6 Eylül 2020 Pazar

NÖRONLAR


NÖRONLAR

Daha uzun ve iyi yaşayabilme sebepleri


Nöron nedir?
Nöronlar sinir sistemiyle alakalı işlevlere katılmakla görevli minik hücrelerdir. 
Beynimizde milyonlarca nöron vardır, bilim insanları doğduğumuzda yaklaşık 80 milyon nörona sahip olduğumuzu hesaplıyor.
Büyüdükçe bu sayı azalır. 80 yaşından sonra nöronlarımızın %30'unu kaybetmiş olacağız. 
Hayatımız boyunca durmaksızın nöron kaybeder ve bunları tekrardan oluştururuz.
Nöronlarımızın yenilenme süreciyle hücre doğumu denilen süreci üretene yeni bağlantılar yapılır.
Bu süreç kişinin yaşamı boyunca yeni nöronşarın doğmasına olanak sağlar.
İnsanlar günlük olarak nöral bozulmalara yol açan bilişsel bozulma gibi şeyler yaparlar.
Alkol alma, sigara içme, iyi yememek ya da uyumamak, veya stess gibi bu eylemler nöronların daha çok bozulmasına yol açar.
CogniFit'te nöronlarınızın yenilenmesi, yeni bağlatınların oluşması ve bilişsel kapasitenizin çalışmasına yardımcı olmak istiyoruz.
Birçoğunuz genellikle fiziksel egzersiz için kullanılan “kullan ya da kaybet” deyimini duymuşsunuzdur; ama aynısı nöronlarımız için de uygulanabilir.
Beyin hücrelerimizi neden aktif tutmamız gerektiğine dair birkaç sebebi şuradan görebilirsiniz.
·                           Aktif beyin hücrelerine daha çok kan ulaşır.
Bilim insanları beynin aktif bölgelerinin daha çok enerji ve dolayısıyla daha çok oksijen ve glukoz kullandığını biliyorlar.
Böylelikle aktif nöronların ihtiyacını karşılayabilmek için bu bölgelere daha çok kan iletilir.
Beyninizi etkinleştirdikçe kan, çalışan beyin hücrelerine doğru hücum eder.
MRI görüntüleri beyindeki kan akışını anlamak için kullanırlar.
Bu görüntüler göstermiştir ki diğer adı nöron olan beyin hücrelerimiz oksijen ikmalinden bağımsızdırlar.
Beynimizi ne kadar çok kullanır ve nöronlarımız aktive edersek, o kadar çok kan alırlar.
Diğer taraftan, etkin olmayan beyin hücreleri giderek daha az kan alırlar ve nihayetinde ölürler.
·                           Aktif beyin hücreleri diğer beyin hücreleriyle daha çok bağlantı kurarlar.
Her bir beyin hücresi hızlı elektrik titreşimleri aracılığıyla etrafıyla bağlantı kurar. Aktif beyin hücreleri bağlantı kurmak için dışa doğru uzayan küçük kollara benzeyen dentritler üretme eğilimi gösterirler. Tek bir hücre 30.000'e kadar bağlantıya sahip olabilir. Sonuç olarak nöronal ağın çok aktif bir parçası haline gelir. Bir hücrenin nöronal ağı ne kadar genişse, aktive olma ve hayatta kalma olasılığı o kadar yüksek olur.
·                           Aktif beyin hücreleri daha fazla "bakım" maddesi üretir.
Sinir Gelişim Faktörü (NGF) vücudunuzun hedef hücrelerinde üretilen bir proteindir.
Bu protein nöronları aktif, farklılaşmış ve uyumlu olarak işaretleyerek birbirine bağlar.
Beynini ne kadar zorlar, aktifleştirir ve egzersiz yaparsan, o kadar çok NFG üretilir.
·                           Aktif beyin hücreleri beyin kökünden faydalı hücrelerin taşınmasını canlandırır.
En son çalışmalar yeni beyin hücrelerinin beynin hipokampüs denilen özel bir bölümünde üretildiğini göstermiştir.
Bu beyin hücreleri beynin en çok ihtiyacı olan bölgelerine göç ederler.
Örneğin, beyin hasarından sonra belli bir bölgeye gideceklerdir.
Göç eden bu hücreler etraflarındaki hücrelerin hareketlerini taklit edebilirler ve bu da hasarlı alanın kısman tamir edilmesine olanak tanır.

Nöronun Yapısı

Nöron ana parçaları çekirdek, hücre gövdesi ve dentritlerden oluşan bir yapıdır.
Aksonlar ya da küçük dallar sayesinde nöronlar arasında birçok bağlantı vardır.
Aksonlar işlevi bir nörondan diğerine mesajlar iletmek olan ağların kurulmasına yardımcı olurlar.
Bu sürecin adı sinapsistir.
Bu, aksonların 0.001 saniyelik elektrik yüklemeleriyle bağlanmasından oluşur ve saniyede 500 kez tekrarlanabilir.
1. Çekirdek
Nöronun merkez parçasıdır.
Hücre gövdesinde yer alır ve hücrelerin işlevleri için enerji üretmekten sorumludur.
2. Dendritler
Dendritler “nöronun dişleridir”, nöronun değişik bölgelerinden gelen küçük dalları oluştururlar.
Diğer bir ifadeyle hücrenin gövdesidir. Hücrenin genellikle birçok dalı bulunur ve büyüklüğü nöronun işlevine ve konumuna göre değişiklik gösterir.
3. Hücre Gövdesi
Bu, içinde çekirdekleri bulunduran parçadır.
Burası moleküllerin üretildiği, nöronun en önemli hayati aktivitelerinin yanısıra sinir hücrelerinin fonksiyonlarının bakımının yapıldığı bölgedir.
4. Schwann Hücresi
Schwann hücreleri periferal sinir sisteminde yer alırlar ve nörona gelişimi ve büyümesi esnasında eşlik etmekten sorumludur.
Dallar veya aksonları kaplar ve bir yalıtkan zar gibi davranırlar.
5. Miyelin
Miyelin, protein ve lipidlerden oluşan bir maddesidir. Nöronun sinir sisteminde bulunur ve yalıtım etkili kalın bir tabaka etrafında nöral aksonlarla kaplıdır ve sinir titreşimleri iletme kabiliyetine sahiptir. Bu madde Schwann hücrelerinden oluşur.
6. Akson ucu
Akson uçları ya da sinaptik butonlar nöronda bulunur ve işlevi diğer nöronları bağlamak ve bir sinaps yaratmak olan uçlara bölünürler. Beynin nörotransmitterleri, sinaptik kesecikler denilen küçük alanlardaki sinaptik butonlardaki depolardır.
7. Ranvier Düğümü
Ranvier Düğümü akson uzantılarının her bir miyelin kılıfının arasındaki aralık ya da boşluktur.
Her kılıf arasındaki boşluk olaması gerektiği kadardır ve titreşim iletiminin en iyi şekilde yapılması sağşamak ve kaybolmalarını engellemek için gereklidir.
Ranvier Düğümü'nün asıl fonksiyonu hareketi kolaylaştırmak ve enerji tüketimini en uygun seviyede tutmaktır.
8. Akson
Nöronun diğer bir temel parçası da aksondur.
Nöronlar arasındaki elektrik sinyallerini iletmekten sorumlu ince sinir lifidir.
Daha önce de belirttiğimiz gibi aksonların sinaptik veya buton uçlarını durduran sinir uçlarına sahiptir.
Aynı zamanda merkezi sinir sisteminki aksonlar miyelinle çevrilidir.



KUVVETLER AYRILIĞININ DOĞUŞU


DEVLET TEORİSİNDE KUVVETLER AYRILIĞININ DOĞUŞU:
LOCKE VE MONTESQUIEU
Dr. Öğr. Üyesi Ayşe ÖZKAN DUVAN

ÖZET
Kuvvetler ayrılığı ilkesi günümüzde demokratik anayasal yönetim anlayışının tartışmasız temel unsuru olarak kabul edilmektedir.
İktidarı kullananların yetkilerini sınırlama ihtiyacıyla ortaya çıkan bu ilkenin tarihsel gelişim süreci İlk Çağ’a kadar uzanmaktadır.
Ancak modern anlamıyla kuvvetler ayrılığı anlayışının kökenleri büyük ölçüde İngiliz filozof Locke ve Fransız düşünür Montesquieu’nun çalışmalarına dayanmaktadır.
Locke’un yasamayürütme-federatif erkler ayrımı, Montesquieu’da yasama-yürütme-yargı ayrımı formunu kazanmıştır.
Bu çalışmada, öncelikle üçlü erkler ayrımının gelişim süreci, düşünürlerin yaklaşımları bakımından ayrı ayrı ele alınmaktadır.
Ardından farklı özellikleri bakımından erkler ayrılığı düşüncelerinin analizi yapılmaktadır.
Locke, Montesquieu, hatta son bölümde kuvvetler ayrılığının yanlış olduğunu savunan muhaliflerin, Rousseau’nun düşünceleri ele alınmaktadır.
Yasamanın üstünlüğü görüşünün öne çıkması nedeniyle erkler arasındaki ilişkiler için öngörülen fren ve denge mekanizmasının ancak devrimler döneminden sonra etkin şekilde uygulama alanı bulduğu öne sürülmektedir.
GİRİŞ
Siyaset teorisinde devlet olarak tanımlanan yapı, bir bütün olarak kabul edilmekle birlikte devlet gücünün kullanılması söz konusu olduğunda bütünlükten söz edilememektedir.
İktidarın sınırlanması ihtiyacıyla gelişen erkler ayrımı, devletin yerine getirdiği görevlerin ayrılması olarak anlaşılmaktadır.
Devletin bu görevlerinin her biri belirli bir organa verilir ve bu organların yapısal bakımdan göreceği işler onların fonksiyonu olarak biçimlenir.
Kuvvetler arasındaki ilişki ve meydana gelen karşılıklı etkileşim, siyasal rejimlerin niteliklerini saptayıcı niteliktedir.
Özellikle de yasama erki ile yürütme erki arasındaki ilişki bu anlamda daha belirleyici bir mahiyet arz eder.1
Devlet olarak tanımlanan yapının egemen iradesini kullanma şeklini belirlemede çözüm olarak sunulan kuvvetler ayrılığı ilkesi, uzun bir süreçte olgunlaşmıştır.
Kuvvetler ayrılığı düşüncesinin gelişim sürecini, ideal devlet arayışına katkıda bulunan İlk Çağ düşünürlerine kadar götürmek mümkündür.
Sürece katkısı bakımından bu dönemin düşünürleri arasında Aristoteles’in çalışmaları ön plana çıkmaktadır.
Erdemlilikten hareketle en iyi hükümet fikrini arayan Aristoteles, devletin faaliyetlerini üçe ayırarak her faaliyetin bir organa verilmesi gerektiği düşüncesini ilk kez ortaya atmış; bu düşünceye dayanan güçler ayrımının ilk tasvirini ve tahlilini yapmıştır. 2
Aristoteles’e göre, en iyi anayasa, iki yanlış yönetim şekli olan oligarşi ile demokrasinin karışımı sonucunda ortaya çıkacak doğru bir yönetim şekli olan bir karma anayasa olacaktır.
Böyle bir anayasa Aristoteles tarafından “her devlette bulunan erklerin dağılımının, egemenliğin yerinin ve siyasal toplumun gerçekleştirmeyi amaçladığı hedefin belirlenmesi için benimsenen düzenleniş biçimi” şeklinde tanımlanmıştır.3
Üçlü iktidar anlayışını geliştiren Aristoteles, yönetimin üç işlevle sağlanabileceğini savunmuştur.4
Bu işlevler, yasamaya tekabül eden müzakere makamı, yürütmeye tekabül eden kumanda makamı ve yargıya tekabül eden adalet makamıdır.5
Yasama erki Aristoteles’in düşüncesinde, savaş ve barışa karar verme, anlaşma yapma ve bozma, yasa koyma ve kaldırma, ölüm, sürgün veya mala el koyma cezası verme yetkisiyle donatılmış en üstün güç olarak tasarlanmıştır.
Yürütme erki, belirli konularda görüşme yapıp karar alma ve buna ilişkin buyruk verme yetkisiyle donatılmıştır. Aristoteles’in düşüncesinde yargı erkine davalara bakma yetkisine sahip olarak daha kısa bir şekilde değinilmiştir.
Geliştirdiği bu görüşlerle üç ayrı iktidar alanı ayrımını yapmış olmakla birlikte, Aristoteles’in modern anlamda, erklerin birbirlerini dengeleyip frenledikleri kuvvetler ayrılığı düşüncesine sahip olmadığı kabul edilmektedir.6
Aristoteles’in üçlü erkler ayrımını yapmasındaki amaç, devlet şekillerini daha belirgin şekilde analiz etmek, bunlar arasındaki anayasal farklılıkları daha açık şekilde ortaya koymak ve karakterize etmek olarak anlaşılmıştır.
Meclislerin, yöneticilerin ve yargıçların belirlenmesi ve işlevlerinin saptanması, esas alınacak rejim türüne göre değişiklik arz etmektedir.
Dolayısıyla söz konusu ayrım, bir gelecek vaat eden ancak kesinlikle bir kuvvetler ayrılığı öğretisi olarak nitelenemeyecek işlevsel bir ayrımdır.7
Roma döneminin siyaset kuramcılarından olan Polybios da Yunan düşünürleri tarafından geliştirilen karma anayasa kuramının bir başka temsilcisidir.
Polybios, yönetimin bozulmasının önüne geçmek için siyasal gücün, birbirini denetleyebilecek çeşitli kurumlar arasında dağıtılmasını uygun bulmuştur.8
Kuşkusuz çağdaş hukuk ve egemenlik teorileri ile İlk Çağ düşünürlerinin geliştirdiği bu yaklaşımlar arasında yakın bir ilişki vardır.9
Modern anlamıyla kuvvetler ayrılığı anlayışının kökenleri büyük ölçüde İngiliz filozof John Locke ve Fransız düşünür Baron de Montesquieu’nun çalışmalarına dayanmaktadır.
Kavramın oluşmasında ise iki düşünürle birlikte Lord Bolinbroke’un çalışmaları da pay sahibidir. Voltaire’i ve Montesquieu’yuderinden etkilediği kabul edilen Bolinbroke, İngiltere’de parlamentonun, kraliyet bakanlarının her dediğini onaylayan bir araç haline gelmesine karşı çıkmış ve yasamanın yürütmeden bağımsız olmasını savunmuştur.10
Bu bağlamda geliştirilen kuvvetler ayrılığı kavramı on sekizinci ve on dokuzuncu yüzyıllarda bilimsel çerçeveye oturtulmuştur.
Öte yandan on üçüncü yüzyılda Magna Carta ile İngiliz Kralının yetkilerinin sınırlandırılmasına yönelik gelişmeler de güçler ayrımı anlayışıyla bağdaştırılabilmektedir.11
Anayasacılığın özünü oluşturan siyasi iktidarın sınırlanması düşüncesi ile kuvvetler ayrılığı teoremi Orta Çağ’da John Locke tarafından ortaya atılmıştır.
On yedinci yüzyılda mutlakiyetçi devlet anlayışına ağır bir darbe indiren Locke, liberal devlet sisteminin öncüsü olarak kabul edilmektedir.
1690 yılında “Hükümet Üzerine İnceleme”12 adlı çalışmasıyla kuvvetler ayrılığı teorisinin temellerini oluşturmuştur.
Kuvvetler ayrılığı yaklaşımı daha sonra Fransız filozof Montesquieu’nun 1748 yılındaki “Yasaların Ruhu Üzerine”13 adlı çalışmasıyla geliştirilmiş ve modern dönemdeki formunu kazanmıştır.
Çalışmamızda kronolojik gelişimine uygun olarak önce Locke’un, ardından Montesquieu’nun erkler ayrımına, son olarak Rousseau’nun kuvvetler ayrılığı karşıtı siyaset teorisine yer verilecektir.
Düşünürlerin kuvvetler ayrılığı ilkesinin gelişimine katkıları ele alınacaktır.
YASAMA-YÜRÜTME-YARGI AYRIMI
“Yasaların Ruhu Üzerine” adlı eserinin başlangıcında Montesquieu, yasa koyucunun niyet ve hedeflerinin ötesinde yasaların yapılmasına hâkim olan ilkeleri ortaya koymuştur.
Montesquieu, toplumları yöneten yasaların da başka yasalara bağlı olduğunu göstermek istemiştir.45
Yasaların bulunduğu bir toplumda -devlet düzeninde- özgürlüğün anlamı da bireyin yasalar çerçevesinde isteyebileceklerini istemesi, yasalara göre isteyemeyeceklerini de istememesidir.
Başka bir deyişle özgürlük, yasaların izin verdiği her şeyi yapabilmek ve izin vermediklerini yapmamaktır.46
Buna göre özgürlükten söz edebilmek için, iktidarın kötüye kullanılmadığı ılımlı yönetimler gereklidir.
İktidar yetkilerinin kötüye kullanılmasını önlemenin yolu da iktidarı iktidarla durdurmaktır, frenlemektir.
Herhangi bir siyasal düzende özgürlüğün var olup olmadığını ölçmek için, iktidarın iktidarla sınırlandırılmış olup olmadığına bakmak gerekmektedir.47

Montesquieu kuvvetler ayrılığını günümüzde kullanılan biçimiyle, yasama yürütme ve yargı erkleri ayrımına dayalı olarak ilk kez formüle etmiştir.
Onun geliştirdiği kavramsallaştırmaya göre her devlette yasama, yürütme ve yargı olmak üzere üç tür erk mevcuttur.48
Montesquieu’nun kuvvetler ayrılığı doktrini, İngiliz Anayasasında birbirinden ayrılmış yasama yürütme ve yargı erklerinin despotluğa kaymayı önleyecek şekilde birbirini denetlemesine dayalı olduğu varsayımını temel almıştır.
İngiliz anayasal sisteminde, kralın yürütme, parlamentonun yasama, mahkemelerin de yargı erkini elinde bulundurduğunu değerlendirmiş ve kendi içinde eksikleri bulunan bu uygulamanın sisteminden esinlenmiştir.
Bu doğrultuda Fransa’da da temel hak ve özgürlüklerin teminat altına alınabilmesi için yasama yürütme ve yargı erklerinin ayrı organlara verilmesi gerektiğini savunmuştur.49
Aslında dönemin İngiliz siyasal sistemindeki gelişmeler bir yanıyla katı kuvvetler ayrılığına dayalı başkanlık sistemine esin kaynağı olurken, öte yandan yumuşak kuvvetler ayrılığı sistemine dayalı parlamenter sisteme dönüşme sürecindeydi.
İngiliz siyasetindeki yapısal değişiklikler 1787 Anayasası başkanlık sistemi modeline yol göstericilik yapmıştır.
Bununla birlikte Lordlar Kamarasının yetkilerinin kısıtlanmasıyla şekillenen yasamanın kısıtlanması süreci de İngiliz siyasal sistemini parlamenter sisteme yönlendirmiştir.50
Dönemin İngiliz kamu hukukunda yaşanan gelişmelerin etkisi altında kalan Montesquieu, Locke’un yasama-yürütme-federatif erkler ayrımının yerine yasama-yürütme-yargı ayrımını getirmiştir.
Yasa koyma, değiştirme ve kaldırma yetkisine sahip olan yasama erki genel iradenin temsilcisidir.
Yasaların iyi uygulanıp uygulanmadığını denetlemekle yükümlüdür. Montesqieu, halkın temsilcilerinden oluşan meclisin yanında soyluların temsilcilerinden oluşan ikinci bir meclis öngörmüştür.
Bu iki meclis ayrı ayrı toplanacak ve farklı bakış açılarına sahip olacaktır.51
Bu meclisler İngiliz siyasal sistemindeki adıyla Lordlar Kamarası ile Avam Kamarasıdır.
İkinci mecliste üyelik babadan oğula geçeceği için kendi menfaatleri doğrultusunda tercihte bulunabileceği düşüncesiyle bu meclise vergi koyma gibi konularda karar verme yetkisi tanınmamıştır.52
Montesqieu, iki meclisli yapının gerekliliğini toplumda mevcut iki sınıfın çıkarlarının dengelenmesi ihtiyacına ve karşılıklı kontrol sağlama ihtiyacına dayanarak açıklamıştır. Montesquieu’nun siyaset teorisinde yürütme erki genel iradenin yürütülmesi olup, bu işlevi yerine getirmek üzere tayin edilen organın savaşa ve barışa karar verme yetkisini kullanarak gerekli güvenlik tedbirlerini alması öngörülmüştür.
Yürütme organı yabancı devletlere temsilci gönderir ve yabancı temsilcileri kabul eder.53 Montesquieu, yürütme erkinin yasama organı içinden seçilecek bir kişi ya da kurula verilmesini, kuvvetlerin birbirinden ayrılması yaklaşımıyla bağdaştırmadığı gerekçesiyle yürütme erkinin monarka ait olduğunu kabul etmiştir.
Montesquieu’nun üçlü kuvvetler ayrımında yer verdiği yargı erkini, diğer erklerden daha sonra teorisine dâhil ettiği öne sürülmektedir.54
Üçüncü erk olan yargı, uyuşmazlıkları çözümleyerek yaptırım uygulanmasına karar veren bir güç olarak tasarlanmıştır. 55
Buna göre yargılama görevinin, halk tarafından seçilen mahkemelerce yerine getirilmesi gerekmektedir.
Yargı yetkisini kullanan kişilerin, yasalarla ilgili olarak yorum yapmadan, inisiyatif kullanmadan, tıpatıp uygulama görevini icra etmeleri öngörülmüştür. 56
Yargı erki, bir tür jüri sistemi ve habeas corpus aracılığıyla yurttaşların siyasal özgürlüğüne güvence oluşturacaktır.
Yargıçların halk tarafından seçilmesi ve belirli bir süreyle sınırlı olarak görev yapmaları öngörülmüştür.
Yargı erkini kullanan mahkemelerin, sürekli olarak bu görevde bulunmamaları gereklidir.
Eğer süreklilik ve bir düzen içinde bu görev ifa edilirse bir süre sonra kuvvetlerin birleşmesi sonucu ortaya çıkacaktır.
Bu özellikleri yargı organını, yasama ve yürütme organından farklılaştırmaktadır.57
Montesquieu yargıyı, yasaların lafzından fazlasıyla uğraşmayan, pek bir yaratıcı işlevli olmayan erk olarak nitelemiştir.
Böylece yargı erki, yasama ve yürütmeden farklı olarak siyasal bakımdan etkin ve hukuksal bakımdan biçimlendirici olmayan bir devlet gücü olarak konumlandırılmıştır.
Yargıya ilişkin bu konumlandırma şeklinin, ne Anglo-Sakson hukuk modeliyle ne de Kıta Avrupası hukukunda gelişen içtihat hukuku anlayışıyla bağdaşmadığını belirtmek gerekir.58
Montesquieu, siyasal özgürlüğün sağlanmasını ve sürdürülmesini yasama, yürütme ve yargı erkinin farklı ellere verilmesine bağlamıştır.
Eğer bir devlette yasama, yürütme ve yargı yetkileri aynı kişi ya da organda toplanırsa özgürlük ortadan kalkar.
Sadece yasama erki ile yürütme erki aynı kişide ya da kurulda birleştiğinde yine özgürlükten söz edilemeyecektir.
Çünkü bu durumda aynı monarkın ya da kurulun yasaları despotça uygulamak için despotik yasalar çıkarması olanaklı hale gelmektedir.59
Yargı erkinin yasama erkiyle ya da yürütme erkiyle birleştiği durumda da yine özgürlük söz konusu olamaz.
Çünkü böyle bir durumda birey özgürlüklerini ve yaşamlarını tehlikeye sokan bir güç meydana gelmiş olur.
Bu üç erk, ister bir kişi, ister yüksek memurlar, ister aristokratlar ve isterse halk olsun, aynı kesimin elinde toplandığı takdirde devletteki her şey yıkılır.60
SONUÇ
Kuvvetler ayrılığı düşüncesi İlk Çağ’dan itibaren temelleri atılmaya başlanan bir yaklaşımın ürünü olmuştur.
İdeal yönetim anlayışıyla yola çıkan ve en iyi hükümet fikrini arayan Aristoteles, devletin faaliyetlerini üçe ayırarak her faaliyetin bir organa verilmesi gerektiği düşüncesini ilk kez ortaya atmıştır.
Böylece üçlü görev paylaşımı düşüncesi tamamıyla işlevsel bir ayrım olarak doğmuştur.
Polybios döneminde ise, yönetimin bozulmasının önüne geçmek için siyasal gücün, birbirini denetleyebilecek çeşitli kurumlar arasında dağıtılması düşüncesi savunulmuştur.
Modern anlamıyla kuvvetler ayrılığı anlayışının temellerini ise John Locke ve Baron de Montesquieu’nun çalışmaları oluşturmuştur.
Locke, yasama ve yürütmenin yanındaki üçüncü erki, federatif erk olarak tasarlamış ve yasamanın üstünlüğü esasını savunmuştur.
Locke, Montesquieu’dan farklı olarak erklerin sınırlandırılmasından ziyade üstün olan yasama iktidarının sınırlandırılması gereği üzerinde durmuştur.
Montesquieu ise erkleri yasama, yürütme ve yargı erkleri olarak tasarlamış ve birbirini frenleyip dengeledikleri bir sistem içinde ele almıştır.
Böylece modern anlamdaki üçlü kuvvetler ayrılığı anlayışını Montesquieu, hem betimleyici hem kuramsal bir yaklaşımla geliştirmiştir.
Erkler arasındaki ilişkilere odaklanan Montesquieu, yasama erki için olduğu gibi yürütme erki için de iktidarı tek başına kullanma ve mutlak iktidara yönelme riskinin bulunduğunu; bu riski bertaraf etmek üzere erklerin sahip oldukları gücün ve yetkilerin birbirine karşı sınırlandırılmasına ilişkin mekanizmalara başvurulmasını savunmuştur.
Locke’un kuvvetler ayrılığı teorisi, iktidarın sınırlılığı ve temel hakların iktidar tarafından kaldırılamayacağı yönündeki boyutuyla Amerikan Bağımsızlık Bildirgesinde ve Amerikan Anayasasında açık şekilde etki yapmıştır.
İngiltere’deki düşünsel gelenek üzerinde ise daha çok yasamanın (parlamentonun) üstünlüğü teorisiyle iz bırakmıştır.82
Montesquieu’nun halk otoritesinin, yönetimin yasama, yürütme ve yargı organlarına devredilmesini öngören ve doktrin olarak gelişen güçler ayrılığı düşüncesi de devrim dönemine güçlü etkiler yapmıştır.
Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesinde “Halkların emniyet altına alınmadığı ve güçler ayrımının sağlanmadığı bir toplumun meşruiyeti yoktur” hükmü yer bulmuştur.
Bu dönemde siyasal erklerin birbirinden ayrılması ve karşılıklı birbirlerini sınırlandırması anlayışı, siyasal gücün hükümdarda toplanması anlayışına tercih edilmiştir.83
Bununla birlikte Fransız Devriminin yapıcıları, Montesquieu’nun kuvvetler ayrılığına ilişkin pratik anlayışını efsaneleştirme yoluna gitmeyi tercih etmişlerdir.
Devrimden sonra anayasal hareketlerin esin kaynağını oluşturan, kuvvetlerin birbirinden bağımsız olarak ayrı ayrı kullanılması anlayışı, İhtilalin metafizikleştirdiği, hatta tabulaştırdığı bir siyasal felsefenin ürünü haline gelmiştir. 84
tarihli Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisinin 16. maddesi kuvvetler ayrılığının anayasal devlet için zorunlu bir unsur olduğunu belirtmekteydi.
Ancak İhtilalin dogmatizmi, kuvvetler arasında herhangi bir ilişki ve orantı mekanizması kurulmasının önüne geçmeye başlamıştır.
Bunun sonucunda bir zamanlar Avrupa’da örnek alınan Fransız yönetim sistemi devrim sonrası yıllarda ününü yitirme yoluna girmiştir.
Rousseau’nun mutlak egemenlik anlayışı, genel iradenin yanılmazlığı ile egemenin gücün sınırlılığına ilişkin çelişik görüşleri, Fransız Devrimini ve sonraki dönemlerin siyaset bilimcilerini bu doğrultuda etkilemiştir.85
Locke gibi Rousseau da doğal yaşam ve doğal hukuk anlayışını temel aldığı halde siyasal erklere ilişkin olarak Locke ve Montesquieu’nun ulaştığı düşüncelerin tam tersi görüşler geliştirmiştir.
Halkın egemenliği bölünmez ve devredilmez olarak nitelendiğinde, iktidarı kullanan organların da ayrılması kabul edilemez.
Locke’ta ve Montesquieu’da halkın üstün otoritesi, yönetimin yasama, yürütme ve yargı organlarına devredilirken; Rousseau’nun bölünemez ve ayrıştırılamaz egemenlik kavramı, otoritenin yönetim organları arasında bölüşülmesine engel olarak görülmüştür.
Locke tarafından açılan yolda Montesquieu’nun geliştirdiği kuvvetler ayrılığı anlayışının erkler arasında fren ve denge mekanizması tesis ederek uygulanması, devrim koşulları ve genel irade teorisinin sonucu olan yasamanın üstünlüğü anlayışı nedeniyle mümkün olmamıştır.
Devrimler döneminde yasamanın üstünlüğü düşüncesi, kuvvetler ayrılığı ilkesinin fren ve denge mekanizmalarıyla uygulanmasının önüne geçmiştir.
Rousseaucu düşünce ekseninde ulusal egemenliğin bir tür dogma olarak görülmesi, egemenliğin tanrısal bir yetkilendirme olarak temellendirilmesi, bir dönem boyunca çoğunluk tahakkümüne dayalı iktidar anlayışını hâkim kılmıştır.86
Çoğunlukçu genel irade anlayışının etkileri, Kıta Avrupası’nda yasamaya yönelik anayasal yargı denetiminin gelişmesini geciktirmiş olsa da; çağdaş anayasal sistemlerde üçlü erkler ayrımı demokrasinin vazgeçilmez unsuru olarak yer bulmuştur.
Locke’un ve Montesquieu’nun çalışmalarıyla on yedinci-on sekizinci yüzyıllarda geliştirilen kuvvetler ayrılığı ilkesinin çağdaş demokrasi anlayışı bakımından taşıdığı önem tartışmasızdır.
Günümüzde kuvvetler ayrılığına dayanmayan bir yönetimin, demokratik olma vasfına sahip olamayacağı anlayışı hâkimdir.
Dolayısıyla kuvvetler ayrılığı prensibi, anayasacılık ve demokrasi tarihinin en önemli kazanımları arasında yer almaktadır.


https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/666744#:~:text=1690%20y%C4%B1l%C4%B1nda%20%E2%80%9CH%C3%BCk%C3%BCmet%20%C3%9Czerine%20%C4%B0nceleme,ve%20modern%20d%C3%B6nemdeki%20formunu%20kazanm%C4%B1%C5%9Ft%C4%B1r.










5 Eylül 2020 Cumartesi

HAYVANLARDAN TANRILARA


HAYVANLARDAN  TANRILARA
SAPIENS
İnsan Türünün Kısa Bir Tarihi
Yuval Noah Harari
I. KISIM
BİLİŞSEL DEVRİM

Önemsiz Bir Hayvan
        YAKLAŞIK 13,5 MİLYAR YIL ÖNCE, Big Bang olarak adlandırdığımız bir şeyle madde, enerji, zaman ve uzay ortaya çıktı.
        Evrenimizin bu temel özelliklerinin hikayesine fizik diyoruz.
        Bunların ortaya çıkışından yaklaşık 300 bin yıl sonra madde ve enerji, atom adını verdiğimiz daha karmaşık yapılar ortaya çıkardılar, bunlar da zamanla birleşerek molekülleri oluşturdu.   
       Atomların, moleküllerin ve aralarındaki etkileşimin hikayesine kimya diyoruz.
        Yaklaşık 3,8 milyar yıl önce, Dünya adı verilen gezegende, bazı moleküller organizma adı verilen oldukça geniş ve karmaşık yapılar oluşturdu.
        Organizmaların hikayesine biyoloji diyoruz.
        Yaklaşık 70 bin yıl önce Homo sapiens 'e ait organizmalar, kültür adını verdiğimiz daha da karmaşık yapılar oluşturdular.
        Bunu takip eden insan kültürlerinin gelişimine tarih diyoruz.
        Tarihin akışını üç önemli devrim şekillendirdi:
        - Yaklaşık 70 bin yıl önce başlayan Bilişsel Devrim, 12 bin yıl önce bunu hızlandıran Tarım Devrimi ve tarihi sona erdirip bambaşka bir şeyi başlatabilecek yalnızca 5 bin yıl önce başlayan Bilimsel Devrim.
Bu kitap, bu üç devrimin insanları ve diğer organizmaları nasıl etkilediğinin hikayesini anlatıyor.
* * *

Tarihten çok önce insanlar vardı.
Modern insanlara benzeyen hayvanlar ilk olarak yaklaşık 2,5 milyon yıl önce ortaya çıktı.
Fakat sayısız nesil boyunca aynı çevreyi paylaştıkları çok sayıda organizmadan ayrışmadılar.
İki milyon yıl önce Doğu Afrika'ya bir gezi yapsaydınız, çok tanıdık insan karakterlerine tanık olabilirdiniz: çocuklarına sarılan endişeli anneler, çamurda oynayan çocuklar, rahat bırakılmak isteyen yaşlılar ve toplumun kurallarına başkaldıran gençler, görmüş geçirmiş yöneticileri ve köyün güzelini etkilemek isteyen gösteriş meraklısı maçolar.
Bu arkaik insanlar âşık oldu, oynadı, yakın arkadaşlıklar kurdu, güç ve statü için mücadele etti. Fakat bunu şempanzeler, babunlar ve filler de yapıyordu.
İnsanların hiç de özel bir durumu yoktu.
Hiç kimsenin, elbette insanların da, bir gün kendi soylarından gelenlerin ayda yürüyeceğine, atomu parçalayacağına, genetik kodu çözeceğine ve tarih kitapları yazacağına dair en ufak bir fikri yoktu.
Tarih öncesi insanlarla ilgili bilinmesi gereken en önemli şey, etraflarına goriller, ateşböcekleri veya denizanalarından daha fazla etki etmeyen sıradan hayvanlar olduklarıdır.
Biyologlar organizmaları türler halinde sınıflandırır.
Hayvanlar eğer birbirleriyle çiftleşip üretken yavrular yapabiliyorlarsa aynı türe ait kabul edilirler. Atların ve eşeklerin yakın geçmişten ortak bir ataları vardır ve bu iki hayvan pek çok fiziksel özelliği paylaşır.
Buna karşılık birbirlerine pek az cinsel istek duyarlar. Eğer teşvik edilirse çiftleşirler de, fakat katır adı verilen yavruları kısır olur.
Dolayısıyla eşek DNA'sındaki mutasyonlar asla atlara (veya tam tersi atlardaki eşeklere) geçemez.
Bu iki tip hayvan, sonuç olarak ayrı evrimsel yollarda ilerleyen iki ayrı tür olarak kabul edilir.
Buna karşılık, çok farklı görünen bir buldok ve bir spaniel aynı türün üyeleridir ve aynı DNA havuzunu paylaşırlar.
Memnuniyetle çiftleşebilir ve yavruları da başka köpeklerle çiftleşerek başka yavrular üretebilirler.
Ortak bir atadan evrimleşen türler "cins" adı verilen bir başlıkta toplanır.
Aslanlar, kaplanlar, leoparlar ve jaguarlar Panthera cinsinin altındaki farklı türlerdir. Biyologlar organizmaları iki parçadan oluşan Latince bir isimle adlandırırlar.
Önce cins, sonra tür. Örneğin aslanlar Panthera leo olarak adlandırılırlar, Panthera cinsinin leo türü.
Bu kitabı okuyan herkesin Homo sapiens olduğunu varsayabiliriz.
Homo (insan) cinsinin sapiens (zeki) türü.
Cinsler de kendi içinde ailelere ayrılırlar, örneğin kediler (aslanlar, çitalar, ev kedileri), köpekler (kurtlar, tilkiler, çakallar) ve filler (filler, mamutlar, mastodonlar).
Bir ailenin tüm üyelerinin soyları kurucu bir anneye veya babaya dayanır.
Örneğin en küçük ev kedisinden en vahşi aslana tüm kediler, yaklaşık 25 milyon yıl önce yaşamış ortak bir kedi atasını paylaşır.
Homo sapiens de bir aileye mensuptur.
Bu sıradan bilgi tarihteki en sıkı korunan sırlardan biriydi.
Homo sapiens uzunca bir süre kendisini diğer hayvanlardan ayrı, ailesiz (kuzeni veya kardeşi, hepsinden de önemlisi ebeveyni olmayan) bir yetim olarak gördü, ama durum böyle değildi.
Sevelim ya da sevmeyelim, büyük maymunlar adı verilen gürültücü ve büyük bir grubun üyesiyiz.
Yaşayan en yakın akrabalarımız arasında şempanzeler, goriller ve orangutanlar var, ve şempanzeler bunların en yakını.
Yalnızca 6 milyon yıl önce, tek bir dişi maymunun iki kızı oldu.
Bunlardan biri tüm şempanzelerin atası olurken, diğeri de bizim büyükannemiz oldu.
Dolaptaki İskeletler Homo sapiens bundan daha da rahatsız edici bir sır saklıyordu.
Pek çok diğer medeni kuzenlerimizin yanı sıra, bir zamanlar birkaç erkek ve kız kardeşimiz de vardı.
Tek insan türü olduğumuzu düşünüyorduk, çünkü son 10 bin yılda türümüz gerçekten de dünyadaki tek insan türüydü.
Yine de aslında insan kelimesi gerçekte "Homo cinsine mensup bir hayvan" anlamına gelir ve eskiden bu cinste Homo sapiens dışında pek çok tür mevcuttur.
Daha da ötesi, kitabın son bölümünde de göreceğimiz gibi, çok da uzak olmayan bir gelecekte Sapiens olmayan insanlarla da karşılaşabiliriz.
Bu durumu açıklığa kavuşturmak için sıklıkla "Sapiens" terimini Homo sapiens türünün üyelerini belirtmek için kullanacağım, buna karşılık "insan" terimini Homo cinsinin tüm uzak üyelerine saklayacağım.

İnsanlar ilk olarak 2,5 milyon yıl önce Doğu Afrika'da, "Güney Maymunu" anlamına gelen Australopithecus adı verilen bir maymun cinsinden evrimleşti.
Yaklaşık iki milyon yıl önce, bu arkaik erkek ve kadınların bazıları anayurtlarını terkederek
Kuzey Afrika, Avrupa ve Asya'nın çeşitli yerlerine göç ettiler.
Kuzey Avrupa'nın karlı ormanlarında hayatta kalmak, Endonezya'nın nemli cangıllarından daha farklı özellikler gerektirdiğinden, insan toplulukları farklı yönlerde evrildiler.
Bunun sonucunda pek çok farklı tür ortaya çıktı, bilim insanları da bunların her birine ayrı birer şatafatlı Latince isim koydular.
Avrupa ve Batı Asya'daki insanlar çoğunlukla "Neandertaller" olarak adlandırılan Homo neandertalensis'e evrildiler ("Neandertal Vadisi İnsanı").
Neandertaller Sapienslerden daha güçlü, daha kaslıydı ve Buzul Çağının Batı Avrasyasına uyumluydular.
Asya'nın daha doğu bölgeleri "Dik adam" anlamına gelen Homo erectus tarafından mesken tutulmuştu.
Bu tür, bu bölgede iki milyon yıla yakın bir süre hayatta kalarak şu ana kadarki en dirençli insan türü oldu. Bu rekorun bizim türümüz tarafından kırılması oldukça zor görünmektedir.
Homo sapiens'in bin yıl sonra bile ortalarda olacağı şüphelidir, bu yüzden iki milyon yıl bizim başarabileceğimiz bir şey değil kesinlikle.
Endonezya'daki Java adasında "Solo Vadisi İnsanı" anlamına gelen Homo soloensis yaşamaktaydı.
Bu tür de tropik yaşama uyumluydu.
Diğer bir Endonezya adası Flores'te arkaik insanlar bir cüceleşme süreci geçirdi.
İnsanlar Flores'e ilk defa deniz seviyesi olağanüstü derecede düşükken geldiler; bu esnada adaya anakaradan kolayca ulaşılabiliyordu.
Denizler yeniden yükseldiğinde, bazı insanlar kaynakları çok kıt olan adalarda mahsur kaldılar.
Daha çok yiyeceğe ihtiyacı olan büyük insanlar ilk önce öldüler, daha küçük yapılılarsa çok daha iyi hayatta kalabildiler ve Flores insanları nesiller boyunca cüceye dönüştüler.
Bilim insanları tarafından Homo floresiensis olarak bilinen bu kendine mahsus tür ancak bir metre boya ulaşabiliyor ve 25 kilogramdan daha ağır olmuyordu.
Buna karşılık taştan aletler yapabiliyor ve hatta zaman zaman adadaki filleri bile avlayabiliyorlardı (adil olmak gerekirse, adadaki filler de cüce bir türdü).
2010'da, bilim insanları Sibirya'daki Denisova mağarasını kazarken fosilleşmiş bir parmak kemiği keşfettiklerinde, diğer bir kayıp kardeş de hiçlikten kurtarıldı.
Genetik analiz, parmağın daha önceden bilinmeyen bir insan türüne ait olduğunu kanıtladı ve bu türe de Homo denisova adı verildi.
Kim bilir daha kaç tane kayıp akrabamız diğer mağaralarda, adalarda ve farklı iklimlerde keşfedilmeyi bekliyor.
Bu insanlar Avrupa ve Asya'da evrim geçirirken.
Doğu Afrika'daki evrim de durmadı. İnsanlığın beşiği "Rudolf Gölü İnsanı" anlamına gelen Homo rudolfensis, "Çalışkan insan" Homo ergaster ve hiç de alçakgönüllü davranmayarak "Zeki İnsan" adını verdiğimiz türümüz Homo sapiens gibi pek çok türe ev sahipliği yapmaya devam etti.
Bu türlerin bazı üyeleri dev gibiyken bazıları cüceydi.
Bazıları korkutucu avcılarken bazıları zararsız bitki toplayıcılardı.
Bazıları tek bir adada yaşarken pek çoğu kıtaları aştı.
Ama hepsi Homo cinsine mensuptu.
Hepsi insandı.

..............


Düşünmeyi Düşünmek


Düşünmeyi Düşünmek
çocukların öğrenmesine yardımcı oluyor.
Peki eleştirel düşünmeyi nasıl öğretebiliriz?
31 Mart 2020
Çok az insan, öğrencilerin düşünme becerilerini geliştirmesinin ne kadar değerli olduğundan şüphe etmektedir.
2013 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nde yapılan bir anketin sonuçları gösteriyor ki işverenlerin %93’ü, bir adayın eleştirel düşünme açık bir şekilde iletişim kurma ve karmaşık problemleri çözme kapasitesinin kanıtlanmış olması, lisansların ana dallarından daha önemli olduğuna inanıyor.
Eleştirel düşünmedeki odaklanma eğitimde de yaygındır.
Avustralya Müfredatında eleştirel ve yaratıcı düşünme “genel yetenekler” olarak bilinir; ABD’nin ise “ortak çekirdeği” ile benzer bir odağa sahiptir.
Eleştirel düşünme, Avustralya’daki okul ve üniversitelerdeki birçok programda ve dünya genelinde başarılı bir şekilde öğretilmektedir. A
yrıca çeşitli çalışmalar, bu programların öğrencilerin düşünme becerilerini ve standart test sonuçlarının bile geliştirmekte olduğunu göstermektedir.
Peki, eleştirel düşünme gerçekte nedir ve onu nasıl öğretebiliriz?
Eleştirel düşünmeyle ne demek istiyoruz?
Anlam karmaşasına yol açan yani bozuk yapılı ya da belirsiz olan eleştirel düşünce için birçok tanım yapılmıştır. Bunu ele almamıza yardımcı olması için eleştirel düşünme ne değildir ondan bahsedelim.
İlk olarak eleştirel düşünme sadece zeki olmak demek değildir.
Bir problemi tanımlayabilmek ve ona çözüm bulabilmek için zekayla ilişkilendirdiğimiz özelliklerdir.
Yine de kendi başlarına eleştirel düşünme değildir.
Zekâ, IQ testleriyle ölçüldüğünde bile değişmez değildir.
Ancak eğitimden (ve ona eşit diğer şeylerden) güçlü biçimde etkilendiği görünmüyor, eğer öyleyse de önemli bir fark yaratması için yıllarca çalışılması gerekiyor.
Sizlere şimdi anlatacağım üzere, eleştirel düşünme yeteneği çok daha küçük müdahalelerle önemli ölçüde geliştirilebilir. 
İkincisi, eleştirel düşünme sadece zorlayıcı düşünme demek değildir.
Karmaşık bir kimyasal analiz yapmak gibi zorlu bulduğumuz bazı düşünmeler, bilgisayarlar tarafından yapılabilir.
Eleştirel düşünme ise daha çok bir problemin zorluğundan ziyade düşünme kalitesiyle ilgilidir.
Peki iyi nitelikli düşünmenin ne olduğunu nasıl anlayabiliriz?
Eleştirel düşünürler iyi bir akıl yürütme standardını kullanarak kendi düşünme sistemlerini değerlendirme yeteneğine sahiptirler.
Bunlar; kesinlik, netlik, derinlik ve düşünce derinliği, tutarlılık, önem ve bağıntı gibi araştırma değerleri diye adlandırdığımız şeyleri içerir.
Gezegenin sıcaklığının artıyor ya da Amazon’daki ormansızlaşma oranının geçen yıldan çok yüksek olduğunu iddia edebilirim.
Bu ifadeler doğru olsa da kesinlikten uzaktırlar; aynı zamanda ifadeyi daha anlamlı kılmak için ne kadar arttıklarını da bilmek isteriz.
Ya da Tazmanya’daki biyo-çeşitliliğin yaşlı ormanların tomrukçuluktan etkilenip etkilenmeyeceğini merak edebilirim.
Bir diğeri, bu ormanlardaki ağaçları kesmezsek işlerimiz ve geçim kaynaklarımız riske girerdi diye cevaplayabilir.
İyi bir eleştirel düşünür bunun önemli bir mesele olduğunu düşünürken aynı zamanda soruyla ilgisi olmadığını da belirtecektir.
Eleştirel düşünürler aynı zamanda iddiaların gücünü değerlendirmek için argümanların yapısını incelerler.
Bu sadece bir iddianın doğru ya da yanlış olmasına karar vermekle ilgili değildir; aynı zamanda çıkan sonucun, bu düşüncenin nasıl çalıştığını anlama yolunda verilen bilgiyle mantıksal düzeyde desteklenip desteklenemediği ile ilgilidir.
Eleştirel düşünürler, düşünmenin niteliğini bir çalışma nesnesi yaparlar.
Onlar soruşturma değerlerine ve gelen bilgilerden elde edilen çıkarımların kalitesine karşı hassaslardır.
Onlar aynı zamanda, belirli konulara nasıl ve neden ulaştıklarını tespit etmek adına tüm düşünce süreçlerini (veya bazılarını) anlamak ve kendi düşünme süreçlerini de değerlendirip geliştirme araçlarına ve becerisine sahip olma anlamına gelen meta-bilişseldirler.
Eleştirel düşünmeyi nasıl öğretebiliriz?
Eleştirel düşünmeyi geliştirmeye yönelik birçok yaklaşım, Çocuklar için Felsefe adlı düşünme becerileri üzerine odaklanan ve argüman metodolojisini (tartışma yöntemlerini) öğretmeyi içeren bir programa dayalıdır.
Diğer yaklaşımlar, bu odağı felsefi metinlerin dışında olan bir noktaya taşır.
Brisbane Okulu’ndaki eleştirel düşünme pedagojileri üzerinde yoğun çalışan öğretmenler, çocuklara Avustralya’nın en büyük sporcusunu tespit etmelerini istedikleri bir görev geliştirdiler.
Öğrencilerin kendi “büyüklük” kriterlerini oluşturmaları gerekiyordu.
Bunu yapmak için de Avustralya’daki spor şartlarını analiz etmek, olası değerlendirmeleri yapmak, neden bazı sonuçların diğerlerinden daha geçerli olduğunu açıklamak ve doğrulamak ve tüm bunları adaylara uygulamak durumundaydılar.
Daha sonra güçlü, savunulabilir, geniş çapta uygulanabilir bir kriter geliştirmek için çalışma arkadaşlarıyla argümanları tartışmaları ve Avustralya sporlarıyla ilgili önemli bakış açılarını yakalamaları gerekiyordu.
Öğrencilerin uygulayabilecekleri ve eleştirel düşünme becerilerine olanak sağlayan öğrenme deneyim ve değerlendirme öğeleri aşağıdaki gibidir:
·          Öğrenciler varsayımları sorgulayabilir,
·          Problemleri bir bütün içinde görebilir,
·          Yaratıcı bir şekilde sorgulayabilir,
·          Oluşturabilir, analiz edebilir ve düşünceleri değerlendirebilir,
·          Araştırma değerlerini akıllıca uygulayabilir,
·          Analiz etme, açıklama, doğrulama ve değerlendirme gibi düşüncenin oluşmasına ve değerlendirilmesine ve araştırma değerlerinin uygulanmasına olanak sağlayan çok çeşitlilikte bilişsel beceriyle iç içe olabilir.
Öğrencilerin kendi düşüncelerini değerlendirme ve analiz etme yeteneğinde geniş ölçüde etkisi olan bir strateji de düşünce haritasıdır böylece öğrenci, çıkarımlarından sonuca giden yolda kurduğu mantığı görselleştirebilir.
Düşünce haritaları analiz ve değerlendirme yapmak için akıl yürütmemizi uygun hale getiren önemli bir araçtır.
Eleştirel düşünme nasıl çalışıyor?
Çocuklar için Felsefe yaklaşımını içeren çalışmalar, çocukların diğer arkadaşlarıyla kıyaslandıklarında, gelişen akademik sonuçlarla ölçülen bilişsel kazanımlar deneyimlediklerini göstermektedir. 
Bu tür argümana dayalı entelektüel bir ilişki, bunun yanında herhangi bir sınıfta düşünme kalitesi bakımından yüksek sonuçlar gösterebilir.
Araştırmalar aynı zamanda, günlük hayatımızda akıl yürütmeye kasıtlı olarak dikkat edilmesini hedefleyen öğretim yoluyla önemli ölçüde geliştirilebileceğini gösteriyor.
Düşünce haritalarıyla eleştirel düşünme öğretiminin bir sömestrde yapılan kazanımlarına bakan araştırmacılar, ölçülen eleştirel düşünme kazanımları üç yıllık lisans eğitimi kazanımlarına yakın bir sonuç beklendiğini söylüyorlar.
Özellikle doğru düşünmenin öğretildiği öğrencilerin, bunun yapılmadığı öğrencilere kıyasla, sınavlarda ve testlerde daha başarılılar.
Henüz yayımlanma aşamasındaki çalışmamız kesinliği doğrulanmış verileri kullanarak üç ila altı yaş arasındaki 1 saatlik öğretmen destekli online eleştirel düşünme dersleri alan öğrencilerin NAPLAN test sonuçlarında önemli bir artış kaydettiğini gösteriyor.
Öğrencileri yaşam boyu öğrenime hazırlayan 21. yüzyıl becerilerini geliştirmek için eleştirel düşünmeyi öğretmek temel görev olmalıdır.
Queensland Üniversitesi’ndeki “Eleştirel Düşünme Projesi” eleştirel düşünme becerilerinin öğretilmesine yardımcı olacak bir dizi araca sahip. Bunlardan biri, öğrencilerin eleştirel düşünme yeteneklerini artırmaya yardımcı olmak için şu anda birçok okulda ve üniversitede kullanılan web tabanlı bir haritalama sistemidir.
©® Düşünbil (2020)
Yazar: Peter Ellerton
Çeviren: Tuğçe Demir
Çeviri Editörü: Elif Arslan
Kaynak:theconversation.com

https://dusunbil.com/dusunmeyi-dusunmek-cocuklarin-ogrenmesine-yardimci-oluyor-peki-elestirel-dusunmeyi-nasil-ogretebiliriz/?utm_source=facebook&utm_medium=social&utm_campaign=ReviveOldPost&fbclid=IwAR0OmQ8aGbb9rF8VWhTMfSSPo7IesfCJIrBGkRgdyz-4rhKbeeJlbHEwRxM


TÜRKİYE HAYALİ

Hedefteki üniter, laik Cumhuriyet: .   ABD'NİN YENİ TÜRKİYE HAYALİ   . .    Samuel Huntington, “ Medeniyetler Çatışması ” adlı kitab...