Berlin’de tamamladıktan sonra Türkiye'ye dönmeyi tercih etmiş.

Ancak özellikle 2014 yılındaki Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden sonra yeniden Almanya'ya gelmeyi ciddi ciddi düşünmeye başladığını söylüyor. Yaşadığı hayal kırıklığını, "Önümüze Recep Tayyip Erdoğan mı Ekmeleddin İhsanoğlu mu diye bir oy pusulası kondu. Bu ikisi de benim yaşamak istediğim ya da görmek istediğim Türkiye'nin paydaşları değildi ve o zaman aslında 'evet bu ülkede yönetim benim için uygun değil, ama buna alternatif oluşturacak bir siyasal ortam da yok' diye düşündüm" sözleriyle ifade ediyor.

Boğaziçi protestolarında yaşananlara ise şaşırmamış Zeki Öztürk. "Zamanında belki ODTÜ biraz marjinalize ediliyordu, ama bugün bu Boğaziçi'nde oluyor ve bazı üniversiteler susuyor. Yarın bir gün başka üniversitelere de sıra gelebilir" ifadelerini kullanıyor.

2017'de Almanya'ya yerleşen Öztürk, Türkiye'den ayrılma kararında fiziksel koşullardan çok, artarak devam eden baskı ortamının belirleyici olduğunu vurguluyor ve şöyle devam ediyor:

- "Türkiye, tek bir profilin, tek bir inanışın, tek bir tipin yaşadığı bir ülke değil. Türkiye tam bir mozaiktir. Fakat gördüğüm şu ki; farklı görüşleri zaten kabul etmiyoruz, ama galiba artık varlıklarını dahi kabul etmek istemiyoruz."

"Mücadele yalnızca ülkede kalınarak yürütülmüyor"

Frankfurt'ta yaşayan Oya Aytürk de Boğaziçi Üniversitesi Kimya Mühendisliği mezunu. Mezunu olduğu okulda yaşananlar için "Öğrencilerin haklı davalarını yakından takip ediyorum ve destekliyorum" diyor. 35 yaşındaki Aytürk, yüksek lisansını tamamladıktan sonra, staj için geldiği Almanya'da kendisine yapılan iş teklifini kabul edip yeni bir hayata başlamayı tercih etmiş.

Sonrası ise Almanya'daki Türk toplumu için tanıdık bir hikâye. "Bir iki sene çalışıp dönerim" diye geldiği Almanya macerasının 10 senedir sürdüğünü söylüyor, "Dönmek için gereken motivasyonu bulamadım kendimde hiçbir zaman" diyor.

Kimyevi ürünler üreten çok uluslu bir firmanın araştırma geliştirme departmanında teknoloji uzmanı olarak çalışan Oya Aytürk'e göre, ülkeden ayrılmak ise ne düşünüldüğü kadar kolay bir karar ne de tercih edilebilir bir durum.

- "Kendi potansiyellerini kullanabilecekleri alanlar sağlansa insanların isteyerek ülkelerini terk edeceklerini düşünmüyorum" diyor. Aytürk "Biz de sonuçta zor bir yol seçiyoruz. Gelip sıfırdan bir hayata başlamak, dilini konuşmadığınız bir ülkede yaşamak çok da zevk alınarak yapılan şeyler değil" diye ekliyor.

Kendi iç sorgulamasını da yaptığını anlatıyor Aytürk. "Acaba Türkiye’de kalıp bir şeylerin savaşını mı vermeliydik?" diye çok düşündüğünü, ama sonra yurt dışında olma düşüncesiyle barıştığını ifade ediyor ve şöyle devam ediyor:

- "Memlekete hizmet etmek istiyorsanız bunu illa memleketin içinde yapacaksınız diye bir şey yok. Ben bu yaşımda ve bu üretkenliğimde Almanya’da çalışıp, sonra ilerde Türkiye’ye dönüp aslında çok daha iyi bir şekilde ülkede üretimde bulunmaya devam edebilirim."

Aytürk, bu dönüşün "manalı" bir biçimde gerçekleşmesi gerektiğinin de altını çiziyor:

- "İnsanların kendilerini verimli ve manalı hissedebilecekleri şekilde dönmeleri lazım. Ama bu konuda bocalıyoruz. Çünkü kendimize o alanı bulamıyoruz şu an Türkiye'de" diye konuşuyor.

Sinem Özdemir

06.03.2021

© Deutsche Welle Türkçe

https://www.dw.com/tr/beyin-g%C3%B6%C3%A7%C3%BC-her-%C5%9Feye-ra%C4%9Fmen-iyi-ki-gelmi%C5%9Fim-demek-zor/a-56786909?fbclid=IwAR3-mh7WVh8uoIcoKEIV6RwIQC79oGXmsyY83lszvY9PaBdU1vz1fP9sqTg

______________________________________________________________________________________________________________


TÜRKİYE HAYALİ

Hedefteki üniter, laik Cumhuriyet: .   ABD'NİN YENİ TÜRKİYE HAYALİ   . .    Samuel Huntington, “ Medeniyetler Çatışması ” adlı kitab...