4 Temmuz 2025 Cuma

ÜLKEDEN KAÇMAK

.   ÜLKEDEN KAÇMAK, DIŞ ÜLKELERE GİTMEK

. Türkiye'nin en önemli fakat dile getirilmeyen sorunlarından biri de ülkeden kaçmak, dış ülkelere gitmek isteklilerinin giderek yoğunlaşması...

Sürücülerle, öğrencilerle, sokaktaki insanlarla konuşmaya çalışıyorum, "Abi bu da yaşam mı, olanak (imkân) bulsam ülke dışına giderim" diyenlerin sayısı bir hayli fazla.

Gelir dağılımı bozukluğu, baskılar, işsizlik, yaşam zorlukları, tek kişilik keyfi bir yönetim, haksızlıklar, vatandaşlar arasında ayırım (etnik ayırımdan söz etmiyorum, böyle bir ayırım ülkemizde asla yoktur), kamu görevlilerinin polis devleti anlayışından kurtulamaması, denenmiş, başarısızlıkları kanıtlanmış bazı politikacıların, üst yöneticilerin halkın çek-git demesine karşın çeşitli oyunlarla, desiselerle ülkenin başında kalma girişimlerinin doğurduğu usanç, bezginlik, umutsuzluk...

Tüm bunlar ülkeye bağlılığı azaltıyor, ülke dışına kaçma eğilimlerini güçlendiriyor.

Bir ülkede yaşayanların, dinleri, inançları, etnik kökenleri ne olursa olsun, kendi ülkelerine sahip çıkmaları, ülkelerini benimsemeleri, Türklüğü ulus kimliği olarak içselleştirmeleri, bir ülkenin en büyük gücüdür.

Türkiye'de sergilenen tek kişilik yönetim, keyfilik, ayırımcılık, halkın ve Türkiye'nin gerçek çıkarlarını savunanların ülke yönetiminden dışlanması, baskılar, haksızlıklar, en hafifinden biber gazıyla başlayarak tekme, tokat, cop, tutuklama, hürriyeti bağlayıcı cezalar, bilinçli veya bilinçsiz şekilde yapılan eziyetler, halkın bu ülkeye bağlılığını azaltmakta, kendi ülkesinden soğutmaktadır.

Laiklik, cumhuriyetçilik, sosyal devlet olma, bir ülkede halkın ülkesine bağlılığını artıracak, pekiştirecek ilkelerdir. Laiklik, inanç, düşünce özgürlüğünü ve hoşgörüyü beraberinde getirir.

İnsanlar üzerindeki baskıları hafifletir.

Cumhuriyetçilik, halkın en geniş ve etkin biçimde ülke yönetimine katılmasını sağlar.

Sosyal devlet olma, eğitim, sağlık, barınma, iş, geleceğinin güvence altına alınması gibi temel gereksinimleri karşılar.

Türkiye'de gerçekten ülke bütünlüğü, halkın ülkeye bağlılığı isteniyorsa, cilalı boş nutukları bir yana bırakıp, bunun gereklerini yerine getirmek gerekir.

Ülkeyi, AKP-MHP ortak yönetiminin sergilediği tutum ve anlayıştan tamamen farklı bir anlayışla yönetmek gerekir.

Halka saygılı, halkı dışlayan değil, halkın yönetime katılmasını sağlayan, vatandaşlar arasında ayırım yapmayan, vatandaşa hizmet götürmeyi amaçlayan, Türkiye'nin çıkarlarını ve saygınlığını koruyan bir yönetim...

Türkiye'nin bu anlayışta bir yönetime gereksinimi vardır.

Bu ülkede yaşayan herkes, inancı, dini, mezhebi, etnik kökeni ne olursa olsun, "Burası benim ülkem, benim vatanım, ben Türk'üm" demeli, bu ülkeyi benimsemelidir.

Bu benimseme, sorumluluk ve ülkeye katkıda bulunmayı da beraberinde getirir. Herkes kendi çapında bu ülkeye katkıda bulunabilir.

Ağaç dikme, çevreyi, doğayı koruma, hatta çevreyi kirletmeme bile bir katkıdır. Ülke benimsenirse, ülkenin doğasını korumak, ülkeyi kalkındırmak daha da kolaylaşır.

Türkiye'yi benimsemiş, gerçek vatansever kişiler, bu ülkeyi ayakta tutuyor.

İçten ve dıştan yıkma çabalarına karşı bu ülke ayakta duruyorsa, her kurumda sorumluluk duygusu, görev anlayışı yüksek, büyük özveri ile çalışan, ülkeye bir şeyler katabilmek için çırpınan kişilerin çabaları ile ayakta duruyor.

Yoksa her gün TV'de görünen, söylev vermeye, konuşmaya düşkün kişilerin katkıları ile değil...

Önemli olan Türkiye'de dürüst, çalışkan, ülke sevgisi yüksek bu kişilerin ön plana çıkarılmasını sağlamak ve bu tür davranan kişilerin sayısını arttırmaktır.

Ülkeyi geliştirmek, kalkındırmak için eksiksiz olarak bir çabaya gereksinmemiz vardır.

Her kurumda bir avuç insanın çabası ile Türkiye anca bu noktalara kadar gelebiliyor.

Ülkeyi benimsemiş gözüküp, vatan, millet nutukları atıp, ülkenin insanını sömüren, doğasını yakıp yıkan, yabancı ülkelerin çıkarlarını üstü açık veya kapalı bir şekilde savunanlara karşı da uyanık olmak gerekir.

Türkiye'nin bu ülkede yaşayanlar tarafından benimsenmesini istiyorsak, AKP-MHP ortak yönetiminin ve uzantılarının sergilediği anlayıştan farklı bir yönetim getirmek zorundayız.

Halka saygılı, halkı dışlamayan, geniş kitlelerin temel gereksinimlerini karşılamayı ön plana alan, Türkiye'nin bağımsızlığına, saygınlığına özen gösteren, ayırım yapmayan, Atatürk ilkelerine sıkı sıkıya bağlı bir yönetim.

Böyle bir yönetim anlayışı, halkın bu ülkeyi içtenlikle benimsemesine ve eksiksiz olarak bir kalkınma hareketinin başlatılmasına olanak hazırlayabilir.

.   MERT KURTAR, 05 Temmuz 2025 Cumartesi

. ANKARA ÜNİVERSİTESİ SİYASAL BİLGİLER FAKÜLTESİ - MÜLKİYE MEZUNU (MÜLKİYELİ)

23 Haziran 2025 Pazartesi

İsrail Ne İstiyor

 .    İsrail Türkiye’den Ne İstiyor?

.   1948’de kurulan İsrail Devlet sembolü Yedi Kollu Şamdan ve Davut Yıldızıdır.

Her iki sembol de Tevrat’ta geçen ayetlerden alınmıştır.

Biri İsrail’in yolunu aydınlatır, diğeri İsrail’in Kral Davut zamanındaki Büyük İsrail Krallığını işaret eder.

Yani?

İsrail Tevrat’a yazılı Vaat Edilmiş Topraklar üzerinde savaşıyor ve bu savaş hiçbir zaman bitmeyecektir ta ki İsrail Filistinlileri Ürdün’e göçe zorlayıp Akdeniz kıyılarını ele geçirinceye kadar.

İsrail’in amacı tüm Ortadoğu’yu ele geçirmek değil, bu bölgedeki ülkelerin yönetimlerine kendine eş yönetim getirmektir.

Bu açıdan bakıldığında Türkiye hedeftir. Buna eski Bizans emellerini eklediğinizde karşımıza Tevrat-İncil ittifakı çıkar.

Yani?

İki bin yıl önce Kudüs’ü yakıp Kutsal Tapınağı yıkan ve Yahudileri dünyaya sürgüne gönderen Roma, Kitabı Mukaddes(Evanjelizm) gölgesinde İsrail ile ittifaka geçmiştir.

Hedefi; Lübnan,Suriye, Irak ve Türkiye’de kaynakların, buna insan dahil, tüm kaynakların yönetimini ele geçirmek ve Ortadoğu’da ABD/İngiltere’nin orta ölçekli küresel güç olmaktır.

X X X

Şimdi milli mücadele yıllarına bir bakalım..

Lozan’la Sevr işgali sonuçsuz bırakılınca İngilizler paylarına düşen Irak, Filistin ve Arabistan’da, Fransızlar ise Suriye ve Lübnan’da yerleştiler. 

Bu resimde Amerika yoktu Rusya da yoktu.

Derken ikinci büyük harp geldi çattı. 

Bu kez fırsatı kaçırmak istemeyen Ruslar öne çıkarak, stratejik bir hamleyle Kürt kartını ileri sürdüler. İran’da ‘Mahabad Cumhuriyeti’ adıyla bir devlet kurdular, başkanlığına Kadı Muhammed’i getirdiler. 

Mahabad’ı da bizim kurtuluş savaşı gibi, milli mücadelemiz ve Cumhuriyetin ilanı gibi zorlu süreçlerden geçmiş bir ‘Baş Yapıt’ olarak düşünmeyiniz..

İşin başı Ruslardı, sonu Ruslar, orduyu kuran silahı veren devleti ilan eden de Ruslar.

Üç Sovyet subayı eşliğinde aldılar yanlarına Kadı’yı, getirdiler Barzani‘yi ordunun başına, böylece bir devlet çıktı ortaya hatta Molla general rütbesi takıp ‘Başkomutan’ bile oldu.

Siyaset bu tarihi olayları iyi biliyor olmalıydı ki Barzani Diyarbakır buluşmasında bir yanda oğlu kucaklanırken söz sırası babasına geldiğinde Kadı Muhammed’i bize hatırlatıyordu, işte sözleri;

‘Merhum Kadı Muhammet’in dediği gibi Allah’a, dine, İslam dininin önderine inanmış Müslüman milletinde nasıl ki doğruluk dürüstlük ve sadakat varsa bütün bu özellikler Molla Mustafa Barzani’de de vardı. İşte o Barzani 81 yıl önce kardeşlerinin ülkesi Türkiye’ye misafir oldu. Bugün de Molla Mustafa Barzani’nin oğlunu, değerli dostum Mesud Barzani’yi Diyarbakır’da misafir ediyoruz.’

Molla Mustafa işte bu Mahabad’ın ilk ve son cumhurbaşkanıydı.

X X X

Peki süreç nasıl işletildi?

Perde arkasında Çar Deli Petro’ndan vasiyeti vardı‘Akdeniz’e açılmak’. Bunun yolu Çanakkale- İstanbul boğazlarıyla Umman Denizinden geçiyordu.

Stalin’in üs talebi kabul görmeyince Ruslara tek seçenek kaldı, İran.

22 Ocak 1946’da, Mahabad’taki aşiret liderleri, KDP yöneticileri, üç Sovyet subayı ile Barzani’nin hazır bulunduğu, halkın da katıldığı bir toplantı yapıldı. Mahabad Kürt Cumhuriyeti ilan edildi, Kürt ulusal bayrağı göndere çekildi.

Bugün Barzani’nin ‘Kuzey Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ diyerek dalgalandırdığı hatta Türkiye’yi ziyaretinde Türk Bayrağı ile birlikte göndere çektirdiği bayrak işte bu bayraktı. 

İşin özeti buydu ama bu proje diğerlerine göre farklıydı…  

En başta bu Mahabad, siyasetin coğrafyasını işaret ettiği ‘Kuzey Irak’ta değildi.

Ayrıca bulunduğu yerin binlerce yıllık tarihi, kavimleri, uygarlığı, dinleri ve enerji kaynakları dikkate alınarak geliştirilmiş küresel bir siyasi proje de değildi. O günkü konjonktürün tetiklediği stratejik bir Stalin hamlesiydi.

X X X

İlk büyük harbin sonunda Türkiye’den Kars ve Ardahan’ı isteyen, üstüne de Boğazlarda üs talep eden Stalin bu istekleri gerçekleşmeyince işte bu Mahabad üzerinden Ortadoğu’ya açılmak istedi. Ama Amerika ve İngiltere karşı koyunca ömrü bir yıl dahi sürmedi, hala adı geçiyor olsa da tarihten silinip gitti.

Yıkıldığı zaman üzüntüsünden olsa gerek Molla Mustafa bine yakın peşgermegesiyle birlikte Ruslara sığındı.

Tam 11 yıl orada kaldı, askeri akademiye gitti, gerilla eğitimi aldı. Sonunda dönüp dolaşıp Irak kuzeyindeki coğrafyasına geri geldi. Irak merkezi hükümetine karşı başlattığı direnişte bu eğitimin çok da faydasını gördü.

İşte ‘tarihte devlet kurduk adı da Mahabad’ dediklerinin başı ve sonu buydu.

X X X

Şimdi coğrafyası farklı olsa da bu resim yine de siyasetin Kürdistan’ diyerek çizdiği resimle örtüşmüyordu çünkü içinde İsrail yoktu. Ama siyaset haklıydı, İsrail’in içinde olduğu bir Kürdistan vardı.

Peki, bu neyin nesiydi?

Stalin Mahabad hamlesinden iki yıl sonra bu kez Amerika harekete geçti. Balfour Deklarasyonuyla ilan edilmiş olan Yahudi devlet, 1948 yılında, Müslüman coğrafyanın tam kalbinde kuruldu.

İkinci büyük harbin Ortadoğu açısından belki de en önemli sonucu bu devletin varlığı oldu. Kurulmuştu kurulmasına ama bizi bugünlere sürükleyen savaşları tetikledi hala da sürüyor…

Mesele şuydu, sadece Amerika değil tüm Avrupa hatta Hristiyan alemi zengin enerji kaynaklarıyla donatılmış bu coğrafyada İsrail’i Haçlı’nın ileri bir karakolu olarak görüyor ve ne pahasına olursa olsun yaşamasını istiyordu çünkü enerji bir yana söz konusu olan kutsal topraklardı.

Ancak bu devletin ortaya çıkışıyla tetiklenen savaşlar zamanla bir Müslüman-Yahudi savaşı riskini beraberinde getirince iş değişti.

İsrail’e bölgede müttefik devlet arayışları başladı. Suudilerin Rabıta üzerinden yeşil Amerikan dolarıyla Türkiye’ye üşüştüğü, tarikatlara ve cemaatlere doluştuğu işte bu sürece denk düşüyordu.

Bu müttefik arayışları İsrail’i küresel proje olan Sevr ile buluşturdu.

Kurtuluş savaşıyla sonuçsuz bırakılmış olan Sevr soğutulduğu raftan indirildi ve bugünkü oyuna sürüldü.

X X X

Olaylar kendine böylesi bir mecra bulur iken, Türkiye ise hala ‘12 Eylül darbesi neden yapıldı’ sorusuna bir cevap aramakla meşguldü. Dolayısıyla Dünya Siyonist Dergisi Kivunim’de ‘1980’lerde İsrail İçin Strateji’  başlığıyla yeni ama özünde eski bir Ortadoğu Planının ortaya çıktığını göremedi.

Plan açıktı, İsrail’i kuşatan Müslüman ülkelerin etnik ve mezhep farklılıkları temelinde ayrıştırılması, çatıştırılması ve parçalanması öngörülüyordu. 

Kopan parçalarda İsrail’e müttefik yönetimlerin iş başına getirilmesiyle hem İsrail’in güvenliği sağlanmış olacak hem de coğrafyanın enerji kaynakları Batı’nın yönetimine geçmiş olacaktı.

Düğüm noktası Kürdistan’dı. Aslında bu plan Sevr’in günümüz tercümesiydi.

Sevr’in o dönemdeki hedefi; Anadolu’nun doğusunda bir Ermeni-Kürt devletinin kurulması, bu yolla Türklerin Asya ile coğrafik bağının kesilmesi ardından kuşatılarak ele geçirilmesiydi.

Yeni İsrail planında bu hedef değişmedi ama hedefe giden yollar, kullanılacak siyasi ayaklar değişti; önce işbirlikçi yönetimler eliyle sözde demokratik yollarla Anadolu’nun kaynaklarını ele geçirmek nihayetinde ise Kürdistan’la birbirine komşu dört ülkeyi parçalamak şeklinde Sevr’den daha kapsamlı siyasi bir projeye dönüştü.

Resmin buraya kadar görülen şekliyle siyasetin ‘Kuzey Irak Kürdistan lideri hoşgeldiniz’ sözünde geçen Kürdistan bu olmalıydı, bir İsrail projesiydi, Barzani de bu projenin siyasi ayağıydı.

Belki de siyaset bu planı yeni öğrenmişti, yeni farkına vardığı için de ‘arkasında İsrail var PKK var’ diyerek bağımsızlık referandumu yapan Barzani’ye bu yüzden öfkelenmişti, kim bilir?

 Ama gel gör ki İsrail’in ardından Amerika da Ortadoğu’ya fiilen adımını atınca işler yine değişti…

X X X

Amerika ve Rusya ilk büyük harpte Ortadoğu’ya inemedi demiştik, meşguldüler, Almanya’ya karşı savaşıyorlardı. Savaş bittiğinde Osmanlı’nın toprakları paylaşılmış, bu paylaşımda Amerika ve Rusya’ya pay düşmemişti. Derken ikinci büyük harp gelip çatmış ama yine de bu iki ülke coğrafyamıza inememişti.

İlk hamleyi yapan Stalin Mahabad tutmayınca geri çekilmiş ama hemen ardından ikinci hamlesini oyuna sürmüştü, sıcak denizlere açılması gerekiyordu.

Bu amaçla ‘Kürdistan Demokrat Partileri(KDP) kuruldu. Irak KDP’sinin başına Molla Mustafa Barzani getirildi, İran ve Suriye de KDP’lerden payına düşeni aldı .

İşte bugün Rusya bu oyunu bu siyasi ayaklar üzerinden oynuyor hem Barzani’de eli var hem de Suriye’deki PKK terör örgütünün türevlerinde.

Amerika’ya gelince…

Stalin hamlesine karşılık İngiltere desteğinde İsrail devletini kurdu, Haçlı desteğini de yanına alarak elini coğrafyaya uzattı ama bir sorun vardı.

Dediğim gibi Arap-İsrail şeklinde giden savaşlar Müslüman-Yahudi şeklinde bir dinler arası savaş riskini sürükleyince oyun değişti, yeni hamleler ortaya çıktı.

Yaklaşık üç bin kişinin yaşamını yitirdiği 11 Eylül terör saldırısı bahane edilerek, tarihte ilk kez, Amerikan silahlı kuvvetleri Ortadoğu’ya indirildi, bugün hala orada. 

Siyasetin söylemeyi unuttuğu belki de bu olmalıydı çünkü Amerika’nın da artık bir Kürdistan’ı vardı..

X X X

2006 yılında ABD Silahlı Kuvvetler Dergisinde emekli Albay Ralph Peters kaleme almış haritasını bile yayımlamıştı, Türkiye’de sokakta oynayan çocukların dahi adını bildiği ‘Büyük Ortadoğu Projesi’nde yer alan Büyük Kürdistan . Amerikalı Kürdistan’ın siyasi ayağı yine Barzani’ydi tıpkı İsrail projesinde olduğu gibi.

Düşününüz babası Molla Mustafa bile uzun yıllar Irak merkezi hükümetine karşı gerilla savaşı yapmış ancak tarihin hiçbir döneminde böylesi bir siyasi zafer elde edememişti.

Büyük resme böyle bakıldığında1991 Birinci Körfez Savaşının bu siyasi projede dönüm noktası olduğu görülüyor çünkü bu süreçte ‘Postal öpücü peşmerge’ denilen Mesud Barzani ‘Özerk Kürdistan Yönetimi Lideri’ yapıldı.

Siyaset ‘Barzani’nin arkasında İsrail var’ demişti haklıydı ama devamı gelmemiş, herkes biliyor olsa da ABD’nin işin içinde olduğunu söylenmemişti. Her ne kadar 2019 yerel seçimleri öncesinde İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ‘Kandil’i ABD yönetiyor’ diyerek dikkati çekmiş olsa da bu desteklenmediği için laflar uçup gitmişti. 

Bu süreç hala işliyor…

X X X

Bu durumda karşımıza Türkiye’ye karşı konumlanmış silahlı ayağı PKK, siyasi ayağı Barzani olan iki küresel proje çıkıyor; Biri Yahudi Kürdistan diğeri de Amerikalı Kürdistan.

Bu iki proje temelini Sevr’den aldığı için iş dönüp dolaşıyor Gazi Paşa’nın deyişiyle sinsi ve yüzyıllardan beri kurgulanmış, son denemesinde kurtuluş savaşıyla sonuçsuz bırakılmış Büyük Suikast’a geliyor ve her iki projenin de ilk hedefi Türk Ordusu, ardından Türkiye Cumhuriyeti oluyor.

Bugün Ruslar da oyuna girdiği için tehlikenin hiç olmadığından daha yakın ve daha ağır olabileceğini artık düşünmek gerekiyor.

X X X

Sonuç olarak..

1948’de kurulan İsrail Devlet sembolü Yedi Kollu Şamdan ve Davut Yıldızıdır.

Her iki sembol de Tevrat’ta geçen ayetlerden alınmıştır. Biri İsrail’in yolunu aydınlatır, diğeri İsrail’in Kral Davut zamanındaki Büyük İsrail Krallığını işaret eder.

Yani?

İsrail Tevrat’a yazılı Vaat Edilmiş Topraklar üzerinde savaşıyor ve bu savaş hiçbir zaman bitmeyecektir ta ki İsrail Filistinlileri Ürdün’e göçe zorlayıp Akdeniz kıyılarını ele geçirinceye kadar.

İsrail’in amacı tüm Ortadoğu’yu ele geçirmek değil, bu bölgedeki ülkelerin yönetimlerine kendine eş yönetim getirmektir.

Bu açıdan bakıldığında Türkiye hedeftir. Buna eski Bizans emellerini eklediğinizde karşımıza Tevrat-İncil ittifakı çıkar.

Yani?

İki bin yıl önce Kudüs’ü yakıp Kutsal Tapınağı yıkan ve Yahudileri dünyaya sürgüne gönderen Roma, Kitabı Mukaddes(Evanjelizm) ışığında İsrail ile ittifaka geçmiştir.

Hedefi; Lübnan,Suriye, Irak ve Türkiye’de kaynakların, buna insan dahil, tüm kaynakların yönetimini ele geçirmek ve Ortadoğu’da ABD/İngiltere’nin orta ölçekli küresel güç olmaktır.

 Tehdit ve tehlikeler açıktır.

Türkiye kaynaklarını satmamalı, Suriyeli sığınmacıları geri göndermenin mutlaka bir yolunu bulmalıdır.

Türkiye’nin çıkış yolu Atatürk ve Cumhuriyet, Türk ulus devlet birlik ve bütünlüğünü teminat altına alan Anayasa’dır.

Erdal Sarızeybek

Araştırmacı Yazar

Kitap: Usta’nın Göremediği Siyasi Tuzak

 

https://sarizeybekhaber.com/israil-turkiyeden-ne-istiyor/

 

 

6 Mayıs 2025 Salı

KABUL EDİYORUZ

.     KABUL EDİYORUZ.    

.     Artık biz de ‘eşit yurttaşlık’ istiyoruz.

Ceren ile Alya! – ‘Sırrı Abi’ haklıymış! ‘

.     Eşit yurttaşlık’ istiyorum

Yurttaşın ‘eşitlik’ içerdiğini falan reddediyorum. Biz barış, demokrasi, özgürlük istiyoruz.

Onurlu bir yaşam, bir hırka bir lokma… 

Giderken de ‘önder’ gibi uğurlanalım arzusundayız. 

Ne diyordu Ceren Hanım, babası Sırrı Süreyya Önder’in cenaze töreninde: 

“Bir tek mülk edinmeden, ikinci bir kazağı almadan, kimseden bir şey istemeden, borçsuz ve harçsız, boğazını değil onurunu besleyerek yaşadığın bu dünyadan gidiyorsun baba.”

Biz de böyle gitmek istiyoruz. 

Hastane masraflarımız devletimiz tarafından karşılansın, en iyi doktorlar tarafından ameliyat edilelim istiyoruz mesela. 

Terörist Abdullah Öcalan’a ‘baba’ demek, ‘Ölene kadar Apocu’yum’ deyip kahraman sayılmak, Hendek teröründe talimatı getiren kişi olup da vicdanı sızlamayan biri olarak kalmak ve bunları yapmamıza rağmen Türk bayrağına sarılı bir şekilde bu dünyadan göçmek mesela…

Ama öncesinde neler yapmak istiyorum biliyor musunuz?

Tatile gitmek!

Şimdi size, sizin de unutamayacağınız bir tatil planımı anlatacağım.

Rüyamda gördüm…

***

Dedim ya, tatil yapma hevesindeyim.

Önce Alaçatı’ya gitmek istiyorum. 

‘Ahali Alaçatı’da denize sıfır bir meyhanede Ege’nin en taze balıkları ve mezeleri eşliğinde rakımı içmeyi… 

İskeledeyken kafam çakırkeyif olduğunda mis gibi deniz kokusu çarpmalı yüzüme…

Hissetmeliyim rüzgarın beni okşamasını…

Sevdiklerimle kafaları bir güzel çektik ya… Artık uyku zamanı… 

Hemen 5 bin 500 metrekarelik, denize sıfır, yemyeşil bir otelde ‘Alaçatı Beach Resort’a gitmek ve oranın kral dairesinde sızmak istiyorum. 

***

Eeee, uykumuzu da aldık. Neden otelimizdeki güzel kahvaltımız sonrası sahile gitmeyelim ki!

Turkuaz renkli Ege denizinde, benzersiz bembeyaz kumlarda güneşlenmek ve denize girmek…

‘Alaçatı 11 Beach’ bunun için en uygun yer. 

Güneşin batışını, o kızıllığı izleyerek akşam olsa orada… 

Misss…

***

Eee, o kadar tuzlu suya girdik…

Tatlı da mı yemeyelim!

Güneş batarken koşa koşa ‘Cherry On Top’, nam-ı diğer “pastanın üstündeki kiraz” adlı pastaneye gidelim mesela.

Denize sıfır, Akdeniz dekorunda bir alanda taze meyvelerden anlık hazırlanan geniş kokteyl menüsü ve taş fırında pizza servisi…

Güzel olmaz mıydı şimdi!

***

Tatlımı da yedim…

Damarda biraz sosyalistlik de var. 

Komün de yaşamam lazım… İzole kalmaya ihtiyacım var. 

Zeytin ağaçlarıyla dolu bahçe bunun için biçilmiş kaftan! Kendi yemeklerimi yapıyor, istediğim zaman zeytin ağacının gölgesinde arkadaşlarımla felsefe yapıp oturuyorum, sonra yine kendimle baş başa kalıyorum! 

Bunun için ihtiyacım olan mekanı da buldum: Alaçatı’daki ‘Loge’… 

Oh ne güzel bir şey bu özgürlük!

 

***

Alaçatı’dan hiç ayrılasım yok… Ama başka bir tat, başka bir zevk arıyorum. Çeşme geliyor aklıma. 

Hızlıca arabama atlayıp bir süre yol aldıktan sonra müthiş bir mekan daha keşfediyorum. 

Şimdi ‘Panayır Alaçatı’ zamanı!

Yaşasın! 

Denizin kenarında, çimlerin üstünde, yemek kioskları, bira ve kokteyl barları, oyun alanları, yeşil bir ortam, iyot kokusu…

Ne istesem var!

Oh be ne güzel bir şey bu demokrasi diyerek atıyorum kendimi şezlonglara…

***

Param ve zamanım çok ve derdim yok ya…

Eeee hadiii.. Akşam yemeğine İstanbul’a gitsek mi?

Akşam yemeğimi ‘Ahali Teşvikiye’ adlı mekanda şarabımla birlikte alsam… Şeflerinin damak şaşırtan yemek sunumlarından bunalsam…

Çok hoş olmaz mı?

Öyle de yapıyorum. 

İnanılmaz mutluyum, kafam bir güzel bir güzel, özgürce takılıyorum Nişantaşı sokaklarında.

***

Sabah oluyor, biraz Nişantaşı gezisi yapayım derken birden harika pastaların bulunduğu bir mekan çıkıyor karşıma. 

Adı ‘Servant’…

Giriyorum içeri… 

Offf…

Taze çekilmiş kahve kokusu beni benden alıyor. Fırından yeni çıkan ‘bakery’ ürünleri… Dünyanın bütün mutfaklarından izler taşıyan kahvaltı tabakları…

Sadece onlar mı?

Lazanyalar, lokumlar… Martini ve Margarita kokteylleriyle bir güzel gün geçiriyorum kafede. 

***

Eğlencenin doruğundayım… 

E madem o kadar mekana gittim, yeni nesil meyhaneye neden gitmiyorum? 

Hemen arkadaşlarımı arıyorum İstiklal Caddesi’nde. Galatasaray yokuşundan aşağıya doğru inince ‘Avlu Ocakbaşı’na çağırıyorum onları…

Müzikli eğlence yapsak, rakımız ellerimizde, eşitliği kutlasak… 

Barışı kutlasak ne dersiniz?

Çılgınlar gibi özgürlüğümüzü kutluyoruz Avlu Ocakbaşı’nda…

***

Gün bitiyor ama ben bitmiyorum…

Kendime geldiğimde bir arkadaşımın doğum günü partisi olduğunu öğreniyorum mesela, soruyorum ‘neredesiniz’?

– ‘Erdem gelsene, ‘Veranda Pera’dayız’

Atlıyorum arabama, Pera Palas’ın karşısındaki bu harika mekanda kendimi buluyorum. 

Kutlamalar, şaraplar, şampanyalar, eğlenceler… 

Gece boyunca dans ediyorum, en güzel yemekleri yiyorum, içkim de cabası…

Yorulduğumda da otele gidip uyuyorum….

***

Erdem yeter artık, dinlen biraz da, bu kadar hareketlilik iyi değil, bu kadar güzel yemekler yemek, içkiler içmek, o bar senin bu bar benim gezmek bıktırır seni’ diyenleri duymamazlıktan geliyorum. 

Hiç öyle şey olur mu?

Doymuyorum eğlenceye, yemeye, içmeye…

Özgürlük, barış, demokrasi kavramları aklıma geldikçe, eşit olasım geliyor herkesle…

Durduramazsınız beni!

İnadına değil mi? 

Yine gidiyorum Alaçatı’ya… 

Gitmediğim bir mekan varmış, orayı keşfetmem lazım!

Ege’nin limon kokan, kumlarda sıralanmış uzun masaları olan, köy ışıklarının geceyi aydınlattığı bir yer var demişlerdi. Hatta ‘kumda rakı’ konsepti varmış, insanlar çılgınlar gibi bu rakıyı içiyormuş!

Kendimi ‘Veranda Alaçatı’da buluyorum. 

İşte aradığım rahatlık, mekan, özgürlük ve beni geçmişe götüren o güzel 90’ların şarkıları…

***

Güzel geçen gecemin ardından yine Alaçatı Beach Resort’te dinleniyorum. Zira ertesi güne dinç kalkmam lazım…

Bodrum beni bekler!

***

Uyanıyorum, atlıyorum arabama… 

Ver elini Bodrum Kavacık, Tilkicik Koyu…

Deniz, kum ve gün batımına doyulan bir ‘Ege Rivierası’ hayalindeyim. 

Mekanın ismi Sand&Salt!

En güzel kumsal deneyimim oluyor.

Oh be diyorum, bu barış ne güzel bir şey!

***

Mekanın bitişiğindeki sahilin ismini söylemeyi unuttum. 

‘Veranda Yalıkavak’…

Denizin, güneşin keyfini çıkarıyorum. Elimdeki biramı Türk bayrağına karşı yudumluyorum. “Ne kadar eşit yurttaşım, ne kadar da Türkiyeliyim” diye içimden geçirip gururlanıyorum…

Gün batımını da izledim…

Daha ne isteyeyim…

***

O ara uyanıyorum. 

Yatağımdayım.

Rüya görmüşüm…

‘Oh ne güzel rüyaydı, özgürdüm, eşit bir yurttaştım, barış içinde yaşıyordum’ derken, telefonuma bildirim düştü.

Alya adında 4 yaşındaki bir kız çocuğu ‘baba’ diye ağlıyor. Babasının fotoğrafına iğne batırmışlar! Canı acır diye üzülüyor, iğneyi babama batırmayın diye rica ediyor.

Babaya Irak’ın kuzeyinde Türk vatanının ve bayrağının namusunu korumak için iğne mi batırmışlar, yoksa baba ‘drona’ mı çarpmış, mayına mı basmış… Öyle bir şey!

Uzman çavuşmuş!

Adı Önder Özen’miş!

Şehit olmuş!

***

Ne güzel bir rüya görmüştüm oysa! Hatta bu gittiğim(!) mekanların hepsinin benim olduğunu bir an hissetmeye çalıştım. Sahibi benmişim gibi… Hayalini bile kuramadım. 

Sonra düşünüyorum…

Ben ülkemizin batısının en güzel yerlerinde mis gibi tatil yaparken, yerken içerken Irak’ın kuzeyinde bir adam gidiyor ‘mayına çarpıyor’! Olacak iş mi?

***

Tüm bunları bırakıp araştırmaya giriyorum. Şehit Önder Özen’in evinin fotoğrafını arıyorum her yerde… Nasıl oluyorsa şehit evi ararken bu gördüğünüz mekanların görsellerine tek tek bakarken buluyorum kendimi. 

İnanılmaz pahalı yerler… Bir kere gidip de yemek yersin, bir daha belki de ömründe gidemezsin!

***

‘Dur bir bakayım’ dedim, ‘bu mekanların sahibi kimmiş’ diye!

Bir bakıyorum ki yukarıda ismini saydığım mekanların hepsi bir şirkete ait!

Şirketin ismi 86ENT Turizm Anonim Şirketi.

2 ortak kurmuş bu şirketi. 

Her ne kadar bazı işletmeleri yıllar öncesinden işletseler de, tüm bu mekanları tek bir yapıda toplama tarihleri 8 Mart 2024. 

Ticaret Sicil Gazetesi’ne göre bu anonim şirketinin yarı yarıya pay sahibi olan 2 kurucusu var. 

Ortaklarından birinin adı Yasin Cem Kandemir!

***

Peki kim mi Yasin Cem Kandemir?

Hazır mısınız?

Sırrı Süreyya Önder’in damadı… 

Yani ‘Bir tek mülk edinmeden, ikinci bir kazağı almadan, boğazı için değil onuru için yaşadığını’ söylediği Sırrı Süreyya Önder’in kızı Ceren Hanım’ın eşi!

… ve evet, tüm bu mekanların yarısı Sırrı Süreyya Önder’in kızı Ceren Hanım’a ait!

***

Bu mekanlara baktıktan sonra… 

Zar zor şehidimiz Önder Özen’in baba ocağını buluyorum.

Afyon’un köyünde… 

İşte burası!

Kendisinin mi kira mı onu bile bilmiyorum ama herhangi bir şehit evinden farksız!

Bir tek kırık dökük sıvası var fazladan…

İşte bu malikane (!) de şehit kızımız Alya’ya baba ocağından miras…

Ceren de evlat, Alya da… İkisi de evlat!

Alya, babası hayatta olsaydı dahi Ceren Hanım’ın mekanlarında bir kez olsun bir yemek yiyemez, bir kez otellerinde kalamaz, bir kez olsun kumda rakının tadına bakamazdı. Yine bakamayacak!

Yıllarca ‘eşit yurttaşlık’ isteyen, ‘barış, özgürlük ve demokrasi’ için uğraşan(!) ve kahramanlaşan (!) Sırrı Süreyya Önder çok haklıymış meğer!

Ceren ile Alya ‘eşit yurttaş’ değil!

Ceren ve çocukları (Allah sağlık versin) Hakkari, Şırnak ya da Diyarbakır’da değil Alaçatı’da, Çeşme’de, Bodrum’da, İstanbul Nişantaşı’nda yaşayacak.

En güzel giysileri giyecekler, en güzel manzaraları görecekler, en güzel denize girip, en güzel sahillerde güneşlenecekler…

Alya babasız bir şekilde anasının aldığı şehit maaşıyla kırık dökük sıvalı evde yaşamaya devam edecek!

***

Evet…

Dedim ya! Sırrı Süreyya Önder çok haklıymış! Ben de ‘eşit yurttaşlık’ istiyorum!

Barış, demokrasi ve özgürlük istiyorum!

Belki ben de kahraman olurum… Sırf bunları istediğim için Türk bayrağına sarılır naaşım!

Ama bu ‘eşit yurttaşlığı’ en çok da Alya ve şehit edilen on binlerce askerimizin evlatları için istiyorum!

***

Evet beyler bayanlar…

Reklamınız, sıraya dizilişiniz bittiyse, ‘Komik ve iyi insan Sırrı Abi’niz adına Ceren için ağlamaya devam edin!

Biz hiç tanımadığımız, yanık bir sesinin olup olmadığını bilmediğimiz ve hiç onu hiç duymayacağımız, komik mi şakacı mı hiç bilemeyeceğimiz şehidimiz Önder Özen adına Alya’yla birlikte ağlarız.

Şanlı Türk bayrağını sizin vatan düşmanlığı yapmış kişilerin tabutlarından alır Alya’nın omzunda göndere çekeriz!

.         Erdem Atay

https://www.veryansintv.com/yazar/erdem-atay/kose-yazisi/ceren-ile-alya-sirri-abi-hakliymis-esit-yurttaslik-istiyorum


TÜRKİYE HAYALİ

Hedefteki üniter, laik Cumhuriyet: .   ABD'NİN YENİ TÜRKİYE HAYALİ   . .    Samuel Huntington, “ Medeniyetler Çatışması ” adlı kitab...