2 Şubat 2021 Salı

Halil Vural

.     YENİ KUŞAK KÖY ENSTİTÜLÜLER DERNEĞİ 

   kurucu ve onursal başkanı eğitimci, yazar, öğretmen, komşum:

Bedellikten İlköğretim Müfettişliğine:

.       Halil Vural 

     Nüfusun %80’ine yakınının köylerde yaşadığı dönemlerde, kalkınmanın köylerden başlaması gerektiği düşüncesi ortaya atılmış ve köylere bilinçli öğretmen ve eğitmenler gönderilmişti. Yıl 1936.

Bu eğitim devriminin ürünü olan yüz binlerce köy çocuğu okutulmuş, eğitilmiş, öğretilmiş ve yine doğup büyüdüğü köylere geri gönderilmiş, kendi köyünün kalkınması için çalışamaya başlamıştı.

O köy çocuklarından biri olan Halil Vural ile birlikteyiz bu hafta.

GÖÇMEN ÇOCUĞU
Mübadeleyle Yunanistan’dan göç edip Karakollar Köyü’ne yerleşen bir ailenin çocuğu Halil Vural. 1928 yılında doğmuş.

Babası Nurettin, Annesi Fikriye; Göçmen Mango Osman’ın kızı; iki erkek çocuk doğurmuş ve 1931 yılında vefat etmiş. Babası başka bir kadınla evlenmiş. Halil Vural’ın o kadından üç kardeşi daha olmuş.
Annesinin ölümünden sonra Hali ile kardeşi İsmail’in hayatı zindan olmuş.
“Üvey Anne diye bir söz var ya; biz tam anlamıyla onu yaşadık” diyor Halil Vural.
“Kadın bize o kadar kötü davranıyordu ki anlatamam. O dönemde halamlar ve teyzemler bize destek oldular ama evin içinde o kadınla biz vardık.”

HALİL VURAL’IN ÖĞRETMENLERİ
Halil Vural zamanında ilkokulların ilk 3 yılı köylerde okunuyor ve diploma alınıyormuş. Üç yılı köyünde okumuş Halil Öğretmen.
“İlk öğretmenimiz Mehmet Hoca idi. İmam Hatipliydi o. Elinde sopayla dolaşırdı ve o sopayla kafamıza vurur dururdu. İkinci yıl Fevzi Cengiz geldi bize. Kazım Karabekir’in toplayıp okuttuğu çocuklardandı o. O ayrıldıktan sonra yine Öğretmen okullarından mezun olan Mehmet Oğuz geldi bize öğretmen olarak. 3. sınıfı Oğuz Öğretmende okuduk ve diploma aldık.”
“Çine’de Rüştü Bey vardı öğretmenimiz. Çine’den evliydi o. Uzun boylu bir adamdı. Müdürümüzün adı da İzzet Beydi. Onların soyadlarını şimdi hatırlayamıyorum. 4. sınıfı Çine’de okuduk ve sonra yeniden köye geldik. 5. sınıfta okurken yine öğretmenimiz Mehmet Oğuz’du.

KÖYLÜLER SOĞAN EKMEK GETİRMİŞ
1938 - 39 yıllarında, okula devam etmek için Çine’ye Kız Mektebi İlkokulu’na kaydını yaptırtıyor ve 4. sınıfı bitiriyor Halil Vural.
Okulun başladığı günlerde evden sefer tasıyla okula yiyecek götürüyor Halil Vural.

Okulun karşısındaki bir binanın iki odasından birini yakın köylerden gelen öğrencilerin yemek yeme yeri olarak ayırmışlar.
“Biz oturup yemek yemeye başladığımızda, kasabanın yerli (ki o zamanlar Çine çok da büyük bir yer değil ama merkez konumunda ve ilçe merkezi olduğu için yaşam biraz daha farklı) öğrenci zibidileri yanımızdan gelip geçerken ‘Aaa, bak, bak, bak. Köyüler pırasa getirmiş; zeytin, soğan getirmiş” gibilerden takılırlar, alayımsı konuşurlardı.

Bu konuşma ve takışmalardan sonra babama ‘ben okula çıkın götürmeyeceğim, bizimle alay ediyorlar’ dedim. Nenemi devreye soktum bu ara. Sonunda babam ikna oldu ve günde 5 kuruş vermeye başladı.”
“Beş kuruş çok para o zaman” diyor Halil Vural.
“100 parayla (40 para 1 kuruş) karnımızı doyuruyoruz. Bir tabak köfte, bir parça ekmekle karnımızı doyuruyoruz o zaman. Okulun karşısında uzun boylu, Abdurrahman adında bir köfteci vardı, onun orada yiyorduk köfteyi. Her zaman köfte yemiyoruz elbette.

Okulun tam karşısında Kırşehirli mi Akşehirli mi Ali Amca vardı; Oğlu vardı Etem, benim sınıf arkadaşım. Onun oraya helva ekmek yiyorduk bazı zamanlarda; o da aynı para.

YAŞAMIN GEÇİŞ DÖNEMİ
4. Sınıftan sonra bir yıl ara veriyor ve 1940 – 41 öğretim yılında köye 5. sınıf açılıyor ve okulu o yıl bitiriyor Halil Vural. Okulu bitirdiği sene Öğretmeni Mehmet Oğuz, onu Köy Enstitülerine göndermek istiyor ama babası kabul etmiyor.
“3 Çocuk seçti Mehmet Öğretmen. Babalarımız bizi kayıt için okula götürüyor. İlk ikisinin babası yolda çocuklarının okula kaydını yaptırtmaktan vazgeçti. Onlar vazgeçince Babam da vazgeçti.”
“Belki de babamın okumamı istememesinin nedeni 4. sınıfta yaşadıklarımdı” diyor Halil Vural.
“4. Sınıfta her gün yemek ve diğer giderler için 5 kuruş harçlık alıyordum ya; arkamdan kardeşim de geliyor.

Babam, ‘Sana her gün 5 kuruş harçlık veremem’ diyerek benim okula gitmeme engel olmuştu.

Kendince haklıydı elbette. Bir dolu buğday 20 kuruş. Ne kazanıyorsun da ne harcayacaksın? Okumamız mümkün değil o şartlarda.”

KÖYLÜNÜN MEKTUPLARINI YAZIYORDUK
“Karakollar Köyünde okuma yazma bilen iki kişi var o zaman” diyor Halil Vural.
“Babam ve Necip Çavuş; İkisi de hem eski yazı biliyorlardı, hem de Latin alfabesini.

Onlardan başka köyde okuma yazması olan yoktu o dönemde.

Benim doğduğum sene Latin alfabesine geçildi ya; ikisi de bir haftalık zaman içinde yeni yazıyı (Latin Alfabesini) öğrenmişler.

Babam bana ‘Sen çok şanslısın. Ben iki yıl gittim Arapçayı öğrenmek için; sen çok kısa zamanda okuma yazmayı öğreneceksin’ derdi.

Gerçekten de biz okula gitmeye başladıktan iki ay sonra okuma yazmayı sökmüştük.

Köye gelen mektuplar ya Necip Çavuşa geliyor ya da babama. Ben okumayı söktükten sonra, Babam gelen mektupları bana verip okutmaya, yazdırmaya başladı.”
“Ne yazıyor mektuplarda” diye soruyoruz.
“Her zaman yazılan şeyler” diyor Halil Vural.
“Herkesten birer kucak dolusu selam gönderilir önce. Ardı arkasına sıralanır selamlar: Anne, baba, dede, nine, kardeş, yakında olan dayı, amca falan; herkesten selam yazılır önce mektuba. Sağlıklarıyla ilgili bilgi verildikten sonra; Sen nasılsın, diye sorulur. Ardından da bir şey isteyip istemediğine gelinir. Diyelim Annesi ‘2,5 lira gönderelim’ dedi. Mektubunu bitimine doğru gönderilecek olan paranın miktarı da yazılır, bitirilirdi mektup. Mektubun onuna bir de beddua yerleştirilirdi: Haydi mektubum uğurlar olsun; seni yoldan alıkoyanın gözü kör olsun, diye.

HİZMETKÂRLIK AYLARI
Babası 1941 yılında vefat ediyor. Halil o zaman 13 yaşında.
“Babam kağnı arabasının altında kalarak öldü; benim gözümün önünde” diyor acı olayı anlatırken hüzünlenerek.
“Babam öldüğü yıl ben Kazım Ağaların (Kazım Kaz) yanına hizmetkârlığa durdum” diyor gülümseyerek.
“Küfürbaz, lafını ölçmeden söyleyen bir adamdı o. Gerçekten insanın gücüne gidecek şekilde küfür ederdi ama yapacak bir şey yok. Katlanacaksın; hizmetkâr durmuşsun sonuçta.

Yıllık 30 lira para aldım o hizmetkârlıktan; bir takım da elbise. Okula gidene kadar onların yanında kaldım. Lacivert bir takım elbise yaptırtmıştı bana Kazım Ağa.

Ben o lacivert takım elbiseyle Köy Enstitüsüne gittim.

TEYZEME BİTLİ ELBİSELERLE GİTTİK
“Babam öldükten kısa bir süre sonra Üvey Anne bizi evden kovdu” diyor birden geriye dönerek.
“O zaman Teyzem Nuriye bize sahip çıktı.

İlk evine gittiğimiz günü çok iyi hatırlıyorum. Teyzeme; ‘bizi içeriye alma’ dedim.

Almaması gerekiyordu çünkü üstümüz başımız bit içindeydi. Onun evini de bite boyamaya gerek yoktu. Dedim; ‘İçeriye girmeden, dışarıda halledelim bu işi.’ Teyzem benim bu sözümden sonra saman damının içine bir ocak yaktı; üzerine bir kazan koydu ve suyu kaynattı.

Bu ara köydeki yaşlı berberi çağırdı. Berber bizim saçlarımızı sıfır numara kesti. Elbiselerin dikiş yataklarında dizilmiş yüzlerce bitle dolu elbiselerimiz. Onları içinde su kaynayan kazanın içine attı ve elbiseleri bir güzel kaynattı. Bizi de tepeden tırnağa yudu, yıkadı.

Yıkandıktan sonra içeriye aldı bizi. İçerde kendi çocuklarının elbiselerinden elbiseler verdi ve biz temizlenmiş olduk.”

KÖY ENSİTÜSÜNE GİDİYOR
Babasının ölümünden sonraki yıl (1942), Halil’in 2. sınıftaki öğretmeni Öğretmen Fevzi Cengiz (Gezici Başöğretmen: Öğretmen iken kurslara katılıp bitirenler bu Ünvanı alıyormuş o zaman.

Bu öğretmenler Eğitmenlere yardımcı olmak için eğitilen kişiler) geliyor ve onun sayesinde yeniden Köy Enstitüleri gündeme geliyor.

Dilekçe gönderiliyor.
“O zamanlar Belediye’de arozözde çalışan, uzun boylu Mustafa adında bir adam vardı. Onun kız kardeşi ile evlenmişti Fevzi Öğretmen.

Bir süre daha kaldı o Çine’de sonra gitti buralardan.”
Köy Enstitüsüne başvuru dilekçesini Fevzi öğretmen yazıp göndermiş. Kısa bir süre sonra cevap gelmiş ve Halil Vural’ı kabul etmişler.
Kabul edilmiş ama kefil gerekiyor; köyde kendisine kefil olacak insan bulamamış ilk başta.

Çaresiz oturup kalmış ama Teyzesi “Abidin Dayına git, o sana kefil olur”  demiş. Evrakları alıp Abidin Dayısının yanına gitmiş.
“Dayım her zamanki gibi Kara Mehmet’in Kahvede Osman Efendi ile tavla oynuyordu” diyor.
“Yanına varıp durumu anlattım, evrakları aldı, imzaladı ve bana verdi. Biraz da para koydu cebime, beni gönderdi.”
Halil Vural iki yıl Kızılçullu’da okuduktan sonra 1945 yılında Ortaklara geliyor. 3 Yıl orada okuyor ve 1948 yılında Ortaklardan mezun oluyor.

DÖRT KÖYLER İLKOKULU
“Çine Akçaova 4 Köyler İlkokuluna tayin oldum.

Orada ilk yıl bekâr olarak kaldım ve 1949 yılında evlendim.

Eşim Melahat Eğitmen Kurslarından mezun.

O, evlendikten sonra 1. sınıfları okuttu. Ben diğer sınıfları okuttum.”
İlk maaşı 70 lira Halil Vural’ın. Öğretmenler o zaman İl Özel İdare’den alıyor maaşı. 7 lira da Başöğretmen ek maaşı var.
Eşi Melahat, Çine Hamidabat Mahallesinden, Kunduracı Tevfik’in kızı.
1950 yılında Kızı Ülkü dünyaya geliyor.

Bir yıl sonra (1951) Cumalıköy İlkokuluna tayini çıkıyor. Bir öğretmen daha verilmiş Cumalıköy’e.

Eşi ve o öğretmen ile birlikte üç öğretmen görev yapmışlar.

Orada 2. kızı dünyaya geliyor. 2. Kızından sonra eşi Eğitmenlik görevinden istifa ediyor.
“İki tane çocuğu bakmak zor oluyordu.

Bir kadın tutacak olsak, eşimin maaşı kadına vereceğimiz para kadar değil. Düşündük, taşındık ve istifa etti.”

YÖRÜKLER KÖYÜ TAYİNİ
1957 Yılında Askerliğini bitirmiş ve dönmüş Halil Vural. Askerden gelmeden önce Çine Milli Eğitime bir dilekçe yazmış.
“Kasım ayında terhis olacağım; o dönem tayin dönemi değil.

Önceden söyleyeyim ki yarın kış ortasında çocuklar için sorun olmasın, diye dilekçe gönderdim Milli Eğitime. ‘10 yıla yakın zaman köylerde öğretmenlik yaptım. Kasım ayında terhis olacağım.

Artık kasabada bir yerde öğretmenlik yapmak istiyorum. Bunun dikkate alırsanız memnun olurum’ diye yazdım dilekçeyi.”
“Niyetim İnönü İlkokulunda (Namık Kemal) göreve başlamaktı” diyor Halil Vural.
“Çünkü çocuklar orada okuyor o zaman. Merkez olmasa da olur, diye de düşünüyorum. Yakın köylere de razıyım: Evciler, Karakollar, Kahraman Köy gibi.”
Bütün bu uyarılara rağmen tayini Yörük Köyü’ne çıkmış Halil Vural’ın.

Yörükler Köyü Okulu yeni açılmış; o yıla kadar çocuklar Gökyaka İlkokuluna gidiyorlarmış. Köy Muhtarı o zaman İbrahim Kurkut; bir de Köy İmamı var, Konyalı. Onlarla ahbap olmuş kısa zamanda.

BANKAYA GEÇİŞ ÇALIŞMALARI
“Yörükler Köyü beni açmadı” diyor Halil Vural.
“İş Bankası’na müracaat ettim. Gittim Aydın Şube Müdürü ile tanıştım. O da öğretmenlikten gelmeymiş. Geçişim gerçekleşecek; her şey hazır. Aydın’da Bahçeli Evler mevkiinde ev arıyorum. Aydın’ın en iyi evleri o zaman oralarda. Uzun yıllar benim müfettişliğimi yapan biri var; Naci Sarıögmen. Onunla karşılaştım. O zaman İl’de Müdür Muavini Naci.

Ona durumu anlattım, ev aradığımı söyledim. Sohbet ederek yürüyoruz. Gazi İlkokulunun önüne geldiğimizde ders zili çaldı. Yüreğim cız etti benim.

O zildir beklide bankaya girmeme engel olan. Bir de Naci ısrar etti.”
“İyi düşün” demiş Naci Öğretmen Halil Vural’a.
“Bankada para babalarına hizmet edeceksin. Sen iyi bir öğretmensin. Git çocuklarını okut, eğit. Ne işin var bankada? Söz senin tayinini iki aya kadar merkeze aldıracağım” demiş.
Halil Öğretmen bu sözlerden sonra banka olayından vazgeçmiş.

Gelip yeniden Yörükler Köyü’nde göreve devam etmiş.
Naci Öğretmen gerçekten de kısa bir süre sonra tayinini Çine merkeze çıkartmış Halil Vural’ın.

AĞANIN ÇİFTLİĞİ YOLU KESMİŞ
“Muharrem Salcının çiftliği var köyün yolu üzerinde” diye başlıyor bir anısını anlatmaya.
“Adam sürmüş oraları, yolu da kapatmış: ekmiş tarlayı. Köylülerin gidiş geliş yolu uzamış, bilmem nereye çevrilmiş. Köylüler avukat tutmuşlar, dilekçeler yazdırmışlar, bir çözüm bulamamışlar.”
Yol sorunu, sorundan öteye Ağanın ‘benim yaptığım doğrudur’ dayatması yüzünden canını sıkmış Halil Vural’ın.
“Köylüye ‘Size bir dilekçe yazacağım’ dedim. ‘Onu götürüp Kaymakamlığa vereceksiniz. Orada Kemal Bey var, ona vereceksiniz’ dedim.”
Kemal Tunçelli; Nuri Güngör’ün damadı. Belediye Yazı İşleri Müdürü o zaman.
Dilekçeyi Kemal Bey alıyor ve iki jandarma ile keşfe geliyor köye.

Köyden ve çevre köylerden yaşlı birkaç adam bulduruyor Kemal Bey. Köyün eskiden beri kullanılan yolunun neresi olduğunu soruyor;
“Köyün kadim yolu burası” diyor ihtiyarlar; Muharrem Salcının sürüp ektiği yeri gösteriyorlar elbette. Kemal Bey bu beyanatlardan sonra alıyor kazıkları çakıyor ve yolun o andan sonra orası olduğunu söylüyor.
“Bayram günü, ben kayınvalidenin evindeyim. Köy Muhtarı, Topal Dede, yanlarında İhtiyar Heyeti benim bayramı kutlamaya gelmişler. Topal Dede o gün orada; ‘Biz sayfalar dolusu dilekçeler yazdırdık avukatlara, olmadıydı. Sen iki satır yazı yazdın; götürüp verdik. Yolumuz açıldı. Demek ki akıl yaşta değil, başta” dedi o zaman.”
Tayini çıktığı zaman gitmemesi için ısrar etmişler; sonra da öneri getirmişler:
‘Köylü; ‘Köyde 30 tane çoban var. Her biri sana birer koyun besleyecek. Köye lojman yaptırtacağız. Köyün yakınından sana 10 dönüm yer de vereceğiz; gitme’ dediler ama Yörükler Köyü’nü bağışlasalar durmayacağım.

Çünkü Çocuklarım Çine’de kayınvalidenin yanında kalıyor; okuyorlar.

Nasıl durayım orada?”

ÇİNE YILLARI
3 Ay sonra Çine Atatürk İlkokulu’na tayini çıkmış Halil Vural’ın; Atatürk İlkokulunda 5 yıl görev yapmış.

O zaman içerisinde aynı zamanda ortaokula müzik derslerine de giriyormuş. O dönemde Çine Ortaokulu Atatürk İlkokulunun üst katında. Mehmet Özcan Müdür o dönemde.
“Okulun ilk Müdürü Şadan Beydi” diyor Halil Vural.
“Bir yıl kadar kaldı ve gitti. Ondan Sonra Mehmet Özcan geldi; uzun yıllar kaldı Çine’de. Çine Ortaokulu Lise olduktan sonra müdürlüğe devam etti Mehmet Bey.”
O dönemde Ortaokulda öğretmen Emin Gezginci ile birlikte kapatılan Çine Halk Evi’nde bulunan kitapları alıp bir okuma salonu kurmuş Halil Vural.
“Bir çeşit kütüphane kurmuştuk” diyor.
“O kitaplar Halk Evi’nde toz, toprak içinde duruyordu. Aldık onları, temizledik ve bir kütüphane kurduk. Epey de okuyanımız vardı.”

MÜFETTİŞ HALİL VURAL
“1962 Yılında Pedagoji sınavlarına girmeye başladım” diyor Halil Vural.
“Pedagoji derslerini verenler o zaman ya meslek dersi öğretmeni oluyor ya da ilkokullarda müfettiş.

1963 Yılında sınavları bitirdim ve müfettiş olmayı hak kazandım. Kura çektim ve Ordu’ya tayinim çıktı.”
3 Yıl Ordu’da müfettiş olarak görev yapmış. Ordu’da bir de kitap kulübü kurmuş.
“Okumuyor öğretmenler o zaman. Bu da beni deli ediyor. Öğretmen okumak zorundadır. Okumadan çocuklara nasıl geleceğin yolunu açacaksın? Kendini eğiteceksin ki çocukları eğitebilesin.”
“Öğretmenlere ‘ayda 5 lira verecesiniz’ dedim.

Bir kitap servisi kuracağız. Merkez okulu müdürlerinden üç kişi seçtik. Onlar paraları toplayacaklar.

Ellerine liste verdim: Çeşitli kitap evlerinden alınacak olan kitapları belirledik. Bazı yayınevleri öğretmenlere %40’a varan indirimler yapıyorlardı.

O yayınevlerinden seçtiğimiz kitapları alıyorduk ve öğretmenlere dağıtıyorduk.”
3 Yıl Ordu’da görev yaptıktan sonra tayinini istemiş Halil Vural ve 1966 yılında Aydın Merkeze gelmiş. Emekli olana kadar (1981) Aydın’da görev yapmış. 15 yıl öğretmenlik, ardından 18 yıl müfettişlik görevinde bulunmuş Halil Vural.
Emekli olduktan sonra Aydın’da yaptırttığı evi satmış ve İzmir’e yerleşmiş Halil Vural.

DOKTORA GELEN MEKTUP
“Ordu’da Karslı Kemal adında bir doktorla ahbap olduk” diyor Halil Vural.
“Bizi, öğretmenleri çok seviyordu adam.

Özellikle Köy Enstitüsü mezunu öğretmenlerle çok ilgilenirdi. Bir gün teftiş evinde üç dört tane öğretmen toplandık, ziyaretine gideceğiz o doktorun. Karslı bir öğretmen arkadaş var, o geldi. Nereye gittiğimizi sordu. Biz de Kemal Beyi ziyarete gideceğimizi söyledik; o da gelmek istedi.

Bürosuna vardık; kapıya şöyle bir yazı asmış: 15 Dakika sonra buradayım. Geçip içeriye oturduk. Hemşerisi gitti masasına oturdu. Çekmecelerini kurcalıyor.
“Öğretmen ‘Aha’ dedi birden. ‘Yav, bizim Kelam bir kızla mektuplaşıyor.’
Karıştırmamasını falan söyledik ama bizi dinlemiyor. Okumaya başladı mektubu. Mektubu Kars ağzıyla okuyor bize.
“Sevgilim. Ben seni çok sevirem. Kalbim senin için yanir, tutuşir, alavlanir. Neden dirsen; işte ele. Seni anandan, bubandan isteyecem. Sen kalbini muhkem tut.”
Onu okuduktan sonra yine karıştırıyor çekmeceleri.
“Bak, bak cevabı gelmiş mektubun. Dinleyin, onu da okuyayım: Eşeğin oğlu eşek, köpeğin oğlu köpek. Ahan böyün, ahan yârin dersen, beni kandırisen. Geleceksen gel, yoksa babanın kemiğine okuram.”
Meğer orada mektup falan yokmuş, bizim arkada ezberden okuyormuş onları. Biz bu mektup işini ezberledik, yıllarca şaka konusu yaptık aramızda. Gerçekten de 15 dakika sonra geldi Kemal Bey.”

TELLAL HASAN BASRİ’NİN SÖYLEDİKLERİ
“1960 yıllarında Çine çarşıda kahvede oturur, sohbet ederdik öğretmen arkadaşlarla” diyor Halil Vural.
“Hasan Basri vardı Tellal. Ortalık yerde bağırır, çağırır, insanlara resmi ilanları okurdu. Resmi ilan dışında halk için gerekli olan ne varsa söyler, duyururdu. Bir olayı ya da emri duyurmaya çalışırken Çineliler gibi konuşmamaya, resmi ağızla konuşmaya çalışırdı; onu yaparken de eline yüzüne bulaştırırdı söylediklerini.
“Sayin Çineliler. Velinimetim Çineliler. Her kim ki bir inadda gayip veya zayi ettiyse Belediyeye gelsinler, bana başvursunlar.’
Turgut Gökler onun bu bağırırken kullandığı ağza çok güler, giden yanına tekrarlattırır, sonra da oturur kahkahalarla gülerdi.”

TURGUT GÖKLER
“Çok güzel şiir yazar ve çok güzel şiir okurdu” diyor Halil Vural Gökler için.
“Utangaç, kendi halinde takılırdı ilk zamanlarda. Şiir yazmaya teşvik eden benimdir onu. Çok güzel şiirler yazmıştır, Hepsi de yayınlandı. ‘Beni bu hale getiren sensin’ derdi bana.”
“Hasan Ali Gökler de çok açık, herkesle muhatap olan bir kişiliğe sahip değildi. Hidayet Yavaşoğlu’nun yanında tezgâhtar olarak çalıştı o bir süre.

O zaman müşterilerle muhatap olmayı öğrendi. Sonra açtı o Sümer Mağazasını. Onlar ailece sessiz, kendi halinde insanlardır.”
Talat Göklerin şu anda İstanbul’da yaşadığını söylüyor Halil Vural.
“Geçen gittiğimde uğradım yanına; sağlığı iyi sayılır. Kendine bakıyor. Yiyeceği yemeği kendisi yapıyor; öğrenmiş. Misafiri oldum bir gün.”

EMEKLİLİK
“Ölene kadar çalışmaya devam edeceğim” diyor söz emeklilikten açıldığında.
“Yeni kuşak Köy Enstitüleri Derneği çalışmaları, Yeniden İmece Dergi çalışmalarını sürdürüyoruz, sürdüreceğiz. Bizim gibi insanlar emekli olamıyor. Çevremizde birçok insan var, onlarla iletişimimizi koparamıyoruz, koparmıyoruz yani.

Bu böyle, ölene kadar sürecek. Bir yandan sürsün de istiyoruz elbette.

Biz hala üzerimize düşen görevler var diye düşünüyoruz ve onları yapmaya çalışıyoruz.”

BİZİMLE BUGÜNÜNÜ ÖĞRETMENLERİ ARASINDAKİ FARK
“Şimdiki öğretmenlerle aramızda çok büyük farklılıklar var” diyor Halil Vural.
“Biz öğretmenlik yaptığımız köyde kalıyorduk.

Şimdikiler ilçelerde bile kalmıyor; şehre gidip geliyorlar. Giriyor derse, öğleden sonra 3 olduğunda çıkıyor, biniyor arabaya ayrılıyor okulun olduğu mevkiden. Öğrenciyle, velilerle diyalog yok.

Bu şekilde verimli olamazsınız. Öğretmen öğrencisini tanımak zorunda; hangisi fakir, hangisinin aile sorunları var; bunları bilmek zorundasın. Değilse verimli olamazsın ki.”
Günümüz eğitim sistemini beğenmiyor Halil Vural.
“Onlar ezbere dayalı bir eğitimden geldiler. Üç gün kalır aklında, sonra unutursun ve bilgi gider. Biz yaparak, yaşayarak öğrendik, eğitildik. Yaşadığımız ortama hâkimdik biz. Yeni kuşak öğretmenler pratik olarak sıfır.  Biz fiziği öğrenirken yaşadığımız binanın elektriğini döşüyorduk. Açıları, geometriyi öğreniyorduk; marangozhanede bunları uyguluyorduk, yaşıyorduk.”

EĞİTİM ŞEKLİ İFLAS ETMİŞTİR
“Kısacası şimdiki öğretmenlerle aramızda çok büyük fark var” diyor Halil Vural.
“Birisi yorumcu, uygulayıcı; diğeri ezberci sizin anlayacağınız. Dayanağı olan bilgi değildir ezberlenen bilgi. Bu eğitim sistemi yıllar önce iflas etmiştir.
“Bunun en büyük kanıtı, geçtiğimiz yıllarda yapılan sınavların sonuçlarıdır. Bir ÖSS’de 50 bin çocuk sıfır alıyor. Bir KPSS sınavı oluyor; 70 bin çocuk sıfır alıyor. Okulda öğrendikleri test çözme pratikliklerini dershanelerde geliştiriyorlar ve ezberledikleri bilgileri sınavda uyguluyorlar. Zemin ve birikim yok. İflas etmiş durumda eğitim ve öğretim. Yeni kuşak çocuklar kendi durumlarını arz etmek için bir dilekçe yazabilecek yetenekten yoksun yetişiyor.
“Biz görerek, yaparak, uygulayarak öğrendiğimiz için bildiğimiz, öğrendiğimiz her şey hala aklımızın bir köşesinde duruyor, hala taze bilgiler şeklinde muhafaza ediyoruz. Bizim bir misyonumuz vardı:

Gittiğimiz köyü eğitme, öğretme, kalkındırma misyonumuz vardı bizim. Şimdiki öğretmenler köyü, köylüyü bilmiyor.”

 

7 Eylül 2012, Cuma 09:43

RÖPORTAJ: Arif Ali Uyguç

http://www.cinemadran.com/kultur-sanat/07/09/2012/bedellikten-ilkogretim-mufettisligine-halil-vural


*** ·         YENİ KUŞAK KÖY ENSTİTÜLÜLER DERNEĞİ kurucu ve onursal başkanı eğitimci, yazar, öğretmen,  Halil Vural’ın vefatı haberini aldım.

·         Allah rahmet eylesin. Başımız sağ olsun.

·         Ailesine ve dostlarına sabırlar diliyorum.

·         “KARANLIKTAN AYDINLIĞA KÖY ENSTİTÜSÜ IŞIĞI” adlı kitabı için çok çalışmış ve yayınlamıştı.

·         “Halil Vural” bir cumhuriyet ve demokrasi insanı idi.

·         Yurtsever ve her zaman çağdaş bir insandı.

·         Çok üzüldüm. Çok severdim kendisini. Uzun yıllar komşuluk yaptık. Sazını, sözünü dinledim sevgiyle saygıyla.

 .      Öğretmen Gönen ÇIBIKCI,

.      2021.02.02, MŞ.

 

27 Ocak 2021 Çarşamba

Metin Tolan Göttingen Üniversitesi Rektörü

 Prof. Dr. Metin Tolan, 

Göttingen Üniversitesi'nin Başkanı oldu

No. 10 - 01/27/2021

Senato ve Üniversite Vakfı Komitesi 55 yaşındaki fizikçiler için oy kullandı


Fizikçi Prof. Dr. Metin Tolan, Göttingen Üniversitesi Rektörü oldu. 

Üniversite senatosu bugün bunu oybirliğiyle kabul etti. 

Üniversite Vakıf Komitesi de oybirliğiyle bu teklifi onayladı. 

Tolan, Prof. Dr. 31 Aralık 2020'ye kadar ofisi elinde tutan Reinhard Jahn. 

O zamandan beri tam zamanlı Başkan Yardımcısı Dr. Valérie Schüller geçici olarak üniversitenin yönetimini devraldı. 

Tolan'ın görev süresinin baharda başlaması bekleniyor.

 

Senato Sözcüsü Prof.Dr. Nicolai Miosge, “Senato Başkanı ve şahsen, Metin Tolan'ı Göttingen Üniversitesi'nin yaklaşmakta olan başkanlığı için tebrik ediyorum. 

Üniversite personelinin büyük desteği ile gerçek bir ayrılış ve yeni bir başlangıç ​​getirebileceğini dört gözle bekliyorum. 

Salgının üstesinden geldikten sonra, aylar boyunca yaşadığımız çeşitli deneyimleri üniversitemizin gelecekteki yönüne dahil etmeye hepimiz hazır olmamız gerektiğinden, bu daha doğrudur. "

 

Üniversite Vakıf Komitesi Başkanı Prof. Dr. Peter Strohschneider, “Metin Tolan'ı ve üniversiteyi bu karardan dolayı tebrik ediyorum. 

Gelecekteki başkanı Georgia Augusta, son derece saygın bir bilim insanı ve deneyimli bir üniversite yöneticisi kazanıyor. 

Üniversiteye ihtiyatlı ve akıllıca liderlik edecek, böylece çeşitli işlevlerinde çoğulcu bir birim olarak büyük bir başarı ile gelişebilecektir. 

Umarım yeni cumhurbaşkanı yakında göreve gelir ve yapıcı işbirliğini dört gözle bekliyorum. "

 Tolan, "Bana verilen seçimden ve güvenden çok memnunum ve bunu katı Corona koşulları altında mümkün kılan herkese teşekkür ediyorum." Dedi. 

“En iyi üniversitelerden birinin başkanlığına seçilmek büyük bir onur. 

Üniversiteyi ilerideki görevlere hazırlamak için şimdi bu ivmenin alınması gerekiyor. "

 

1965 doğumlu Metin Tolan, 1993 yılında doktorasını da aldığı Kiel Üniversitesi'nde fizik ve matematik okudu. Doktora sonrası olarak ABD'de birkaç yıl araştırma yaptı, 1998'de Kiel Üniversitesi'nde deneysel fizik alanında habilitasyonunu tamamladı. O zamanlar özel bir öğretim görevlisiydi ve yine ABD'de. 2001 yılında Dortmund Teknik Üniversitesi'nde deneysel fizik profesörlüğünü kabul etti. 2004'ten 2008'e kadar orada Fizik Fakültesi Dekanı, 2008'den 2020'ye kadar TU Rektörlüğü üyesi ve 2016'dan beri de Rektörün daimi temsilcisi. Rektörlükte, beş yıl öğretmenlik ve dört yıl finans olmak üzere üç yıl boyunca araştırmadan sorumluydu.

 .     Tolan, çok sayıda komite ve danışma kurulunun üyesidir; uzman yayınlarının yanı sıra şu ana kadar dört popüler bilimsel kurgu dışı kitap yayınlamıştır. 

Alman Araştırma Vakfı Communicator Ödülü ve Stifterverband für die Deutsche Wissenschaft gibi çalışmaları için birçok ödül aldı. 

"Unicum Beruf" dergisi onu 2010 yılında doğa bilimleri ve tıp alanında Yılın Profesörü olarak seçti ve 2016 Göttingen Edebiyatı Sonbahar 2016 vesilesiyle, özellikle gelişmeye kararlı bilim adamları için Bilim İletişim Madalyası aldı. 



https://www.uni-goettingen.de/de/3240.html?id=6149&fbclid=IwAR1nDDKkgAJ5EpsNkLRDeuN6_NkOpU6pIdFPNeClxUCLbD9239WEPcidkOw


Almanya'nın sıra dışı profesörü

 

Almanya'nın sıra dışı profesörü

Metin TolanTürk kökenli Metin Tolan, "sinkroton ışınımı" adı verilen yöntem ile maddelerin atom bazında yapısını inceleyen bir fizik profesörü. Ama Tolan, aynı zamanda sinemaya bilimsel yaklaşımıyla da tanınıyor.

"Babam Almanya’ya 1961 yılında, yani bundan tam elli yıl önce işçi göçü sırasında geldi. Babam sıvacıydı. Almanya’nın kuzeyinde bulunan tahıl depolama silolarının inşasında çalıştı“ sözleriyle, Dortmund Teknik Üniversitesi'ndeki bürosunda hikayesini anlatan Metin Tolan, sıra dışı bir profesör. Deneysel fizik profesörünün odasının duvarında James Bond’un bir posteri var. Bilgisayarının ekranını da bilim kurgu filmi Star Trek’in amblemi kaplıyor. Bir erkek, bir de kız kardeşi olan Metin Tolan Schleswig Holstein Eyaleti’nde büyümüş.      

Tolan, "Biz üç kardeş Oldenburg'a bağlı Holstein kentinde ilk okula gittik. Babası başka bir ülkeden gelen bizden başka çocuk yoktu. O dönemde bu durum olağan olmadığı için de çok ilgi çekiyordu. Bir kez bile diğer çocuklarla sorun yaşamadık" şeklinde konuşuyor.

Metin Tolan

Türkçe bilmiyor

Metin Tolan arkadaşlarıyla iyi anlaşmasında, konuştuğu dilin de önemi olduğunu söylüyor. 

Tolan ailesinde hep Almanca konuşulduğu için Türkçe’yi öğrenme fırsatı olmadı. Okulda ve çevresinde hiç Türk olmayınca, Türkçe öğrenmeye de ihtiyaç kalmadığını söyleyen profesörün sayılara ilgisi ise erken dönemde başladı. Ağbisi ve arkadaşları ile "Quartet" adlı kağıt oyununu oynayabilmek için matematiğe merak sardı: "Ağbim ’hayır bizimle oynayamazsın daha sayıların tümünü bilmiyorsun’ dedi. Ben de annemi sıkıştırdım. Bana bütün sayıları öğretti. Hem de 1’den 10’a kadar değil, on bine kadar. Ardından da hesaplamayı öğrendim.“ 

Tolan’ın sayıları öğrenmesi, ağbisi ile kağıt oynamasını yetmedi; ama yeni bir ilgi alanına, fiziğe kapı açtı. Metin Tolan ilerki yıllarda fizik profesörü oldu. Maddelerin atom bazında yapısını inceleyerek, örneğin yumurta akının neden katılaşabildiğini, ya da matkap ucunun nasıl daha sert üretilebileceğini araştırıyor. Bunu röntgen cihazlarının yaydığı ışınlardan daha güçlü bir yöntem olan "sinkrotron ışınımı" adı verilen yöntem ile yapıyor.       

Metin Tolan, "Sinkrotron ışınımı yönteminin büyüleyici yanı, inanılmaz güçlü röntgen ışınları ile bir mikroskop gibi maddelerin iç yapılarını inceleyebilmemizde yatıyor. Bu boyutta araştırma yapmak daha önceleri mümkün değildi" şeklinde konuşuyor.

Metin Tolan Professor TU Dortmund

Sinemaya ilgisi

Metin Tolan’ın hesap yapma tutkusu, sinemeya gittiğinde de onu meşgul ediyor. Tolan, kürsüde olmadığı zamanlarda James Bond filmlerinin insana gerçeküstü gibi gelen ünlü aksiyon sahnelerini gerçekleştirmenin mümkün olup olmadığını araştırıyor: “1995 yılında Golden Eye filmini izliyordum. Filmin bir sahnesinde James Bond düşen bir uçağın arkasından kayalıklardan atlıyor ve uçağın içine binip, onu tekrar uçurmayı başarıyor. Daha o anda bunun mümkün olup olmadığını düşünmeye başladım. Sinemada kafamdan geçirdim. Karmaşık geldi ama hafta sonunda her şeyi hesapladım ve bu yaptığım iş deçok hoşuma gitti.“

Bu sahnenin teorik olarak gerçekte de mümkün olabileceğini söyleyen Metin Tolan, o günden bu yana James Bond ve Star Trek’teki sahneleri televizyonlarda deneylerle açıklayan konuşmalar yapıyor. Hatta bu konu hakkında kitapları bile var.  

© Deutsche Welle Türkçe

Brigitte Osterath / Çeviri: Deniz Eğilmez

Editör: Çelik Akpınar

https://www.dw.com/tr/almanyan%C4%B1n-s%C4%B1rad%C4%B1%C5%9F%C4%B1-profes%C3%B6r%C3%BC/a-15452381



AUSCHWITZ TOPLAMA KAMPININ BOŞALTILMASI

TOPLAMA KAMPININ KURTULUŞU

Konzentrationslager Auschwitz

Auschwitz'in sesleri:

Mahkumların tarif edilemez olanı tanımları

27 Ocak 1945'te Rus askerleri Auschwitz toplama kampını kurtardılar -

SS'in bir milyon insanı öldürdüğü yer:

Yahudiler, eşcinseller, Romanlar ve Sinti, muhalifler. 

Nazi rejiminin en büyük imha kampındaki koşullara bir yabancı tarafından yapılan açıklama yeterli bile sayılamaz.

Sadece mahkumların kendi raporları bunu yapabilir.

Daha sonra Nobel Barış Ödülü sahibi Elie Wiesel (aşağıdan yukarıya 2. sıra, soldan 7. sıra), Auschwitz'den hayatta kalan birkaç kişiden biridir. Annesi ve bir kız kardeşi ölüm kampında öldürüldü

.      Öğleyin büyük meslektaşım geldi ve çok utanmış bir şekilde dedi ki:

- "Bazı beyler sizi arıyor ve sizinle konuşmak istiyor."

Pencereden iki uzun üniformalı adam gördüm. Sonuçta beni buraya getirdiler, diye düşündüm. 

Biri bana aksansız bir Lehçe ile döndü:

- "Demek siz Bay Sobolewiczsiniz."

- "Evet," diye cevapladım ve tekrarladı:

- "Tadeusz Sobolewicz, değil mi?" "Benimle geliyorsun,"

diye araya girdi - daha az kibar bir sesle. 

Sokağa bir araba park edilmişti. Arka koltuğa oturmamı emrettiler. Araba çalıştı. *

1924'te Poznan'da doğan Tadeusz Sobolewicz, 17 yaşında bir direniş grubunun kuryesi olarak tutuklandı; altı toplama kampından sağ kurtuldu.

Alman askerleri tarafından hızlı bir süreçte geri sayıldı, biz, kalplerimiz kurşun kadar ağır, 1.200 adet önceden bizim için hazırlanmış olan sığır vagonlarına tırmandık:

Vagon başına 60 erkek, kadın ve çocuk karıştı; yerde birkaç kirli saman torbası, bir tuvalet kovası, bir kova su. 

Vagonların kapıları mühürlendi; elimizden geldiğince karanlıkta yerleşiriz ve bilinmeyene yolculuk başlar.

1902 doğumlu, Paris'te diş hekimi olan Sima Vaisman, Ocak 1944'te Auschwitz'e sınır dışı edildi.

Reichsbahn'ın izleri doğrudan Auschwitz-Birkenau kampına çıkıyor. Oradan dört büyük gaz odası ve krematoryum sadece birkaç yüz metre uzaklıktadır. Toplu katliamın etkinliği, SS'nin birincil hedefidir ve bu nedenle Auschwitz, Almanlar tarafından endüstriyel ve sistematik olarak planlanmış soykırımın sembolü haline geldi.

Arabanın kapıları hemen kapatıldı, ancak tren akşama kadar hareket etmeye başlamadı. 

Gideceğimiz yeri rahatlama ile duymuştuk. 

.           Auschwitz. 

O zaman bizim için anlamsız bir isim; ama en azından yeryüzündeki bir yere ait olmalıydı.

On ve on iki yaşında iki kız ambarın önünde yanımda mutlu bir şekilde duruyorlar. 

Bu hayatında yapacağın ilk yolculuk. 

Bütün gece gözcülük yaptılar, dolaşan takımyıldızları izlediler, dağın tepelerinin arkasından süzülen ayın hilaline hayret ettiler. 

Her nehri ve her tepeyi hayretle seyrediyorlar ve gözcülüklerinden hareket etmiyorlar.

Yeni gelenler SS muhafızlarının emirlerini beklerdi. Zayıf, çok yaşlı veya çok genç olan herkes hemen "çalışamaz" olarak sınıflandırılır ve gaz odalarına götürüldüler.

Tren durduğunda hava karanlıktı. 

Kısa bir süre sonra şafak geldi ve ışık pencerelerden içeri girdi. 

Artık uzaktan çitleri görecek kadar parlaktı. 

Bir kampta olmalıydık ve en azından bu sefalet artık sona erecekti. 

Aniden kokladığımız yanan et kokulu duman, trenin tekerlekleri ile raylar arasındaki sürtünmeden kaynaklanıyordu.

Lokomotif yavaşça ilerlerken, bir tepede çizgili giysiler içinde robotlar gibi yürüyen ve bizi bekliyormuş gibi trenimize bakan yabancılar gördük. 

Çığlık attık ve nerede olduğumuzu sorduk. 

Ama tek bir kelime bile geri gelmedi, sadece birinden bir işaret:

Elini kesiyormuş gibi göğsünün üzerinde gezdirdi. 

Trenimizi izleyen diğerleri parmaklarını havada büktüler. 

Onlara dehşet ve şaşkınlıkla baktık çünkü bu işaret krematoryum anlamına geliyordu. 

Ardından gelen sessizlikte belki 16 yaşında bir erkek çocuk garip hareketlerin ne anlama geldiğini sordu. 

Kimse ona cevap vermedi.

1919'da Polonya'da doğan Benjamin Jacobs, Ağustos 1943'te sınır dışı edildi. Kız kardeşi ve ailesi öldürüldü

Zyklon, beş dakika içinde güvenilir bir şekilde öldürür. 

20 dakika sonra, zehirli gazların dışarı atılması için elektrikli havalandırma delikleri açılır. 

İki saat sonra hala boğucu, kuru bir öksürüğe neden oldular. 

Bu yüzden hortumlarla gelen Sonderkommando gaz maskesi takıyor. (Özel komando askerler)

Cesetler odanın etrafına dağılmış değil, üst üste yığılmış durumda. 

Bunu açıklamak kolaydır:

Dışarıdan atılan siklon, başlangıçta ölümcül gazlarını yer seviyesinde geliştirir. 

Havanın üst katmanları yalnızca kademeli olarak yakalanır. 

Bu nedenle talihsiz insanlar birbirlerini eziyorlar, biri diğerinin üzerine tırmanıyor. 

Ne kadar yükseklerse, gaz onlara o kadar geç ulaşır. 

İki dakikalık ömür uzaması için ne kadar korkunç bir mücadele.

Giysilere gelince, mahkumlar genellikle kaba kumaştan yapılmış çizgili takımlar giymek zorunda kalıyorlar ve onlara kalın tahta ayakkabılar veriliyor. Yardımcılar, subayların yönetiminde kayıt olur ve fotoğraflarını çekerdi.

Beş fırının tüm imbiklerine tüm ceset tedariki dağıtıldıktan sonra komisyon üyeleri, ellerinde saatlerle cesetlerin yakılmasını izlediler, kapıları açıp saatlere baktılar, birbirleriyle konuşup merak ettiler. Burning neden bu kadar uzun sürdü. 

Sobalar sabahın erken saatlerinden beri ısıtılmalarına rağmen tamamen yeni oldukları ve henüz uygun şekilde ısıtılmadıkları için bu şarjın yanması yaklaşık 40 dakika sürdü.

.      1917'de Polonya'nın Chrzanów kentinde doğan Henryk Tauber, 1943'te Krakow gettosundan Auschwitz'e sürüldü, krematoryumdaki "Sonderkommando" da çalıştı.

Nefes nefese sesler çıkarıyor. 

Gaz ekibi şok içinde etraflarında durdu. 

Onun zamanında böyle bir şey hiç olmadı! 

Hareket eden bedeni üzerinde yatan ölülerin altından çıkarıyoruz. 

Çok genç bir kız. 

Yaklaşık 15 yaşında olacağını tahmin ediyorum. 

Adamlar buz gibi soğuk vücudunu kalın paltolarla kaplıyor. 

İçlerinden biri sıcak çay veya çorba için mutfağa koşuyor. 

Herkes burada kendi çocuğunun hayatı için savaşıyormuş gibi yardım etmek istiyor. 

Çeyrek saat sonra kız kalorifer kanadının girişine kaldırılır. 

Orada boynundan bir vuruşla onu öldürürsün.

Miklós Nyiszli

Hayatımı yedi kez kilitli uzun bir geceye çeviren kamptaki ilk geceyi asla unutmayacağım. 

Bu dumanı asla unutmayacağım. 

Gözlerimin önünde bedenleri mavi gökyüzüne yükselen çocukların küçük yüzlerini asla unutmayacağım. 

İnancımı sonsuza kadar tüketen alevleri asla unutmayacağım. 

Beni yaşamın sevincinden sonsuza kadar mahrum eden gece sessizliğini asla unutmayacağım. 

Tanrı kadar uzun yaşamaya mahkum olsam bile anları asla unutmayacağım ...

1928'de Transilvanya'da doğan Elie Wiesel, 1944'te ailesiyle birlikte Auschwitz'e sürüldü.

 KAYNAK:

Türkçe otomatik çevirisidir.

https://www.geo.de/magazine/geo-epoche-panorama/18728-rtkl-befreiung-vor-75-jahren-die-stimmen-von-auschwitz-haeftlinge?utm_campaign=geo_fanpage&utm_medium=posting&utm_source=facebook&fbclid=IwAR1E9JWvuvmhSv4tW5lpJaDGvXt0bXKrTNiSb0XRw7aoMuV3fynqTmNLALk

_______________________________________________________________________





11 Ocak 2021 Pazartesi

TÜRKÇE HUTBE

                        TÜRKÇE HUTBE

       Türkçenin büyük utkusu:

Cemil Kılıç                                                  

Anadilde ibadet konusunun en önemli alanlarından biri de hutbe meselesidir. Hutbe, Cuma namazında yer alan dinsel söylev için kullanılan bir sözcüktür. Sözcüğün kökü zaten hitap etmek fiiline dayanıyor. Hitap etmek, bir nevi söylev vermek demektir. Gerçi söylev sözcüğü Arapça nutuk sözcüğünün karşılığı olarak türetilmiş bir öz Türkçe sözdür. Ama hutbe yerine de kullanılabilir. Bu arada nutuk sözü aslında Arapçada konuşmak anlamına geliyor.

Cuma namazında hutbe okumak farz kabul ediliyor. Başka bir deyişle hutbesiz Cuma namazı olmaz. Hutbede Allah’a övgü, peygambere saygı içeren sözler söylemek hutbenin rükûnlarındandır. Buna hamdele ve salvele deniliyor. Daha sonra halifelere saygı içeren sözler de söyleniyor. Özellikle de hutbenin okunduğu zamanda başta olan devlet başkanına / sultana saygı sunmak da hutbede yer alan bölümler arasında bulunuyor. Bu bölüm; “adına hutbe okutmak” ifadesiyle dile getirilen bir egemenlik işareti olarak Müslüman devletlerde olmazsa olmaz bir meşruiyet alameti kabul edilmiştir.

Hutbede asıl kısım dinsel ya da siyasal, toplumsal öğütlerin yer aldığı kısımdır.

Hutbenin hutbe olabilmesi için başka bir deyişle dinsel bir gereklilik olarak yerine getirilmiş olması için kesinlikle Arapça okunması / söylenmesi gerektiği şeklindeki görüş, İslam ulemasının ezici çoğunluğunun ısrarla savunduğu bir görüştür.

İslam dünyasının her yerinde hutbeler baştan sona yani her bölümü Arapça olarak okundu. Bu, yaklaşık 13 yüzyıl böyle sürdü. 19. Yüzyıla gelindiğinde ise kimi tartışmaların yapılmaya başlandığını görüyoruz.

Ali Suavi, 1870’te Ulum Gazetesi’nde yazdığı “Zamane Hutbesi” başlıklı bir makalesinde bu konuyu işlemiştir. Ali Suavi, dinde Türkçülük yahut Türkçeleşme düşüncesinin en ateşli savunucusudur. O, namazların da Türkçe kılınabileceğini ve hutbenin Türkçe okunması gerektiğini savunmuştur.

Ali Suavi’nin görüşleri, Ziya Gökalp ve Yusuf Akçura gibi Türkçü düşünürler / aydınlar tarafından da savunulmuştur.

Muallim Naci ise, Medrese Hatıraları’nda hutbelerin sonunda okunan Bal Arısı Bölümü 90. Sözünü / Nahl Suresi’nin 90. Ayeti’ni aktarıp açıklayarak: “Şu makaleyi yazmakla her Cuma günü hutbe dinleyip hatibin en sonra ne dediğini olsun anlamak arzusunda bulunan ihvan-ı dine küçük bir hizmet arz etmiş olmaktan” bahsetmişti.

Bu konu Rusya Müslümanları arasında da tartışılmıştır.

Nitekim hutbeler konusunda dikkat çeken önemli bir girişimi ise Omsklu Niyazi Mehmet Süleymanov yapmıştır. Kendi okuduğu hutbelerden oluşan “Türkî Hutbeler” adlı kitabını Orenburg’daki Vakit Matbaası’nda 1910’da iki cilt hâlinde bastırmıştı. Rusya Müslümanları arasında bu hutbeler büyük yankı uyandırmış ve Osmanlı basınına da konu olmuştu.

Osmanlı Devletinde, Dr. Mefail Hızlı’nın aktardığına göre 1911 yılında Bursa’da ilk kez bir Cuma hutbesi Türkçe okunmuştu. Hüdâvendigâr Camii’nde hatip, hutbeyi önce Arapça olarak aktarmış, daha sonra öğüt-nasihat kısımlarını Türkçe olarak cemaate anlatmıştı.

Bu olay, hutbeyi veren hatip tarafından kaleme alınarak Sırat-ı Müstakim Mecmuası’nda yayımlanmıştı. Bu bilgiye göre; daha eski veya başka bir tarihsel belge yahut kayıt ortaya çıkana kadar bu uygulama bir ilk olma özelliği taşımaktadır.

Bu konudaki bir başka bilgi ise Hasan Basri Çantay’ın “Karesi Gazetesi”nin 10 Eylül 1916 tarihli nüshasında “Güzel Bir Hutbe” başlıklı makale-haberinde yer almaktadır.

Haberde: “…haber aldığımıza göre geçen Cuma, (Balıkesir) İbrahim Bey Cami-i Şerifinde Hafız İsmail Efendi Arapça hutbeyi müteakib olarak, hem de gayet selis ve açık bir lisan ile vaaz u nasihatte bulunmuş” denilerek hutbenin Türkçe öğüt kısımlarının kabul görüp yayılmasında büyük yararlar olacağı ifade edilmiştir.

Türkçe hutbe okunması örneklerinden biri de Cumhuriyet’in ilanı öncesinde, 24 Kasım 1922’de İstanbul Fatih Camii’nde Ayet-Hadis, Allah’a övgü, Peygambere de dua kısımları hariç; Kırşehir Milletvekili Müfit Kurutluoğlu tarafından gerçekleştirilmiştir.

Cumhuriyet’in ilanından sonra ise yaygınlaştırılması hedeflenen Türkçe hutbe okunması girişimleri sürmüş ve bu konudaki ilk resmi çalışma, 1927 yılında Diyanet İşleri Reisi Mehmet Rıfat Börekçi’nin imzasıyla yürürlüğe giren yönerge yoluyla gerçekleşmişti. Bu yönergede hutbelerin ayet ve hadis metinleri dışında kalan bölümlerinin Türkçe okunması istenmişti.

Bütün bu çabalara karşın dönemin İslam bilginlerinin çoğu Arapça dışında bir dille hutbe okunmasına karşı çıkmaya devam etti. Onlara göre hutbenin hutbe olabilmesi için Arapça okunması şarttı, anlaşılmaması önemli değildi.

1932 yılının Ramazan ayından itibaren uygulamaya konulan dinde Türkleşme ve ibadetin Türkçeleştirilmesi girişimleriyle birlikte Ocak ayında ilk deneme Dolmabahçe Sarayı’nda yapılmıştır. Ulu önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün buyruğuyla Hafız Yaşar Okur, ilk Türkçe Kur’an’ı Yerebatan Camii’nde okumuş ve bunu Fatih Camii’ndeki Türkçe ezan takip etmişti.

Bazı kaynaklarda geçtiği şekliyle tamamı anlamında ilk “Türkçe Hutbe” de 5 Şubat 1932 günü İstanbul Süleymaniye Camii’nde okunmuştu. Sadettin Kaynak’ın bu konudaki ifadeleri şöyledir:

“Fatih Camii’nde ilk defa olarak Türkçe Kur’an okudum. Bunu müteakip, Türkçe hutbeye sıra gelmişti. Cumhurbaşkanı: “Haydi bakalım. Türkçe hutbeyi de Süleymaniye Camii’nde oku! Amma okuyacağını önce tertip et, bir göreyim,” dedi. Yazdım ve verdim. Beğendi. Fakat: “Paşam, bende hitabet kabiliyeti yok. Bu başka iş, hafızlığa benzemez” dedim. “Zararı yok, tecrübe edelim” buyurdu. Bunun üzerine tekrar sordum: “Hutbeye çıkarken sarık saracak mıyım?” “Hayır, sarığı bırak… Benim gibi başı açık ve fraklı!” Ne diyeyim; inkılâp yapılıyor, peki dedim. O gün hınca hınç dolmuş Süleymaniye Camii’nde cemaat arasına karışmış yüz elli de sivil polis vardı. Bu tedbirin isabetli olduğu çok geçmeden anlaşıldı. Ben Türkçe hutbeyi okur okumaz, kalabalık arasından bilahare Arap olduğu anlaşılan biri sesini yükselterek: Bu namaz olmadı, diye bağırdı.”

Bu aktarılan bilgiler ve Türkçe Hutbe, Akşam Gazetesi’nin 4788 numaralı ve 6 Ocak 1932 tarihli nüshasında şöyle geçmektedir:

“Dün Süleymaniye Camii’nde ilk defa olarak tamamıyla Türkçe hutbe okunmuştur. Süleymaniye Camii Türkçe hutbe dinlemek isteyen binlerce kişi ile dolmuştu. Kalabalıktan camiye girmeğe muvaffak olamayanlar karın altında dışarıda bekleşiyorlardı. On bin kişi kadar alacağı tahmin edilen Süleymaniye Camii’nde dün en aşağı 20 bin kişi vardı, beş bin kişi kadar da dışarıda bekliyordu. İç ve dış ezanlar okunduktan sonra Hafız Sadettin Bey minbere çıkmış ve: “Ey cemaat! Başlangıcı ile hutbesini okumuştur. Hafız Sadettin Bey hutbe arasında geçen bütün duaları da gene Türkçe olarak okumuştur. Hutbe esnasında ve hutbe bittikten sonra güzel sesli birçok hafız (Türkçe) tekbirler getirmişlerdir,” satırlarıyla yer almıştı.

Bu bilgiler son derece değerlidir. Ne var ki, 1911 ile 1922 yıllarında Türkçe hutbe okunduğu ve 1928 yılında ikinci baskısı yapılan Diyanet İşleri Reisliği’nin hazırladığı “Türkçe Hutbe” isimli kitap göz önüne alınacak olursa kimi kaynaklarda ve özellikle de internette yer aldığı şekliyle “ilk Türkçe hutbenin 5 Şubat 1932’de Süleymaniye Camii’nde okunduğu” bilgisi doğru değildir.

Ancak burada doğru olan bölüm şudur ki o güne değin hutbelerin yalnızca öğüt bölümleri yahut dinsel, siyasal ve toplumsal konuların işlendiği söylev bölümü Türkçe olarak okunmuşken, 5 Şubat 1932’de hutbenin tümü Türkçe olarak okunmuştur. Başka bir deyişle Allah’a övgü, peygambere saygı ve çeşitli dualardan oluşan bölümler de Türkçe olarak okunmuştur. Ne var ki bu uygulama kalıcı olamamıştır.

Evvelce Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından hazırlanan yönerge gereği hutbelerin, övgü ve saygı içerikli sözleri (hamdele ve salvele) ile ayet ve hadislerin özgün Arapça metinleri dışında kalan yerlerinin Türkçe olarak okunması uygulaması kalıcılık kazanmıştır. Bugün de hutbeler bu şekilde okunmaktadır. Günümüzde ayet ve hadislerin özgün metni okunduktan sonra Türkçeleri de okunmaktadır.

Emevi Halifesi Abdülaziz oğlu Ömer döneminden beri her hutbede okunan Bal Arısı Bölümü 90. Sözün / Nahl Suresi 90. Ayetin Arapça özgün metniyle birlikte Türkçesinin de okunması uygulaması yakın dönemde -yaklaşık 20 yıl önce- başladı. Bir cuma namazında bu uygulamaya ilk kez olarak tanık olduğumda hem çok şaşırmış hem de çok sevinmiştim.

Abdülaziz oğlu Ömer döneminden önce Muaviye’den itibaren o ayet yerine Hazreti Ali’ye yönelik küfür sözleri / sövgü sözleri okunuyordu.

Hutbelerin Türkçe okunması, Türk dili için inanılmaz önemde bir kazanımdır. Türk dilinin İslam mabetlerindeki yerinin genişlemesi, halkın ibadethanede Türkçe sözler duyması açısından ve ana diliyle olan bağını mabette de devam ettirmesi bağlamında son derece yaşamsal bir işleve sahip olan Türkçe hutbe uygulaması, Türkçe ezan ve Türkçe namazdan bile daha önemlidir. Türkçe hutbe uygulamasından önce Türk dili camilerde sadece vaaz bölümünde yer bulabiliyordu. Hutbe ile birlikte bu alan çok genişledi. Türkçe, Arapça karşısında aslında bin yıllık bir büyük utku / zafer kazanmış oldu.

Bu zaferin mimarı olan herkesi saygıyla anmak gerek… Sanıyorum en büyük saygıyı büyük Türkçeci düşünür, yazar, gazeteci, İslam bilgini ve vaiz Ali Suavi hak ediyor. Ziya Gökalp’i, Yusuf Akçura’yı Sadettin Kaynak’ı, Hafız Yaşar Okur’u, Börekçizade Mehmet Rıfat Efendi’yi ve daha nice Türkçeci aydınlarımızı, din bilginlerimizi ve düşünürlerimizi de saygıyla anıyorum.

Hiç kuşku yok ki sunulacak saygı konusunda büyük devrimci, ulu önder Gazi Mustafa Kemal’in yeri eşsizdir. Atatürk’e olan saygımız, hayranlık ve sevgi duygularıyla perçinlenen kutlu ve kutsal bir saygıdır. O, ulusumuzun en büyük oğullarından biridir.

İnanıyorum ki, hepsinin kutlu tinleri; Bilge Tonyukuk’un, Bilge Kağan’ın, Kül Tiğin’in, Yollug Tiğin’in, Kaşgarlı’nın, Karamanoğlu Mehmet Bey’in tinleri ile birliktedir.

Bu arada Türk dil devriminin büyük adlarından biri olan değerli dilcimiz, Ermeni kökenli yurttaşımız, soyadı bizzat Atatürk tarafından verilen, rahmetli Agop Dilaçar’a da özel saygımı sunmak istiyorum. Onun Türkçe hutbe konusu haricinde dilimiz için yaptığı çalışmalar övgüyü hak eden, eşsiz önemde çalışmalardır. Ulu Tanrı tinine dinginlik versin, esirgeyiciliğini eksik etmesin.

Yeri gelmişken bir Gagavuz Türk’ü ve aynı zamanda bir Hıristiyan din adamı olan büyük Türkçeci Mihail Çakır’ı da saygıyla analım. Mihail Çakır, Gagavuz Türkçesini yaşatmak ve korumak için çok büyük mücadele etmiş Türkçeci bir din adamıdır. Türkçeye sahip çıkan ve katkı sunan, her dinden ve her kültürden Türkçecilere bin saygı, bin sevgi olsun…

Unutmayalım; Türkçe varsa biz varız, yoksa yoğuz.

https://www.toplumsal.com.tr/turkcenin-buyuk-utkusu-turkce-hutbe-makale,40330.html

m.cemilkilic@gmail.com

11 Ocak 2021, 14:13


 

TÜRKİYE HAYALİ

Hedefteki üniter, laik Cumhuriyet: .   ABD'NİN YENİ TÜRKİYE HAYALİ   . .    Samuel Huntington, “ Medeniyetler Çatışması ” adlı kitab...