8 Ekim 2021 Cuma

60 yıllık işe alım anlaşması

Türkiye ile 60 yıllık işe alım anlaşması

  60 Jahre Anwerbeabkommen mit der Türkei

Yanında sadece yiyecek ve biraz çamaşır olan bir bavulu vardı. 

Ekim 1964'te Şerafettin Tüzün'ün İstanbul'dan Münih'e trenle üç gün sürdü. 

Ardından otobüsle Köln'e hareket. 

81 yaşındaki "Almanya'ya gitmeyi gerçekten istiyordum.

Çalışmak" diyor. 

Kalabalık kompartımana girdiğinde 24 yaşındaydı ve tek kelime Almanca bilmiyordu. 

O dönemdeki yüz binlerce hemşehrisi gibi o da ekonominin patladığı ve işçilerin umutsuzca işçi aradığı “Almanya”yı umuyordu. 

Alman-Türk işe alım anlaşması üç yıl önce imzalanmıştı ve 30 Ekim'de 60 yaşında olacak.

Tüzün, ağır ağır ve gülümseyerek,

"Çok zordu. Taşlama bandında ağır metal işi" diye anlatıyor. 
Klöckner-Humboldt-Deutz motor işlerinde bir yıl çalıştı. 

"Ben tek evde yaşıyordum. Bir odada dört kişiydik." 

Kira, maaşlardan kesildi. 

Tüzün haftada 110 Alman Markı kazandı. 

Bundan sonra Hattingen'de bir çelik fabrikası kiraladı ve ailenin kendisine katılabilmesi için boş yere bir daire aradı. 

"Ama yabancıları istemediler, her zaman dediler ki:

-  Üzgünüm, daire çoktan gitti." 

Karadeniz'in Sinop şehrinden gelen Tüzün, askerlik hizmeti ve arkasında bir tekstil fabrikası bulunan, şansını bilinmeyen Almanya'da denemeye karar vermeden önce yoksulluk içinde yaşadı.

1955'ten bu yana Federal Cumhuriyet çeşitli ülkelerle, 30 Ekim 1961'de Ankara ile işe alım anlaşmaları imzalamıştı. 

Ruhr bölgesi gibi bölgeler ekonomik mucizenin motoruydu, birçok "misafir işçi" yeraltında veya fabrikalarda istihdam edildi. 

Çalışma ve yaşam koşulları aşırıydı. 

Gizli görevdeki muhabir Günter Wallraff, 1985'in en çok satan kitabı "Ganz unten"de koruyucu önlemler alınmadan angarya, aşağılama ve sömürüyü kınadı. 

Bunun için Ali için iki yıl sözde Türk işçi olarak çalışmıştı.

Selahattin Civelek 1973 yılında geldi.

İzmir'de oto boyahanesi vardı. 

"Ama Almanya'da bir sürü arkadaşım vardı: Gelmelisin. Almanya'da para sokakta." 

21 yaşında Duisburg'a gitti ve Thyssen'de çelik işçisi oldu. 

71 yaşındaki

"Çelik tozunda, çelik ocakta koruyucu maske olmadan çalıştım.

Salonda gerçekten gazımız vardı. Çok sıcaktı, çok gürültülü" diyor. 

Sağ kulak zarı patladı. 

"Ciğerlerim kırıldı, kulaklarım kırıldı."

Yine de Civelek, elde edilenlerden memnun ve gururlu görünüyor. 

"İlk başta çok büyük bir hata yaptığımı düşündüm.

Türkiye'de patrondum, Almanya'da işçiydim.

Burada bütün Türkler pis işler yaptı.

" Motivasyonu: "Ailemin iyi yaşamasını istedim." 

Bir yıl sonra karısını ve kızını Duisburg'a getirdi ve iki çocuğu daha doğdu. 

"Boyahanede de çok çalıştım, sadece dört saat uyudum". 

Geceleri Almanca kelime öğrendi. 

Hızlıydı, fark edildi, ustabaşı oldu. 

"Orada saatte 60 pfennig daha fazla kazandım."

Bu arada Deutsche Bahn'a başlamış..

1968'den beri vardiyalı işlerde kompartıman temizliği yapan Tüzün, 2000'de emekli olana kadar orada kalmış.

Karısını ve kızlarını ne kadar özlediğini, her kuruşunu neredeyse bütün parası için biriktirdiğini hâlâ hatırlıyor, gönderilecek ücretler. 

Tren sonunda ona bir daire aldı, 1969'da sevdikleri geldi. 

Ve şimdi evi nerede? 

"Türkiye benim de evim. Ama burası iyi, ailem burada." 

Yedi çocuğu var, üçü Almanya'da doğdu. 

Yollarına çıktılar, birçoğu okudu, çoğunun Alman pasaportu var. 

Tüzün'ün Almancası inişli çıkışlı kaldı. 

"İşte sadece Türkler vardı."

Türkiye Araştırmaları ve Uyum Araştırmaları Merkezi başkanı Hacı Halil Uslucan'ın dediğine göre, ilk yıllarda işçiler Almanlarla çok az temas halindeydiler, dikkat çekmek istemediler, canlanmadılar. 

"Ana amaç, kısa sürede çok para kazanmak ve daha sonra hızla geri dönmekti." 

Yaklaşık dörtte üçü erkek ve dörtte biri kadındı. 

Genç insanlar. 

Ancak kaldıkları, ailelerini getirdikleri, yerleştikleri zaman, kreşler, okullar, eğitim hakkında sorularla toplumda açıkça görünür hale geldiler.

Federal Almanya Cumhuriyeti 1973'te işe alım yasağı getirdiğinde, Almanya'da yaklaşık dört milyon "misafir işçi" yaşıyordu.

Neredeyse üçte biri Kuzey Ren-Vestfalya'da. 

Cumhuriyetçiler ve NPD gibi sağ partiler ajitasyon yapıyorlardı. 

Uslucan, federal hükümetin 1980'den 1983'e mali bir teşvikle geri dönüşlerini zorlamak istediğini açıklıyor. 

Türkler o zamanlar buna "Hau-ab-Premium" adını verdiler:

Birkaç bin D-Mark vardı ve biriktirilen emekli maaşları altı ay sonra ödendi. 

Bununla birlikte, çoğu Almanya'da kaldı.

Bugün Almanya'da yaklaşık 2,8 milyon Türk kökenli insan yaşıyor. 

Yarısının Alman pasaportu var. 

Biontech'in kurucuları Uğur Şahin ve Özlem Türeci gibi birçok başarı öyküsü var. 

Ya da bir haftadır Federal Meclis'e yeni üye olan NRW Eyaleti Uyumdan Sorumlu Devlet Bakanı Serap Güler'in misafir işçi çocuğu.

Bu salı, "misafir işçilerin" hizmetleri, Berlin'de Federal Cumhurbaşkanı Frank-Walter Steinmeier ile bir törenle onurlandırılacak. 

Essen'deki Ruhr Müzesi veya Köln'deki Domid belgesel merkezi gibi sergiler de onların yaşamlarına ve başarılarına odaklanıyor. 

Uslucan, torunlarının daha özgüvenli hale geldiğini biliyor. 

ZfTI araştırmaları, Türk kökenli insanların yüzde 60 ila 80'inin - eğitimde, başvurularda, iş ve konut piyasasında - ayrımcılığa maruz kaldığını göstermiştir. 

Bu artık kabul edilmeyecek. 

"Mehmet, Sebastian ile aynı fırsatları ve hakları talep ediyor."

Civelek, Türkiye'ye hızlı bir dönüş planlamıştı, ancak daha sonra doğru zamanı kaçırdı - çocuklar okulda, okuyor, bir aile kuruyor. 

Gözünde bir parıltıyla "2005'te emekli oldum.

Ben de 'Hoşçakal Almanya' dedim.

Şimdi İstanbul'da güzel bir evim var.

Almanya'da da tatildeyim" diyor.

Duisburg / Köln (dpa) -

4 Ekim 2021, 13:19

https://www.sueddeutsche.de/politik/migration-koeln-60-jahre-anwerbeabkommen-mit-der-tuerkei-dpa.urn-newsml-dpa-com-20090101-211004-99-470297!amp?fbclid=IwAR17ICRWdh1PVb5tvQA-Bvbgk0ZugdiVdoayG3mtfg1zGXaX_CDPv0oiGrg


 

5 Ekim 2021 Salı

İyi Bir Anne Baba

 Nasıl iyi bir anne baba olunur?

Yani bazı çocuklar ailelerinin katı tutumu yüzünden asi olurken,bazı anne babalar ise gevşeklikleri yüzünden çocuklarını kaybediyor edepsiz olmalarına sebebiyet veriyorlar,bazıları da çocuklarını sürekli takip ediyorlar,onlara tam olarak güvenmek mi lazım yoksa doğrusu gözlerin sürekli üzerinde olması midir?

Bunun ortası nedir?

Çocuklarımız bize emanet biz onların sahibi değil,emanetçisiyiz.

Ahlakını güzel bir şekilde geliştirmek,iyi eğitmek için disiplinli davranmak,tabiri caizse ipin ucunu sıkıca tutmak ama çocuğa hareket alanı bırakarak, bizim her daim onların arkasında olduğumuz güvenini vererek hareket etmeliyiz.

İnatlaşmaya gitmeden saygınlığı korumalı

Anne- babanın çocuk üzerinde ısrarlı olduğu; olmazsa olmaz konular olmalı, gereksiz konularda inatlaşmaya girip saygınlığı yitirmemeli.

Örneğin yemek yemesi, (aynı standartlarda olan bizim beğendiğimiz) kıyafeti giymesi ya da seçmesi gibi…

Detay konularda mümkün olduğunca anlayışlı olup, ahlak ve eğitimine ait konularda kararlı ve istikrarlı olmalı.

Tabi bunu yaparken yöntemimiz yumuşak ve sevecen olmalı.

Öncelikle her zaman övme, yüreklendirme, ödül yöntemi kullanılmalı.

Eğer bu yöntem hiç etkili olmuyorsa,o zaman bazı sevdiği şeylerden mahrum ederek yerleşmesi gereken davranışı yerleştirmeliyiz.

Her çocuk ayrı bir kainattır

-Fazlaca sertlikte güç eksikliğidir, fazlaca yumuşaklık gibi.

Esas marifet çocuğun karakterini,iç dünyasını keşfedip ona uygun yöntemi uygulamaktadır.

Mesela içe dönük hassas bir çocuğumuza hafif cezalı davranmak daha etkilidir.

Ya da ona insanların önünde düşeceği durumu hatırlatmak onun için ne kadar rencide olabileceğini hissettirmek daha etkili olabilir.

Dışa dönük bir çocuğa ise bu tarz şeyler çok etkili olmayıp onun heyecanını arttıracak ödüller vaad etmek daha caydırıcı olur.

Yani her çocuk ayrı bir kainattır ve ayrı bir sistem ister.

Bir de beklentilerimiz çocuğun yaş, cinsiyet ve gelişim özelliklerine uygun olmalıdır.

Örneğin küçük bir çocuğun kırılacak eşyaların bulunduğu bir ortamda,onlara dokunmadan oynamayı öğrenmesi fazla bir beklentidir.

Her çocuğun bir oyun ortamına ihtiyacı vardır.

Hiperaktif çocuğa sahip bir annenin gittiği misafirlikte çocuğunun en fazla bir saat uslu durabileceğini bilmesi gerekir.

Yoksa sonuçlar her iki taraf için de zorlayıcı olacaktır.

Sevgisiz disiplin olmaz

-Sevgiyi alan çocuk disiplin kurallarına daha iyi uyum sağlar.

Çocuğumuzla kaliteli bir iletişim içinde olup vakit ayırmak çocuğumuzun en çok anlayacağı sevgi belirtme yöntemleridir.

Okul öncesi ve ilkokul dönemindeki çocukla oyun oynayarak, ergen yaştaki çocuğumuzla arkadaşça vakit geçirerek sevgimizi göstermeliyiz.

Disiplinin geçerli olması için sevginin iyi hissettirilmesi gerekir.

Sevgiyi hissettirmeden verilen disiplin kuralları sadece otoriteden öteye geçmez.

Kıyamamak adına vermemiz gereken eğitimi verememek de fazlaca yumuşaklığa girer.

Sevgi ve disiplini dengeli bir şekilde alan çocuk kendi içinde barışık ve dengeli olur.

Her çocukta disiplin beklentisi vardır

Disiplin eksikliği çeken çocuk güç ihtiyacı içindedir ve “bakalım bana ne zaman hayır denecek” diye sınırları zorlamaya çalışır. Hayır anlamındaki tepkiyi gördüğünde rahatlar.

”Annem babam beni takip ediyor yönetiyor, güçlü bir anne babaya sahibim” diye hisseder.

Sınırsızlık içerisinde olmak yerine,belli sınırlar dahilinde olduğunu bilmek,her çocuk ve her kişi için ihtiyaçtır.

Bu sebeptendir ki yetişkinler için de din kuralları ve yaratıcı otoritesi ihtiyaçtır.

Psik.TubaErdönmez Yıldırım

http://myakwa.wordpress.com/ruh-sagligimiz/soru-cevap/nasil-iyi-bir-anne-baba-olunur/


Sarılmak

 Sarılmak pek çok insana kendini "iyi" hissettirir.

Peki, bir insan neden başka bir insana sarılma ihtiyacı duyar ve başka bir insana sarılmak neden iyi hissettirir?

Tabii ki, sarılmak insana iyi hissettirir ve birçok ‘sorunun’ üstesinden gelmemizi sağlayabilir.

Yalnız hissetmekten kurtulmak, iş yerindeki ya da okuldaki stresten uzaklaşmak gibi.

Aynı zamanda eski bir dostla karşılaştığınızda ya da özlediğimiz birine kavuştuğumuzda özlem gidermek için de bu eylemi gerçekleştirebiliriz.

Yani, sarılmak insan ilişkilerinde önemlidir.

Hatta Japonya’da sarılmak bir mesleğe de dönüşmüş durumda.

Japonya’da insanlara belirli bir ücret karşılığı sarılma hizmeti veren merkezler mevcut.

Peki, bir insan neden başka bir insana sarılma ihtiyacı duyar ve başka bir insana sarılmak neden iyi hissettirir?

The Conversation’a dayandırdığı habere göre; sarılmanın insan ilişkilerinde önemli bir yeri olduğunu söylemiştik.

Aynı zamanda sarılmak da dokunmanın bir çeşididir.

İnsanların birbirlerine dokunmaları, bir çeşit sosyal anlaşma-ilişki yöntemidir.

Dokunma üzerine yapılan araştırmalar da bunu doğrular nitelikte.

Dünya genelinde çoğu yerde benzer bir işleyiş var;

İnsan ilişkilerinde samimiyetin derecesine göre, insanlar birbirlerine daha çok ya da daha az dokunuyorlar.

Hatta dokunarak anlatmak istediklerimizi de karşımızdakine iletebiliyoruz.

Örneğin küçük bir çocuğa aferin demek için kafasını okşuyor ya da arkadaşımıza her şey daha iyi olacak demek için omzuna dokunuyoruz.

Kucaklaşma konusunun da daha iyi anlaşılması için primat geçmişimiz üzerinde düşünmemiz gerek.

Maymunlar ve apeler arkadaşlıklarını sosyal tımarlama ile oluşturur ve sürdürürler.

Bu tımarlama, deride ve tüylerin arasında kalmış çer çöpün temizlenmesi için kullanışlı olabilir.

Fakat aynı zamanda bu tımarlama sırasında, tımarlanan canlı kendisini daha iyi hisseder.

Bu davranışın tabii ki insanlarda da karşılığı var.

Örneğin anneler çocuklarının saçlarını okşadıklarında çocukların hoşuna gidiyor ya da kuafördeyken saçımızla ilgilenilmesi ve karıştırılması bizi rahatlatıyor.

Sarılma içerisindeki küçük dokunuşlar da belirli sinirlerin uyarılmasını sağlıyor.

Afferent c-tensel nöronlar yalnızca tüylü derilerde bulunurlar ve dokunma acı ve baskı ile ilgili bilgiyi ileten sıradan sinirlerden farklıdırlar.

Afferent c-tensel nöronlar yalnızca ışığa ve yavaş dokunmaya tepki verirler.

Bu nöronlar doğrudan beyin ile olan bağlantıları sayesinde endorfinlerin salınımını tetikleyebilirler.

Endorfinler ve nöropeptitler, beyindeki nöronlar tarafından birbirlerine sinyaller iletmek için kullanılırlar.

Endorfinler acı kontrol sisteminin bir parçasıdırlar ve uyuşturucu-benzeri ağrı kesici etki yaratırlar.

Aslında endorfinler morfin gibi uyuşturucu hapların kimyasal akrabalarıdır fakat 2 noktada morfinden ayrılırlar:

- Endorfinler ağrı kesici olarak morfinden yaklaşık 30 kat daha etkilidir, ve endorfinlere bizi yıkacak şekilde bağımlı olmayız.

Bu konu üzerinde yapılan bir çalışmada sarılmanın etkisinin çözümlenmesi için, araştırmacılar kısaca PET olarak bilinen bir beyin görüntüleme formu kullandılar ve insan gövdesine yavaşça dokunmanın beyinde ciddi endorfin cevabı olduğunu gösterdiler- tıpkı apeler ve maymunlardaki gibi.

Dokunmanın başka bir versiyonu olan sarılma da aslında primat tımarlamasının insan formudur ve ilişkilerimizi oluşturup düzenlememizi sağlar.

Çünkü psikolojik acı hissetme durumunda işleyen beyin bölgeleri ile fiziksel acı hissedilirken işleyen beyin bölgeleri aynıdır.

Endorfinler de fiziksel ve psikolojik acının dindirilmesini sağlar.

Bu sebeple ağlayan birisine sarılmak onun için oldukça rahatlatıcıdır.

Endorfinler aynı zamanda beynin ödül ile alakalı bölgelerini de çalıştırırlar.

Bu da insanların bu davranışı tekrarlamalarını sağlar.

https://www.sozcu.com.tr/hayatim/yasam-haberleri/sarilmak-neden-iyi-hissettirir/?_szc_galeri=1


3 Ekim 2021 Pazar

Değerler Eğitimine Bir Yaklaşım

Değerler Eğitimine Sosyal Psikolojik Bir Yaklaşım

ETİK Mİ? AHLAK MI?

MODERNİTE Mİ? MEDENİYET Mİ?

İnsanlar akıl ve irade sahibi varlıklardır.

Neyi, niçin, ne zaman, nasıl yapmaları gerektiğini bu yetilerine dayanarak gerçekleştirdiklerinden dolayı, yaptıkları şuurlu faaliyetlerin hesabını verirler.

Diğer bir ifadeyle insan akıl sahibi olması hasebiyle hareketlerinden ve niyetlerinden sorumludur.

Ayrıca iyi ve kötüyü birbirinden ayıracak bir duyguya da sahip olmasına rağmen iyiyi de, kötüyü de seçebilmektedir.

Demek ki, insanın karşısında bir takim seçenekler mevcuttur ve insan bu seçeneklerden herhangi birisini seçebilme hürriyetine sahiptir.

Bu nedenle de insan niyetinden ve bu niyetine bağlı olarak gerçekleştirdiği hareketlerinin sonucundan sorumludur.

Ancak hemen şu noktayı belirtmekte fayda vardır; kişinin sorumlu olabilmesi için seçme aşamasında tercihlerine hiçbir müdahalenin olmaması ve bu tercihlerini kendi istek ve hür iradesi dâhilinde gerçekleştirmesi zarureti vardır.

Yani insanın sorumlu tutulabilmesinin şartları vardır.

Bu şartlar onun hür ve akıl sahibi olmasıdır.

Hürriyetine sahip bir kişi ne yaptığını, niçin yaptığını ve yapacağı faaliyetlerin sonucunda nelerin olacağını bilir.

Bu çalışmada değerler eğitimi bağlamında ahlak ve etik ayrımı ile bunun seküler moderniteye yansıması ya da medeniyet oluşturmaya katkısı tartışılmıştır

Bilgi ve iletişim çağını yaşadığımız günümüzde, bilimsel ilerleme, teknolojik başarı ve icatlar, bir yandan insanlığı eski çağlara göre daha zengin hâle getirirken, diğer yandan insanların ahlaklarını zayıflatmış, onları daha bireysel, bencil, sorumsuz, kıskanç ve kavgacı hâle getirmiştir.

Karşılıklı olarak birbirini besleyen kapitalist ekonomi ve ahlaki değerleri hiçe sayan medya da bu duruma çanak tutarak insanları olumsuz yönde etkilemekte, aşırı ve dengesiz tüketimi yaşamın amacı ve biçimi haline getirmektedir.

Böylece insanlar, ahlaki değerlerden uzaklaşarak, tatmin olmayan zevk ve ihtiraslarının kölesi haline dönüşmektedirler.

Bugünkü Batı medeniyetinin temelleri, manevi unsurlardan çok maddi unsurlara dayanmaktadır.

Batı medeniyeti, daha ziyade maddi kültür bakımından - sanayileşme, bilim ve teknoloji gibi alanlarda- ilerlemiştir.

Teknoloji ve ekonomi alanlarındaki bu ilerlemeler, Batıdaki toplumların refah düzeyini artırmış ve artan refah düzeyi de insanları yeni arayışlara yöneltmiştir.

Bu süreçte, insanlar arasında faydacılık, kendi çıkarını koruma, bencillik, zevk ve eğlence gibi neredeyse her türlü ahlak dışılığa izin veren materyalist niteliklere sahip bir ahlak anlayışı geliştirilmiştir.

İnanç eksikliği ve ahlaki zafiyet içindeki günümüz Batı insanı, modern hayatın zevk ve eğlencelerini yavaş yavaş beğenmemeye başlamıştır.

Her çeşit disiplinsizliğin onları sürüklediği aşırı yeme-içme ve cinsel zevklere bazen sağlıkları izin vermemektedir.

Dahası işlerini, birikimlerini ve servetlerini yitirme korkularından kurtulamayıp, yaptırdıkları sosyal sigortalara rağmen endişe içinde bulunmakta ve güven ihtiyaçlarını karşılama konusunda tam olarak tatmin olamamaktadırlar.

Son zamanlarda, Batı toplumlarındaki gençlerin ahlaki değerleri konusunda yapılan araştırmalara göre, geçmişe oranla giderek daha fazla sayıda gencin kendi bireysel çıkarlarını toplumun çıkarlarının önünde gördüğü, daha fazla oranda suça ve ahlak dışı davranışlara yöneldikleri sonucu ortaya çıkmaktadır.

Geçmişte gençlerin hedefi olan daha iyi eğitim, daha iyi meslek ve ahlaki ilkelere bağlı bir yaşamın yerini, artık daha fazla para kazanma, bireysellik ve bencilliğin aldığı görülmektedir.

Son yıllarda, ülkemizde yapılan araştırmaların sonuçlarının da Batıdaki araştırmaların sonuçlarına paralellik arz eder nitelikte olduğu görülmekte, ülkemizdeki gençlerin de ahlak ilkelerine bağlı yaşam tarzından giderek uzaklaştıkları, suça ve ahlak dışı davranışlara yöneldikleri dramatik bir şekilde ortaya çıkmaktadır.

Dünyada yaşanan bu tür toplumsal ve ahlaki sorunların farkına varan Alman sosyal bilimci Hans Freyer, toplumların, modern dönemleri yaratan kömür, petrol, uranyum gibi enerji birikimlerine ihtiyaçları olduğu kadar, ruhsal, manevi ve ahlaki enerji birikimlerine de ihtiyaçları olduğunu belirtmektedir.

Bir diğer sosyal bilimci Amerikalı Francis Fukuyama da benzer ifadelerle; teknoloji ve ahlak alanlarındaki gelişmelerin birbirine paralel olarak yürümesi gerektiğine; aksi halde, ahlaki ilerleme olmadan tekniğin kazanımlarının kötü amaçlar için kullanılabileceğine ve insanlığın durumunun eskisinden daha kötüye gidebileceğine dikkati çekmektedir.

......

Devamı için:

https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/1716163

29 Eylül 2021 Çarşamba

Beyin Orgazmı Nedir?

 Beyin Orgazmı Nedir?

Beyin orgazmı adı cinsel bir tepkiyi ifade eder, ancak deneyimin kendisi açıkça erotik olarak kabul edilmez.

Bu deneyimlere sahip kişiler, bazen omurgaya, uzuvlara veya vücudun diğer bölgelerine uzanan hoş, trans benzeri bir durumu veya baş ve boyunda olağanüstü bir gevşeme hissini tarif eder. Genellikle hissedildiği yer, tepkinin yoğunluğuna bağlıdır.

ASMR video içerikleri, son yıllarda hızla artan bir çılgınlık olarak milyonlarca izleyiciye ulaşmaktadır. Peki ASMR, yani Autonomous Sensory Meridian Response tam olarak nedir? ASMR, yani otonom duyusal meridyen yanıtı olarak Türkçe’ye çevirebileceğimiz durum, beyinde gerçekleşen aşırı haz yüklü durumu tanımlamaktadır. Beyindeki karıncalanma hissinin verdiği tarifi zor haz duygusu, beyin orgazmı olarak tanımlanmaktadır.

Dona Dona isimli YouTube kanalındaki kırmızı yiyecekleri yerken çıkan sesler ile mavi yiyecekleri yerken çıkan sesler videosunun izlenme sayısı, Mayıs 2021’de 455 milyon üzeri izlemeye sahiptir.

Temelde bakıldığında, nasıl da saçma değil mi? 2 genç kadın, renkli yiyecekleri şapırdatıp, hangisi en çok ses çıkaracak diye uğraşıyorlar. Videonun izlenme sayısı neredeyse yarım milyara yaklaşmış.

Peki neden insanlar bunları izliyor? 

Bir dizi görsel ve işitsel durumlar, örneğin fısıltılı konuşma, görsel hipnotik uyaranlar, el ve beden hareketleri, kişilerin beyninde ve kulaklarında karıncalanma hissi yaratmaktadır.

ASMR videolarında, izleyenlerin beyninde zevk hormonu olan dopamin salınımını artıran şu içerikler kullanılmaktadır:

·        Fısıltılı konuşmalar

·        Yemek ve çiğneme sesleri

·        Sadece tek renkten oluşan içerikler

·        Çeşitli yüzeylere dokunma ve hışırtı sesleri çıkartılması

·        Parmak hareketleri

·        Farklı objelerin birbirlerine sürtünmeleri ile çıkan sesler

·        Kinetik kum ve slime videoları

Bu videoları izleyenlerin içleri bir hoş olmaktadır.

Bu “hoş olma” durumu, net olarak tarif edilemsi zor bir haz duygusunu içermektedir.

Devamlı hareketleri izleme ve takip etme eğiliminde olan beynimiz, derin gevşeme moduna girmektedir.

O sırada eşlik eden sıra dışı düşük frekanslı sesler, dikkatle takip etme dürtüsünü uyandırmaktadır. İşte tam bu anda, beynimiz haz duygusuna odaklanarak, izlediği video veya dinlediği sesler ile bir şey başardığını düşünmektedir.

Öyle ya, beta beyin dalgası senkronizasyonunda olduğumuz sırada durmadan günlük dertleri düşünüp dururuz. Oysa, gama beyin dalga senkronizasyonuna geçince “anda kalmak” denen durumu yaşıyor beynimiz.

Beyin Orgazmı Araştırmaları

İlk olarak 2015 yılında, Galler’deki Swansea Üniversitesi‘nde beyin orgazmını tanımlamaya yönelik çalışma yayınlanmıştır.

ASMR içerikli videolar izlediklerinde, beyinlerinde garip ve keyifli bir karıncalanma hissi yaşadığını bildiren 475 kişiyle araştırma yapılmıştır. Bu kişilerin büyük bir çoğunluğu, uyumalarına yardımcı olmak ve stresle başa çıkmak için YouTube platformunda ASMR videoları aradığını keşfettiler.

Çoğu izleyici, bu videoları düzenli izledikten bir süre sonra, depresyon anketinde yüksek puan alanlar da dâhil olmak üzere, kendilerini gün içinde daha iyi hissettiklerini bildirmişlerdir.

Kronik ağrı çeken deneklerin bir kısmı da videoların semptomlarını azalttığını söyledi.

Winchester, Shenandoah Üniversitesi‘nde Prof. Craig Richard, şimdiye kadar 100’den fazla ülkede 20.000 kişiyi kapsayan ve neredeyse tamamı “beyninde haz veren karıncılanma hissi” yaşadığını söyleyenlerle bir çalışma yürütüyorlar.

Çalışmanın ilk sonuçları ASMR’nin ne olduğu ve neden var olduğu konusunda bir teori geliştirdi.

Bu teoriye göre, beyin orgazmı olarak adlandırılan ASMR videolarının altında, izleyen ve dinleyenleri öncelikle rahatlamak vardır. Bu videolarda izleyicilerin kulaklarına yumuşak bir şekilde fısıldanıyor, özenli kişisel ilgi dolu ve rahatlatıcı sözler söyleniyor.

Gülümseme sesleri ve mikrofona simüle edilmiş dokunuşlar, bir çeşit okşanma hissini tetiklemektedir. Prof. Craig Richard, en temel düzeyde, fısıldayan sevgiyle kanalize edilen tüm video içeriklerinin, beynimizde sevilme hissini tetiklediğini söylemektedir.

İnsan beyni ASMR videosuna oluşan tepki 

Social Neuroscience dergisinde 2017 yılında yayınlanan araştırmada, Kanada Winnipeg Üniversitesi’nde beyin orgazmı tetikleyen nedenler araştırılmıştır.

Elde edilen verilere göre, beyin orgazmı olarak tanımlanan durum, kafatası içinde karıncalanma ve zevk duygusu karışımı, sırt ve uzuvlara yayılan algısal bir his olarak tarif edilmektedir.

Belirli görsel ve işitsel uyanlar ile kişilerin beyninde ne oluyor?

Bu haz ve karıncalanma karışı olarak tanımlanan his, hangi beyin bölgesinden kaynaklanıyor?

Araştırmacılar fMRI isimli beyin görüntüleme yöntemi ile ASMR’ye duyarlı olan ve olmayan kişilerin beyin işleyişlerini incelediler.

Ortaya çıkan sonuç, nörobilimsel olarak değerli bir tespit içeriyordu:

Beyin orgazmı yaşama konusunda duyarlı olan kişilerin, şu 3 beyin bölgelerinde normale göre artmış bağlantı bölgeleri tespit edildi:

·        Talamus

·        Frontal girus

·        Temporal girus

Bu 3 beyin bölgesinde normale göre daha fazla bağlantıya sahip kişilerin yaşamlarını bir örnek ile şu şekilde tanımlıyorlar.

Sessiz bir kütüphanede olduğunuzu hayal edin.

Arkanızdaki iki kişi fısıldamaya başlıyor.

Yan masanızdaki kişi dizüstü bilgisayarının klavyelere nazikçe yazıyor.

Önünüzdeki masada ise birisi sessizce elma yemeye başlıyor.

Daha ilerideki birisi kitabın sayfalarını çeviriyor ve kurşun kaleminin ucunu kalemtraş ile açıp, kağıda notlar alıyor.

Birçok kişi için bunlar, sözde sessiz bir ortamda sinir bozucu ve rahatsız edici dikkat dağıtıcı unsurlar olabilir. Ancak bahsedilen 3 beyin bölgesinde farklı bağlantı sayısına sahip kişilerde ise aynı ortamda beyin orgazmı ASMR duygusu tetiklenecektir. Otonom duyusal meridyen tepkisi olarak adlandırılan bu tepki, başın tepesinden başlayıp, vücudun tamamına yayılan sıcak, karıncalanma gibi ve hoş bir his olarak tarif edilmektedir.

Beyin Orgazmına Neden İhtiyaç Duyuyoruz?

Brain Center İstanbul, Bireysel Danışmanlık ve Meditasyon Merkezi kurucusu Dr. Bora Küçükyazıcı, beyin orgazmı ASMR konusunda şunları paylaştı:

Yaşamın kendi içindeki koşturmalar, sorumluluklar, yetişmeyen planlar ve eksik kalan işler sırasında, beynimiz şiddetli şekilde sakinliğe ihtiyaç duymaktadır.

Sakin olmak ve düşüncelerin sessizleşmesi çok zordur, lakin doğru meditasyon teknikleri ile sağlanabilir.

Brain Center İstanbul’da beyin dalga analizi ile destek sağladığımız danışanlarımızda, duygusal sorunlar ve stres bozukluğu yaşayanlarda beta beyin dalga hâkimiyetini görmekteyiz.

Oysa beta beyin dalgaları, durmadan düşünmek, analiz yapmak, plan yapmak ve yaşamı yorumlamaya çalışmaktadır. İşte o anlarda ASMR videoları beynimizi bir çeşit sakinleştirme yönlendirmesi sağlıyor.

Orgazm, sadece cinsel paylaşım ile değil, beynimizde de gerçekleşen bir haz duygusu tetiklenmesidir. 

ASMR video ve görsellerindeki içerikler çoğunlukla şunları içeriyor:

·        Nazikçe ve düşük ses tonu ile fısıldayarak konuşma,

·        Mikrofona çok yakın şekilde nefes sesleri

·        Mikrofona hafifçe vurma ve parmaklar ile mikrofon yüzeyini kaşıma

·        Yavaş ve planlı şekilde el hareketleri

·        Yumuşak ve kıvamlı objelerin el ve parmaklar ile tutulması sırasındaki sesler ve görüntüler

Bu görüntü ve sesli uyaranları takip ettiklerinde beyin orgazmı yaşayan kişiler, duygusal ve düşünsel rahatlama için youtube ASMR videolarını takip ediyorlar.

Kaygı bozukluğu, depresyon ve uyku düzeni sorunlarında azalma bildiriyorlar. Danışanlarımdan bu videoları izledikleri sırada şu deneyimleri yaşadıklarını öğreniyorum:

·        Baş ve saçlı deride karıncalanma hissi

·        Karın boşluğunda gıdıklanma

·        Boyun ve omurga boyunca dalgalar halinde yayılan sıcaklık

·        Dürtüsel olarak izlemeye devam etme arzusu

·        Hoş, heyecan verici, karıncalanma sıcaklığı ve rahatlama hissi

Dr. Bora, şu verileri ekledi:

ASMR kelimesinin Türkiye’deki arama hacmine Youtube verilerinden bakıldığında, son 5 yıl içindeki artışı görmekteyiz. Bu veri, insanlar yaşam içindeki zorluklarla, sıkıntılarla, sorunlarla baş etme yöntemi olarak kendilerini iyi hissettirdiğini keşfettikleri ve beyin orgazmı yaşamalarını sağlayan ASMR videolarını izlediklerini göstermektedir. 

Türkiye’de ASMR Analizi

Türkiye’de özellikle 2021 yılı ilk 5 ay verilerine bakıldığında, ASMR videoları izlenmesinde açık ara bir artış gözlenmektedir.

Koronavirüs pandemi ve karantina nedeniyle evde vakit geçirilmesi, beyin orgazmı yaşatan ASMR videolarının izlenme sayısında artışa neden olduğu söylenebilir. Benzer artış, aynı dönemdeki kitap satışlarında acaba gerçekleşti mi? Ya da evde ailecek kaliteli zaman paylaşmayı sağlayan kutu oyunları satışları ne durumda? Örneğin: satranç, tavla, Monopoly, Borsa, Tabu, Scrabble, Tombala, Uno, Trivial Pursuit vb. 

Dr. Bora şunları ekledi: Beynimiz, en değerli hazinemiz. 

Beynimiz, yaşam koşullarına ve olaylara uyum sağlamamızı yönetiyor.

Beynimizin orgazm hissi yaşamasında bir sakınca bulunmamaktadır. Sakinleşmek ve iyi hissetmek için ASMR videoları izlenebilir, uygundur. Lakin kişisel gelişim yolunda anlamlı ilerleyen birey, pre-frontal korteks bölgesini devreye alan bireydir. İzlenen ASMR videolarındaki görüntü ve seslerin beynimizde orgazm ve tatmin duygusu yaratması, kişiyi o an için rahatlatıp, iyi hissetmesini sağlatır. Peki, o video sona erince ne olacak? Yaşadığı durumu ve duyguları yönetme konusunda çözüm geliştirmeyen birey, her sıkıştığı anda yeni bir beyin orgazmı için yeni bir ASMR videosu mu açacak?

Mutluluk hormonu dopamin nedir? Dopamin nasıl artırılır?

Bir hobi geliştirerek, yağlıboya resim veya karakalem çalışmasını tamamladığında da kişinin beyni, dopamin salgılar.

Dopamin, zevk ve tatmin duygusunu yöneten hormondur.

Anlamlı ve faydalı eylemlerle, insan beyni pre-frontal ön beyin korteksinden dopamin salgılanması da, kişilerde haz ve başarı duygusunu tetikler.

Beynimizi eğitmeden kendi haline bırakırsak, geçici tatmin duygusu olsa da, tek amacı haz almak ve iyi hissetmektir.

Beyin orgazmını yöneten dopamin hormonunu nasıl salgılatacağımıza karar vermeliyiz.

·        AMSR videoları izleyerek, beyin orgazmı yaşayacağız.

·        Seçtiğimiz bir kitabı bitirip, üzerinde sohbet edeceğiz.

Başka birisiyle şefkatli, nazik ve fısıldayan yakınlaşmayı simüle eden ASMR videoları, sakinleştirici ve duygusal yakınlık bağını deneyimlemeyi sağlar.

Oysa sevdiklerimizle yakınlaşıp, anlamlı ve kaliteli vakit geçirmek de duygusal bağlarımızı güçlendirerek, beynimizde oksitozin hormonu salınımını tetikleyecektir.

Kendimizi tanımak için, duygularımızı ve beklentilerimizi anlamalıyız. Kendimizi aslında hiç tanımadığımızı kabul ettiğimiz gün, aslında neden bu dünyada olduğumuz sorusunu sormaya başladığımız gün olacaktır.

Mutluluk hormonlarının neler olduğunu ve insan beynindeki etkilerini bir başka röportajda değinmek faydalı olacaktır. Karar ve seçim bizim. Unutmayalım, burası serbest seçimler gezegeni.

Tercihlerimiz ve seçimlerimiz, kim olduğumuzu belirliyor.

Dr. Bora Küçükyazıcı
Tıp Dokto
ru & Meditasyon Eğitmeni

https://www.braincenter.com.tr/beyin-orgazmi/?fbclid=IwAR1oYt_KrYj9SO0R8jUQh_GLNiN3rGFrlqT0bjIh_0kbxZXAMg12iW8QzWA

.

21 Eylül 2021 Salı

BATI DÜNYASI NEDEN BAŞARILI OLDU?

BATI DÜNYASI BİLİMLERDE NEDEN BU KADAR BAŞARILI OLDU?

Kimsenin yadsıyamadığı bir gerçek vardır:

Batı’nın bilimde ve teknolojide ulaşmış olduğu muazzam üstünlük…

Peki, neden böyle oldu?

Türlü sebepler sayılabilir.

Zihnimi meşgul eden bir varsayım da şudur:

- Batı’da felsefe, bilim, sanat gibi alanlarda eser ortaya koyanlardan çoğunun Yahudi asıllı olması… Birkaç örnek vereyim: Albert Einstein, Sigmund Freud, Karl Marx, Benjamin Rubin, Peter Schultz, Stanley Mezor, Leo Szilard ve daha niceleri…

Bu, hep bilinen ve çok dile getirilen bir neden.

● Fakat soru devam ediyor:

- Neden adı geçen alanlarda hatırı sayılır miktarda Yahudi asıllılar performans göstermiştir?

Ben sorunun yanıtını, uzun yıllardır, -genellikle de kabul gören- bir tür “ırkî üstünlük” varsayımına dayandırıyordum. Ta ki, geçenlerde bir kitabı okuyuncaya kadar, Robert Winston’ın Tanrı’nın Öyküsü (Say Yayınları, 2010) adlı kitabını…

Yapıtın 175. sayfasında yer alan bir pasajı okuyunca, birden eureka deyip yerimden fırlayasım geldi.

Çünkü, sorunun asıl doğru yanıtı ile karşı karşıya idim!

Pasajı aşağıya olduğu gibi alıyorum, kendisi de Yahudi asıllı olan yazar diyor ki:

- “Yahudi geleneğine göre bize vahiy yoluyla gelmiş olan şey Tevrat’ın hammaddesidir, yani Tanrı’nın sözüdür.

Ama onun hammaddesini ve içerdiği derin anlamları araştırmak insan aklına kalmıştır. Tevrat akla hitap eder ve gerçeğe ulaşmak için akılcı yöntemler gereklidir.

Kral Davut “inanç yolunu seçtim” dediği zaman, inanca götüren veya inançta biten yoldan söz etmemektedir.

Tevrat’ı tam olarak anlamak için aralıksız süren bir araştırma yapmaktan söz etmektedir.

İnanan kişi Tanrı’nın bilgeliğine güvenir ve insan Tanrı’nın görünümünde yaratıldığı için, kendi aklına da sonuna kadar itimat eder.

Museviliğin araştırma ve entelektüel keşfe bu denli önem vermesininevreni araştırmanın ve onun gizemlerini çözmenin -başka bir deyişle bizim bilim dediğimiz şeyin- Yahudiler için son derecede önemli bir etkinlik olmasının sebebi budur.”

Bu satırlar neden beni bu kadar etkiledi, sebeplerini aşağıya öz ve anlam olarak ayrıca alıyorum:

- Tevrat’ın içerdiği derin anlamları araştırmak insan aklına bırakılmış.

- İnanan kişi kendi aklına sonuna kadar itimat edecektir.

- Musevilik araştırmaya ve entelektüel keşfe önem veriyor.

- Evreni araştırmak ve onun gizemlerini çözmek -başka bir deyişle pozitif bilimler- Yahudiler için son derecede önemli bir etkinliktir.

● Şimdi sorumuzu yanıtlayabiliriz:

- Neden Yahudiler -en azından bir kısım Yahudiler, batılıları da etkileyerek- pozitif bilimlerde büyük başarı gösterdi, bu yoldan inanılmaz teknolojiler keşfederek veya bunların önünü açarak Batı’yı neredeyse dünyaya hükmeder konuma getirdiler? Buna karşılık neden diğer dinlerin mensupları bu açıdan genellikle başarısız oldular?

Sebep tam burada, işin sırrı tam burada kendini ele veriyor:

- Yahudileri dünyayı gözlemlemeye, bilimsel olarak araştırmaya yönlendiren, teşvik eden; doğrudan doğruya mensup oldukları din, inandıkları kutsal kitapları olmuş. Veya bu mahiyette bir yorum ve anlayış, aralarında yüzyıllar boyu yaygın olarak kabul görmüş, günümüze kadar gelmiş.

Kutsal kitaplarının, onları akıllarını kullanmaya yönlendirdiğine, bu aklı dünyayı ve hayatı anlamak ve araştırmak için kullanmalarını istediğine inanmışlar.

Kitaplarının, onları dünya gerçeklerini öğrenmeye sevk ettiğine inanıyor ve bu destekle dünyayı bilimsel yöntemle gönül rahatlığıyla araştırmaya koyuluyorlar. Sonuçta, bilim alanlarında, hatta sanatlarda birçok ünlü insan yetiştiriyorlar. Kuvvetle muhtemeldir ki bu zihniyeti göç ettikleri Avrupa’ya da taşıdılar. 

Buna karşılık diğer ülkeler, örneğin İslam dünyası ne yazık ki, böyle bir yönlendirmeden ve destekten yoksun kalmış.

Diğer dinlerde veya bunların uygulamalarında, hayata yansımalarında böyle bir teşvik yok.

Bu nokta önemlidir, çünkü dinler yüzyıllar boyunca insanlığı kuşatmış ve belirli bir anlayışa yönlendirmiştir.

Toplumların kültürlerini, dillerini, düşünüş biçimlerini, zihniyetlerini belirlemiştir. Etkileme günümüzde de devam ediyor.

Bu belirleyiş doğal olarak Musevilikte farklı, diğer dinlerin toplumlarında, örneğin Müslümanlıkta farklı olmuş.

● Bu noktada şu klasik sorunun da olası yanıtı verilmiş oluyor: 

- Bilimsel devrim İslam’da neden olmadı? İngiliz Filozofu Bertrand Russell’a (1872-1970) göre, “ateş yakar” diyen biri, bilimsel metot gütmüştür: Bir olgu incelenirken, incelemeyi yapan kimsenin o çeşit olguları idare eden genel yasalar keşfini sağlayacak gözlemlerde bulunması… İşte o kadar.

İki basamağı var bilimsel yöntemin: birincisi, gözlem; ikincisi, muhakeme ederek bir yasaya ulaşmak.

Peki “ateş yakar” sorusunu Gazali nasıl yanıtlıyor?

Gözlem değil dedüksiyon yoluyla yanıtlıyor, hayır “ateş yakmaz, yakan Allah’tır” diyor.

Realiteyi, gözlemi, buna dayalı olarak yapılan muhakemeyi reddediyor.

Açıklamayı ânında fizikötesi güce, Allah’a bağlıyor.

Böyle olunca, Müslüman daha ileri bir adım atmaya gerek duymuyor, “peki, ateş neden, nasıl yakar” diye sormuyor.

Çünkü cevap baştan verilmiş, hazır… 

Gazali’ye göre “Ateş yakar” diyen, günah işlemiştir.

Büyük bir otorite olan Gazali ve benzerleri İslam dünyasının, yaşanan hayata yönelmesine, böylece bilimsel yöntemden yoksun kalmasına katkıda bulunmuştur, hatta yol açmıştır.

Böyle bir toplumda da yüzyıllar boyunca bir Lavoisier, bir Pasteur, bir Einstein ve benzeri bilim adamları yetişemiyor.

Yaradılışın en mükemmel hediyesi olan insan beyni âtıl bırakılıyor.

Çünkü Evren’in araştırılması, bilimsel metot, akıl, insanın duyuları işlevsizliğe terk edilerek, daha baştan dışlanmış oluyor.

Sonuç olarak diyebiliriz ki, onlar -Yahudiler ve Batılılar- başkalarından üstün veya müstesna insanlar değildi.

Yalnızca dinleri; onları, Yaradan’ın insana en değerli bağışı olan duyu ve beyinlerini işletmelerini engellemedi, tersine teşvik etti.

Onlar belki de şu zihniyetle hareket ettiler, insanlığa da büyük hizmetlerde bulundular: 

- Yaradan'ın Kitabı bütün bir Evren'dir. Görülecek, düşünülecek, anlaşılacak, okunacak ve kılavuz alınacak olan, ancak odur.

http://www.cihandura.com/tr/makale/BATI_DUNYASI_BILIMLERDE_NEDEN_BU_KADAR_BASARILI_OLDU?

TÜRKİYE HAYALİ

Hedefteki üniter, laik Cumhuriyet: .   ABD'NİN YENİ TÜRKİYE HAYALİ   . .    Samuel Huntington, “ Medeniyetler Çatışması ” adlı kitab...