18 Haziran 2024 Salı

YARGININ SİYASALLAŞMASI

 .  YARGININ SİYASALLAŞMASI:

Modern insan hakları doktrininin temelinde "hukuk devleti" anlayışı yer almaktadır.

Hukuk devletinin en önemli unsurlarından biri de, kuvvetler ayrılığının bir uzantısı olarak, bağımsız ve tarafsız yargıdır.

Kuvvetler ayrılığı ilkesinin dönüşüme uğramasıyla birlikte yasama ile yürütme erkleri arasındaki ayrım belirsiz bir hale gelmiştir.

Yasama erkinin, seçim sistemlerinin de etkisiyle, yürütme erki içinde erimesi yargı erkinin iktidarın sınırlandırılmasındaki rolünü ve önemini arttırmıştır.

Bu durum aynı zamanda yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı üzerindeki siyasal baskıyı da arttırmaktadır.

Bu baskının çeşitli boyutları olmakla beraber yasama organındaki hâkimiyeti ve yargı organları üzerindeki yetkileri düşünüldüğünde en büyük baskı yürütme erkinden gelmektedir.

Yargı erki üzerindeki bu baskılar meşruiyetini siyasi iktidarı insan hakları lehine sınırlandırmaktan alan hukuk devleti anlayışını tehdit etmektedir.

Yargının siyasallaşmasının tek nedeni yargı erki üzerinde yürütme erkinin sahip olduğu yetkiler değildir elbette.

Siyasallaşma kimi zaman da doğrudan yargı erkinin kendisinden kaynaklanmaktadır.

Bu nedenle yargının siyasallaşmasının çok boyutlu bir olgu olduğunu söylemek gerekir.

Modern siyasi iktidarın gelişim safhasında ulusal egemenlik ilkesi kabul edilmiş ve siyasi iktidarın kaynağına ulus yerleştirilmiştir.

Siyasi iktidarın kaynağı değiştikten sonra sıra onun niteliklerini değiştirmeye gelmiştir.

Mutlak ve sınırlandırılamaz olarak kabul edilen egemenlik, kuvvetler ayrılığı ve hukuk devleti gibi temelinde modern düşüncenin olduğu doktrinler tarafından önce bölünmüş daha sonra da belirli sınırlar içerisinde hareket etmeye zorlanmıştır.

Bu sınırlar günümüzde insan hakları olarak adlandırılmakta ve iktidarı sınırlandırmanın tarihsel somut belgeleri olan anayasalar tarafından güvence altına alınmaktadır.

Siyasi iktidarın, daha açık bir şekilde ifade etmek gerekirse siyasi iktidarı kullanma yetkisinin yasama, yürütme ve yargı erkleri arasında paylaştırıldığı yeni yönetim anlayışında tüm erkler anayasadan aldıkları yetkileri yine anayasada belirtilen sınırlar içerisinde kullanabilir.

İşte tam burada yargı erkinin önemi ortaya çıkmaktadır.

Yargı erki, yasama veya yürütme erkleri kendilerine çizilen sınırların dışına çıktıklarında ona dur diyecek bir erk olarak tasarlanmıştır.

Yargı erki bu konumu nedeniyle günümüzde, yoğunluğu ülkeden ülkeye değişmekle birlikte, zaman zaman siyasal erkler olan yasama ve yürütme erklerinin hedefi olmaktadır.

Günümüz demokrasilerinin çoğunda, çeşitli seçim sistemlerinin de etkisiyle, bu iki erk birleşme eğilimi göstermektedir.

Yasama ve yürütme erkleri arasındaki çizgilerin belirsizleştiği ya da tamamen silindiği bu tablo hukuk devleti ilkesinin tam olarak yerleşmediği ülkelerde yargının siyasallaşması tehlikesinin de en önemli nedenidir.

Yargının siyasallaşmasının tek nedeni yargı erki üzerinde yürütme erkinin sahip olduğu yetkiler değildir elbette.

Siyasallaşma kimi zaman da doğrudan yargı erkinin kendisinden kaynaklanmaktadır.

Bu nedenle yargının siyasallaşmasının çok boyutlu bir olgu olduğunu söylemek gerekir.

Yargının siyasallaşması olgusu diyalektik bir şekilde yargının bağımsızlığını ve tarafsızlığını sağlamaya yönelik çalışmaların da hız kazanması sonucunu doğurmuştur.

Yargının siyasallaşması bu açıdan bakıldığında kendi içinde sorunlu bir kavramsallaştırma olarak görülebilir.

Bağımsız ve tarafsız yargı idealini gerçekleştirmek aynı zamanda bir “siyasal kültür” sorunudur

Bir ülkede yargının siyasallaşması tartışmasının yapılabilmesi için o ülkede öncelikle hukuk devleti, kuvvetler ayrılığı ve yargının bağımsızlığı gibi günümüz demokrasilerinin temel ilkelerinin kabul edilmiş olması gerekir.

Kutuplaşmış ve toplumsal barışını tam olarak gerçekleştirememiş ülkelerde yargıyı siyasal baskılardan korumak çok daha zor hale gelmektedir.

Demokrasinin seçimlerden ibaret görüldüğü ve çoğunluk iradesinin sınırlandırılmasının “milli irade” karşıtlığı üzerinden okunduğu bir siyasi anlayışı “demokratik” olarak nitelendirmek demokrasinin içini boşaltmakla eş anlamlıdır.

Hukuk devleti anlayışı siyasal iktidarın kişi hak ve özgürlükleri lehine sınırlandırılması esası üzerine kurulmuştur.

Demokrasi her şeyden önce bir kültür sorunudur.

Bu kültürün kurumsallaşmadığı ülkelerde yapılan çok sayıda anayasal ve yasal düzenlemeye rağmen demokratik yönetim bir türlü inşa edilememektedir.

Demokrasiye ve hukuk devletine duyulan inancın zayıf olduğu ülkelerde ise devletin ya da siyasal iktidarın bizzat kendisi amaç haline gelmektedir.

Amaç demokrasiyi tahkim ederek "hak ve özgürlükler rejimini güçlendirmek olmayınca" halk adına kullanılan iktidarın farklı görünümleri olan "yasama, yürütme ve yargı" erkleri de bir bütün olarak "bu amaca" hizmet eder hale gelmektedir.

Bu ülkelerde özellikle yargı erki iktidarın sınırlandırılmasındaki rolü nedeniyle hemen her zaman siyasi müdahalelere maruz kalmakta ve siyasal iktidarlara “bağımlı” duruma getirilmektedir.

Yargı erkinin bağımsızlığı hukuk devleti ve kuvvetler ayrılığının yanı sıra demokrasi ve insan hakları için de vazgeçilmez bir unsurdur.

Kuvvetler ayrılığının kabul edilmesi bağımsızlık için gerekli olmakla birlikte yeterli bir şart değildir.

Yargı erkinin bağımsızlığı da işte bu hedefi gerçekleştirmeye yönelik çabanın devamı niteliğindeki bir ilkedir.

Bu ilke hâkimlerin karar verirken hiçbir mercinin etki ve baskısına maruz kalmadan özgür bir şekilde karar vermelerini sağlamak için getirilmiştir.

Öncelikli olarak hâkimlerin yasama ve yürütme organlarına karşı bağımsız olmasını gerektirir.

Yargının bağımsız olması gerektiği fikri, hukuk devleti ilkesine benzer bir şekilde, yönetim anlayışı ne olursa olsun hemen bütün ülkelerde söz ve ilke düzeyinde yaygın bir şekilde kabul görmektedir.

Yargı bağımsızlığı kavramı kullanılırken bununla bir bütün olarak yargı kurumunun bağımsızlığının yanında mahkemelerin ve hâkimlerin bağımsızlığı da kastedilmektedir.

Özellikle hâkimlerin bağımsızlığını yargının kurumsal bağımsızlığının yanında yargı içi bağımsızlıkla beraber ele almak gerekmektedir.

Kurumsal bağımsızlıktan kasıt yargının üç erkten biri olarak diğer iki erk olan yasama ve yürütme erklerine karşı olan bağımsızlığının yanı sıra siyasal partilere, medyaya, baskı gruplarına vb. karşı olan bağımsızlığıdır.

Yargının bağımsızlığı yargı kurumuna ve yargılama yetkisini kullanan hâkimlere tanınmış bir ayrıcalık değildir.

Her şeyden önce bu müessese bireylere ve topluluklara tanınan hak ve özgürlüklere güvence sağlamak ve kamunun barış ve huzurunu sağlamak için vardır.

Hâkimler kararlarını verirken özerk bir şekilde hareket etmekle birlikte yasama organının çıkardığı yasalara uymak zorundadır.

Anayasada hâkimlerin sadece kanuna değil “hukuka” bağlı olacak şekilde karar vermesi gereği ifade edilmektedir.

Yargının bağımsızlığını sağlamaktaki asıl amaç yargının tarafsızlığını gerçekleştirmektir.

Yargının bir demokraside gerçek rolünü oynayabilmesi onun tarafsız olmasına bağlıdır.

Yargının tarafsızlığı yargı kurumu için o kadar önemlidir ki bir özellik olmaktan öte yargının özü olarak da kabul edilebilir.

Tarafsızlık, bağımsızlığın aksine, daha çok hâkimin kişisel tutumu ve düşünceleriyle ilişkili bir kavramdır ve hâkim yargı kurumunun bağımsız olarak dizayn edilmediği bir sistemde de tarafsız bir şekilde muhakeme yaparak kararlar verebilir.

Yargı erki için bağımsızlığın pratik değerinin tarafsızlık olarak karşımıza çıktığını söylemek yanlış olmayacaktır.

Bağımsızlığın tüm unsurlarıyla garanti altına alındığı bir yargı düzeninde hâkimin tarafsızlığını sağlamak çok daha kolay ve olasıdır.

Bu doğrultuda bağımsızlığı önemsizleştiren yaklaşımlara ihtiyatla yaklaşmak gerekmektedir.

Tarafsızlık kısaca “bir yargılama esnasında hâkimin davanın taraflarına eşit mesafede olması, taraflardan gelecek bir etkiye karşı kapalı olması ve ön yargılı hareket etmemesi olarak” tanımlanabilir.

Hâkimin kendi kişisel kanaatlerini ve ideolojik kabullerini de bir tarafa bırakması gerekir.

Hâkimin kimi niteliklere sahip olması gerekmektedir.

Ancak yargı kurumuna personel temin edilirken liyakat değil de kimi irrasyonel hususlar ve siyasal/ideolojik mülahazalar söz konusu olursa bu şekilde mesleğe kabul edilen hâkimlerden tarafsız olmalarını beklemek çok olası değildir.

Bundan dolayı yargı erkinin teşekkülü, personel ve özlük işleri üzerindeki yürütmenin sahip olduğu yetkiler tarafsız bir yargı ideali için büyük tehdit oluşturmaktadır.

Bağımsızlık ve tarafsızlık "hukuk devleti"nin diğer bir gereği olan "adil yargılanma hakkı"nın bir parçası olarak düzenlenmiştir.

- “Herkesin, hak ve yükümlülükleri belirlenirken ve kendisine bir suç yüklenirken, tam bir şekilde davasının bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından hakça ve açık olarak görülmesini istemeye hakkı vardır.”

Birleşmiş Milletler Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme’nin ilgili 14. maddesi şu şekildedir:

-“…Herkes mahkemeler ve yargı yerleri önünde eşittir. Herkes, hakkındaki bir suç isnadının veya hak ve yükümlülükleri ile ilgili bir hukuki uyuşmazlığın karara bağlanmasında, hukuken kurulmuş yetkili, bağımsız ve tarafsız bir yargı yeri tarafından adil ve aleni olarak yargılanma hakkına sahiptir"…

Avrupa Yargıçları Danışma Konseyi’nin 2002’ de hazırladığı "3 sayılı Görüş"ünün de temel kaynaklarından biri olarak kabul edilmiştir:

- “Hâkim, doğrudan ya da dolayısıyla herhangi bir sebeple ya da herhangi bir yerden gelen müdahale, tehdit, baskı, teşvik ve tüm harici etkilerden uzak, hâkimin olayları değerlendirmesi temelinde, vicdani hukuk anlayışı ile uyum içerisinde bağımsız olarak yargısal işlevini yerine getirmelidir.”

- “Hâkim, genelde toplumdan, özelde ise karar vermek zorunda olduğu ihtilafın taraflarından bağımsızdır.”

- “Hâkim, yasama ve yürütme organlarının etkisi ve bu organlarla uygun olmayan ilişkilerden fiilen uzak olmakla kalmayıp, aynı zaman da öyle görünmelidir de.”

- “Hâkim, yargı bağımsızlığını sürdürmede esas olan yargıya yönelik kamusal güveni güçlendirmek amacıyla, yargı etiği ile ilgili yüksek standartlar sergilemeli ve bunları ilerletmelidir.”

- “Tarafsızlık, yargı görevinin tam ve doğru bir şekilde yerine getirilmesinin esasıdır. Bu prensip, sadece bizatihi karar için değil aynı zamanda kararın oluşturulduğu süreç açısından da geçerlidir.”

- “Hâkim, yargısal görevlerini tarafsız, önyargısız ve iltimassız olarak yerine getirmelidir.”

- “Hâkim, mahkemede ve mahkeme dışında, yargı ve yargıç tarafsızlığı açısından kamuoyu, hukuk mesleği ve dava taraflarının güvenini sağlayacak ve artıracak davranışlar içerisinde olmalıdır.”

.  Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin adil yargılanma hakkı başlığını taşıyan 6. maddesi ise şu şekildedir:

- “Herkes, gerek medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili nizalar, gerek cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamalar, konusunda karar verecek olan, kanunla kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından davasının makul bir süre içinde, hakkaniyete uygun ve açık olarak görülmesini istemek hakkına sahiptir...”

.   SONUÇ

Siyasi iktidarın tek bir kişide veya tek bir organda temerküz etmesinin önüne geçmek için geliştirilen kuvvetler ayrılığı doktrini ve bu doktrini kendisine eklemleyen hukuk devleti ilkesi yargı erkine önemli bir rol vermiştir.

Yargı erki siyasal organlar olan yasama ve yürütmenin aksine siyaset dışı ya da siyaset üstü bir konuma yükseltilmiş ve hukukun güvencesi olma işleviyle donatılmıştır.

Yargı erkinin üzerine düşen bu sorumluluğu ne kadar başarıyla yerine getirdiği tartışmalı olsa bile yargı erki günümüz demokrasileri için hala anahtar bir rol üstlenmektedir.

**********************************************************************************

KAYNAK Alıntı:

https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/3011918


 

KÜRESEL ELİTLER

 .  Para Para - "tv100"
.    İsmail Tokalak + Ramazan Kurtoğlu    .
Ø  KÜRESEL ELİTLER
Ø  Dünyada en güçlü kişiler kimler?
Ø  En çok para kimde?
Ø  Dünyada parayı kim yönetiyor?
Ø  En çok para hangi ailenin hesabında var?
Ø  Biil Gates neden toprak satın alıyor?
Ø  Büyük hamburger markası aslında emlakçı mı?
Ø  Herkes kiracı mı olacak?
Ø  Kimler neden toprak satın alıyor?
Ø  Kripto para neyi değiştirdi?
Ø  Kripto paranın parametresi yok.
Ø  Blokzincir sistemi dayatılıyor.
Ø  Petrol yerine elektrik savaşı mı?
Ø  Dünya nüfusunu yarısının geliri kadar para 40 kişinin elindedir.
Ø  Türkiye'de 3. şahıslar üzerinden İsrailliler toprak aldı.
Ø  Suudi Arabistan NEON projesi.
Ø  Esseniler tarikatı.
Ø  Karekod ile sentetik insan mı yaratılıyor?
Ø  Dijital insan mı yaratılıyor?
Ø  21. yüzyılın patronu zihne kim hükmedebiliyor ise odur.
Ø  GDO insanlığın sonu.
Ø  Nakitsiz toplum düzeni.
Ø  İnsanlar yalnızlaştırılıyor.
Ø  Asıl amaç zihinleri kontrol etmek mi?
Ø  Dünyanın 100 yıllık ömrü kaldı.
https://www.youtube.com/watch?v=GDb_j9sn2UQ
17.06.2024










































13 Haziran 2024 Perşembe

Algı Yönetimi ve Zihin Kontrolü

 .  Algı Yönetimi ve Zihin Kontrolünün 10 Temel Tekniği

.   İnsanoğlunun "kitleler üzerinde güç sahibi olma isteği" var olduğundan beri insan davranışları üzerine çalışmalar yapan kişiler tarafından büyük kalabalıklar "küçük, elit bir grubun isteklerine boyun eğsin" diye kitlelerin "zihinlerini kontrol altına" almaya dönük çalışmalar yapıla gelmiştir.

.   Zihin kontrolünün fiziki ve bilimsel bir boyut kazanmasıyla, bugün tehlikeli bir aşamaya girmiş bulunmaktayız.

.   Çünkü teknokratik diktatörlüklerin kullanımına hazır ve bütün dünyayı etkileyecek araçların farkına varmazsak, bu tehlikeli aşama daimi bir durum olma riskini taşıyor.

EĞİTİM:

Uzun zamana yayılan fakat kalıcı etkiye sahip olmazsa olmaz bir yöntemdir.

Bu nedenle liderler, diktatörler, rejimler eğitim sistemleriyle oynar ve körpe zihinleri kendilerine bağlayan ve yıllar süren bir eğitime mecbur ederler.

Eğitim, kitlesel hipnoz için kullanılan en belirgin ve açık yöntem olmanın yanında aynı zamanda en sinsi yöntemdir.

Gücü elinde tutma ve kitlelere tek başına bir ömür hükmetme niyetinde olan her yöneticinin en büyük hayali zaten doğal olarak zihinleri etkiye açık çocukları eğitmektir.

Bu nedenle, tarih boyunca eğitim dikta rejimlerin kullandığı en önemli zihin kontrolü araçlarından biri olmuştur.

Ülkemizde sürekli değişen, sürekli vazgeçilen eğitim uygulamaları gençliğin zihinsel gelişimini olumsuz etkilemiş ve etkilenen nesillerde ciddi bir değer kaybı yaşanmasına neden olmuştur. Ülkemizin bağımsızlığı ve menfaatleri için eğitim istikrarlı bir yapıya oturtulmalıdır.

REKLAM VE PROPAGANDA:

1930’lardan beri ABD kitlelerin zihnini kendi amaçları doğrultusunda etkilemek ve yönlendirmek üzere ciddi yatırımlar ve çalışmalar yapmaktadır.

Sigmund Freud’un bilinçdışı bağlamında, insan davranışlarına özgü keşiflerini kitle hipnozu bilgisine dönüştüren yeğeni Edward Bernays kitle hipnozunun kurumsal başlatıcısı olup ABD’nin bir devlet politikası olarak “propaganda yahut halkla ilişkiler” adı altında kitle hipnozuyla zihin kontrolünü sistematize etmesinin de öncülerindendir.

Modern propagandanın öncüsü olarak anılan, kitle psikolojisi ve ikna yöntemlerini kurumlar ve siyasal organizasyonların ihtiyaçlarını karşılamak için kullanmış halkla ilişkiler uzmanı Edward Bernays, bir istek ve arzuyu ihtiyaca çevirmek amacıyla kişinin benliğiyle ilgili algısını hedef almak için tasarlanmış tüketim kültürünün mucidi olarak kabul edilir.

Burada öncelikli amaç bazı ürünleri insanların ihtiyacı haline getirmekti, mesela sigara gibi.

Ama Bernays 1928 yılında yayımlanan “Propaganda” isimli kitabında, “propaganda hükümetin görünmeyen yürütme organıdır” demişti.

Bu çok açık bir şekilde modern polis devletlerinde ve sözde terörle mücadele kapsamında giderek artan vatandaşların birbirlerini ispiyonlaması vakalarında görülebilir.

Medyanın artan gücüyle birlikte hükümetler, medyayı bir propaganda/ zihinleri kontrol etme aracı olarak kullanmaya başladılar.

Medya kitle hipnozuyla zihinleri manipüle etmenin en önemli sistemidir bugün.

Şimdi görsel medya, yazılı medya, sosyal medyada, sinema sektörü ve kablolu TV kanallarının hepsi aynı anda farklı kaynaklardan geldiği için gerçeğin sesi olduğu düşünülen bütüncül bir mesajı izleyiciye aktarmak için sorunsuz bir şekilde çalışıyorlar.

Hipnoz bilimi açısından ifade edecek olursak ‘mesaj’dan anlaşılması gereken ‘telkin’dir.

Birisi o ana ‘mesajı’ okumaya alıştığında, o mesajın aslında her yerde olduğunun farkına varacak ve ciddi bir olasılıkla ister istemez belirli bir süre içerisinde bu, kabule dönüşebilecektir. Burada "subliminal mesaj"lardan bahsetmiyoruz bile.

ÖNGÖRÜCÜ PROGRAMLAMA:

Görsel ya da basılı yayınlarla çok önceden insanları belirli olaylara hazırlama projelerinden bahsediyorum. 11 Eylül saldırılarının, çok daha önceleri İkiz Kuleler’in infilakını gösteren görsellerin sinemada, afişlerde, çizgi filmlerde tesadüfen(!) yer alması gibi…

Birçok kişi hala öngörücü programlamanın gerçekte olmadığını iddia etmektedir.

Öngörücü planlamanın kökleri aslında, o koca ekranın toplumun nereye gittiğine dair insana iyi bir fikir verdiği ağırlıklı olarak elitist olan Hollywood’a dayanıyor.

Sadece ihtimal dışı ya da bilim kurgu olduğunu düşündüğünüz kitaplar ve filmlere şöyle bir dönüp bakın ve sonra da bugünkü topluma bir bakın.

Küresel elit güçler, üçüncü dünya ülkeleri için planladıkları sömürü planlarının aşamalarını önceden romanlarla, filmlerle parça parça belirli bir düzende yayarak kitlelerin bilinçaltına ön telkinler gönderebiliyor.

Bu sebeple yayınların, filmlerin bu bakış açısıyla da iyi taranması ve okunması gerekiyor.

Devlete ilgili birimleri oluşturmaları anlamında çok iş düşüyor.

SPOR, SİYASET VE DİN:

Bazıları dinin hatta siyasetin bir zihin kontrol yöntemi olarak sporla yan yana zikredilmesinden rahatsız olabilirler.

Bu üç alan, algı yönetimi için altın madeni gibidir.

Kitle hipnozu ile kalabalıklar üzerinde uygulanan algı yönetimi için yüzlerce insan görevlendirebilir, milyarlarca dolar yatırım yapabilir.

Bu üç alanda da ana tema aynıdır: böl ve fethet.

Kullanılan teknikler oldukça basittir: İnsanlardaki hayatta kalmak için doğal olarak var olan karşısındakiyle işbirliği yapma eğilimine ket vurmak ve onlara üstün gelme ve kazanmaya dayalı takımlar ya da gruplar oluşturmalarını öğretmek.

Spor her zaman için insanlardaki kabilesel eğilimleri önemsiz bir olay içinde toplayan temel bir dikkat dağıtma aracı oldu.

Öyle ki, modern Amerika’da spor taraftarlığı öyle gülünç boyutlara ulaştı ki mesela insanlar şehirlerini terk eden ünlü bir sporcuyla ilgili protesto düzenleyebiliyorlar ama buna karşılık mesela özgürlük gibi insani konular önemsiz görülüp kulak arkası edilebiliyor.

Siyaset kolay kontrol altına alınabilen muhalefet ve tamamen sağ-sol paradigmasından oluşan bir şey, dinse neredeyse tarihteki bütün savaşların perde arkasındaki ortaya çıkış sebebi.

Ülkemiz üzerine yürütülen psikolojik savaş operasyonlarında küresel güçler, ideolojik ayrımları, mezhep çatışmalarını, çok defa kullanmışlar ve kullanmaya da devam etmektedirler.

Bir psikolojik savaş yöntemi olarak yıllara yayılan algı yönetimiyle, saydıklarımıza ek olarak cemaatlerin manipüle edilmesi de eklenmiştir.

Cemaatlerin, bir süredir batılı güçlerin ülkemiz üzerinde yürüttüğü kitle hipnozunun nesnesi durumuna getirildiği artık açıkça bilinmektedir.

Bu tehdit hala devam etmekte ve cemaatler mevcut durumlarıyla küresel algı yönetiminin oyuncağı haline getirilmeye çalışılmakta ve toplumda bu yolla yarılma, güvensizlik, korku kültürü, düşmanlık ve ihanet tohumları ekilmeye çalışılmaktadır.

YİYECEKLER, SU VE HAVA:

Yiyeceklerdeki katkı maddeleri, toksinler ve gıdalardaki diğer sağlığa zararlı maddeler beynin kimyasını öyle bir değiştiriyor ki, kişide hissizlik ve çevresinde olup bitenlere karşı ilgisizlik başlıyor.

İçme suyundaki floridin IQ’yu düşürdüğü bilimsel olarak kanıtlandı.

Aspartam ve Mono Sodyum Glutamat (MSG)’taki beyin hücreleri ölene kadar onları uyaran ekstoksinler…

Bu sağlığa zararlı maddeleri içeren fast food türü gıdalara insanların erişimi artık kolaylaştığı için, bu gıdalar aktif bir yaşam tarzı sürmek için herhangi bir motivasyonu olmayan ve dikkat eksikliği yaşayan bir toplum meydana getirdi.

UYUŞTURUCULAR, İLAÇLAR:

İllegal uyuşturucular zaten beyni kör ediyor, bunlar bir tarafa; nerdeyse her insanın biraz farklı bir huyu için ilaç içirecekler.

Küresel güç odağı elitlerin hizmetindeki ilaç sektörü insanların beynine boca edercesine kullanılmak üzere beyin kimyasalları üretip duruyor.

Bunlar bağımlılık yapan herhangi bir madde olabilir, zihin kontrolcülerinin görevi sizin bir şeye bağımlı olmanızı sağlamaktır.

Modern zihin kontrol yöntemlerinin önemli bir kolu da psikiyatri üzerinden çalışıyor.

Batıdan sorgulanmadan ithal edilen psikiyatri yaklaşımları tüm insanları, potansiyellerine göre değil, hastalıklarına göre tanımlamayı ve doğru-yanlış hastalıklarla etiketlemeyi hedefler.

Tıp alanındaki, ilaç sektörü tiranlığının güç kazanmasıyla şimdi bu durum öyle aşırı boyutlara vardı ki, neredeyse herkesin bir çeşit rahatsızlığı var, ve nerdeyse herkese verilecek bir ilaç var, özellikle de herhangi bir otoriteyi sorgulayan kişilerin.

Ülkemizde de ilaç kullanımı maalesef alınan tedbirlere rağmen kontrolsüz.

Antidepresanlar reçetesiz satın alınabiliyor…

Beyin kimyasıyla oynamak ve gereksiz ilaç kullanımına mahkum etmek, bu yönüyle küresel güç odaklarına hizmet eden kar amaçlı ilaç sektörünün yürüttüğü bir yasal uyuşturucu faaliyeti denilse yerdir.

Kitlesel zihin kontrolüne hizmet eder, tepkisiz, uyuşturulmuş ve kimyasala bağımlı kalabalıklar…

ASKERİ DÜZEN:

Askeriyenin zihin kontrolünün test alanı olarak uzun bir geçmişi var.

Belki de askerler zihni en kolay şekle girebilen ve etkiye açık olan kişiler çünkü bu kişiler belli bir hiyerarşi ve kontrol içinde hareket ediyorlar ve kendilerine bir görev verildiğinde onu hiç sorgulamadan, tam bir itaat duygusu içinde yerine getirmeleri gerekiyor.

Otorite altındaki her kişi emre koşulsuz itaat eder.

Yani sorgulamadan direkt kabul eder, tam bir hipnoz halidir aslında bu.

15 Temmuz darbe girişiminde hiçbir şeyden haberi olmayan erlerin televizyonlardaki görüntülerini hatırlayın:

-Karşılarında halkı gördükleri halde hala kendini tatbikatta sananlar, sırf üstü emir verdiği için kendi halkına ateş açanlar, komutanın emrine uyduğunu sanarken ihanetin içine düşenler…

Askeri ortamlar sorgulamadan itaatin en keskin yaşandığı ortamlardır.

Bu anlamda askeri düzen bir nevi kurumsal zihin kontrolü, kurumsal hipnoz sistemiyle çalışır.

Bu yüzden askeriye gibi, güvenlikle ilgili hiyerarşik yapılar çok hassas.

Devletin bu yapıları ciddi bir stratejiyle oluşturması ve kontrol mekanizmalarını çok çevik hale getirmesi olmazsa olmaz bir durumdur.

ELEKTROMANYETİK SPEKTRUM:

Tv izleyen, bilgisayar karşısında oturan, elinde cep telefonu olan herkes elektromanyetik şiddete ve işgale maruz kalıyor.

Hepimiz günlük hayatta işimize yarayan modern cihazların kullanımı nedeniyle elektromanyetik dalgalar tarafından kuşatılmış durumdayız ve bu dalgaların da direkt olarak beyin fonksiyonları üzerinde bir etkisi olduğu bilimsel araştırmalarca kanıtlanmış durumda.

Saatlerce elektronik cihazlardan yayılan elektromanyetik dalgalara maruz kalanların zihinsel işleyişi hayatın akışı içinden çıkıp sanal bir zemine oturuyor, küntleşen zombi beyinlere dönüşüyor uzunca süreler elektronik şiddete maruz kalanlar.

Günlük hayattaki bu durumun dışında; neler olabileceğinin dolaylı bir işareti olarak, bir araştırmacı, beyne bağladığı kablolarla beynin elektromanyetik alanını değiştirerek beyinde bazı görüntülerin canlanmasını sağlayabiliyor.

İçinde yaşadığımız modern dünyada zihne sirayet eden birçok yönteme ek olarak, cihazlar üzerinden zihin-değiştirici dalgalarla da kuşatılmış durumdayız.

Mesela baz istasyonları gelecekte insanların zihinlerine direkt etki etmek amacıyla da kullanılabilir.

TELEVİZYON VE BİLGİSAYAR:

Uzaktan kumandayla erişebildiğiniz TV’de programlanan her şeyin belli bir mühendislik hesabı içinde hazırlanmış olması bile yeterince kötü.

Televizyon tam bir hipnoz kutusudur ve kitleleri programlarıyla, reklamlarıyla bir tüketim nesnesine ve evcil sürülere dönüştürür.

Kitle hipnozunun en önemli araçlarındandır.

TV öyle bir şey ki sizi gerçek manada uyutuyor ve böylelikle psiko-sosyal bir silah haline geliyor.

Evet televizyon psiko-sosyal bir silahtır ve programları oluşturanlara hizmet eder. Bilgisayarların video oyunları ve sosyal ağlar yoluyla insan beynini sürekli bilgi bombardımanına tutması kişilerde bir nevi dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğuna sebep oluyor.

Video oyunları üzerine yapılan bir araştırma uzun saatler bu oyunları oynamanın beyne giden kan akışını azalttığı ve duygusal kontrolü zor hale getirdiğini gösteriyor.

Dahası, gerçek hayattaki savaşa benzeyen oyunlar ya da polislik oyunları kişinin gerçeklikle bağının kopmasına sebep oluyor.

NANOBOTLAR:

Bilim kurgu filmlerindeki nanobotlar yolda.

Beyne direkt müdahaleyi amaçlayan bu sistemler, zaten noro-mühendislik adı altında pazarlanıyor.

Bu yolla direkt beyin kontrolü biraz karmaşık ve henüz kanıtlanmamış olsa da bu bir kere başarıldığında, mesela mutsuz bir insanı bir düğmeye basarak anında mutlu etmek mümkün olacak.

Nanobotlar bu süreci beyindeki molekülleri tek tek sararak otomatik bir düzleme taşıyorlar. Daha da kötüsü, bu minik akıllı robotlar kendi kendilerini kopyalayabiliyor.

İnsan sormadan edemiyor bu cin bir kez lambadan çıktığında tekrar oraya nasıl konabilecek? Nanobotların muhtemel kullanıma girme tarihi, 2020’nin ilk yılları olarak öngörülüyor.

***********************************************************************************

http://amfiweb.net/algi-yonetimi-ve-zihin-kontrolunun-10-temel-teknigi


11 Haziran 2024 Salı

İSLAM’IN ALTIN ÇAĞI

    İSLAM’IN ALTIN ÇAĞI

İslam Uygarlığı, kuruluşundan hemen 50 sene sonra sınırlarını Arabistan çöllerinden Mısır, Mezopotamya ve Pers sınırlarına kadar ilerletmiş, Bizans’ın gücünü zayıflatmış, Portekiz’e kadar uzanan bir uygarlığa kavuşmuştur.

Bunlar sadece askeri başarılarla kalmamış su yolları ele geçirilmiş, tarım devrimini gerçekleştirecek biçimde farklı ürünleri Akdeniz mevsimine uygun biçimde ıslah etmişlerdir.

Üretkenliği arttırmışlardır.

İslam Uygarlığı, VIII. yüzyıl ile XIII. yüzyıllar arasında bilimsel ve felsefi düşün anlamında dünyanın önderi konumuna gelmiştir.

Yunan bilgeliğinin mirasçısı olmuşlar ve bu bilgeliği sonraya taşımışlardır.

Bu dönem özellikle Batılı tarihçiler tarafından “İslam Rönesansı” olarak adlandırılmaktadır.

Yine bu devre “İslam’ın Altın Çağı” da denmektedir.

Bu dönemde matematikten tıbba ve fiziğe kadar pek çok alanda eşi benzeri görülmemiş başarılara imza atılmıştır. 

Antik Yunan Dönemi’nde yazılan eserler Arapçaya kazandırılmıştır.

Halife Memun MS. 832’de Bilgelik Evi’ni kurmuş ve burada yapılan faaliyetlerle Yunan felsefi ve bilimsel geleneği Arap Uygarlığı’na tanıtılmıştır.

Bir tür kolej görevi üstlenen medreseler daha çok bağışlarla ayakta kalırken, kütüphane ve gözlemevi gibi araştırma kurumları halifeler ve sultanlar tarafından finanse edilmiştir.

İslam Matematiği

Yunanlıların soyut geometrisi yerine, Müslüman bilginler pratik değeri daha çok olan aritmetik ve cebire daha fazla önem vermişlerdir.

Astronomik faydaları açısından trigonometrik çalışmaların ileri düzeylere çıkması şaşırtıcı değildir. Özellikle Harezmî’nin çalışmalarının bütün matematik tarihi üzerindeki etkisi çok fazla olmuştur.

İslam tıbbının gelişimi ve kurumsallaşması Müslümanların önemli bir diğer başarısıdır.

Arapların kendilerine has bir tıbbı vardı.

Hippokrat ve Galenos gibi Yunanlı tabiplerin metinlerini çevirdikten sonra bunları kendi bilgileriyle harmanlamışlardır.

Hint Uygarlığı’ndan gelen bilgileri de buna eklemişler ve tıpta önemli işlere imza atmışlardır.

Ebubekir Zekeriya Razi, el-Mecusi ve ibn Sinâ gibi bilginler teşhis ve tedavide önemli başarılar göstermişlerdir.

İslam optiği de ibn-ül Heysem sayesinde büyük işler başarmıştır.

Optik isimli kitabında deneysel yaklaşım göze çarpmaktadır.

Görme, kırılma, karanlık oda, içbükey aynalar, mercekler ve gökkuşağı gibi bir dizi deneysel bilim çalışmaları o dönemin en iyi çalışmalarıdır.

Kimilerine göre kimyanın atası olan Simya da İslam coğrafyasında sıkça rastlanan bir uğraşı alanı olmuştur.

Ölümsüzlük iksirini bulmak, değersiz madenleri altına çevirmek gibi bazı amaçlarla yola çıkan simyacılar aynı zamanda yoğun bir entelektüel çabaya da girmişlerdir.

Özellikle göksel olaylarla yersel olaylar arasında bağ kurma çabaları onları astrolojiye de yakınlaştırmıştır.

İslam coğrafyasında bilim ve teknoloji arasındaki irtibat da çok sınırlı kalmıştır.

Matematiğin dahi ismi Harezmî İslam Uygarlığı’nın en etkili isimlerinden birisi olmuştur.

Harezmî (780-850), Aral gölü yakınlarındaki Harezm bölgesinde yetişmiştir. el-Harezmî, Hikmet Evi’nde halife el Memun’ın hizmetinde çalışmıştır.

Harezmî’nin bilime temel katkıları matematik, astronomi ve coğrafya alanında olmuştur.

Aritmetik ve astronomide Hint yöntemlerini İslam dünyasına kazandırmıştır.

Yazdığı cebir kitabıyla İslam dünyasında bilimin gelişiminde temel bir rol oynamıştır.

Arapça aslı kayıp olan aritmetik kitabı Bathlı Adelard tarafından Latinceye tercüme edilmiştir.

Liber Algorismi de Numero Indorum yani Hint Rakamları ile Hesap kitabı olarak Latinceye çevrilen kitap bütün Avrupa ve İslam dünyasını derinden etkilemiştir.

Bir diğer önemli kitabı ise matematiğin cebir alanına ait olan el-Kitâb el-Muhtasar fî hisâb el-Cebr ve el-Mukabele ismini taşımaktadır.

Bu kitap halife el Memun’a ithaf edilmiştir.

Kitap cebir denklemlerinin çözümünü anlatmaktadır. (Bize Yön Veren Metinler I. Cilt İçinde) (http://byvm.kapadokya.edu.tr/1.-CEBIR-VE-CEBIR-HESABI-EL-HAREZMI)

Astronomi hattı ise yine önemli bir bilim dalı olarak karşımıza çıkmıştır.

Bu alanda çalışan en önemli isimlerden birisi el-Battâni’dir.

El-Battani (858-929), harran’da doğmuş daha sonra eğitim için Bağdat’a gitmiştir.

Selefi Sabit Ibn Kurra gibi kendisi de Sabîi dinine mensup olması sebebiyle yıldız ilmi ve göksel teoloji konusunda önemli bilgi donanımına sahiptir.

Doğu ve Batı’da ünlenmesini sağlayan eseri “Astronomi Üzerine” adlı eseridir.

Battanî bu kitabı yazma amacını kendisinden önce gelen astronomların hatalarını düzeltmek istemesidir. Kendisi de bu bakımdan Batlamyus’un yöntemini izlemiştir denilebilir.

Zira Batlamyus da kendinden önceki astronomlardan olan Hipparchus’un gözlemlerini ve kuramlarını düzeltmeye çabalamıştır.

Bu haliyle denilebilir ki İslam Dünyası bilginleri ve filozofları Yunanî düşüncenin koruyucusu ve taşıyıcısı olmuşlardır ve burada üretilen bilgi birikiminin kaybolmasını önlemişlerdir.

Bilimsel Faaliyetlerin Duraklaması

İslam Uygarlığı’nın bilimsel ve felsefi yönden ne zaman gerilemeye başladığına dair muhtelif görüşler vardır. Avrupa’nın Arapça ve Yunancadan Latinceye çeviri faaliyetleri, Rönesans ve Reform hareketleri, üniversitenin kurumsallaşması gibi başarıları sonucunda mı Doğu Uygarlığı gerilemeye başlamıştır?

Yoksa kendi içsel problemleri mi bu gerilemeye sebep olmuştur?

Bu sorulara bir çırpıda cevap vermek olanaklı değilse de hem içsel hem de dışsal sebeplerin bu gerilemeyi doğurduğu anlaşılmaktadır. İktisadî sistem, kültürel yapı, kurumsallaşma gibi pek çok nedenden dolayı İslam Uygarlığı parlak devirlerini XIII. yüzyıldan sonra gerilerde bırakmıştır.

Osmanlılar bir dönem bilimsel ve felsefi düşünceyi ilerletmeye ve fetihlere devam etmişse de XVI. yüzyıldan sonra durgunluk bu ülkeye de sirayet etmiştir.

Geçmişin parlak devirleri bir müddet sonra yerini durgunluğa ve sonra da gerilemeye bırakmıştır. Osmanlılar devrinde ise özellikle XV. yüzyılda parlak bir devir  yaşanmıştır.

Özellikle Osmanlı sultanlarından Fatih Sultan Mehmet’in bilim ve felsefeye verdiği önem sayesinde o dönemde Osmanlı-Türk düşüncesinde bir ivme yakalandığı görülmektedir.

Bu hareketlenme XVI. yüzyılda da kısmen devam etmiş ancak XVII. yüzyıl derin bir uyku dönemi başlamıştır.

Ancak XVIII. yüzyılın sonunda ve XIX. yüzyılda Osmanlılarda yeni bir uyanış devri başlamıştır.

Bilimsel ve felsefi eserlerde artış görülmeye başlamış Avrupalı modern düşünceler Osmanlı illerine girmeye başlamıştır.

Aydın Sayılı, “Ortaçağ İs­lam Dünyasında İlmi Çalışma Temposundaki Ağırlaşmanın Bazı Temel Sebepleri (Avrupa ile Mukayese)”, DTCFFAE Dergisi, cilt: I, Ankara 1963, ss.4-69.

https://acikders.ankara.edu.tr/mod/resource/view.php?id=124358


6 Haziran 2024 Perşembe

ÇOCUKLARIN SOSYAL MEDYADA TEŞHİRİ

 .  -  Ebeveynlerİn Çocuklarını Sosyal Medyada Teşhİrİ

§  Bilgi iletişim teknolojilerinin git gide gelişmesi iletişim kolaylığı sağlamasının yanı sıra, sosyal medyada "hakların ihlal" edilmesini de ortaya çıkarmaktadır.

§  Özel hayatını çocuğu ile renklendiren ebeveynler popülerlik uğruna çocuklarını da sosyal paylaşım sitelerine yüklemekte, doğar doğmaz çocuğu adına hesaplar açmakta ve onun adına fotoğraflar paylaşmaktadır.

§  Çocuğun her anını sosyal medyada paylaşma dürtüsüne engel olamayan ebeveynler (özellikle anneler) çocukları için bir tehdit unsuru olmaktadırlar.

§  Paylaşımların kötü amaçlar için kullanılmasını hiçbir ebeveyn istemez. Buna rağmen sürekli çocuğunu paylaşan ebeveyn modeli aynı zamanda psikolojik olarak paylaşım konusunda kendini engelleyememekte, rüştünü bu şekilde ispat etme yarışına istemsizce girmektedir.

§  Hızlı bir değişim içerisinde olan dünyada sosyal medya ve kullanım biçimleri değişirken, çocuğun konumu da sürekli olarak değişmektedir.

§  İnternetin içine doğan, büyüyen çocuklar ister istemez bu sanal ağın içerisindedir.

§  Bazı ebeveynler psikolojik doyum amacıyla sosyal medyada çocuğu ve ebeveynliği ile ilgili paylaşım yaparak onaylanma ihtiyacı duyabilmektedir.

§  Ebeveyn çocuğu ve ona verebileceği zararı öngöremez.

§  Sosyal medyanın tehlikeleri de sadece ebeveynin çocuğunu paylaşmasından ileri gelmeyecektir.

§  “Sharenting” kelimesi İngilizce’de share paylaşmak ve parenting ebeveynlik kelimelerinin birleşiminden türetilmiş, çocuğa dair hikaye ve görselleri sürekli sosyal medyada paylaşan bir ebeveynlik anlayışını ifade eder.

§  Bir çocuğun kişisel bilgileri asla halka açık olmamalıdır. Bu kişisel bilgiler sitenin hiçbir yerinde görünmemelidir

§  Her anı sosyal medyada ebeveyn tarafından sergilenen "çocuğun mahremiyet hakkının ihlali" ile Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi 1989 ve “unutulma hakkı” çerçevesinde çocuğun ihlal edilen hakları üzerine yoğunlaşılmıştır.

§  Sosyal medyada Facebook, İnstagram hesaplarına erişimin mümkün olduğu uygulamalar aracılığıyla dijital dünyanın izinden giden, hatta sürüklenen bir çocukluk ortaya çıkmıştır.

§  Fransız emniyeti ailelere yönelik “Çocuklarınızın fotoğraflarını Facebook’ta paylaşmak güvenli değil… Çocuklarınızı koruyun” mesajıyla farkındalık oluşturmaktadır.

§  Türkiye’de ise yeni yeni konuşulmaya başlanan çocuğun sosyal medyadaki mahremiyet konusu ebeveynler için özellikle boşanma ve veraset durumları söz konusu olduğunda gündeme gelen bir husustur.

§  İnternet yasaları ve internet etiği uzmanı Eric Delcroix (2016) BBC News’te4; çocukların ebeveynlerine, fotoğraflarını sosyal medyada paylaştıkları için dava edebileceğini ifade etmiştir.

§  Aynı zamanda empati yapmaları gerektiğini ve çocuklarının paylaştıkları fotoğraflarının paylaşıma açılmasını ileriki dönemde istemeyebileceklerini belirtmiştir.

§  Fransa Le Figaro gazetesi de bu konuda “Çocuklar bazı dönemlerinde fotoğraflarının çekilmesini ve o fotoğrafların paylaşılmasını istemez” şeklinde bir başlık atarak duruma farkındalık kazandırmıştır.

§  Çocuk hakları, insan hakları çatısı altında özel bir hak alanı olarak kavramsallaştırmıştır.

§  Türk Medeni Kanununda çocukları aileleri tarafından ihmal ve istismardan koruyan maddeler bulunmaktadır. Çocuğun korunmasına ilişkin olarak 346. maddede “Çocuğun menfaati ve gelişmesi tehlikeye düştüğü takdirde, ana ve baba duruma çare bulamaz veya buna güçleri yetmezse hâkim, çocuğun korunması için uygun önlemleri alır” hükmü yer almaktadır.

§  Çocuk Hakları Sözleşmesi’nde çocukları ilgilendiren tüm etkinliklerde çocuğun yararı fikrine odaklanılır. Çocuk yararı kavramıyla çocuğun kısa vadeli çıkarı kastedilmemiştir. Geniş kapsamlı gelecekteki ve toplumsal çevredeki “çocuk yararı” kastedilmiştir.

§  1961 Anayasasının 35. maddesinin II. fıkrasında “devlet ve diğer kamu tüzel kişileri, çocuğun korunması için gerekli tedbirleri alır ve teşkilâtı kurar” ana ilkesini getirmiştir.

§  1982 Anayasasının 41.maddesinde “Çocuklar başta olmak üzere, ailenin her bir ferdi temel insan hakları, birey ve vatandaşlık haklarına sahiptir” ilkesi yer almaktadır.

§  Medya ortamlarında çocuk ve haklarının korunması adına yapılacak iki temel husus sayabiliriz. İlki çocukların gelişimlerine zarar verebilecek içeriklere maruz kalmaktan korunmaları iken bir diğeri ise medya içeriklerine konu olan çocukların korunmasıdır.

§  Haber, televizyon programları ve reklamlarda yer alan çocukların görebilecekleri zararların belirlenmesi ve bunlardan kaçınılması için uyulması gereken kuralların oluşturulması için çalışılmaktadır.

§  Bireysel medyadan da "ebeveynlerine karşı" korunmaları gerekebilmektedir.

§  “Unutulma hakkı” ile çocuklar reşit oldukları an itibari ile mahkeme kararı ile internet üzerinde bulunan gönderi ve fotoğrafların içeriklerinin tamamen kaldırılmasını talep edebilirler.

§  Unutulma hakkı “kişisel verilerin korunması hakkının” temelinde ele alınmaktadır.

§   Unutulma hakkı ve kişisel verilerin korunması iki ortak noktada ele alınabilir. Her iki hakkın özünde, bireyin onurlu yaşaması, kişiliğini serbestçe geliştirmesi ve kişisel verileri üzerinde özgürce tasarruf etmesi yatmaktadır.

§  “Unutulma Hakkı” ile ilgili Anayasa Mahkemesi’nin 3 Mart 2016 tarihli kararı şöyledir:

§  - “...Anayasa’nın 17. maddesinde düzenlenen kişinin manevi bütünlüğü bağlamında şeref ve itibarının korunması hakkı ve Anayasa’nın 20. maddesinin üçüncü fıkrasında güvence altına alınan kişisel verilerin korunmasını isteme hakkı ile birlikte düşünüldüğünde devletin bireye geçmişte yaşadıklarının başkaları tarafından öğrenilmesi engellenerek “yeni bir sayfa açma” olanağı verme hususunda bir sorumluluğu olduğu açıktır... Unutulma hakkı kişilerin manevi varlıklarını geliştirmelerine bir fırsat vermek açısından devletin pozitif yükümlülüğünün bir sonucudur... Unutulma hakkı, internet ortamında bir haberin uzun süredir kolayca ulaşılabilir olması nedeniyle kişinin şeref ve itibarının zedelenmesi durumunda gündeme gelmektedir. Bu hakkın amacı, internetin yaygınlaşması ve sağladığı imkânlar nedeniyle ifade ve basın özgürlükleri ile kişilerin manevi varlığının geliştirilmesi hakkı arasında gerekli hassas dengenin kurulmasını sağlamaktır.” (AYM GK, B.2013/5653, T.3.3.2016, Bireysel Başvuru N.B.B. Kararı).

§  Dijital Yaşamda Çocuğun Var Olmama Hakkı “Mahremiyetin Yıkılışı”:

§  Yaşanan paylaşımların fazlalığı ve çocuk haklarının beraberinde de mahremiyetinin ihlalinin doğurabileceği sonuçları kestirebilmek yakın zamanda mümkün değildir.

§  Ancak akla ilk gelen siber zorbalık, akran zorbalığı ve sanal zorbalık olmaktadır. Lakin unutulan hatta atlanan nokta çocukların ilerleyen dönemlerde aileleri tarafından ilk doğdukları andan itibaren fotoğraflarının paylaşılması olmaktadır.

§  Daha doğmadan çocukları adına alınan hesaplar, paylaşılan fotoğraflar ve videolar çocuk 18 yaşını doldurduğu andan itibaren ebeveyni için bir tehdit unsuru olabilmektedir.

§  UNICEF 2017 yılında yayınladığı raporda “Her çocuk, dijital dünyanın sunduğu olanaklardan faydalanabilmeli ve kendilerini bekleyen çevrimiçi risklerden korunmalıdır” (Unicef, 2017) temel savına ters düşen durum ise ebeveynlerin anlık olarak çocuğun fotoğraf ve videolarına erişimi herkesle paylaşmalarıdır.

§  Mahremiyetin sınırlarını gizlilik belirler.

§  Mahremiyet ise bir kimsenin kendi alanının bölünmemiş özerkliğinin bölgesidir.

§  Bu alandaki hesaplaşma “ben kimim” “neyim” gibi sorgulamaları içerir.

§  Çocuğun her halini sosyal medyada paylaşan, paylaşma dürtüsünden kendini alıkoyamayan ebeveyn modeli sharenting’tir.

§  Çocuğun mahremiyetinin bir problem haline gelmesi ileriye dönük olsa da, çocuğun iyi olma halini anlamak adına bazı önlemler alınması gerekmektedir.

§  Ebeveyn çocuğunun kişisel bilgilerini çevrimiçi paylaşma konusunda kendi karar alır.

§  Ebeveynler her zaman koruyucu değildir. Çünkü çevrimiçi paylaşımlar çocuklara zarar verebilir.

§  Bazı ebeveynler çocuklarının yaşamlarını paylaşmalarının da ötesinde "hobi olarak" da sosyal medyada paylaşım yapabilirler.

§  Bu tarz paylaşımlar “ebeveynlerin çocuklarının mahremiyetini bu kadar düşüncesizce ihlal etmeleri nasıl mümkündür?” sorusunu akıllara getirir.

§  Ebeveynler çocuklarının hayata gelmelerini kutlamanın bir yolu olarak paylaşımlar yaparken, diğer yandan gelecekte bunun çocukları için ne gibi sonuçları olabileceğini düşünmemektedirler.

§  Birçok ebeveyn çocuklarının fotoğraflarını doğumdan hemen sonra paylaşmaktadır. Hatta çocuk daha doğmadan ultrason resimlerini dahi paylaşan ebeveynler bulunmaktadır.

§  Ana babalar yanı sıra sağlık personeli (özellikle kadın doğum uzmanları ve doğum fotoğrafçıları) kendi çocukları olmasa dahi daha çok reklam amaçlı kontrolsüzce bir başkasının çocuğunu paylaşabilmektedir. Bu fotoğraflarda "dünyanın her yerinde" #hashtag “etiketleme” sayesinde ulaşılır hale gelmektedir.

§  Çocuklarının fotoğraf ve videolarını sürekli paylaşması sonucu çocukları istemeden de olsa tehlikelere açık hale gelmektedir.

§  Çocuğunun bir başkası tarafından tüm gelişim evreleri takip edilebilmekte ve çocukları "pedofilerin" öznesi olma konumuna sürüklenebilmektedir.

§  Ebeveynler şimdi ve gelecekte bu paylaşımlar ile çocukların mahremiyet hakkını ihlal etmektedir.

§  Şu anda bu ebeveyn faaliyetlerinin gelecekteki sonuçlarını tahmin etmek mümkün değildir. Temel risk çocuğun gizliliğini kaybetmesiyle ilişkisidir.

§   

ALINTI: Cansu Dursun

https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/1335778


TÜRKİYE HAYALİ

Hedefteki üniter, laik Cumhuriyet: .   ABD'NİN YENİ TÜRKİYE HAYALİ   . .    Samuel Huntington, “ Medeniyetler Çatışması ” adlı kitab...