13 Şubat 2022 Pazar

Almanya’da Cumhurbaşkanlığı Seçimi

 Almanya’da Cumhurbaşkanlığı Seçimi:

Partili midir, sarayda mı oturur, maaşı ne kadar?

Almanya’da bugün cumhurbaşkanlığı seçimi yapılacak.

Federal vekiller ile eyaletlerin yolladığı delegelerin belirleyeceği seçim nasıl yapılıyor, cumhurbaşkanı ne kadar maaş alır, sarayda mı oturur, partili midir?

Almanya'da bugün cumhurbaşkanlığı seçimi yapılacak. 

Ülkede devletin en üst düzey temsilcisi, başka bir deyişle "1 Numarası" olarak yasada yer alan cumhurbaşkanı nasıl seçiliyor ve halen bu görevi yürüten Frank-Walter Steinmeier'in yeniden seçilmesi mümkün mü?

Son sorudan başlamak gerekirse; Evet, halen bu görevde bulunan eski Dışişleri Bakanı Frank-Walter Steinmeier'in seçilmesine kesin gözüyle bakılıyor, nitekim Sosyal Demokrat Parti kökenli Steinmeier'in adaylığı pek çok parti tarafından da destekleniyor.

Geçen sonbaharda yapılan seçimlerle muhalefete düşen Hristiyan Demokrat Birlik (CDU) ve onun kardeş partisi Hristiyan Sosyal Birlik (CSU) bile Steinmeier'i desteklediklerini açıkladılar.

Böylece Frank-Walter Steinmeier, hükümette olan Sosyal Demokrat Parti (SPD), Yeşiller ve Hür Demokrat Parti (FDP) ile ana muhalefeti oluşturan Hristiyan Birlik (CDU ve CSU) ittifakı tarafından destekleniyor.

Dolayısıyla da seçimlerin favorisi.

Zira SPD'nin 391, Yeşiller'in 233, FDP'nin 154, Hristiyan Birlik ittifakını oluşturan CDU ve CSU'nun da 445 delegesi bulunduğu dikkate alınırsa Steinmeier'in ikinci görev dönemi için salt çoğunluğu sağlaması kesin görünüyor.

AfD'nin CDU'lu aday göstermesi ortalığı karıştırdı

Bir işçi aileden gelen Steinmeier hukuk okudu ve cumhurbaşkanlığı öncesinde müsteşarlıktan dışişleri bakanlığına çok sayıda görevde bulundu.

Ancak Steinmeier tek aday değil.

Son seçimlerde parlamentoya girmeyi kıl payı başaran Sol Parti, yine geleneğini bozmadı ve bu sefer de yoksullukla mücadeledeki çalışmalarıyla tanınan bir hak savunucusunu, hekim Gerhard Trabert'i aday gösterdiğini açıkladı.

En çok tartışmaya neden olan isim ise İslam ve göç karşıtı, sağ popülist Almanya İçin Alternatif (AfD) partisinin adayı oldu.

Nitekim AfD bu sefer taktiksel bir adım attı ve kendi partisinden bir siyasetçiyi değil, Hristiyan Demokrat Birlik'ten (CDU) Max Otte'yi aday gösterdi.

AfD, son yıllarda sağ popülist ve aşırı sağcı söylemleri ile dikkat çeken CDU'lu Otte'yi aday göstererek, muhalefete düşen, Merkel'in partisi CDU'yu sadece yıpratmakla kalmadı, bir nevi alay da etmiş oldu.

ABD ve Alman vatandaşı olan Otte'nin aday gösterilmeden önce AfD'ye en az 30 bin euro bağış yaptığı da ortaya çıktı.

CDU, Otte'nin partiden ihracı için soruşturma başlatırken, tedbir amacıyla onun sonucunu beklemeden üyeliğini geçici olarak da iptal etti.

Bir diğer aday da Hür Seçmenler'in (Freie Wähler) gösterdiği kadın astrofizikçi Stefanie Gebauer.

Adaylardan hangisi ilk iki turda salt çoğunluğu sağlarsa seçilmiş oluyor.

Her iki turda da salt çoğunluğun sağlanamaması halinde basit çoğunluğu elde eden aday cumhurbaşkanı seçiliyor.

Cumhurbaşkanı partili mi?

Almanya'da cumhurbaşkanlığı için partiler kendi sıralarından kıdemli ve saygın siyasetçileri aday gösterdiği gibi siyaset dışındaki alanlarda başarılı olan ve kabul gören şahsiyetleri de aday yapabiliyor.

Cumhurbaşkanı da beş yıllık bir dönem için federal vekiller ile eyalet parlamentolarına önerilen siyasetçi veya sivil delegelerden oluşan bir seçiciler kurulu tarafından seçiliyor.

Yasal düzenlemeler cumhurbaşkanının partili olmasını yasaklamıyor.

Ancak şimdiye kadar bu görevi üstlenen ve parti kökenli olan cumhurbaşkanları görev süresince tarafsızlık ilkesi gereği parti üyeliklerini dondurmayı tercih etti.

Cumhurbaşkanına ilişkin Almanya Anayasası'nın 55'nci maddesinde ise onun federal veya eyaletler düzeyinde hükümet üyesi olmaması, kamu tüzel kişiliğine sahip yasa koyucu bir organda yer almaması, cumhurbaşkanlığı dışında başka hiçbir yerden maaş almaması, bir ticarethane işletmemesi, bir yerde maaşlı çalışmaması, bir şirketin yönetim veya denetim kurullarında yer almaması şart koşuluyor.

Cumhurbaşkanı sarayda mı oturur?

Almanya'da cumhurbaşkanlığının ofis olarak kullandığı iki yerleşkesi bulunmakta.

Berlin'de Bellevue Sarayı'nı en son 1999'da cumhurbaşkanlık süresi biten, Hristiyan Birlik ittifakı kökenli Roman Herzog konut olarak kullandı.

Ona müteakip cumhurbaşkanı seçilen, Türkiye kökenlilerin de değer verdiği politikacı Sosyal Demokrat Johannes Rau döneminden bu yana cumhurbaşkanlığı yerleşkesi konut olarak kullanılmıyor.

Resmi yerleşke olan Bellevue Sarayı sadece resmi temaslar, kabuller, toplantılar ve ofis amaçlı kullanılıyor.

Cumhurbaşkanı ise Berlin'in kent sınırında bulunan bir konutta kalıyor.

Cumhurbaşkanı'nın Berlin'deki yerleşkesi Bellevue Sarayı'nın yanı sıra Bonn'da da bir resmi yerleşkesi var, eski başkentteki yerleşkenin adı Hammerschmidt Villası.

Her iki saray da yıllın belli dönemlerinde halkın ziyaretine açılıyor ve hatta orada çalışanların da katılımıyla rehberli geziler düzenleniyor.

Almanya Cumhurbaşkanı ne kadar maaş alıyor?

Almanya'da 2020'de belirlenen hazine bütçesine göre ülkenin en üst düzey memuru olan cumhurbaşkanı yılda yaklaşık 254 bin euro brüt maaş alıyor.

Personel ve benzeri giderleri için de cumhurbaşkanına yıllık 78 bin euro ilave gider bütçesi ayrılıyor.

Görevi sonrasında veya sağlık sebepleriyle görev süresini tamamlamadan cumhurbaşkanlığından ayrılması halinde de yıllık gelirini almayı sürdürüyor, ilave masrafları için ayrılan 78 bin euro hariç.

Cumhurbaşkanının maaşı her türlü vergiye tabi olup net maaş olarak belirlenmiyor.

Cumhurbaşkanını kim seçiyor?

Almanya'da cumhurbaşkanı doğrudan halk tarafından seçilmiyor.

Federal Meclis'te yer alan milletvekilleri ile yine onların sayısı kadar 16 eyalet parlamentosuna önerilen ve belirlenen delegelerden oluşan bir kurul cumhurbaşkanını seçiyor.

Federal Meclis son seçimlerle de büyüyerek 736 vekil sayısına ulaştı.

Bir o kadar da eyaletler tarafından belirlenen delege olduğu göz önünde bulundurulursa cumhurbaşkanını seçecek toplam delegeler kurulu bin 472 kişiden oluşuyor.

Eyaletlerin belirlediği ve cumhurbaşkanını seçmek üzere Berlin'e gönderilen delegeler arasında aktif veya emekli siyasetçiler olduğu gibi sanatçılar, bilim insanları, yazarlar, müzisyenler, sporcular veya işçiler de olabiliyor.

Bu sefer örneğin eski seçim bölgesi tarafından cumhurbaşkanını seçmek üzere delege olarak belirlenen eski Başbakan Angela Merkel de seçiciler kurulunda yer alacak.

Onun dışında yazar Saša Stanišić, oyuncu Fritzi Haberlandt, astronot Alexander Gerst, piyanist Igor Levit, tanınmış virologlar Sandra Ciesek ile Christian Drosten da var.

Almanya'da cumhurbaşkanını seçecek kurula vekiller ve partiler Türkiye kökenli kişi ve şahsiyetleri de delege olarak öneriyor ve gönderiyor.

Önceki Cumhurbaşkanı Joachim Gauck'un seçici kuruluna örneğin Solingen'de 1993 senesinde ırkçıların düzenlediği kundaklamada beş aile üyesini kaybeden Mevlüde Genç giderek oy kullanmıştı.

Pazar günü yapılacak seçimlerde ise Federal Meclis'e farklı partilerden giren 18 Türkiye kökenli vekile ilaveten, eyalet parlamentolarında yer alan bazı Türkiye kökenli vekiller de oy kullanacak. Onlara ilaveten eyalet parlamentolarının önerisiyle seçilen delegeler arasında çok sayıda sivil de var.

Bunlar arasında 8'i Türkiye kökenli 10 kişiyi katleden aşırı sağcı terör örgütü NSU'nun ilk kurbanı çiçekçi Enver Şimşek'in kızı Semiya Şimşek ve Hanau'da bir ırkçının 2020'de düzenlediği ve dokuz göçmen kökenliyi katlettiği saldırıda oğlu Ferhat Unvar'ı kaybeden Serpil Temiz Unvar da var. İlaveten NSU mağdurlarının avukatlarından Mehmet Daimagüler ile kendisi de aşırı sağcı tehditlere maruz kalan Frankfurtlu avukat Seda Başay-Yıldız da delege.

Kültür sanat ve bilim alanlarından da başarılı kadınların seçici kurulda yer alacağı görülüyor. Korona aşısını geliştiren BioNTech'in kurucusu Dr. Özlem Türeci, ödüllü oyuncu Sibel Kekilli, Nürnberg Kliniği'nde yoğun bakımda çalışan bakıcı Ayşe Yeter ve daha pek çok Türkiye kökenli delege de cumhurbaşkanı seçimlerinde oy kullanacak.

Sayısı bin 472 olan delegeler pandemi koşulları nedeniyle bu sefer Federal Meclis'in büyük salonunda değil, yine meclise ait olan Paul Löbe Binası'nın farklı katlarına dağılarak oy kullanacaklar.

Elmas Topcu

Deutsche Welle Türkçe

13.02.2022

https://www.dw.com/tr/almanyada-cumhurba%C5%9Fkanl%C4%B1%C4%9F%C4%B1-se%C3%A7imi-partili-midir-sarayda-m%C4%B1-oturur-maa%C5%9F%C4%B1-ne-kadar/a-60743560

 

30 Ocak 2022 Pazar

Göç Sürgün ve Mültecilik

Brecht’te Göç, Sürgün ve Mültecilik

           Hep yanlış buldum bize verdikleri adı:

            Göçmen,

            Göç eden demektir bu, oysa biz

            Göç etmedik, kendi isteğimizle

            Seçerek başka bir ülkeyi, gelmedik

            Bir ülkeye, sürekli kalmak için belki de orada

            Ama kaçtık, yurdundan sürülenleriz biz, kovulanlarız

            Bir yuva değil, bir sürgün yeri olur ancak

            Kabul edildiğimiz ülke bize

Brecht, ilk bölümünü okuduğunuz “Göçmenlerin Adlandırılması Üzerine” başlıklı bu şiirini 1937 yılında yazdı.

Danimarka’da sürgünde kaldığı kasabadan dolayı Svendborg Şiirleri adıyla yayımlanan kitapta yer alan şiirinde Brecht “sürgün” ve “göçmen” kavramları arasındaki farkı, özgürlükle ilişkilendirerek tanımlar. Lirik özne “biz”, kendilerine “göçmen” denilmesine karşı çıkıyor ve göç eden kişinin yurdundan kendi isteğiyle ayrılmasına karşılık kendilerinin kendi istekleriyle bir başka ülkeye gitmediklerini, fakat yurtlarından “sürülmüş”/“kovulmuş” kişiler olduklarını ve bu nedenle de “göçmen” denilmesinin doğru bir niteleme olmadığını belirtir.

On beş yıl sürecek olan sürgün hayatının henüz dördüncü yılında yazıyor Brecht bu dizeleri.

Nazi Almanya’sını parlamento (Reichstag) yangınının hemen ertesi günü, yani 25 Mart 1933 tarihinde ailesi ve birkaç arkadaşıyla birlikte apar topar terk edecektir.

Hayali bir röportaj biçimi vererek defterine düştüğü 1933 tarihli bir notunda her zamanki o müthiş mizahıyla şunları yazar:

Almanya’dan kaçtınız mı?

O sırada bir okuma için Viyana’da bulunuyordum.

Duydum ki Bay Hitler bir süre Almanya’nın meselelerini benim gibi düşünenleri işe karıştırmadan çözmeyi arzu ediyor. Bu amaçla etrafa tümüyle alışılmadık yetkiler dağıttığı için dönüşümü erteledim.

Daha iyi bir yaşam beklentisiyle gittiği ülkede kalacağı süreye genellikle kendi isteğiyle karar verebilen ve çoğunlukla geride bıraktığı ülkesinin durumu kendisini artık pek fazla ilgilendirmeyen göçmenden farklı olarak sürgün veya sığınmacı, kaçtığı veya kovulduğu ülkesindeki siyasal koşulların değişmesini gözler; sürgünün gözü, mecazi değil gerçek anlamıyla da hep topraklarındadır.

Sağ dönemeyecek olsa bile hiç olmazsa oraya gömülmek ister:

Roma İmparatoru Augustus’un o zamanki bilinen dünyanın diğer ucu olan Karadeniz kıyılarına gönderdiği, yeryüzünün ilk edebî sürgünü Ovidius’un (M.Ö. 43- M.S. 17; ölüm yeri Constanta – bugünkü Köstence) dizelerinde olduğu gibi:

            Bitsin sürgünlüğüm, yaşamak isterim

            Anayurdumda, kendi ocağımda, bırak öleyim

Ovidius’tan yıllar sonra aynı isteği, bu kez Nâzım Hikmet ünlü “Vasiyet” şiirinde dillendirecektir:

            Yoldaşlar, nasip olmazsa görmek o günü

            Ölürsem kurtuluştan önce yani,

            alıp götürün,

            Anadolu’da bir köy mezarlığına gömün beni.

Nazilerin iktidara gelmesi üzerine ülkesinden kaçmak zorunda kalan Brecht de diğer bütün sürgünler gibi sürekli yurdundaki siyasal gelişmeleri gözlemektedir.

            Böyle huzursuzca oturuyoruz, olabildiğince sınırın yakınında

            Bekleyerek dönüş gününü, en küçük değişikliği

            Gözleyerek sınırın ötesindeki ve soru yağmuruna tutarak

            her yeni geleni; hiçbir şeyi unutmadan ve hiçbir şeyden vazgeçmeden

Ve göçmenle sürgün arasındaki farkı açıkladığı yukarıdaki şiirini, lirik özneyi şöyle konuşturarak bitirir: “Ama hiçbirimiz kalmayacağız burada / Çünkü son söz söylenmedi daha.”

Yine Svendborg Şiirleri’nde yer alan “Sürgün süresi üzerine düşünceler” başlıklı şiirinde de dönüş gününün fazla uzakta olmadığından son derece emindir:

            Bir çivi çakma duvara

            as bir sandalyeye ceketi

            değer mi telaşa dört gün için?

            Döneceksin yarın geriye.

            Sulama o küçük fidanı da.

            Var mı bir ağaç daha dikmenin anlamı?

            Bir basamak boyu bile büyümeden o,

            çekip gideceksin sen buralardan.

            İndir kasketini yüzüne, geçerken insanlar!

            Niye karıştırmalı yabancı dil kitaplarını?

            Seni yurduna çağıran haber,

            Bildiğin dilde olacaksa eğer.[1]

Kendi deyişiyle ayakkabıdan çok memleket değiştirerek birçok ülke ve şehre yapacağı sürgün yolculuğunda Brecht’in ilk güzergâhı şöyledir:

Prag, Viyana, Paris, İsviçre –hepsi de Almanya’ya yakın yerler…

Buralardaki kısa süreli konaklamalarının ardından sonunda Danimarka sahilinde Svendborg kasabası civarında, “olabildiğince sınıra yakın” bir çiftlik evine yerleşti.

Arkadaşı yazar Kläber’e “Paris’ten çıktığıma sevindim,” diye yazıyordu:

“Gerçi burası da pek eğlenceli değil, ama çalışmak için daha çok zaman var.

Radyo her akşam yeniden çalıyor, böylece tekrar bağlantı kuruluyor.”

Gazeteler, posta, radyo ve ara sıra gelen konuklar Brecht’in dış dünyayla tek temasıydı.

Gerçekten de üretmek için “çok zaman” buldu ve en önemli yapıtlarını, 1933-1939 yılları arasında burada, çiftliğin çalışma odasına çevirdiği beyaz badanalı ağılında kaleme aldı: 

Galilei’nin YaşamıCesaret Ana ve ÇocuklarıSezuan’ın İyi İnsanı, Lukullus’un SorgulanmasıSvendborg ŞiirleriTiyatro İçin Küçük Organon

Hitler birliklerinin Danimarka ve İsveç’e girmesi üzerine Brecht önce İsveç’e ardından bu kez Finlandiya’ya sığınır.

            Kendi hemşerilerimden kaçıp

            Vardım şimdi Finlandiya’ya. Dostlar

            Daha dün tanımadığım, birkaç yatak serdiler

            Temiz odalara. Hoparlörden

            Duyuyorum zafer haberlerini ayaktakımının. Merakla

            İnceliyorum kıta haritasını. Yukarda tepede Laponya’da

            Kuzey buz denizine doğru, küçük bir kapı görüyorum (Steffin Seçkisi, 1940)

Finlandiya’da (1940) kaldığı süre içinde “Sezuan’ın İyi İnsanı”, “Bay Puntila ve Uşağı Matti”nin yanı sıra Kaçakların Konuşmaları’nı yazar.

Diderot’nun, tüm anlatısını iki kişinin, yani Jacqes’la efendisinin aralarındaki söyleşi (diyalog) üzerinde kurguladığı Kaderci Jacques ve Efendisi’ni okuyup etkilenen Brecht “Mültecilerin/Kaçakların Konuşmaları”nı da buna benzer bir anlatım biçimiyle kaleme alır.

Brecht’in ölümüyle (1956) birlikte edebî terekesinden çıkan ve ilk kez 1961 yılında yayımlanan bu yapıt, henüz bir tiyatro oyunu ya da roman veya novel biçimi almamıştır –veya ona böyle bir biçim bilinçli olarak verilmemiştir.

Nesir mi, yoksa drama mı olduğu ayırt edilemeyen ve sadece fragmanlardan oluşan –Almanya’da tiyatro ve radyo oyununa uyarlanmış– bu küçük hacimli, fakat kıymetli yapıt Türkçeye değerli çevirmen Veysel Atayman tarafından İki Mültecinin Konuşmaları: “Kalle ile Ziffel” adıyla kazandırılmıştır.[2]

Metnin fragmanlardan ibaret olması, bir yönüyle sürgün olmanın estetik sonucu olarak da görülebilir:

Bir eksik olma hali, yarım kalma hali…

Brecht’in bu yapıtı, kendisinin de o sırada sığınmacı olarak bulunduğu Helsinki’de, tren istasyonunun lokantasında geçmektedir.

Bir istasyon lokantası seçilmiş olması da mülteci veya sürgün için ideal topostur.

Tam bir geçiş yeridir; kimse burada uzun süre kalamaz.

Çok sayıda insanın gelip gitmesi, buradan geçmesi mekânın ayırt edici özelliğidir. 

Konuşmalar’da temelde farklı iki karakter karşı karşıya gelir:

Fizikçi ve daha çok bir burjuva entelektüeli Ziffel ile emek hareketinde uzun süre yer almış bir metal işçisi Kalle.

Nazi Almanya’sından kaçmış olan bu iki karakter aralarında çeşitli konularda hararetle tartışsalar bile ikisi de dramatik olmayan, kahraman ve benzeriyle ilgisi bulunmayan figürlerdir.

Belirsiz bir süreyi bekleyen insanlar olarak, esas olarak zamanı geçirmek, kendilerine sonsuzmuş gibi gelen bekleme süresini kısaltmak ve kurtulması imkânsız görünen o her şeye sinmiş olan belirsizlikten çıldırmamak için sohbet ederler.

Toplumsal konumları ve kişilik özellikleri bakımından çok farklı olsalar da bu iki karakterin ortak bir noktaları vardır: faşizmden kaçış.

Belirgin bir özellikleri de mülteci/sığınmacı/kaçaklara özgü biçimde sürekli çevreyi kollayan tedirgin tipler olmalarıdır.

Göze batmak istemezler ve konuşurken acelecidirler.

Hep buluştukları istasyondan hiçbir yere gidemezler ve tüm sohbetlerinin sonunda aynı şey olur:

“Biraz sonra ayrıldılar ve uzaklaştılar. Herkes kendi yerine.”

İki Mültecinin Konuşmaları Helsinki istasyonunda ilk karşılaşmaları –tıpkı Diderot’nun Kaderci Jacques’ının efendisiyle karşılaşması gibi– rastlantı sonucu olan iki mülteci arasında geçen toplam 18 sohbetten oluşur.

İki mülteci yaptıkları bu sohbetlerde pasaport, erdem, cinsellik, eğitim, özgürlük, demokrasi gibi konularda ve –hiçbir yere gidemedikleri istasyonda sürekli söz ettikleri– farklı ülkeler hakkında düşündüklerini birbirlerine özlü (lakonik) biçimde aktarırlar.

Değindikleri her konu ve bu konuyla ilgili kavramlar, bunlara ithaf edilen ideolojik anlam giderilinceye kadar en küçük ayrıntısına dek somutlaştırılır, bölünür, soyutlanır ve kendi karşıtına dönüştürülür.   

Mülteciler için dünyanın en önemli nesnesi olan pasaport, doğal olarak konuşmalarının da ilk konusudur.

Uzun boylu olanı, “Bira, bira değil, bu püroların da püroya benzemeyişiyle denge sağlanmış oluyor, ama pasaport pasaport olmalı ki, insanı ülkeye soksunlar,” der.

“Pasaport,” diye karşılık verir tıknaz adam kendi kendine düşünürcesine, “bir insanın en soylu parçasıdır. Üstelik insan gibi öyle kolayca meydana getirilemez de. Bir insan, sorumsuzca ortada pek akla yakın bir neden bulunmaksızın da meydana gelebilir; ama bir pasaport asla. Bu nedenle bir insan istediği kadar iyi kabul görmezken, beriki iyi oldu mu, görür” (s. 7).

Uzun boylu olanı, Tıknaz’ın bu sözlerini onunla görüş birliği içinde tamamlar:

“Diyebiliriz ki, insan pasaportun mekanik bir taşıyıcısıdır sadece. Aslında kendisi değersiz olmasına karşın, değerli nesneleri içeren bir kasaya hisse senetleri tomarlarının tıkıştırılması gibi, insanın iç cebine sıkıştırıverirler pasaportu” (s. 7).

Uluslararası kapitalizmin insanları, değerli bir pasaportun konduğu değersiz bir kap haline getirdiğini vurgular Brecht daha başında diyalogların –bir belgenin yüksek değeri vardır; insanın değil.

Herhangi bir pasaport, pasaport değildir; bir bakıma insan için pasaport değil, pasaport için insan gereklidir.

İkinci sohbetten sonra Ziffel, yazmakta olduğu anıları cebinde, hemen hemen her gün istasyon lokantasına gidip Kalle’nin yolunu gözler.

Helsinki’de Kalle’den başka Almanca bilen kimseyi tanımamaktadır.

Kendilerini ifade etmeye, konuşmaya müthiş susamış insanlardır mülteciler; bu ihtiyaçlarını gidermek için her zaman birbirlerini ararlar ve bir araya geldiklerinde de çok “konuşkan” insanlar olurlar.

Brecht’in mültecileri ise insanın ve dünyanın genel durumlarını ele alırlarken kendi kişisel deneyimleri veya sorunlarına, bunlar ancak konuşulan konuya, yani genele ışık tutuğu ölçüde yer verirler.

İkisinin de en duyarlı oldukları konulardan biri de faşizmdir.

Beşinci görüşmede fizikçi olan Ziffel bilim-politika ve bilim-çıkar ilişkisini kendi bilgi ve deneyimleri aracılığıyla açıklar ve sözü Hitler’e getirir:

Adıneydiherneyse, birdenbire herkesin ağzındaydı. Bu olağanüstü adam, sanat ve olağanüstü birasıyla ün salmış bir taşra kentinde yıllardan beri çevresine küçük burjuvaları toplamış ve onları, bizim ülkede pek de alışkın olmadığımız bir dil ustalığıyla, büyük bir çağın yaklaştığına inandırmıştı.

Birkaç yıl sirkte boy gösterdikten sonra, Birinci Dünya Savaşını yitiren bir general olan Reich-başkanının güvenini kazanmış, kolundan tutulup başa geçirilmişti; ikincisini hazırlamak için (s. 36).

On birinci konuşmada Ziffel, Hegel diyalektiği hakkında düşüncelerini açıkladıktan sonra bu konudaki sohbeti diyalektik düşünme ile mültecilik arasında ilginç bir bağlantı kurarak bitirir.

Diyalektiğin en iyi öğrenildiği yer, sürgündür. En keskin diyalektikçiler ise mültecilerdir. Değişiklikler sonucu mülteci olmuşlardır ve değişmelerden başka bir şey görmezler. En küçük belirtilerden en büyük olayları sezinlerler; mantıkları varsa tabii… Ve çelişkiler için çok duyarlı gözleri vardır. Yaşasın diyalektik (s. 66).

Ziffel’in tutmuş olduğu notlardan mültecilere bulundukları ülkede çalışma izni verilmeyişini Norveç’in Nordland şehrine yerleşmiş biyoloji uzmanı bir mültecinin tanıklığıyla öğreniriz.

“Benden istenilen tek şey, gittiğim yerde hiçbir şekilde herhangi bir bilimsel çalışmayla ya da başka bir işle uğraşmamamdı. İç çekerek imzaladım sözleşmeyi.”

Nordland’a sığınan bu mültecinin, yine kendisi gibi çalışma izni verilmeyen bir doktor tarafından burnundan ameliyat olabilmesi için tek güvenli yer olarak istasyona yakın büyük bir otelin tuvaleti bulunur.

Ancak operasyonun başlayacağı sırada tuvalete giren bir otel müşterisi tarafından görülüp kovulurlar.

Brecht’in mültecileri “yurtseverlik” konusunu da tartışırlar:

-Ziffel “İnsanın vergi ödediği ülkeyi daha çok sevmesi gerektiği, bir tuhafıma gitmiştir hep.

Temel taşı, az şey ile yetinmedir.

Çok iyi bir özelliktir bu; hele elde ayakta zaten bir şey yoksa…” derken, Kalle’ye göre “İnsanın seçme olanağı olmaması yurt sevgisini daha temelde sarsmaktadır. Yani sevdiğinizle evlenemiyorsunuz, ama evlendiğinizi sevmeniz gerekiyor.

Önce bir seçme olanağı istiyorum:

Diyelim ki bana bir parça Fransa gösteriyorlar ve İngiltere’den şöyle bir iki kısım, sonra iki İsviçre dağı ve ardından deniz kıyısından birazcık Norveç…

Uzatıp parmağımı gösteriyorum ve: ‘Bunu kendime yurt edindim’ diyorum.

İşte o zaman değerini bilirim buranın.

Oysa şimdi içimdeki duygu, hani bir kez penceresinden aşağıya düştüğünüz kata bir daha ısınamayışınız gibi bir şey” (s. 60).

Kendilerine güvenli bir sığınak bulma hayaliyle ve çaresizce içine dolduruldukları döküntü teknelerle, hatta şişme botlarla önlerindeki koca denizi aşmak için çıkılan “umuda yolculuk”ta Akdeniz’in suları, her yıl çoluk çocuk her yaştan binlerce insana mezar oluyor.

Avrupa devletleri ise bu mülteci seline karşı güvenlik önlemlerini artırarak “sınırları” tahkim etmekten başka hiçbir politika geliştirmiyor.

Çoğunlukla sığınmacıların pasaportları ve kimlikleri değiştirildiği için, sözgelimi şu anda Akdeniz’de ölmekte olan kişilerin kimlikleri ancak –eğer cesetleri bulunursa– nadiren belirlenebiliyor.

Avusturyalı oyun yazarı Maxi Oberex, İllegal Yardımcılar adlı gerçek kişilerin tanıklıklarıyla yazdığı bir tür belgesel oyununda bir idari yargıcın sözlerine de yer verir;

 “Akdeniz’de ölüm sadece korkunç bir ölüm değil,” diyor, “aynı zamanda sessiz –ve görünüşe göre kabul edilmiş– bir ölüm.

En geç elli yıl içinde bu bir insanlık suçu olarak yorumlanacak,” diyor yargıç.

Umarım bundan seksen yıl önce yazılmış olduğu halde Kalle ile Ziffel’in yapıt boyunca tartıştıkları birçok konunun yanı sıra, –günümüzde ekonomik kriz, salgın gibi– dünyanın/insanlığın en yakıcı sorunlarından biri olan göç ve mülteciliğe de hâlâ ışık düşürmeyi sürdüren İki Mültecinin Konuşmaları –ama mutlaka onun sürgün şiirleri de eklenerek– yeniden yayımlanır ve böylece okura sürgün ve mültecilik bağlamında Brecht’le yeniden karşılaşma imkânı verilmiş olur.

Meriç Gök

30 Ocak 2022 Pazar

 [1] Alman Edebiyatından Esintiler -şiir seçkisi-. çev. Mevlüt Asar, Kanguru Yayınları, 2020, s. 47.

[2] Bertolt Brecht, İki Mültecinin Konuşmaları: “Kalle ile Ziffel”, çev. Veysel Atayman, Birim Yayınları, Birinci Basım, 1984.

https://birikimdergisi.com/guncel/10889/brechtte-goc-surgun-ve-multecilik

*************************************************************************

30 OCAK 1923: Lozan'da, imzalanan Mübadele Protokol ve Sözleşmesi ile Yüzyıllardır yaşadıkları topraklardan yeni bir ülkeye, yeni bir kente; yeni bir hayata adım atan 1. Kuşak "mübadilleri" düşünelim..

*****************************************************************************************


23 Ocak 2022 Pazar

Adalet Mülkün Temelidir

 .  "Adalet Mülkün Temelidir"

  • "Mülk" Arapça bir sözcüktür.
  • Arapça “adl” sözcüğünden dilimize geçmiştir.
  • Hak, hukuk ve haklılıkla ilgili, iç içe kenetlenmiş bir kavramdır.
  • "Devlet, ülke, iktidar, düzen, egemenlik, saltanat" anlamlarına gelir.
  • Yani bu cümlenin anlamı tam olarak şöyledir:
  • "Adalet devletin temelidir."
  • "Adalet (egemenliğin) temelidir."
  • "Adalet mülkün temelidir" sözünün Atatürk'e ait olduğu düşünülür fakat bu söz Hz. Ömer'e aittir.
  • Adalet mülkün temelidir sözü ile anlatılmak istenen bir devletin veya düzenin esası adalettir.
  • Adalet, temel olarak sosyal mutluluk şeklinde ifade edilebilir.
  • En adil düzen, en fazla insana en üst düzeyde mutluluk sağlayan düzendir.
  • Adaletin var olabilmesi için toplumsal mutluluğun objektif ve kollektif bir şekilde varlığı zorunludur.
  • Adalet ile eşitlik iç içedir, eşitlik ve eşitsizlik, adaletli düzende herkes için benzer koşullarda ve düzeyde olacaktır. Herkesin hak ve özgürlükleri eşit düzeyde gerçekleşecektir.
  • Adalet, doğrudan hukuku tanımlayan bir değer olarak hukukun meşruiyetini kuran iradeyi oluşturur.
  • Öyle ki; “adil olmayan kanun, kanun değildir” özdeyişiyle bu gerçek ifade edilmiştir.
  • Adalet, insanlığın en büyük gıdasıdır; adalet devletin, savunma da adaletin temelidir.
  • Adalet toplumsal bir namustur, insanlığın ikinci güneşidir.
  • Adaletin herkesi gönendirecek biçimde gerçekleşmesi, mahkemelerin bağımsızlığı ve yargıç güvencesiyle olur.
  • İnsanlığın çok eskiden beri arzuladığı bir duygu olan, hukukun idealini ve amacını oluşturan adalet, esas anlamında ahlaki vazifelerin yerine getirilmesidir.
  • Başka bir tanıma göre adalet, adaletsizlik duygusunu doğuran nedenleri ortadan kaldırmak aksaklıkları düzeltmek ve adaletsizlik duygusunun doğmasını engellemek şeklinde tanımlanabilir.
  • Bazı düşünürlere göre adalet kavramı, ‘iyi’ kavramı ile, bazılarına göre eşitlik, bazılarına göre hak, bazılarına göre hukukun amacı, bazılarına göre mutluluk, bazılarına göre ise toplumsal iyi ve toplumsal mutluluk vs. kavramlar ile ilişkilendirilmiş ve hatta eş anlamlı olarak kullanılmıştır.
  • Adaletin, iktidara eleştiri yapılmaması, çünkü iktidarın kendiliğinden adil olduğu şeklinde düşünülmesi bu anlamda görecelilik yaratır; çünkü iktidarın adil olup olmadığı düşüncesi de, yönetilen bireylere göre değişebilir.
  • Mutlak olarak adil bir iktidar söz konusu değildir, iktidarın adil olup olmadığı, yönetimi altında bulunan kişilerin bakış açılarına göre değişir.
  • Anayasal bir kavram olan yürütme kuvvetini oluşturan siyasi iktidar, bu sebeple meşruiyetini anayasadan, ya da anayasaya uygunluğundan alır diyebiliriz.
  • Devlet sözcüğü, dilimize Arapçadan girmiştir.
  • “Devl” kökünden gelir ve el değiştirme, elden ele geçme anlamına gelir.
  • devlet “belirli bir insan topluluğunun, belirli bir toprak parçası üzerinde egemen olmasıyla oluşan, hukuki kişiliğe sahip devamlı bir teşkilattır.
  • Bu tanımdan yola çıkarak devletin temel olarak üç unsura sahip olduğunu söyleyebiliriz:
  • İnsan unsuru, toprak (ülke) unsuru ve egemenlik unsuru.
  • Devletin insan unsuruna kısaca millet, toprak unsuruna ise kısaca ülke denir. Millet, birbirine bir takım bağlarla bağlanmış bir topluluktur.
  • Devlet terimi hukuki bir terimdir ve devletin hukuki ve biçimsel kaynağı anayasadır.
  • Devletin temel amaç ve görevlerini sayan anayasamızın 5. maddesi “adalet ilkeleri” kavramına da yer vermiştir.33 Madde metninde, devletin temel hak ve hürriyetleri koruma görevinden bahsedilirken, devletin, temel hak ve hürriyetleri sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmakla görevli olduğu belirtilmiştir yani devlete bu konuda pozitif bir edim yüklenmiştir. Bu anlamda adalet terimi, temel hak ve özgürlüklerle ilişkilendirilmiştir.
  • Anayasamızın başlangıç kısmında da adalet kavramına yer verilmiştir. Buna göre “her Türk vatandaşı, bu anayasadaki temel hak ve hürriyetlerden eşitlik ve sosyal adalet gereklerince yararlanarak milli kültür, medeniyet ve hukuk düzeni içinde onurlu bir hayat sürdürme ve maddi ve manevi varlığını bu yönde geliştirme hak ve yetkisine doğuştan sahiptir”.
  • Adalet kavramı, anayasamızın, Cumhuriyetin niteliklerini sayan 2. maddesinde de kendisine yer bulmuştur.
  • Anayasamız başka bazı maddelerinde de adalet kavramına veya “adil” kelimesine yer vermiştir.
  • Anayasamız, adalet sözcüğünü, ağırlıklı olarak, temel hak ve özgürlükler ile birlikte kullanmış ve temel hak ve özgürlüklerden adalet anlayışı içinde yararlanmayı uygun görmüştür.
  • Sonuç: Adalet kavramı, ilkçağlardan günümüze, var olduğuna inanıldığı halde nitelikleri üzerinde ortak bir anlaşmaya varılamayan ve tanımlanamayan bir kavramdır. Adalet, pek çok anlama gelmek üzere kullanılmıştır. Örneğin, eşitlik, orantı, hak, hukuk, erdem, mutluluk, iyi vs.
  • Bir değer yargısı belki bir kişi için, devletin temeli olabilir ve fakat herkes için bunun böyle olması mümkün değildir.

***********************************************************************

  • Bu sebeple, devletin temeli, adalet değildir hukuktur.

*********************************************************************************

KAYNAK:

ADALET MÜLKÜN TEMELİ MİDİR? Ayşen SEYMEN ÇAKAR

http: // tbb dergisi. barobirlik . org . tr/ m 2013 - 106- 1275

 

8 Ocak 2022 Cumartesi

Çin ve değişen dünya

     Çin ve değişen dünya dengeleri 

Çin ekonomisi, ülkede ekonomik reformların başladığı 1978 yılından sonra 35 yıl boyunca yılda ortalama yüzde 10 büyüdü. Bu hızlı büyüme sonucunda ülke ekonomisi 2014 yılı sonunda, 1978 yılındaki büyüklüğünün 28 katına ulaşmış ve satın alma gücü paritesiyle bakıldığında, yani iki ülke arasındaki fiyat farkları hesaba katıldığında, ABD ekonomisini geçerek dünyanın en büyük ekonomisi konumuna gelmiş bulunuyordu.

Benzer bir süreç Doğu ve Güney Asya'nın genelinde de işliyor. Bu bölgenin günümüzdeki en büyük 10 ekonomisinin satın alma gücü paritesiyle toplam büyüklüğü 1970 yılında, Kuzey Amerika ve Avrupa'nın günümüzdeki en büyük 10 ekonomisinin toplam büyüklüğünün üçte birinden azdı.

Bu Doğulu ekonomilerin toplam büyüklüğü batılı olanlarınkini 2011 yılında yakaladı ve geçti. Aynı dönemde Çin ekonomisinin bu doğulu ekonomilerin toplam büyüklüğü içindeki payı üçte birden yarıya yakın bir düzeye çıktı ve Çin bölge ülkelerinin hemen hepsi için, ABD'nin yerini alarak en büyük ticaret ortağı durumuna geldi.

Bu süreç aynı şekilde devam ederse odağında Çin olmak üzere Doğu-Güney Asya'nın dünyanın ekonomik, ardından da politik, merkezi konumuna geldiğini görebiliriz. Böyle bir gelişmenin Türkiye için yaşamsal önemde sonuçları olacağı çok açıktır.

Ancak Çin ekonomisi son yıllarda, baş döndürücü büyüme hızından çok sorunlarıyla gündeme geliyor.

Ülke ile ilgili haber ve yorumlar, büyüme hızının düşmesi; şirketlerin borçluluk düzeyinin yüksekliği; finansal sistemde gölge bankacılık olarak nitelenen aracılık işlemlerinin hızlı ve kontrolsüz büyümesi; konut sektöründe balon oluşumu; demir-çelik ve alüminyum gibi sektörlerdeki fazla kapasite; ülke parası RMB'nin değer kaybı; ücretlerdeki hızlı artış nedeniyle rekabet gücünün azalması gibi sorunlar üzerinde yoğunlaşıyor. Bu sorunlar çerçevesinde hızlı büyümenin sonuna gelindiği, Çin'i bir krizin beklediği yolunda değerlendirmeler yapılıyor.

Bu sorunlar gerçekten bir krize yol açıp Çin ekonomisinin ve buna bağlı olarak bölgenin hızlı büyüme sürecini durdurursa, dünyanın sözünü ettiğimiz denge değişimi de duracak veya en azından hız kesecektir.

Bu nedenle dünya ekonomisinin gidişi ile ilgili sağlıklı bir kestirim yapmak için Çin ekonomisinde yaşanan sorunları doğru bir çerçeveye oturtmak gerekiyor.

Sorunlar ve ülke yönetiminin değişim projeleri

Ülke ekonomisinin son zamanlardaki sorunlarını yorumlarken bunların birçoğu ile ülke yönetiminin değişim projeleri arasındaki ilişkilere dikkat etmek gerekiyor.

Örneğin ülke parası RMB üzerinde değer kaybı baskısı oluşmasında, ülke yönetiminin RMB'yi ABD doları gibi bir uluslararası para yapma projesi çerçevesinde uyguladığı politikaların payı bulunuyor.

Ülkeye finansal yatırım amacıyla para giriş-çıkışı yakın zamanlara kadar neredeyse tümüyle yasak iken, 2009 yılından sonra sermaye hareketleri üzerindeki kısıtlamalar bu proje çerçevesinde gevşetildi, anakara Çin dışında Hong Kong başta olmak üzere RMB'nin işlem gördüğü merkezler oluşturuldu, merkez bankasının RMB'nin değeri üzerindeki kontrolü gevşetildi.

Ülkede 2015 ortalarından sonra görülen sermaye çıkışları ve buna bağlı olarak RMB'nin değer kaybetmesi büyük ölçüde bu değişimlerin olanak vermesiyle gerçekleşiyordu.

Bunun bir diğer örneği, bir politik değişim projesi çerçevesinde yürütülen yolsuzlukla mücadele kampanyası. Resmi verilere göre bu kampanya çerçevesinde 2013 yılından başlayarak üç yıl içinde yetkinin kötüye kullanımı nedeniyle cezalandırılan devlet görevlisi sayısı 750 bini buluyordu.

Bunlardan 35 bini yolsuzluk suçlamasıyla yargıya sevk edilmişti. Yargıya sevk edilenlerin 150 kadarı, eski Politbüro üyeleri, generaller, bakanlar, eyalet yöneticileri, büyük devlet şirketi yöneticileri gibi çok üst düzey parti ve devlet görevlileriydi.

Kampanya, kısmen bunlardan çıkar sağlama olanakları azaldığından, kısmen de harcamalarla ilgili suçlamalardan korktuklarından devlet görevlilerinin yeni projeleri başlatmakta çekingen davranmaları sonucunda, bazı değerlendirmelere göre ekonomik büyüme hızında 1-1,5 puanlık bir azalmaya yol açmış bulunuyor. Bu kampanyanın ülkeden sermaye çıkışı ve buna bağlı olarak RMB'nin değer kaybında da rol oynadığı düşünülüyor.

Ülkenin işgücü maliyetlerindeki hızlı artış da bu türden bir örnek oluşturuyor. Ücretler ve diğer işgücü maliyet kalemlerindeki artışta ülke yönetiminin, ekonomik büyümeyi iç talebe dayandırmaya, ekonomiyi ucuz işgücüne dayalı üretim yapısından uzaklaştırmaya, reform döneminde çok bozulmuş olan gelir dağılımında iyileşme sağlamaya yönelik politikaları büyük rol oynuyor.

Bu politikalar çerçevesinde 2000'lerin başlarından bu yana ülkede sosyal güvenlik olanakları artırılıyor, çalışma koşullarını iyileştiren düzenlemeler yapılıyor ve asgari ücretler reel olarak hızla arttırılıyor.

Örneğin 2011-2015 yıllarını kapsayan Beş Yıllık Plan döneminde asgari ücretlerde öngörülen ve gerçekleşen ortalama yıllık artış yüzde 13'tü; bu dönemde ortalama enflasyon ise yüzde 3 dolayındaydı.

Nüfus dinamikleri ve ekonomik gelişme yanında bu politikalar sonucunda, Uluslararası Çalışma Örgütü verilerine göre 1998-2013 yılları arasında çalışanların ücretlerindeki yıllık ortalama artış batılı ekonomilerde yüzde 1,5-3 aralığındayken Çin'de yüzde 14 olmuştu.

Dolayısıyla Çin ekonomisinin sorunlarını değerlendirirken bunların birçoğunun değişim projelerinin maliyeti olarak ortaya çıktığı, başarıya ulaşmaları durumunda bu projelerin maliyetlerinin yerini, getirilerinin alacağını hesaba katmak gerekiyor.

Öte yandan yönetimin, sıkıştığında bu projelerde geri adım atarak maliyetlerinden kaçınma olanağı bulunuyor. Bunun bir örneğini ülke yönetiminin RMB üzerindeki değer kaybı baskısını hafifletmek için son zamanlarda sermaye hareketleri üzerinde kontrolleri sıkılaştırması ve merkez bankasının döviz kurlarının belirlenmesindeki rolünü arttırması oluşturuyor.

Bu, yönetimin RMB'nin güncel istikrarı için gelecekte bir uluslararası para olma hedefini ötelemesi anlamına geliyordu.

Talep sorunu: İhracattan iç talebe

Ülke ekonomisinin günümüzdeki sorunlarının, bu tür değişim projeleriyle bire bir bağlantısı olmayan ana kaynağını ise talep yetersizliği oluşturuyor.

Küresel kriz öncesi dönemde ekonomik büyüme bütünüyle ihracata bağlı değildiyse de, yılda ortalama yüzde 26 artan ihracat ekonominin büyüme hızına önemli bir katkı yapıyordu.

Küresel krizle beraber ihracat ve buna bağlı olarak ekonomik büyüme hızı düşmeye başlayınca ülke yönetimi 2008 yılı sonlarında altyapı yatırımlarına dayalı büyük çaplı bir canlandırma programı ve bunu destekleyecek gevşek para politikaları uygulamaya koydu.

Ekonomik büyüme hızını tekrar çift haneli düzeylere çıkarttıysa da, ülkenin idari yapısıyla ilgili aşağıda ele alacağımız nedenlerle bu programın yeterince iyi yönetilememesi, şirketlerin aşırı borçlanması, gölge bankacılık, sanayide fazla kapasite, konut sektöründe balon oluşumu sorunlarının ortaya çıkmasına yol açtı.

Bugün ihracat artık Çin ekonomisinin büyüme motoru değil; 2012 sonrasında ihracatın ortalama yıllık artışı yüzde 5 dolayında, yani ekonominin büyüme hızının altında kalıyor. Buna karşılık tüketim harcamaları, büyük ölçüde büyümeyi iç talebe dayandırmaya yönelik politikalara bağlı olarak ekonominin büyüme hızından hızlı artıyor.

Bunun sonucu olarak tüketim harcamalarının ülke GSYH'sine oranı 2010 yılında yüzde 48 dolayında iken 2015 yılında yüzde 52 dolayına çıkmış bulunuyordu.

Ancak tüketim harcamalarındaki bu artış ihracatın bıraktığı boşluğu henüz dolduramıyor, ekonominin ülke yönetiminin "yeni normal" dediği yüzde 7 dolaylarındaki hızlarda büyümesi, bunu sağlayacak dozda kamu yatırım harcaması ve gevşek para politikası desteğiyle gerçekleşiyor.

Bu, açık veya kapalı olarak kamu borçlanmasında artış anlamına geldiğinden uzun dönemde sürdürülebilir olmasa da, Çin'in kamu borç yükü diğer ülkelere göre düşük düzeyde olduğundan yakın gelecek için bir sorun oluşturmuyor.

Dolayısıyla ülke yönetiminin, iç tüketimin talep içindeki payını arttırmaya yönelik politikalarını uygularken, bu politikalar hedefine ulaşıncaya kadar büyümeyi kamu altyapı harcamaları ile hedeflediği düzeylerde tutabilme olanağı bulunuyor.

Ülkenin tarımsal üretim yapısı ile ilgili gündemdeki reformların da, bir yandan kentleşme yoluyla tüketim, bir yandan tarımdan sanayiye işgücü aktarım yoluyla burada değinmediğimiz nüfus yapısı ile ilgili sorunlara çözüm olarak ekonominin büyümeyi ivmelendirme potansiyeli bulunuyor.

Güncel koşullara bağlı sorunlar

Ekonominin güncel sorunları olan sanayide fazla kapasite, bankalar dışındaki finansman faaliyetlerinin kontrolsüz büyümesi, inşaat sektöründe balon oluşumu, şirketlerin aşırı borçluluğu sorun dörtlüsünün ilk ikisinin çözümüne yönelik gelişmeler oluyor.

Çelik üretimindeki fazla kapasitenin azaltılması için 2016 yılında 30 milyon ton dolayında - Türkiye'nin toplam üretimine, ABD'nin toplam üretiminin yüzde 40'ına denk- toplam üretim kapasitesi olan çok sayıda tesis kapatılmasını, son zamanlarda bankacılık, sigortacılık, sermaye piyasaları denetim kurullarının ortak girişimleriyle gölge bankacılık faaliyetlerinin düzenlenmesine yönelik adımlar atmasını bu şekilde değerlendirebiliriz. İnşaat sektöründe balon oluşumunu ise ülke yönetimi, zaman zaman sektörün frenine basıp, bunun ekonomiye olumsuz etkisi artınca serbest bırakarak kontrol altında tutuyor. Ancak şimdiye kadar şirketlerin borçluluk sorunu konusunda sonuç alıcı adımlar atılmış değil.

Bu sorunla ilgili gelişmelerin ülkenin 2012 yılında göreve gelmiş ve normal koşullarda 2022'ye kadar görevde kalacak Xi Jinping yönetiminin 2017 sonundaki parti kongresinden güçlenerek çıkması ile hızlanmasını bekleyebiliriz.

Bu sorunların bu günden yarına bir kriz oluşturma olasılığı, borçlanmanın şirketlerin genelinde değil, ağırlıklı olarak kamu şirketleri ve inşaat, gayrimenkul, fazla kapasite olan demir-çelik gibi sektörlerde yoğunlaşması; bankacılık sisteminin neredeyse bütünüyle kamu mülkiyetinde olması ve devletin finansal sistemin tümü üzerindeki güçlü bir kontrolü neredeyse olanaksız görünüyor.

İdari yapı: Büyümenin motoru ve freni

Çin'in idari anlamda - politik değil- son derece âdemi merkeziyetçi ve yarışmacı idari olan yapısı ülke için günümüzde bir diğer büyük sorun kaynağı oluşturuyor. Bu yapı içinde her katman altındakilerin hedeflerini belirliyor ama hedeflere nasıl ulaşıldığına, bunun için gereken kaynak konusu da dâhil, pek karışmıyor.

Yerel yöneticilerin terfi olanakları ve ücretleri, başta büyüme hızı olmak üzere, bu hedeflere ulaşmaktaki, diğer yerel yönetimlerle karşılaştırmalı başarılarına bağlı bulunuyor.

Bu da yerel yöneticiler bir büyüme yarışı içinde tutuyor.

Bu yapı bir yandan ekonominin hızlı büyümesinde, bir yandan da birçok sorunun ortaya çıkışında da önemli rol oynuyor.

Küresel krize karşı canlandırma programının kontrolden çıkması ve yukarıda sözünü ettiğimiz sorun dörtlüsünün ortaya çıkmasına yol açan bu yapı, ülkenin yolsuzluk, çevre yıkımı, bozuk gelir dağılımı gibi sorunlarını da derinleştiriyor ve çözümlerini zorlaştırıyor. Temelinde gücün denetimi olan bu sorunun çözümü için geçtiğimiz yıllarda ülke yönetimi yerel yöneticilerin doğrudan seçimi, basın ve yayın organları tarafından denetimi, yargının denetim aracı olarak güçlendirilmesi gibi yaklaşımlara yönelmişti.

Xi Jinping döneminde ise ağırlığın parti iç denetimine verildiği görülüyor.

Ülkede süren yolsuzlukla mücadele kampanyasının da bu çabanın bir parçası olduğu anlaşılıyor.

Bu ülke yönetimlerinin gündeminde baş sırayı aldığından ve bunu sağlamak için idari yapıda birçok değişiklik yapılmış ve yapılmakta olduğundan, yerel yönetimlerin gücünün, bunların etkinliğini fazla düşürmeden denetlenmesinin önümüzdeki yıllarda şu veya bu şekilde başarılacağını varsayabiliriz.

Kısacası...

Kısaca söylemek gerekirse, Çin ekonomisinin sorunlarının çözülüp, çift haneli hızlarda olmasa da Batılı gelişmiş ülkeler ve dünya ekonomisine göre hızlı bir tempoda büyümeyi sürdürme olasılığı hiç de düşük görünmüyor.

Türkiye'nin farklı bir dünya için hazırlıklı olmasında büyük yarar bulunuyor.

Çin üzerine çalışmaları 1980'li yıllarda başlayan ve bu alanda dersler veren Fatih Oktay, yakında çıkacak kitabı "Çin; Ekonomi ve Politika: Yeni Büyük Güç ve Değişen Dünya Dengeleri" ile ülkenin özellikle Mao sonrası dönemine ışık tutuyor.

Kitap, Çin'i her yönüyle derinlemesine ele alan, herkesin okuyabileceği ama geniş kaynakçası ve dipnotlarıyla araştırmacıların da yararlanacağı kapsamlı bir çalışma olarak öne çıkıyor.

800 sayfalık kitabın İş Bankası Yayınları'ndan temmuzun ilk haftasında çıkacak.

Fatih OKTAY - ARAŞTIRMACI/ÖĞRETİM GÖREVLİSİ

https://www.dunya.com/kose-yazisi/cin-ve-degisen-dunya-dengeleri/371488

 

TÜRKİYE HAYALİ

Hedefteki üniter, laik Cumhuriyet: .   ABD'NİN YENİ TÜRKİYE HAYALİ   . .    Samuel Huntington, “ Medeniyetler Çatışması ” adlı kitab...