19 Ağustos 2023 Cumartesi

KÜÇÜK BURJUVALAR

 .  TÜRKİYE'DE TAM ANLAMIYLA VAR DİYEBİLECEĞİMİZ TEK GRUP "KÜÇÜK BURJUVALAR"DIR

"Türkiye hiçbir zaman kapitalizme tam olarak geçemedi, hep ahbap çavuş kapitalizmi içerisinde bocaladı"

Kapitalizm, üretim araçlarının mülkiyetinin özel kesimde olduğu ekonomik sistemin adıdır.

Ekonominin üç temel sorunu olan kim için, kim tarafından ve ne miktarda üretim yapılacağı sorularını kapitalist sitemde, sistemin özünü oluşturan piyasa mekanizması çözer.

Bu sistemde devletin görevleri sınırlıdır.

Devlet genellikle mal ya da hizmet üretmez, üretimin kalitesini denetler, kesintisiz olmasını sağlamaya çalışır.

Kapitalizmin temel unsuru olan piyasa mekanizmasının iyi işleyebilmesi yargının bağımsız olmasına, devletin liyakat sahibi kişilerce yönetilmesine, iş sahiplerinin ve devletle iş yapanların kayırılmamasına, yolsuzlukları gün yüzüne çıkarabilecek denetim mekanizmalarının iyi kurulup işletilebilmesine bağlıdır.  

Ahbap çavuş kapitalizmi; kapitalizmin, bazı unsurlarının eksik olması sonucu ortaya çıkmış bir çeşididir.

Bu sistemde yargı bağımsız değildir, yönetimin güdümündedir.

Devlet liyakat sahibi kişilerin yönetiminde değil iktidar sahiplerinin yakınlığına dayalı kimselerce yönetilmektedir.

Devletle iş yapanlar karşılıklı çıkar paylaşımları içindedir o nedenle kayırma esası geçerlidir.

Yolsuzlukları gün yüzüne çıkaracak mekanizmalar yoktur ya da zayıftır.

Kapitalizm üç temel sınıfa dayanır: Aristokrasi, burjuvazi ve işçi sınıfı.

Aristokrasi, ekonomik, toplumsal ve siyasal gücün soylular sınıfının elinde bulunduğu yönetim biçimidir.

Günümüzde artık böyle bir yönetim şekli kalmadığı için sözcük daha çok "soylular sınıfı" (aristokratlar) anlamında kullanılmaktadır.

Aristokrasi, kapitalizme feodalizmden miras kalmıştır.

Feodal düzen, malikâne ve toprak sahibi lordlarla onların malikânelerinin bulunduğu topraklarda çalışıp, tarımsal üretim yapan serflerden oluşurdu.

Serfler, lorda ait topraklarda ürettikleri tarımsal üründen lorda belirli bir pay verir, ürünün gerisini kendileri alırdı.

Feodal sistem zaman içinde tasfiye olurken lordlar, toprakları küçülmüş olan malikânelerinde yaşamaya devam ettiler.

Aristokrasinin temeli böyle ortaya çıktı.

Bugün günümüzde eski zenginlik ve gücü kalan aristokrat aileler ancak sanayi ya da ticaretle uğraşmaya başlamış olanlardır.

Burjuvazi, kentlerde yaşayan, köylü olmayan, aristokratlar sınıfına da dahil olmayan kişilerin, ailelerin oluşturduğu toplum kesiminin genel adıdır.

Bu sınıf, sosyal statüsünü ve gücünü, eğitiminden, işveren konumundan ve zenginliğinden alır.

Marksist analizden hareket edersek asıl burjuva sınıfı "sanayi ve ticaretle uğraşan varlıklı" ailelerdir.

Bir de küçük burjuvalar vardır.

Bunlar kentlerde doğup, büyüyen memurlar, yöneticiler gibi gruplardır.

Bu iki grubun çıkarları zaman zaman birleşse de çoğu zaman çatışır.

İşçi sınıfı, fabrikalarda, üretim birimlerinde çalışan emek sahipleridir.

Bazı ülkelerde işçi sınıfı sendikalı olarak örgütlenmiş ve daha güçlü bir sınıf haline gelmiştir.

Kapitalizmde her üretim faktörü üretimden pay alır.

İşçi de üretime kattığı emeğinin karşılığında ücret adı altında bir pay alır.

Sendikalar, ücretlerin artırılması, işçi sınıfının haklarının artırılması için çalışırlar.

Aristokrasi, bir ülkede kültür, sanat ve bilimin ilerlemesine destek olur.

Aristokratlar, bu işlerle uğraşan kişilere, kurumlara maddi ve manevi destek sağlarlar.

Onları korumaya alırlar, burs verirler, okuturlar.

Müzeler açarlar, okullar kurarlar, okullara, bilim ve sanat kürsülerine destek sağlarlar.

Burjuvazi bir ülkede sanayinin, ticaretin gelişmesine, kalitenin artmasına, gerekli yatırımların yapılmasına ön ayak olur.

Öte yandan burjuvazi üretim birimlerinin sahibi olarak ülkede söz sahibi olur ve ülkenin ekonomik, sosyal ve siyasal politikalarının yönlendirilmesinde etkin rol oynar.

İşçi sınıfı, eğer emeğinin karşılığında yeterli ücret alabiliyorsa üretime katkısını en üst düzeye çıkarır. 

Bir de Marx’ın küçük burjuvalar dediği bir grup vardır.

Bu grup; gelir düzeyi düşük ya da orta düzeyde olan kentli sınıfları tanımlar.

İşçi sınıfı ile burjuvazi arasında yer alan esnaflar, zanaatkârlar, memurlar bu grubun üyesi kabul edilir.

Türkiye’nin durumu ilginçtir.

Aristokrasi, Osmanlı’da da Cumhuriyet döneminde de olmamıştır.

Bunun temel nedeni Osmanlı’da, batıda görülen feodal yapının olmamasıydı.

Her ne kadar kendisine timar adı altında toprak verilmiş sınıf olsa da bunlar hiçbir zaman kendi başlarına buyruk, Sultan karşısında güçlü yerel güçler olamadılar.

O nedenle bizde yerel yönetimler de güçlenemedi ve hep merkeze bağımlı kaldılar.

Dolayısıyla feodal beylikten aristokrasiye geçiş olmadı.

Osmanlı’da da Türkiye’de de burjuvazi, hiçbir zaman geniş sayıda bir sanayi ve ticaret burjuvazisi düzeyine çıkamadı.

Daha çok bir bölüm esnafın biraz daha üst düzey gelir elde etmesiyle sermaye sahibi olmasına dayalı bir esnaf burjuvazisi düzeyinde kaldı.

Ya devletten aldığı işlerle geçinmeye çalıştı ya da devletin dediklerinin dışına çıkmamaya özen gösterdi.

O nedenle burjuvazi, az sayıdaki istisnası dışında, bizde daha ileri bir demokrasi için, eğitimde bilime dayalı bir yapı kurulması için, yargının bağımsız olabilmesi için mücadele verecek bir bütünsel yaklaşıma ulaşamadı.

1960’lardan başlayarak güçlenir gibi görünen işçi sınıfı ise güç anlamında, son 30 yılda iyice geri gitti.

Bir dönem sendikalar güçlenmişti, askeri darbelerin de etkisiyle güçlerini yitirdiler ve bir daha eski güçlerine kavuşamadılar.

SGK kayıtlarına göre bugün Türkiye’de sendikalı işçi sayısı toplam işçi sayısının sadece yüzde 11’ini oluşturuyor.

Türkiye’de tam anlamıyla var diyebileceğimiz grup "küçük burjuvaların" oluşturduğu gruptur.

Küçük burjuvalar, gelirinin etkilenmemesi için birçok şeyden vazgeçebilecek bir sınıftır.

Ne burjuvazi kadar güçlü ne de işçi sınıfı kadar devrimcidir.

Başka nedenleri de var kuşkusuz ama bir yandan da bu sınıfsal eksikler nedeniyle Türkiye hiçbir zaman kapitalizme tam olarak geçemedi, hep ahbap çavuş kapitalizmi içerisinde bocaladı durdu.

-        Mahfi Eğilmez*  09 Ağustos 2018

https://t24.com.tr/haber/mahfi-egilmez-turkiyede-tam-anlamiyla-var-diyebilecegimiz-tek-grup-kucuk-burjuvalardir,674348

 

16 Ağustos 2023 Çarşamba

GENOMBİLİM

. -  GENOMBİLİM     .

“İnsan genomu ve ona ilişkin bilgiler yaşamımızı değiştirecek…

Genombilim sadece teknolojik sınırları değil, sosyal, hukuki ve etik sınırları da zorlayan ve hızla gelişen bir alan.

Nitekim DNA dizileme teknikleri öylesine hızlı evrim geçiriyor ki, son on yılda geliştirilen yöntemler şimdiden eskimiş durumda.”

Genombilim kamuoyunda ilk kez İnsan Genom Projesi’yle gündemleşti.

Dünyanın dört bir yanından binlerce bilimcinin tam 13 yıl emek verdiği proje yaklaşık üç milyar dolara mal oldu ve 2003 yılında başarıyla sona erdi.

Ortaya çıkan “harita” çok önemli olmasına karşın, ancak başlangıç niteliğinde bir adımdı.

O günden bugüne binlerce insanın genom dizilimi çıkarıldı.

Bugün bir kişinin genom dizilimini çıkarmak sadece birkaç gün alıyor ve oldukça ucuzladı.

Gittikçe yaygınlaşan kişisel genom dizilemeyle birlikte, kişiselleştirilmiş tıp çağı gelip kapımıza dayanmış durumda.

Genombilim, diğer adıyla genomik, dünyamızı hayal edemeyeceğimiz biçimlerde değiştireceğe benziyor.

Teknoloji odaklı olması nedeniyle son yıllarda biyolojinin belki de en hızlı gelişen dalı olan genomik, aslında epey geniş kapsamlı bir alan. 

https://youtu.be/qL8Ne1i_3Zc

 

Son Sözü Genom Söyler

“Yarımızdan çoğunun yaşamı, içinde bulunduğumuz modern çevrede bizi riske atan genetik duyarlılıklara bağlanabilen karmaşık yapılı bir hastalık nedeniyle son bulacak.”

Geçtiğimiz birkaç yüzyılda insanın ortalama ömür süresi neredeyse iki katına çıktı.

Araştırmacılar tıp alanındaki bilgi birikimi ve teknolojik gelişmeler sayesinde artık pek çok hastalığa çare bulabilmekte.

Ne var ki, bir sevdiğimizin kansere yakalandığı ya da bir aile büyüğünün Alzheimer’la boğuştuğu haberlerini daha sık alır olduk.

Acaba bizi bu kadar çaresiz bırakan hastalıkların altında yatan nedenler nelerdir?

Genetik yapımız mı bizi kaçınılmaz olarak bu yola sürüklüyor?

Georgia Tech Üniversitesi’nden genetik profesörü Greg Gibson, genomlarımız ile modern kültür arasındaki çatışmanın kronik hastalıkların artmasındaki en önemli neden olduğunu öne sürüyor.

Bir başka deyişle mevcut genetik yapımızla, hazır gıdalar, bol şekerli besinler ve hareketsiz yaşantı gibi unsurlarla ördüğümüz yeni dünyamızda yaşamakta zorlanıyoruz.

Kanser, diyabet, astım, bağırsak hastalıkları, Alzheimer ve hatta depresyon.

Tüm bu rahatsızlıklarla genomumuzun bir ilişkisi olduğu kesin, ama örneğin, bir “kanser geninden” bahsetmek de pek mümkün görünmüyor.

Aksine, hayli genç bir türün bireyleri olarak sahip olduğumuz genomumuz bir bütün olarak, karşılaştığı sorunlarla baş edemediğinde hastalıklar ön plana çıkıyor.

Prof. Gibson, çağımızın yaygın hastalıklarıyla ilgili pek çok sorunun yanıtını Son Sözü Genom Söyler’de herkesin anlayacağı bir dille veriyor.

https://www.iskultur.com.tr/son-sozu-genom-soyler-2.aspx

 

15 Ağustos 2023 Salı

GİZLİ TOPLULUKLAR

 - GİZLİ TOPLULUKLAR

.    İŞGÜZARLAR MI, KOMPLOCULAR MI?

Gizli topluluklar gizli çalışırlar ve varlıklarının fark edilmesini istemezler. Hedefleri nelerdir? Peki ya komplo teorileri?

İddiaya göre Papa'yı öldürmek, dünya hakimiyetini ele geçirmek ve Fransız Devrimi'nden sorumlu olmak istiyorlardı - ve bunlar İlluminati düzeninin sözde karanlık entrikalarından sadece birkaç örnek. 

Gizli cemiyet bugüne kadar çok sayıda romana, uzun metrajlı filme ve belgesele konu olmuştur. 

Ve "aydınlanmış olanlar" hakkında hala efsaneler ve komplo teorileri var, çünkü Latince "illuminati" kelimesinin anlamı budur.

Dünya tarihindeki büyük olaylar söz konusu olduğunda neden her zaman gizli toplumların pastada parmaklarının olduğu varsayılır? 

Ve gerçek hedefleri nelerdir?

Değerler ve hedefler, gizli topluluğa bağlı olarak büyük ölçüde değişebilir. 

Göttingen Üniversitesi'nde Erken Modern Tarih ve Bilim Tarihi Profesörü Marian Füssel, "Dini, politik ve ekonomik ve ezoterik dünya görüşlerine kadar uzanıyor" diyor. 

İlk gizli cemiyetler, mutlakıyetçi bir hükümete isyan eden veya en azından kendilerini yasaklanmış bir davaya adamak isteyen cemaatler olarak ortaya çıktı.

 18. yüzyılın sonunda İlluminati özgür bilim ve aydınlanma için çabalıyordu.

Füssel, "18. yüzyılda İngiltere'den başlayarak gizli topluluklarda gerçek bir patlama oldu" diyor. 

"Masonlar aslen inşaatçılar ve mimarlardı, ilk önce barlarda bir araya gelerek siteler arasında tartışmak için." 

Bugüne kadar idealleri özgürlük, eşitlik, kardeşlik, hoşgörü ve insanlıktı - o zamanlar özellikle yaygın olan moda sözcükler değil. 

Fikirlerini özgürce paylaşabilmek için arka odalarda, daha sonra kendi odalarında ve evlerinde buluştular.

Masonluğun teşkilatı ve ritüelleri hakkında bugün oldukça fazla şey bilinmektedir. 

Ancak gizli topluluk bilgilerin dışarı sızmasını nasıl engelledi?

 Marian Füssel, "Üyeler, sır olarak yemin edecekleri bir yemin ederler" diye açıklıyor. 

Genellikle farklı gizlilik seviyeleri vardır. 

Yeni üyeler henüz her şeyi bilmiyor. 

Ancak güvenilir olduklarını kanıtlamış olanlar daha derinden inisiye edilir.

Masonlar gibi gizli topluluklar, belirli bilgileri yalnızca belirli bir grup insan arasında dolaştırmaya çalışırlar. 

Varlıklarını bile gizleyen gizli topluluklarda durum daha da karmaşıktır. 

Füssel, "Bir kuruluş gerçekten gizli kalmak istiyorsa, bu neredeyse ancak yüz yüze iletişim yoluyla yapılabilir" dedi. 

İlk teması kurarken dikkatli olmak özellikle önemlidir: diğer kişi aslında aynı değerleri paylaşıyor mu? 

Bazıları ayrıca şifreli mesajlar veya gizli karakterler kullandı.

İnternet çağı, güvenli iletişim açısından hiçbir şeyi değiştirmedi. 

Profesör Füssel, "Ancak, internetin yaygınlaşmasından bu yana komplo teorileri yeni bir yükseliş yaşadı" diyor. 

"O zaman bütün bir komplo çorbası genellikle birlikte karıştırılır.

Birbirleriyle hiçbir ilgisi olmasını istemeyen gruplar arasındaki bağlantılardan genellikle şüphelenilir." 

Başta İlluminati olmak üzere bazı gizli toplulukların dünya çapında güç kullandığı varsayıldı. 

Ama bu bir abartı. 

Marian Füssel, "İnsanların basit açıklamalara ihtiyacı var. Ve bu örgütler faaliyetlerini gizli tuttukları için spekülasyona çok yer açıyorlar" diyor.

Bugün dünya çapında kaç tane gizli örgütün var olup olmadığı ve kaç tane olduğu da tamamen spekülasyon. 

Tarih uzmanı, "Belki bunu 20 veya 30 yıl içinde bileceğiz" diye tahminde bulunuyor.

Örnek 1: Masonlar

Masonlar, 18. yüzyılın başında inşaat ustaları ve mimarlar loncalarından kuruldu. 

Gizli topluluk Avrupa'ya yayıldı ve localar adı verilen yerel gruplar halinde örgütlendi. 

Özgürlük, eşitlik, kardeşlik, hoşgörü ve insanlık beş idealine göre, tüm sosyal sınıflardan ve dini inançlardan insanları birleştirir. 

Üyeler gizlilik yemini etse de, bazı Masonik ritüeller bilinmektedir ve hatta birçok kütüphanede bulunabilir. 

Önde gelen üyeler arasında bir dizi Amerikan başkanı, aynı zamanda mimar Gustave Eiffel, Johann Wolfgang von Goethe ve Wolfgang Amadeus Mozart da vardı.

Masonlar, aydınlanmış düşünce ve eylemleriyle, şu anda batı dünyasında yaşadığımız gibi, açık bir topluma ve özgür bilime katkıda bulundular. 

Bugün, diğer şeylerin yanı sıra, hayır kurumlarıyla bağlantılı olarak ortaya çıkıyorlar. 

Bu yüzden ihtiyaç sahiplerinin ucuz gıda alabilecekleri birçok gıda bankası düzenliyorlar.

Örnek 2: Illuminati

Gül Haçlıların en iyi öğrencilerini işe alacağından korkan filozof Adam Weishaupt, 1776'da Ingolstadt'ta Illuminati'yi (Latince: "aydınlanmış olanlar") kurdu. 

Amacı, geleceğin akademisyenlerine kiliseyi eleştiren literatüre erişim sağlamaktı. 

Her şeyden önce, Illuminati bir tür entelektüel okuma çemberiydi. 

Bununla birlikte, gizli topluluk hızla büyüdü ve Adolf Freiherr Knigge gibi önde gelen üyeleri de kendine çekti. 

İlluminati zirvedeyken yaklaşık 1.500 üyeye sahipti. 

Johann Wolfgang von Goethe de onlara katıldı - ama sözde sadece onları keşfetmek için.

Tanındıktan sonra, tarikat nihayet 1785'te yasaklandı ve parçalandı. 

Gizli toplumu canlandırmak için tekrar tekrar girişimlerde bulunuldu. 

Ama başarı olmadan.

Örnek 3: Ku Klux Klan

Masonlar ve İlluminati ile karşılaştırıldığında, Ku Klux Klan -kısaca KKK- herhangi bir demokratik, aydınlatıcı hedefi temsil etmiyor, ancak Amerikan İç Savaşı'ndan sonra Amerika'da siyahların yeniden köleleştirilmesi için şiddetle savaştı. 

Maskeli, özellikle geceleri eski kölelere saldırdılar, evleri yaktılar, şiddet uyguladılar, kaçırdılar ve öldürdüler. 

KKK liderliği giderek artan bir şekilde kontrolü kaybetti, öyle ki 1871'de kendi kendini dağıttıktan sonra bile çok sayıda başka suikast gerçekleştirildi.

1915'te Ku Klux Klan yeniden canlandı. 

İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra ABD, özellikle Klan ile savaşmaya başladı ve çok sayıda saldırı ve cinayeti çözdü. 

Bugün Ku Klux Klan'ın birkaç bin takipçisi olduğu tahmin ediliyor ve ABD Başkanı Barack Obama'nın seçilmesinden bu yana yeni bir akın yaşadı.

 Marion Martin

https://www.geo.de/geolino/mensch/4531-rtkl-geheimbuende-wichtigtuer-oder-verschwoerer


22 Temmuz 2023 Cumartesi

VUR BALTAYI YEŞİL AĞACIN BELİNE

 -  KUŞADASI’NDA VUR BALTAYI YEŞİL AĞACIN BELİNE!

Türkiye haritasına bakınca, Aydın-Kuşadası’nın biçimi uzun burunlu bir kişinin, gür bir kaşla batıya doğru bakışını andıran bir görüntüyü seçersiniz.

Kaş diye gördüğünüz, Kese dağı, Pamucak alnı, Dilek Yarımadası burnu, Balat dudakları, Didim keçi sakallı çenesi gibi görünür.

Kabaca Kuşadasının yüzölçmü 264 km², şeftali, zeytin ile mandalin bahçeleri kesilerek iki katlı yazlıklarla dolmuş Karaova, Davutlar, Güzelçamlı ovalarının toplam alanı yaklaşık 1725 hektardır.

Bu alan içinde Davutlar düzü ile tarım alanının yaklaşık 570 hektarı “Davutlar Ovası Tarımsal Alan Koruma Planı” içinde olup yapılaşmaya kapalıdır.

Bu kararı kim aldıysa gönülden kutluyorum.

Birinci sınıf tarım alanı olan bu düzlüklerde yazlıkların kapattığı yapılaşma alanı genişliği yaklaşık 870 hektardır.

1957 Yılından günümüze, düzdeki tarım alanının toplam yaklaşık % 50 yapılaşmıştır.

Kalan %50 kısmının 570 hektarı kısmı koruma altında olup, bu kısmın % 66 kapsamaktadır.

Neredeyse, Kalafat Dağı eteğinden başlayıp, Kuşadası-Soğucak yolunun güney, güney-batısı, yol ile deniz aralığında, ayrıca bir kilometre doğusundaki tepelerin tümü de yapılaşmıştır.

Kuşadası Belediyesinden alınan bilgilere göre, Kuşadası köyleri içinde olmak üzere yaklaşık 4665 hektar tepelik alan yerleşim ile yapılaşmaya açılmış, lüks konutlarla doldurulmuştur.

Kuşadası’nda yeşil doğa olarak elde kalan, Kalafat Dağı ile Tüllüoğlu Tepe-Değirmendere arasında kalan binyıllar boyunca depremlerin çökerttiği İğdecik Boğazıdır.

Ayrıca bunun doğuda süreği olan Gökçealan(Burgaz) ile Kirazlı arası dünyanın en görkemli, korunmuş yeşil alanıdır.

Elde kalan yeşillere bakarak, Kuşadası’nı uçmaktan(cennetten) bir köşe derseniz küçümsemiş olursunuz.

Kalan yeşil alanda düzde zeytin, üzüm bağı, incir, ceviz, şeftali, mandalin çiftlikleri, kırsal tepelerde menengiç ağaçları var.

Güney-doğu Anadolu’da menengiç çalıları ile fidanlarına Antep Fıstığı aşılanarak çok büyük kazanç elde ediliyor.

Bu yeşil alana kaçak güçek yapılan her yapı, Kuşadası’nın bağrına sokulan bir hançerdir.

Kuşadası’na gelip de yeşiline bayılan her yatırımcı, öncelikle yeşili kaldırıp üzerine betonarme yapıyı dikmektedir.

Bu işi yapan her kişi “Doğa Yağusudur (düşmanıdır)”.

Buna izin veren, ya da göz yuman her yönetici “Suçu paylaşan” kişidir.

Dün, EKODOSD’dan Bahattin bey ile Meteoroloji Müdürlüğünden Harita Müh. Derya Koçyiğit, İstanbul Orman Fakültesinden emekli Prof. Dr. Hüseyin Cahit Şat, ile kızı Özyeğin Üniversitesinden peyzaj mimarı Doç. Dr. Beyza hanım beni ivedi Orsen Sitesine çağırdılar.

Kırmızı iki tekerime binip hızla Orsen’in, dev gibi gölgelik kahvesine ulaştım.

Orsen, kıyıdaki Jangıl diye bilinen çay bahçesinin hemencecik arkasında.

Genelde üç katlı yazlık evlerden oluşuyor.

Gölgeyi yapan, Kuşadası Belediyesinin edincinde olan, tek gövdeli bir dişbudak ağacı.

25 metre genişliğinde saçağı olan dişbudak ağacının altı yoğun bir gölge.

Gövdesi üç fidanın birbirine sarmaşıp kaynaşmasından oluşmuş.

Çapı 25 metre. O sepserin gölge altında aydınlar kitap okuyorlar, akşamları ise canlı müzikle yemek yeniliyor. Pideci ile çay bahçesini işleten genç yönetici ağacı canı gibi koruyor.

Orsen yazlıkları 1980’li yıllarda yapılmış.

Ne var ki, ağacın arkasında yer alan konutlar, ağacın saçakları nedeniyle denizi göremiyoruz diye sürekli yakınıyor.

“Kesin bu ağacı”

Bu ne gaddarlık!

İki kişi denizi görecek diye, her gün gölgesinden en az 100 kişinin yıllar boyu yararlandığı, bir “anıt ağaç” olmuş dişbudağı göz göre göre kesmek!

Bu ne acımasızlık!

Ayrıca kurutmak için ağacın köküne kezzap döküldüğü de söyleniyor.

Bu ne yeşil düşmanlığı!

İşletmeci, yakınmaları durdurmak için taç kesiminden iki kamyon dolusu kesim yapıyor.

Bu bir kıyımdır.

Oysa, ağaç temel altındaki suları emdiğinden, depremde sıvılaşmayı önler, evleri göçmekten kurtarır.

Bunu defalarca televizyonlarda anlattım.

Mimar Sinan bile yaptığı tüm cami, saray, han, köprü ile çarşıların çevrelerine su kuyusu açtırmış, ayrıca ağaçlar dikerek depreme dayanıklı biçime dönüştürmüştür.

O dişbudak ağacı ivedilikle “anıt ağaç” olarak onaylanıp, korum altına alınmalıdır.

Kısacası, Kuşadası’nda doğa korumacıları ile çevreciler olmasa, içinde yapıların dolduğu kup kuru bir alana dönüşecek.

.  Biz nasıl böyle yeşilden nefret eden, değerlerimizi hiçe sayan bir ulusa dönüştük.

.  22 Temmuz 2023, Kuşadası

.    Prof. Dr. Övgün A. Ercan,

İTÜ Maden Fakültesi, Jeofizik Y. Müh.

*********************************************************************************************


20 Temmuz 2023 Perşembe

COUNCİL OF FOREİGN RELATİONS

 -       COUNCİL OF FOREİGN RELATİONS (CFR) NEDİR?

Herkese Merhaba…

Bu yazımızda size ilginç ve bir o kadar sıra dışı bir konu hakkında bilgi vermeye çalışacağım.

Council of Foreign Relations (CFR) yada kısaca Dış İlişkiler Konseyi Yahudilerin dünya ülkelerine ait politikaları kendi kontrolleri altında tutmak amacıyla Yahudi asıllı Walter Lippman liderliğinde 29 Temmuz 1921’de kurulan New York merkezli bir kuruluş olup kuruluşun ayrıca Washington’da bir ofisi bulunmaktadır.

CFR uluslararası ilişkiler alanında isim yapmış akademisyen ve araştırmacılardan oluşan bir think-tank’i (kısaca Ar-Ge dediğimiz araştırma geliştirme merkezi) de bünyesinde barındırmaktadır.

Konseyin bugün finans, iletişim, akademi, istihbarat, teknoloji alanlarında etkin konumlarda bulunan 4000 civarında üyesinin olduğu düşünülmektedir.

Özellikle Amerika’daki istihbarat örgütleri üzerinde oldukça güçlüdür. 

FBI, CIA, DIA, DEA şefleri bu örgütün (yada kuruluşun) üyesidir. 

Ayrıca, dünyayı yöneten gizli örgütlerde ismi sıkça geçen Rockefeller ailesinin bir ferdi olan David Rockefeller, CFR’nin onursal başkanı olarak kabul edilmektedir.

Konsey, çalışma grupları oluşturmakta, kitap ve raporlar hazırlatmaktadır.

Konseyin yayınladığı Foreign Affairs dergisi alanının en etkili yayınlarından biri olarak bilinmektedir.

Bu kuruluşun en ilginç yanı ise sadece Püriten kökenli kişileri kabul etmesidir. 

Püriten, 16. ve 17. yüzyıllarda I. Elizabeth’in İngiliz Kilisesi’nde başlattığı reformist harekete karşı çıkan, kendini “saflığı” aramak olarak tanımlayan bir Protestan doktrin ve ibadet şeklidir.

CFR diğer adıyla Dış İlişkiler Konseyi “Dış Çember’deki” en büyük kuruluştur.

Yalnızca Amerika Birleşik Devletleri’nde doğan Püriten kökenli kişilerin kabul edildiği teşkilat, devlet yetkilileri, sanayici ve avukat, hakim, profesör, doktor gibi akademik kariyer sahiplerinden oluşur.

Komisyonun belirlediği ülkenin dış politikasının uygulamasından sorumludur.

Bu kuruluşun bütün maddi giderleri Yahudi J.P. Morgan &Co.,Cornegie Vakfı,Rockefeller Ailesi ve öteki Yahudi Wall Street bankerleri tarafından karşılanır.

Bu çevrelerin yoğun destekleriyle “kuruluşundan” çok kısa bir süre sonra “dış politikada” etkili rol oynamaya başlamıştır.

37 daimi üyenin 10 tanesi Yahudi, diğerleri ise yüksek dereceli Mason’dur.

Alper Kaya

10 Temmuz 2016

Kaynak:

https://www.tech-worm.com/council-of-foreign-relations-cfr-nedir/

 

3 Temmuz 2023 Pazartesi

YAĞMA HASANIN BÖREĞİ

KUŞADASI’NDA, YAĞMA HASANIN BÖREĞİ

Kuşadası, Aydın ilinin Ege adalarını 20 kmlik körfeziyle, kuzeyde Kalafat Dağı, güneyde Samson Dağı Dilek Ulusal Parkı kollarıyla kucakladığı yerdir.

Burası öyle bir yer ki, Doğuda Tüllüoğlu Dağı, zeytinliklerle, incir bahçeleri, kirazlıklar, bağlarla örülü Kirazlı, Soğucak, Yaylaköy, Caferli Tepelerini arkasına almış, Türkiyenin en iri, en tatlı şeftali, mandalina bahçelerinin döşeli olduğu sulak, verimli Karaovası bulunur.

1955 li yılllarda denizin yararlarının ayırdına varan Aydınlılar, özellikle Nazillililer, Sökeliler önce Kuşadası içindeki Kesedağ, Türkmen, Yatlimanı, sonraları Pilavtepeye doğru yapılarını kondurarak, kentin içini çok katlı. yapılarla doldurdurmuşlardır.

Sonra, 20 km boyunca kumsalı olan en verimli topraklar olan Karaova da Türkiyenin en büyük yazlığı olan Nazilli Dinlence Köyünü, Kadıkalesi denilen Anaia antik kentini, sarıp içine alacak biçimde kondurmuşlardır.

Bunu izleyenler öteki yatırımcılar, yazlıkçılarca doğanın bağrına her eklenen yazlıkla Kuşadası’nı hançerleyerek, deniz kıyısındaki kumsaldan Yaylaköy, Soğucak, Caferli tepelerine doğru diktikleri depreme dayanıksız iki, üç katlı yazlık evlerle meyve, zeytin bahçelerine yayılmaya başlamışlardır.

Böylece, Türkiyenin önde gelen göz bebeği tarım alanlarından Karaova şeftali bahçeleri, betonarme yapı ormanına dönüşmüştür, dönüşmektedir.

Güneyde, Dİlek Yarımadasının bağrında Davutlar ile Güzelçamlı kentleri her yıl genişleyerek yemyeşil doğayı ak yapılarla ortadan kaldırmakta, ortalığı silip süpürmektedir.

Bununla kalmamış, güney-doğudaki Ağaçlı köyünden doğru Söke, tepelerden doğru Kuşadası’na çok katlı apartmanlarla sarkmaya başlamıştır.

Kuşadası ile doğası her yandan tam bir kuşatma içinde yok edilmektedir.

Çevresine yazlıkları kondurdukları, Tetis Denizinin son kalıntısı Kocagöl, kaşık gölüne dönüşmüş, Yumurtatepe yanardağı taş ocakları ile yapıların saldırısına uğramıştır.

Kişisel kazancını, doğa güzelliklerini yok etmekten üstün gören, yeni yetme yapımcılar, kalan yeşil ile doğa anıtlarına doğru diktikleri bol kazançlı betonarme yapılarıyla saldırıya geçmişlerdir.

Yeter ki arkana yaslanacağın, bir dayı, siyasi gücü al, yerelleri yaptığın bağışlarla sustur, her işi kılıfına uydur, yapılaşma yasaklı yerlere bir koyup, yirmi alacağın konutları kondur sat, çok çok geberircesine kazan, boğazına kadar dolara boğul, yetmesin, bir daha bir daha, daha çok daha çok diyerek, çoğunuz doğmadığınız, göçerek geldiğiniz bu eşsiz Kuşadası doğasını bir daha geri gelmemecesine yok edin.

Şuna yanıyorum ki, bu gibi çıkarcılara, kurdukları düzenle, işini kılıfına uydurarak sürdüren bu yolsuz, yöntemsiz, özensiz, doğaya saygısız, talancı kişilere de başarılı iş adamı densin, toplumdan saygı görsünler.

Sen, siz ey doğa talancıları, çıkarcılar, yediğiniz halt için hiç sorgulanmayın, göğsünüzü gere gere aramızda dolaşın.

Son olarak Kirazlı yolu üzerinde ormanlar, zeytin bahçeleri yok edilerek çok katlı apartmanlara dönüşürken, Kuşadası göbeğinde yeşil kalmış, deprem üreten ana kırıklarıyla depremlerin savaş alanı olan yemyeşil Kalafat Dağı son yıllarda türeyen özellikle Eviz Yapının ele geçirmesiyle lüks yapılaşma saldırısı altındadır.

Duyuşuma göre Kalafat Dağına yeni küme konutlar yapılacakmış.

Levhaları dikilmiş, toprak kazıları sürdürülüyor.

Bu demektir ki, 50 ile 80 bin kişi kente yamanacak.

Biz Kuşadası, Davutlar, Güzelçamlı çevre korumacıları olarak, 26 Haziran 2023 pazartesi günü 11-13 arası, yaklaşık 25 kişi Kuşadası’nın sayın, genç başkanı Av. Ömer Günel ile İbrahimaki de çok verimli bir toplantı yaptık.

Sayın Günel, bizler gibi doğa, kültür ile sanat sever, korumacı düzgünlüğünden kuşkum olmayan bir yerel bir yönetici.

Doğa korumacı ile çevrecilerin tüm sorularını büyük bir sabır, olgunlukla yanıtladı.

Çıkan sonuç şu ki, biz tüm kısıtlamaları koysak da, arkasına dayılarını, siyasi gücü alan her girişimci Kuşadası’na talan etmeyi sürdürebiliyor.

Nasıl mı, yapılaşmaya kapalı alan için kazanç sever girişimci, önce en üst yönetime yanaşıyor, bakanlıktan 1/100,000 ilk haritayı çıkartarak yasaklı alanı yapılaşmaya açtırıyor.

Bakanlık ABB ye 1/5,000 ilk yapılaşma yayılımını düzenlemesini yapmasını buyuruyor.

Aydın Büyükkent Belediyesi söyleneni yapıyor.

Sonra Kuşadası yerel belediyeye 1/1,000 lik yerleşim yayılımını bitirmesi buyuruluyor.

Onlar da verilen buyruklara uyarak tıpış, tıpış denilenleri, yasa, doğa ile kısıtlamalara uygun olmasa da yapıyorlar.

Kısacası, "Yağma Kuşadasının böreği".

Kılıfını uydurursan, yasak, kısıtlama yok.

Sonra, dağda, bağda, bayırda yollar açılıyor, yamaçta sekiler yapılıyor, ağaçlar kesiliyor ya da taşınıyor, dağlar kürünüyor, kayalar patlatılıyor, bu doğa soygunu, bir avuç işbirlikçinin çıkarı için sürdürülüyor.

Kim bunlar, belli değil mi.

Adıyla sanıyla belli.

Bunları yapan kişilere "bey", "beyefendi" deniliyor.

Şimdi bir deprem bilimci olarak, Kalafat Dağına bakıyorum.

Kuşadası birinci derece deprem bölgesi.

Daha 2020 de Sisam da M7,0 büyüklüğünde bir deprem oldu.

Ortalığı kırdı geçirdi.

Kalafatdağı’ndan ap açık geçtiği görülen, kırık aynaları deprem üreten kırıklardır.

Kalafatdağı’nı paramparça eden kırıklar üzerine dikilmesi tasarlanan yapıların yapılmasına en üst, üst ile alt yönetimler göz yumsa da bizler, "nasıl olsa atı alan Üsküdar’ı geçmiş" diyerek öylece bakacak mıyız…

Kalafatdağı’nın doğası göz göre göre yok edilirken öylece izleyecek, üzülecek, aramızda irdeleyip, dedikodu yapmakla yetinecek miyiz.

Yarın deprem olup da orada ev alanlarının canı kıyıldığında,

-      "Deprem takdiri ilahidir. Bu ölenlerin kaderidir. Onlar şehit oldu" diyecek siyasi yöneticilerin peşinden mi gideceğiz?

Bu yalan, bu talan ne zaman bitecek?

Yok edilen, Kuşadası için yapılacak hiçbir şey yok mudur?

Yerel yöneticilerin sorumluluğu yalnızca, durumu açıklamakla mı sınırlıdır.

Sen, ey bu yazıyı okuyan yurttaşım.

-      Sen ne düşünüyorsun?

Yoksa Türkiye talan edilirken, altımızdan halı gibi çekilen ülkemiz, kıyılarımız, doğamız, doğal yaşamımız giderken, sana, bize hiç sorumluluk düşmüyor mu?

Yoksa "çaresiziz" diyerek öyle miskin miskin oturmayı sürdürelim mi?

.         03.07.2023

.    Prof Dr Övgün Ahmet Ercan,

İTÜ, Jeofizik Yüksek Mühendisi,

Jeofizik Müh. Odası Deprem Bilim Üyesi.



TÜRKİYE HAYALİ

Hedefteki üniter, laik Cumhuriyet: .   ABD'NİN YENİ TÜRKİYE HAYALİ   . .    Samuel Huntington, “ Medeniyetler Çatışması ” adlı kitab...