Dünyanın en zengin
aileleri
Bloomberg,
2023 yılı için en zengin 25 ailenin listesini yayımladı.
Hazırlanan
listede inşaattan teknolojiye, modadan sanayiye kadar birçok farklı sektörde
faaliyet gösteren aileler bulunuyor.
*********************************************************************************************************
25. Duncan Ailesi
Şirket:
Enterprise Products Partners
Sektör: Sanayi
Ülke: ABD
Varlık: 32 milyar dolar
Nesil: 2
24. Kwok Ailesi
Şirket: Sun
Hung Kai Gayrimenkül
Sektör: Gayrimenkul
Ülke: Hong Kong
Varlık: 32,5 milyar dolar
Nesil: 3
23. Ferrero Ailesi
Şirket:
Ferrero
Sektör: Şekerleme
Ülke: İtalya
Varlık: 33,5 milyar dolar
Nesil: 3
22. Mulliez Ailesi
Şirket: Auchan
Sektör: Perakende
Ülke: Fransa
Varlık: 34,3 milyar dolar
Nesil: 4
21. Cox Ailesi
Şirket: Cox Girişim
Sektör: İletişim, otomotiv
Ülke: ABD
Varlık: 36 milyar dolar
Nesil: 4
20. Dassault Ailesi
Şirket: Dassault
Systemes
Sektör: Yazılım
Ülke: Fransa
Varlık: 39,2 milyar dolar
Nesil: 4
19. Hartono Ailesi
Şirket: Djarum Grup
Sektör: Finans
Ülke: Endonezya
Varlık: 42,1 milyar dolar
Nesil:3
18.
Van Damme, De Spoelberch, De Mevius Ailesi
Şirket: Anheuser-
Busch Inbev
Sektör: İçecek
Ülke: Belçika
Varlık: 43,5 milyar dolar
Nesil: 5
17. Hoffmann, Oeri
Ailesi
Şirket: Roche
Sektör: İlaç
Ülke: İsviçre
Varlık: 44,8 milyar dolar
Nesil: 5
16. Pritzker Ailesi
Şirket: Hyatt Hotels
Sektör: Otel
Ülke: ABD
Varlık: 46,5
Nesil: 4
15. Albrecht Ailesi
Şirket: Aldi
Sektör: Perakende
Ülke: Almanya
Varlık: 48,4 milyar dolar
Nesil: 3
14. Quandt Ailesi
Şirket: BMW
Sektör: Otomotiv
Ülke: Almanya
Varlık: 49,4 milyar dolar
Nesil: 4
13. Boehringer, Von Baumbach Ailesi
Şirket: Boehringer
Ingelheim
Sektör: İlaç
Ülke: Almanya
Varlık: 51,3 milyar dolar
Nesil: 4
12. Johnson Ailesi
Şirket: Fidelity
Investments
Sektör:Finans
Ülke: ABD
Varlık: 55,7 milyar dolar
Nesil: 3
11. Cargill,
Macmillan Ailesi
Şirket: Cargill
Sektör: Sanayi
Ülke: ABD
Varlık: 63,3 milyar dolar
Nesil: 7
10. Reuters Ailesi
Şirket: Thomson
Reuters
Sektör: Medya
Ülke: Kanada
Varlık: 71,1 milyar dolar
Nesil: 3
9. Wertheimer Ailesi
Şirket: Chanel
Sektör: Lüks marka
Ülke: Fransa
Varlık: 89,6 milyar dolar
Nesil: 3
8. Ambani Ailesi
Şirket: Reliance
Sektör: Sanayi
Ülke: Hindistan
Varlık: 89,9 milyar dolar
Nesil: 3
7. Suud Ailesi
Şirket: Kraliyet
ailesi
Sektör: Sanayi
Ülke: Suudi Arabistan
Varlık: 112 milyar dolar
Nesil: 3
6. Koch Ailesi
Şirket: Koch
Sektör: Sanayi
Ülke: ABD
Varlık: 127,3 milyar dolar
Nesil: 3
5. El Sani Ailesi
Şirket: Kraliyet
ailesi
Sektör: Sanayi
Ülke: Katar
Varlık: 133 milyar dolar
Nesil: 8
4. Mars Ailesi
Şirket: Mars
Sektör: Şekerleme
Ülke: ABD
Varlık: 141,9 milyar dolar
Nesil: 5
3. Hermes Ailesi
Şirket: Hermes
Sektör: Lüks marka
Ülke: Fransa
Varlık: 150,9 milyar dolar
Nesil:6
2. Walton Ailesi
Şirket: Walmart
Sektör: Perakende
Ülke: ABD
Varlık: 259,7 milyar dolar
Nesil: 3
1. Nahyan Ailesi
Şirket: Kraliyet Ailesi
Sektör: Sanayi
Ülke: Birleşik Arap Emirliği
Varlık: 305 milyar dolar
Nesil: 3
*******************************************************************************************
10.12.2023 -
17:35
https://www.ntv.com.tr/galeri/dunya/dunyanin-en-zengin-aileleri,B8hvD-VlUkGVZyBKxR6_eA/C4_LH60D_EmBbQ1sC6vYCg
19 Haziran 2024 Çarşamba
Dünyanın en zengin aileleri
18 Haziran 2024 Salı
YARGININ SİYASALLAŞMASI
. YARGININ SİYASALLAŞMASI:
Modern insan hakları
doktrininin temelinde "hukuk devleti" anlayışı yer almaktadır.
Hukuk
devletinin en önemli unsurlarından biri de, kuvvetler ayrılığının bir uzantısı
olarak, bağımsız ve tarafsız yargıdır.
Kuvvetler ayrılığı ilkesinin dönüşüme uğramasıyla birlikte
yasama ile yürütme erkleri arasındaki ayrım belirsiz bir hale gelmiştir.
Yasama
erkinin, seçim sistemlerinin de etkisiyle, yürütme erki içinde erimesi yargı
erkinin iktidarın sınırlandırılmasındaki rolünü ve önemini arttırmıştır.
Bu
durum aynı zamanda yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı üzerindeki siyasal baskıyı
da arttırmaktadır.
Bu baskının çeşitli boyutları olmakla beraber yasama organındaki
hâkimiyeti ve yargı organları üzerindeki yetkileri düşünüldüğünde en büyük
baskı yürütme erkinden gelmektedir.
Yargı
erki üzerindeki bu baskılar meşruiyetini siyasi iktidarı insan hakları lehine
sınırlandırmaktan alan hukuk devleti anlayışını tehdit etmektedir.
Yargının siyasallaşmasının tek nedeni yargı erki üzerinde
yürütme erkinin sahip olduğu yetkiler değildir elbette.
Siyasallaşma
kimi zaman da doğrudan yargı erkinin kendisinden kaynaklanmaktadır.
Bu
nedenle yargının siyasallaşmasının çok boyutlu bir olgu olduğunu söylemek
gerekir.
Modern siyasi
iktidarın gelişim safhasında ulusal egemenlik ilkesi kabul edilmiş ve siyasi
iktidarın kaynağına ulus yerleştirilmiştir.
Siyasi
iktidarın kaynağı değiştikten sonra sıra onun niteliklerini değiştirmeye
gelmiştir.
Mutlak ve sınırlandırılamaz olarak kabul edilen egemenlik,
kuvvetler ayrılığı ve hukuk devleti gibi temelinde modern düşüncenin olduğu
doktrinler tarafından önce bölünmüş daha sonra da belirli sınırlar içerisinde
hareket etmeye zorlanmıştır.
Bu
sınırlar günümüzde insan hakları olarak adlandırılmakta ve iktidarı
sınırlandırmanın tarihsel somut belgeleri olan anayasalar tarafından güvence
altına alınmaktadır.
Siyasi iktidarın, daha açık bir şekilde ifade etmek gerekirse
siyasi iktidarı kullanma yetkisinin yasama, yürütme ve yargı erkleri arasında
paylaştırıldığı yeni yönetim anlayışında tüm erkler anayasadan aldıkları
yetkileri yine anayasada belirtilen sınırlar içerisinde kullanabilir.
İşte
tam burada yargı erkinin önemi ortaya çıkmaktadır.
Yargı erki, yasama
veya yürütme erkleri kendilerine çizilen sınırların dışına çıktıklarında ona
dur diyecek bir erk olarak tasarlanmıştır.
Yargı
erki bu konumu nedeniyle günümüzde, yoğunluğu ülkeden ülkeye değişmekle
birlikte, zaman zaman siyasal erkler olan yasama ve yürütme erklerinin hedefi
olmaktadır.
Günümüz
demokrasilerinin çoğunda, çeşitli seçim sistemlerinin de etkisiyle, bu iki erk
birleşme eğilimi göstermektedir.
Yasama ve yürütme erkleri arasındaki çizgilerin belirsizleştiği
ya da tamamen silindiği bu tablo hukuk devleti ilkesinin tam olarak yerleşmediği
ülkelerde yargının siyasallaşması tehlikesinin de en önemli nedenidir.
Yargının
siyasallaşmasının tek nedeni yargı erki üzerinde yürütme erkinin sahip olduğu
yetkiler değildir elbette.
Siyasallaşma
kimi zaman da doğrudan yargı erkinin kendisinden kaynaklanmaktadır.
Bu
nedenle yargının siyasallaşmasının çok boyutlu bir olgu olduğunu söylemek
gerekir.
Yargının siyasallaşması
olgusu diyalektik bir şekilde yargının bağımsızlığını ve tarafsızlığını
sağlamaya yönelik çalışmaların da hız kazanması sonucunu doğurmuştur.
Yargının
siyasallaşması bu açıdan bakıldığında kendi içinde sorunlu bir kavramsallaştırma
olarak görülebilir.
Bağımsız ve tarafsız yargı idealini gerçekleştirmek aynı zamanda
bir “siyasal kültür” sorunudur
Bir
ülkede yargının siyasallaşması tartışmasının yapılabilmesi için o ülkede
öncelikle hukuk devleti, kuvvetler ayrılığı ve yargının bağımsızlığı gibi
günümüz demokrasilerinin temel ilkelerinin kabul edilmiş olması gerekir.
Kutuplaşmış ve toplumsal barışını tam olarak gerçekleştirememiş
ülkelerde yargıyı siyasal baskılardan korumak çok daha zor hale gelmektedir.
Demokrasinin
seçimlerden ibaret görüldüğü ve çoğunluk iradesinin sınırlandırılmasının “milli
irade” karşıtlığı üzerinden okunduğu bir siyasi anlayışı “demokratik” olarak
nitelendirmek demokrasinin içini boşaltmakla eş anlamlıdır.
Hukuk
devleti anlayışı siyasal iktidarın kişi hak ve özgürlükleri lehine
sınırlandırılması esası üzerine kurulmuştur.
Demokrasi her şeyden önce bir kültür sorunudur.
Bu
kültürün kurumsallaşmadığı ülkelerde yapılan çok sayıda anayasal ve yasal
düzenlemeye rağmen demokratik yönetim bir türlü inşa edilememektedir.
Demokrasiye
ve hukuk devletine duyulan inancın zayıf olduğu ülkelerde ise devletin ya da
siyasal iktidarın bizzat kendisi amaç haline gelmektedir.
Amaç demokrasiyi tahkim ederek "hak ve özgürlükler rejimini
güçlendirmek olmayınca" halk adına kullanılan iktidarın farklı görünümleri
olan "yasama, yürütme ve yargı" erkleri de bir bütün olarak "bu
amaca" hizmet eder hale gelmektedir.
Bu
ülkelerde özellikle yargı erki iktidarın sınırlandırılmasındaki rolü nedeniyle
hemen her zaman siyasi müdahalelere maruz kalmakta ve siyasal iktidarlara
“bağımlı” duruma getirilmektedir.
Yargı erkinin
bağımsızlığı hukuk devleti ve kuvvetler ayrılığının yanı sıra demokrasi ve
insan hakları için de vazgeçilmez bir unsurdur.
Kuvvetler
ayrılığının kabul edilmesi bağımsızlık için gerekli olmakla birlikte yeterli
bir şart değildir.
Yargı
erkinin bağımsızlığı da işte bu hedefi gerçekleştirmeye yönelik çabanın devamı
niteliğindeki bir ilkedir.
Bu
ilke hâkimlerin karar verirken hiçbir mercinin etki ve baskısına maruz kalmadan
özgür bir şekilde karar vermelerini sağlamak için getirilmiştir.
Öncelikli
olarak hâkimlerin yasama ve yürütme organlarına karşı bağımsız olmasını
gerektirir.
Yargının bağımsız olması gerektiği fikri, hukuk devleti ilkesine
benzer bir şekilde, yönetim anlayışı ne olursa olsun hemen bütün ülkelerde söz
ve ilke düzeyinde yaygın bir şekilde kabul görmektedir.
Yargı
bağımsızlığı kavramı kullanılırken bununla bir bütün olarak yargı kurumunun
bağımsızlığının yanında mahkemelerin ve hâkimlerin bağımsızlığı da
kastedilmektedir.
Özellikle
hâkimlerin bağımsızlığını yargının kurumsal bağımsızlığının yanında yargı içi
bağımsızlıkla beraber ele almak gerekmektedir.
Kurumsal
bağımsızlıktan kasıt yargının üç erkten biri olarak diğer iki erk olan yasama
ve yürütme erklerine karşı olan bağımsızlığının yanı sıra siyasal partilere,
medyaya, baskı gruplarına vb. karşı olan bağımsızlığıdır.
Yargının
bağımsızlığı yargı kurumuna ve yargılama yetkisini kullanan hâkimlere tanınmış
bir ayrıcalık değildir.
Her
şeyden önce bu müessese bireylere ve topluluklara tanınan hak ve özgürlüklere
güvence sağlamak ve kamunun barış ve huzurunu sağlamak için vardır.
Hâkimler
kararlarını verirken özerk bir şekilde hareket etmekle birlikte yasama
organının çıkardığı yasalara uymak zorundadır.
Anayasada hâkimlerin sadece kanuna değil “hukuka” bağlı olacak
şekilde karar vermesi gereği ifade edilmektedir.
Yargının
bağımsızlığını sağlamaktaki asıl amaç yargının tarafsızlığını
gerçekleştirmektir.
Yargının
bir demokraside gerçek rolünü oynayabilmesi onun tarafsız olmasına bağlıdır.
Yargının
tarafsızlığı yargı kurumu için o kadar önemlidir ki bir özellik olmaktan öte
yargının özü olarak da kabul edilebilir.
Tarafsızlık,
bağımsızlığın aksine, daha çok hâkimin kişisel tutumu ve düşünceleriyle
ilişkili bir kavramdır ve hâkim yargı kurumunun bağımsız olarak dizayn
edilmediği bir sistemde de tarafsız bir şekilde muhakeme yaparak kararlar
verebilir.
Yargı
erki için bağımsızlığın pratik değerinin tarafsızlık olarak karşımıza çıktığını
söylemek yanlış olmayacaktır.
Bağımsızlığın
tüm unsurlarıyla garanti altına alındığı bir yargı düzeninde hâkimin
tarafsızlığını sağlamak çok daha kolay ve olasıdır.
Bu
doğrultuda bağımsızlığı önemsizleştiren yaklaşımlara ihtiyatla yaklaşmak gerekmektedir.
Tarafsızlık
kısaca “bir yargılama esnasında hâkimin davanın taraflarına eşit mesafede
olması, taraflardan gelecek bir etkiye karşı kapalı olması ve ön yargılı
hareket etmemesi olarak” tanımlanabilir.
Hâkimin
kendi kişisel kanaatlerini ve ideolojik kabullerini de bir tarafa bırakması
gerekir.
Hâkimin
kimi niteliklere sahip olması gerekmektedir.
Ancak
yargı kurumuna personel temin edilirken liyakat değil de kimi irrasyonel
hususlar ve siyasal/ideolojik mülahazalar söz konusu olursa bu şekilde mesleğe
kabul edilen hâkimlerden tarafsız olmalarını beklemek çok olası değildir.
Bundan
dolayı yargı erkinin teşekkülü, personel ve özlük işleri üzerindeki yürütmenin
sahip olduğu yetkiler tarafsız bir yargı ideali için büyük tehdit
oluşturmaktadır.
Bağımsızlık
ve tarafsızlık "hukuk devleti"nin diğer bir gereği olan "adil
yargılanma hakkı"nın bir parçası olarak düzenlenmiştir.
- “Herkesin, hak ve
yükümlülükleri belirlenirken ve kendisine bir suç yüklenirken, tam bir şekilde
davasının bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından hakça ve açık olarak
görülmesini istemeye hakkı vardır.”
Birleşmiş
Milletler Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme’nin ilgili 14.
maddesi şu şekildedir:
-“…Herkes mahkemeler ve yargı yerleri önünde eşittir. Herkes, hakkındaki
bir suç isnadının veya hak ve yükümlülükleri ile ilgili bir hukuki uyuşmazlığın
karara bağlanmasında, hukuken kurulmuş yetkili, bağımsız ve tarafsız bir yargı
yeri tarafından adil ve aleni olarak yargılanma hakkına sahiptir"…
Avrupa
Yargıçları Danışma Konseyi’nin 2002’ de hazırladığı "3 sayılı Görüş"ünün
de temel kaynaklarından biri olarak kabul edilmiştir:
- “Hâkim, doğrudan ya da dolayısıyla herhangi bir sebeple ya da
herhangi bir yerden gelen müdahale, tehdit, baskı, teşvik ve tüm harici etkilerden
uzak, hâkimin olayları değerlendirmesi temelinde, vicdani hukuk anlayışı ile
uyum içerisinde bağımsız olarak yargısal işlevini yerine getirmelidir.”
- “Hâkim,
genelde toplumdan, özelde ise karar vermek zorunda olduğu ihtilafın
taraflarından bağımsızdır.”
- “Hâkim, yasama ve yürütme organlarının etkisi ve bu organlarla
uygun olmayan ilişkilerden fiilen uzak olmakla kalmayıp, aynı zaman da öyle
görünmelidir de.”
-
“Hâkim, yargı bağımsızlığını sürdürmede esas olan yargıya yönelik kamusal
güveni güçlendirmek amacıyla, yargı etiği ile ilgili yüksek standartlar
sergilemeli ve bunları ilerletmelidir.”
- “Tarafsızlık, yargı görevinin tam ve doğru bir şekilde yerine
getirilmesinin esasıdır. Bu prensip, sadece bizatihi karar için değil aynı zamanda
kararın oluşturulduğu süreç açısından da geçerlidir.”
-
“Hâkim, yargısal görevlerini tarafsız, önyargısız ve iltimassız olarak yerine
getirmelidir.”
- “Hâkim, mahkemede ve mahkeme dışında, yargı ve yargıç
tarafsızlığı açısından kamuoyu, hukuk mesleği ve dava taraflarının güvenini
sağlayacak ve artıracak davranışlar içerisinde olmalıdır.”
. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin adil
yargılanma hakkı başlığını taşıyan 6. maddesi ise şu şekildedir:
- “Herkes, gerek medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili nizalar,
gerek cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamalar, konusunda karar verecek
olan, kanunla kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından davasının
makul bir süre içinde, hakkaniyete uygun ve açık olarak görülmesini istemek
hakkına sahiptir...”
. SONUÇ
Siyasi
iktidarın tek bir kişide veya tek bir organda temerküz etmesinin önüne geçmek
için geliştirilen kuvvetler ayrılığı doktrini ve bu doktrini kendisine
eklemleyen hukuk devleti ilkesi yargı erkine önemli bir rol vermiştir.
Yargı
erki siyasal organlar olan yasama ve yürütmenin aksine siyaset dışı ya da
siyaset üstü bir konuma yükseltilmiş ve hukukun güvencesi olma işleviyle
donatılmıştır.
Yargı
erkinin üzerine düşen bu sorumluluğu ne kadar başarıyla yerine getirdiği
tartışmalı olsa bile yargı erki günümüz demokrasileri için hala anahtar bir rol
üstlenmektedir.
**********************************************************************************
KAYNAK
Alıntı:
https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/3011918
KÜRESEL ELİTLER
. Para Para - "tv100"
. İsmail Tokalak + Ramazan Kurtoğlu .
Ø
KÜRESEL
ELİTLER
Ø
Dünyada en güçlü kişiler kimler?
Ø
En
çok para kimde?
Ø
Dünyada parayı kim yönetiyor?
Ø
En
çok para hangi ailenin hesabında var?
Ø
Biil Gates neden toprak satın alıyor?
Ø
Büyük
hamburger markası aslında emlakçı mı?
Ø
Herkes kiracı mı olacak?
Ø
Kimler
neden toprak satın alıyor?
Ø
Kripto para neyi değiştirdi?
Ø
Kripto
paranın parametresi yok.
Ø
Blokzincir sistemi dayatılıyor.
Ø
Petrol
yerine elektrik savaşı mı?
Ø
Dünya nüfusunu yarısının geliri kadar para 40 kişinin elindedir.
Ø
Türkiye'de
3. şahıslar üzerinden İsrailliler toprak aldı.
Ø
Suudi Arabistan NEON projesi.
Ø
Esseniler
tarikatı.
Ø
Karekod ile sentetik insan mı yaratılıyor?
Ø
Dijital
insan mı yaratılıyor?
Ø
21. yüzyılın patronu zihne kim hükmedebiliyor ise odur.
Ø
GDO
insanlığın sonu.
Ø
Nakitsiz toplum düzeni.
Ø
İnsanlar
yalnızlaştırılıyor.
Ø
Asıl amaç zihinleri kontrol etmek mi?
Ø
Dünyanın
100 yıllık ömrü kaldı.
https://www.youtube.com/watch?v=GDb_j9sn2UQ
17.06.2024
13 Haziran 2024 Perşembe
Algı Yönetimi ve Zihin Kontrolü
. Algı Yönetimi ve Zihin Kontrolünün 10 Temel Tekniği
. İnsanoğlunun "kitleler üzerinde güç
sahibi olma isteği" var olduğundan beri insan davranışları üzerine
çalışmalar yapan kişiler tarafından büyük kalabalıklar "küçük, elit bir
grubun isteklerine boyun eğsin" diye kitlelerin "zihinlerini kontrol
altına" almaya dönük çalışmalar yapıla gelmiştir.
. Zihin kontrolünün fiziki ve bilimsel bir
boyut kazanmasıyla, bugün tehlikeli bir aşamaya girmiş bulunmaktayız.
. Çünkü teknokratik diktatörlüklerin
kullanımına hazır ve bütün dünyayı etkileyecek araçların farkına varmazsak, bu
tehlikeli aşama daimi bir durum olma riskini taşıyor.
EĞİTİM:
Uzun
zamana yayılan fakat kalıcı etkiye sahip olmazsa olmaz bir yöntemdir.
Bu
nedenle liderler, diktatörler, rejimler eğitim sistemleriyle oynar ve körpe
zihinleri kendilerine bağlayan ve yıllar süren bir eğitime mecbur ederler.
Eğitim,
kitlesel hipnoz için kullanılan en belirgin ve açık yöntem olmanın yanında aynı
zamanda en sinsi yöntemdir.
Gücü
elinde tutma ve kitlelere tek başına bir ömür hükmetme niyetinde olan her
yöneticinin en büyük hayali zaten doğal olarak zihinleri etkiye açık çocukları
eğitmektir.
Bu
nedenle, tarih boyunca eğitim dikta rejimlerin kullandığı en önemli zihin kontrolü
araçlarından biri olmuştur.
Ülkemizde
sürekli değişen, sürekli vazgeçilen eğitim uygulamaları gençliğin zihinsel
gelişimini olumsuz etkilemiş ve etkilenen nesillerde ciddi bir değer kaybı
yaşanmasına neden olmuştur. Ülkemizin bağımsızlığı ve menfaatleri için eğitim
istikrarlı bir yapıya oturtulmalıdır.
REKLAM VE
PROPAGANDA:
1930’lardan
beri ABD kitlelerin zihnini kendi amaçları doğrultusunda etkilemek ve
yönlendirmek üzere ciddi yatırımlar ve çalışmalar yapmaktadır.
Sigmund
Freud’un bilinçdışı bağlamında, insan davranışlarına özgü keşiflerini kitle
hipnozu bilgisine dönüştüren yeğeni Edward Bernays kitle hipnozunun kurumsal
başlatıcısı olup ABD’nin bir devlet politikası olarak “propaganda yahut halkla
ilişkiler” adı altında kitle hipnozuyla zihin kontrolünü sistematize etmesinin
de öncülerindendir.
Modern
propagandanın öncüsü olarak anılan, kitle psikolojisi ve ikna yöntemlerini
kurumlar ve siyasal organizasyonların ihtiyaçlarını karşılamak için kullanmış
halkla ilişkiler uzmanı Edward Bernays, bir istek ve arzuyu ihtiyaca çevirmek
amacıyla kişinin benliğiyle ilgili algısını hedef
almak için tasarlanmış tüketim kültürünün mucidi olarak kabul edilir.
Burada
öncelikli amaç bazı ürünleri insanların ihtiyacı haline getirmekti, mesela
sigara gibi.
Ama
Bernays 1928 yılında yayımlanan “Propaganda”
isimli kitabında, “propaganda hükümetin görünmeyen
yürütme organıdır” demişti.
Bu
çok açık bir şekilde modern polis devletlerinde ve sözde terörle mücadele
kapsamında giderek artan vatandaşların birbirlerini ispiyonlaması vakalarında
görülebilir.
Medyanın
artan gücüyle birlikte hükümetler, medyayı bir propaganda/ zihinleri kontrol
etme aracı olarak kullanmaya başladılar.
Medya
kitle hipnozuyla zihinleri manipüle etmenin en önemli sistemidir bugün.
Şimdi
görsel medya, yazılı medya, sosyal medyada, sinema sektörü ve kablolu TV
kanallarının hepsi aynı anda farklı kaynaklardan geldiği için gerçeğin sesi
olduğu düşünülen bütüncül bir mesajı izleyiciye aktarmak için sorunsuz bir
şekilde çalışıyorlar.
Hipnoz
bilimi açısından ifade edecek olursak ‘mesaj’dan anlaşılması gereken
‘telkin’dir.
Birisi
o ana ‘mesajı’ okumaya alıştığında, o mesajın aslında her yerde olduğunun
farkına varacak ve ciddi bir olasılıkla ister istemez belirli bir süre
içerisinde bu, kabule dönüşebilecektir. Burada "subliminal mesaj"lardan
bahsetmiyoruz bile.
ÖNGÖRÜCÜ
PROGRAMLAMA:
Görsel
ya da basılı yayınlarla çok önceden insanları belirli olaylara hazırlama
projelerinden bahsediyorum. 11 Eylül saldırılarının, çok daha önceleri İkiz
Kuleler’in infilakını gösteren görsellerin sinemada, afişlerde, çizgi filmlerde
tesadüfen(!) yer alması gibi…
Birçok
kişi hala öngörücü programlamanın gerçekte olmadığını iddia etmektedir.
Öngörücü
planlamanın kökleri aslında, o koca ekranın toplumun nereye gittiğine dair
insana iyi bir fikir verdiği ağırlıklı olarak elitist olan Hollywood’a
dayanıyor.
Sadece
ihtimal dışı ya da bilim kurgu olduğunu düşündüğünüz kitaplar ve filmlere şöyle
bir dönüp bakın ve sonra da bugünkü topluma bir bakın.
Küresel
elit güçler, üçüncü dünya ülkeleri için planladıkları sömürü planlarının
aşamalarını önceden romanlarla, filmlerle parça parça belirli bir düzende
yayarak kitlelerin bilinçaltına ön telkinler gönderebiliyor.
Bu
sebeple yayınların, filmlerin bu bakış açısıyla da iyi taranması ve okunması
gerekiyor.
Devlete
ilgili birimleri oluşturmaları anlamında çok iş düşüyor.
SPOR, SİYASET VE
DİN:
Bazıları
dinin hatta siyasetin bir zihin kontrol yöntemi olarak sporla yan yana
zikredilmesinden rahatsız olabilirler.
Bu üç
alan, algı yönetimi için altın madeni gibidir.
Kitle
hipnozu ile kalabalıklar üzerinde uygulanan algı yönetimi için yüzlerce insan
görevlendirebilir, milyarlarca dolar yatırım yapabilir.
Bu üç
alanda da ana tema aynıdır: böl ve fethet.
Kullanılan
teknikler oldukça basittir: İnsanlardaki hayatta kalmak için doğal olarak var
olan karşısındakiyle işbirliği yapma eğilimine ket
vurmak ve onlara üstün gelme ve kazanmaya dayalı takımlar ya da gruplar
oluşturmalarını öğretmek.
Spor
her zaman için insanlardaki kabilesel eğilimleri önemsiz bir olay içinde
toplayan temel bir dikkat dağıtma aracı oldu.
Öyle
ki, modern Amerika’da spor taraftarlığı öyle gülünç boyutlara ulaştı ki mesela
insanlar şehirlerini terk eden ünlü bir sporcuyla ilgili protesto
düzenleyebiliyorlar ama buna karşılık mesela özgürlük gibi insani konular
önemsiz görülüp kulak arkası edilebiliyor.
Siyaset
kolay kontrol altına alınabilen muhalefet ve tamamen sağ-sol paradigmasından
oluşan bir şey, dinse neredeyse tarihteki bütün savaşların perde arkasındaki
ortaya çıkış sebebi.
Ülkemiz
üzerine yürütülen psikolojik savaş operasyonlarında küresel güçler, ideolojik
ayrımları, mezhep çatışmalarını, çok defa kullanmışlar ve kullanmaya da devam
etmektedirler.
Bir psikolojik savaş yöntemi olarak yıllara yayılan
algı yönetimiyle, saydıklarımıza ek olarak cemaatlerin manipüle edilmesi de
eklenmiştir.
Cemaatlerin,
bir süredir batılı güçlerin ülkemiz üzerinde yürüttüğü kitle hipnozunun nesnesi
durumuna getirildiği artık açıkça bilinmektedir.
Bu
tehdit hala devam etmekte ve cemaatler mevcut durumlarıyla küresel algı
yönetiminin oyuncağı haline getirilmeye çalışılmakta ve toplumda bu yolla
yarılma, güvensizlik, korku kültürü, düşmanlık ve ihanet tohumları ekilmeye
çalışılmaktadır.
YİYECEKLER, SU
VE HAVA:
Yiyeceklerdeki
katkı maddeleri, toksinler ve gıdalardaki diğer sağlığa zararlı maddeler beynin
kimyasını öyle bir değiştiriyor ki, kişide hissizlik ve çevresinde olup
bitenlere karşı ilgisizlik başlıyor.
İçme
suyundaki floridin IQ’yu düşürdüğü bilimsel olarak kanıtlandı.
Aspartam
ve Mono Sodyum Glutamat (MSG)’taki beyin hücreleri ölene kadar onları uyaran
ekstoksinler…
Bu
sağlığa zararlı maddeleri içeren fast food türü gıdalara insanların erişimi
artık kolaylaştığı için, bu gıdalar aktif bir yaşam tarzı sürmek için herhangi
bir motivasyonu olmayan ve dikkat eksikliği yaşayan bir toplum meydana getirdi.
UYUŞTURUCULAR,
İLAÇLAR:
İllegal
uyuşturucular zaten beyni kör ediyor, bunlar bir tarafa; nerdeyse her insanın
biraz farklı bir huyu için ilaç içirecekler.
Küresel
güç odağı elitlerin hizmetindeki ilaç sektörü insanların beynine boca
edercesine kullanılmak üzere beyin kimyasalları üretip duruyor.
Bunlar
bağımlılık yapan herhangi bir madde olabilir, zihin kontrolcülerinin görevi
sizin bir şeye bağımlı olmanızı sağlamaktır.
Modern
zihin kontrol yöntemlerinin önemli bir kolu da psikiyatri üzerinden çalışıyor.
Batıdan
sorgulanmadan ithal edilen psikiyatri yaklaşımları tüm insanları,
potansiyellerine göre değil, hastalıklarına göre tanımlamayı ve doğru-yanlış
hastalıklarla etiketlemeyi hedefler.
Tıp
alanındaki, ilaç sektörü tiranlığının güç kazanmasıyla şimdi bu durum öyle
aşırı boyutlara vardı ki, neredeyse herkesin bir çeşit rahatsızlığı var, ve
nerdeyse herkese verilecek bir ilaç var, özellikle de herhangi bir otoriteyi
sorgulayan kişilerin.
Ülkemizde
de ilaç kullanımı maalesef alınan tedbirlere rağmen kontrolsüz.
Antidepresanlar
reçetesiz satın alınabiliyor…
Beyin
kimyasıyla oynamak ve gereksiz ilaç kullanımına mahkum etmek, bu yönüyle
küresel güç odaklarına hizmet eden kar amaçlı ilaç sektörünün yürüttüğü bir
yasal uyuşturucu faaliyeti denilse yerdir.
Kitlesel
zihin kontrolüne hizmet eder, tepkisiz, uyuşturulmuş ve kimyasala bağımlı
kalabalıklar…
ASKERİ DÜZEN:
Askeriyenin
zihin kontrolünün test alanı olarak uzun bir
geçmişi var.
Belki
de askerler zihni en kolay şekle girebilen ve etkiye açık olan kişiler çünkü bu
kişiler belli bir hiyerarşi ve kontrol içinde hareket ediyorlar ve kendilerine
bir görev verildiğinde onu hiç sorgulamadan, tam bir itaat duygusu içinde
yerine getirmeleri gerekiyor.
Otorite
altındaki her kişi emre koşulsuz itaat eder.
Yani
sorgulamadan direkt kabul eder, tam bir hipnoz halidir aslında bu.
15 Temmuz darbe girişiminde hiçbir
şeyden haberi olmayan erlerin televizyonlardaki görüntülerini hatırlayın:
-Karşılarında
halkı gördükleri halde hala kendini tatbikatta sananlar, sırf üstü emir verdiği
için kendi halkına ateş açanlar, komutanın emrine uyduğunu sanarken ihanetin
içine düşenler…
Askeri
ortamlar sorgulamadan itaatin en keskin yaşandığı ortamlardır.
Bu
anlamda askeri düzen bir nevi kurumsal zihin kontrolü, kurumsal
hipnoz sistemiyle çalışır.
Bu
yüzden askeriye gibi, güvenlikle ilgili hiyerarşik
yapılar çok hassas.
Devletin
bu yapıları ciddi bir stratejiyle oluşturması ve kontrol mekanizmalarını çok
çevik hale getirmesi olmazsa olmaz bir durumdur.
ELEKTROMANYETİK
SPEKTRUM:
Tv
izleyen, bilgisayar karşısında oturan, elinde cep telefonu olan herkes
elektromanyetik şiddete ve işgale maruz kalıyor.
Hepimiz
günlük hayatta işimize yarayan modern cihazların kullanımı nedeniyle
elektromanyetik dalgalar tarafından kuşatılmış durumdayız ve bu dalgaların da
direkt olarak beyin fonksiyonları üzerinde bir etkisi olduğu bilimsel
araştırmalarca kanıtlanmış durumda.
Saatlerce
elektronik cihazlardan yayılan elektromanyetik
dalgalara maruz kalanların zihinsel işleyişi hayatın akışı içinden çıkıp
sanal bir zemine oturuyor, küntleşen zombi
beyinlere dönüşüyor uzunca süreler elektronik şiddete maruz kalanlar.
Günlük
hayattaki bu durumun dışında; neler olabileceğinin dolaylı bir işareti olarak,
bir araştırmacı, beyne bağladığı kablolarla beynin elektromanyetik alanını
değiştirerek beyinde bazı görüntülerin canlanmasını sağlayabiliyor.
İçinde
yaşadığımız modern dünyada zihne sirayet eden birçok yönteme ek olarak,
cihazlar üzerinden zihin-değiştirici dalgalarla da kuşatılmış durumdayız.
Mesela
baz istasyonları gelecekte insanların
zihinlerine direkt etki etmek amacıyla da kullanılabilir.
TELEVİZYON VE
BİLGİSAYAR:
Uzaktan
kumandayla erişebildiğiniz TV’de programlanan her şeyin belli bir mühendislik
hesabı içinde hazırlanmış olması bile yeterince kötü.
Televizyon
tam bir hipnoz kutusudur ve kitleleri programlarıyla, reklamlarıyla bir tüketim
nesnesine ve evcil sürülere dönüştürür.
Kitle hipnozunun
en önemli araçlarındandır.
TV
öyle bir şey ki sizi gerçek manada uyutuyor ve böylelikle psiko-sosyal bir
silah haline geliyor.
Evet
televizyon psiko-sosyal bir silahtır ve programları oluşturanlara hizmet eder.
Bilgisayarların video oyunları ve sosyal ağlar yoluyla insan beynini sürekli
bilgi bombardımanına tutması kişilerde bir nevi dikkat
eksikliği ve hiperaktivite bozukluğuna
sebep oluyor.
Video
oyunları üzerine yapılan bir araştırma uzun saatler bu oyunları oynamanın beyne
giden kan akışını azalttığı ve duygusal kontrolü zor hale getirdiğini
gösteriyor.
Dahası,
gerçek hayattaki savaşa benzeyen oyunlar ya da polislik oyunları kişinin gerçeklikle bağının kopmasına sebep oluyor.
NANOBOTLAR:
Bilim
kurgu filmlerindeki nanobotlar yolda.
Beyne direkt müdahaleyi
amaçlayan bu sistemler, zaten noro-mühendislik adı altında pazarlanıyor.
Bu
yolla direkt beyin kontrolü biraz karmaşık ve henüz kanıtlanmamış olsa da bu
bir kere başarıldığında, mesela mutsuz bir insanı bir düğmeye basarak anında
mutlu etmek mümkün olacak.
Nanobotlar
bu süreci beyindeki molekülleri tek tek
sararak otomatik bir düzleme taşıyorlar.
Daha da kötüsü, bu minik akıllı robotlar kendi kendilerini kopyalayabiliyor.
İnsan
sormadan edemiyor bu cin bir kez lambadan çıktığında tekrar oraya nasıl konabilecek?
Nanobotların muhtemel kullanıma girme tarihi, 2020’nin
ilk yılları olarak öngörülüyor.
***********************************************************************************
http://amfiweb.net/algi-yonetimi-ve-zihin-kontrolunun-10-temel-teknigi
11 Haziran 2024 Salı
İSLAM’IN ALTIN ÇAĞI
İSLAM’IN ALTIN ÇAĞI
İslam
Uygarlığı, kuruluşundan hemen 50 sene sonra sınırlarını Arabistan çöllerinden
Mısır, Mezopotamya ve Pers sınırlarına kadar ilerletmiş, Bizans’ın gücünü
zayıflatmış, Portekiz’e kadar uzanan bir uygarlığa kavuşmuştur.
Bunlar sadece
askeri başarılarla kalmamış su yolları ele geçirilmiş, tarım devrimini
gerçekleştirecek biçimde farklı ürünleri Akdeniz mevsimine uygun biçimde ıslah
etmişlerdir.
Üretkenliği
arttırmışlardır.
İslam
Uygarlığı, VIII. yüzyıl ile XIII. yüzyıllar arasında bilimsel ve felsefi düşün
anlamında dünyanın önderi konumuna gelmiştir.
Yunan
bilgeliğinin mirasçısı olmuşlar ve bu bilgeliği sonraya taşımışlardır.
Bu dönem
özellikle Batılı tarihçiler tarafından “İslam Rönesansı” olarak
adlandırılmaktadır.
Yine bu devre
“İslam’ın Altın Çağı” da denmektedir.
Bu dönemde
matematikten tıbba ve fiziğe kadar pek çok alanda eşi benzeri görülmemiş
başarılara imza atılmıştır.
Antik Yunan Dönemi’nde
yazılan eserler Arapçaya kazandırılmıştır.
Halife Memun
MS. 832’de Bilgelik Evi’ni kurmuş ve burada yapılan faaliyetlerle Yunan felsefi
ve bilimsel geleneği Arap Uygarlığı’na tanıtılmıştır.
Bir tür kolej
görevi üstlenen medreseler daha çok bağışlarla ayakta kalırken, kütüphane ve
gözlemevi gibi araştırma kurumları halifeler ve sultanlar tarafından finanse
edilmiştir.
İslam
Matematiği
Yunanlıların
soyut geometrisi yerine, Müslüman bilginler pratik değeri daha çok olan
aritmetik ve cebire daha fazla önem vermişlerdir.
Astronomik
faydaları açısından trigonometrik çalışmaların ileri düzeylere çıkması
şaşırtıcı değildir. Özellikle Harezmî’nin çalışmalarının bütün matematik tarihi
üzerindeki etkisi çok fazla olmuştur.
İslam
tıbbının gelişimi ve kurumsallaşması Müslümanların önemli bir diğer
başarısıdır.
Arapların
kendilerine has bir tıbbı vardı.
Hippokrat ve
Galenos gibi Yunanlı tabiplerin metinlerini çevirdikten sonra bunları kendi
bilgileriyle harmanlamışlardır.
Hint
Uygarlığı’ndan gelen bilgileri de buna eklemişler ve tıpta önemli işlere imza
atmışlardır.
Ebubekir
Zekeriya Razi, el-Mecusi ve ibn Sinâ gibi bilginler teşhis ve tedavide önemli
başarılar göstermişlerdir.
İslam optiği
de ibn-ül Heysem sayesinde büyük işler başarmıştır.
Optik isimli
kitabında deneysel yaklaşım göze çarpmaktadır.
Görme,
kırılma, karanlık oda, içbükey aynalar, mercekler ve gökkuşağı gibi bir dizi
deneysel bilim çalışmaları o dönemin en iyi çalışmalarıdır.
Kimilerine
göre kimyanın atası olan Simya da İslam coğrafyasında sıkça rastlanan bir
uğraşı alanı olmuştur.
Ölümsüzlük
iksirini bulmak, değersiz madenleri altına çevirmek gibi bazı amaçlarla yola
çıkan simyacılar aynı zamanda yoğun bir entelektüel çabaya da girmişlerdir.
Özellikle
göksel olaylarla yersel olaylar arasında bağ kurma çabaları onları astrolojiye
de yakınlaştırmıştır.
İslam
coğrafyasında bilim ve teknoloji arasındaki irtibat da çok sınırlı kalmıştır.
Matematiğin
dahi ismi Harezmî İslam Uygarlığı’nın en etkili isimlerinden birisi olmuştur.
Harezmî
(780-850), Aral gölü yakınlarındaki Harezm bölgesinde yetişmiştir. el-Harezmî,
Hikmet Evi’nde halife el Memun’ın hizmetinde çalışmıştır.
Harezmî’nin
bilime temel katkıları matematik, astronomi ve coğrafya alanında olmuştur.
Aritmetik ve
astronomide Hint yöntemlerini İslam dünyasına kazandırmıştır.
Yazdığı cebir
kitabıyla İslam dünyasında bilimin gelişiminde temel bir rol oynamıştır.
Arapça aslı
kayıp olan aritmetik kitabı Bathlı Adelard tarafından Latinceye tercüme
edilmiştir.
Liber
Algorismi de Numero Indorum yani Hint Rakamları ile Hesap kitabı olarak
Latinceye çevrilen kitap bütün Avrupa ve İslam dünyasını derinden etkilemiştir.
Bir diğer
önemli kitabı ise matematiğin cebir alanına ait olan el-Kitâb el-Muhtasar fî
hisâb el-Cebr ve el-Mukabele ismini taşımaktadır.
Bu kitap
halife el Memun’a ithaf edilmiştir.
Kitap cebir
denklemlerinin çözümünü anlatmaktadır. (Bize Yön Veren Metinler I. Cilt İçinde)
(http://byvm.kapadokya.edu.tr/1.-CEBIR-VE-CEBIR-HESABI-EL-HAREZMI)
Astronomi
hattı ise yine önemli bir bilim dalı olarak karşımıza çıkmıştır.
Bu alanda
çalışan en önemli isimlerden birisi el-Battâni’dir.
El-Battani
(858-929), harran’da doğmuş daha sonra eğitim için Bağdat’a gitmiştir.
Selefi Sabit
Ibn Kurra gibi kendisi de Sabîi dinine mensup olması sebebiyle yıldız ilmi ve göksel
teoloji konusunda önemli bilgi donanımına sahiptir.
Doğu ve
Batı’da ünlenmesini sağlayan eseri “Astronomi Üzerine” adlı eseridir.
Battanî bu
kitabı yazma amacını kendisinden önce gelen astronomların hatalarını düzeltmek
istemesidir. Kendisi de bu bakımdan Batlamyus’un yöntemini izlemiştir
denilebilir.
Zira
Batlamyus da kendinden önceki astronomlardan olan Hipparchus’un gözlemlerini ve
kuramlarını düzeltmeye çabalamıştır.
Bu haliyle
denilebilir ki İslam Dünyası bilginleri ve filozofları Yunanî düşüncenin
koruyucusu ve taşıyıcısı olmuşlardır ve burada üretilen bilgi birikiminin
kaybolmasını önlemişlerdir.
Bilimsel
Faaliyetlerin Duraklaması
İslam
Uygarlığı’nın bilimsel ve felsefi yönden ne zaman gerilemeye başladığına dair
muhtelif görüşler vardır. Avrupa’nın Arapça ve Yunancadan Latinceye çeviri
faaliyetleri, Rönesans ve Reform hareketleri, üniversitenin kurumsallaşması
gibi başarıları sonucunda mı Doğu Uygarlığı gerilemeye başlamıştır?
Yoksa kendi
içsel problemleri mi bu gerilemeye sebep olmuştur?
Bu sorulara
bir çırpıda cevap vermek olanaklı değilse de hem içsel hem de dışsal sebeplerin
bu gerilemeyi doğurduğu anlaşılmaktadır. İktisadî sistem, kültürel yapı,
kurumsallaşma gibi pek çok nedenden dolayı İslam Uygarlığı parlak devirlerini
XIII. yüzyıldan sonra gerilerde bırakmıştır.
Osmanlılar
bir dönem bilimsel ve felsefi düşünceyi ilerletmeye ve fetihlere devam etmişse
de XVI. yüzyıldan sonra durgunluk bu ülkeye de sirayet etmiştir.
Geçmişin
parlak devirleri bir müddet sonra yerini durgunluğa ve sonra da gerilemeye
bırakmıştır. Osmanlılar devrinde ise özellikle XV. yüzyılda parlak bir
devir yaşanmıştır.
Özellikle
Osmanlı sultanlarından Fatih Sultan Mehmet’in bilim ve felsefeye verdiği önem
sayesinde o dönemde Osmanlı-Türk düşüncesinde bir ivme yakalandığı
görülmektedir.
Bu
hareketlenme XVI. yüzyılda da kısmen devam etmiş ancak XVII. yüzyıl derin bir
uyku dönemi başlamıştır.
Ancak XVIII.
yüzyılın sonunda ve XIX. yüzyılda Osmanlılarda yeni bir uyanış devri
başlamıştır.
Bilimsel ve
felsefi eserlerde artış görülmeye başlamış Avrupalı modern düşünceler Osmanlı
illerine girmeye başlamıştır.
Aydın Sayılı,
“Ortaçağ İslam Dünyasında İlmi Çalışma Temposundaki Ağırlaşmanın Bazı Temel
Sebepleri (Avrupa ile Mukayese)”, DTCFFAE Dergisi, cilt: I, Ankara 1963,
ss.4-69.
https://acikders.ankara.edu.tr/mod/resource/view.php?id=124358
TÜRKİYE HAYALİ
Hedefteki üniter, laik Cumhuriyet: . ABD'NİN YENİ TÜRKİYE HAYALİ . . Samuel Huntington, “ Medeniyetler Çatışması ” adlı kitab...
-
16 Kişilik Tipi ve Özellikleri - MBTI . MBTI yani "Myers-Briggs Type Indicator" (Myers-Briggs Tip Göstergesi); Isabel...
-
- "Opus Dei" Nedir? . Günümüzde Benzer Örgütler Var Mıdır? . Günümüz Versiyonları! Fetullahçı terör örgütü fetönün ;...
-
Türkiye'nin Cemaat Tarihi Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi'nden Doç Dr. Cengiz Anık Türkiye'nin cemaat tarihini ...