17 Şubat 2021 Çarşamba

Türkiye İktisat Kongresini Açış Söylevi

   Türkiye İktisat Kongresini Açış Söylevi

.   İzmir 7 şubat - 4 mart 1923

.     Efendiler!
.     Aziz Türkiye’mizin iktisadî yükselme gereklerini aramak ve bulmak gibi vatanî, hayatî ve millî bir kutsal amaç için bugün burada toplanmış olan sizlerin, saygıdeğer halk temsilcilerinin karşısında bulunmakla çok mutlu ve sevinçliyim.

Efendiler!

Uzun ihmallerle ve derin ilgisizlik ile geçen yüzyılların iktisadî yapımızda açtığı yaraları tedavi etmek, tedavi çarelerini aramak ve memleketi bayındırlığa, millî bir rahatlığa, mutluluğa ve servete ulaştıracak yolları bulmak için gerçekleşecek çalışmanızın çok kıymetli ve başarılı sonuçlara ulaşmasını dilerim.

Arkadaşlar, sizler doğrudan doğruya milletimizi oluşturan halk sınıflarının içinden geliyorsunuz ve onlar tarafından seçilmiş olarak geliyorsunuz. Bunun için memleketimizin, milletimizin halini, ihtiyacını ve milletimizin emellerini, üzüntülerini yakından biliyorsunuz. Herkesten daha iyi biliyorsunuz. Sizin söyleyeceğiniz sözler, alınması gereğini söyleyeceğiniz önlemler; doğrudan doğruya halkın dilinden söylenmiş gibi kabul olunur. Bu, en büyük doğrudur. Zira halkın sesi, hakkın sesidir.

Efendiler,

Tarih., milletlerin yükselme ve düşmesi sebeplerini ararken birçok siyasî, askerî, sosyal nedenler bulmakta ve saymaktadır. Şüphe yok, bütün bu nedenler, sosyal olaylarda etkilidir. Fakat bir milletin doğrudan doğruya hayatıyla, yükselmesiyle, düşmesiyle ilgili ve ilişkili olan milletin ekonomisidir. Tarihin ve tecrübenin belirlediği bu gerçek, bizim millî hayatımızda ve millî tarihimizde de tamamen görülmüştür. Gerçekten Türk tarihi araştırılırsa bütün yükselme ve düşme sebeplerinin bir iktisat meselesinden başka bir şey olmadığı anlaşılır.

Efendiler,

Tarihimizi dolduran bunca başarılar, zaferler veyahut yenilgiler, yok olmalar ve felâketler, bunların, tümü; gerçekleştikleri devirlerdeki iktisadî durumlarımızla ilişkili ve ilgilidir. Yeni Türkiye’mizi hak ettiği yere ulaştırabilmek için, mutlaka ekonomimize birinci derecede önem vermek zorundayız. Çünkü zamanımız tamamen bir iktisat devresinden başka bir şey değildir.

Efendiler,

Bir milletin hayat gereklerini, rahatlık ve mutluluğunu oluşturan ekonomiyle uğraşmaması, uğraşamaması dikkatleri çeken bir durumdur. Fakat biz kabul etmek zorundayız ki, ekonomimize gereği kadar önem vermemiş bulunuyoruz. Bir milletin doğrudan doğruya hayat gerekleri ile uğraşamaması, o milletin yaşadığı devirler ile ve devirleri belirleyen tarih ile çok ilgilidir. Bundan dolayı biz de eğer uğraşamamış isek, gerçek nedenlerini geçirdiğimiz devirlerde ve özellikle tarihimizde arayabiliriz. Fakat böyle bir araştırma yaptığımız zaman, yazık ki itirafa mecburuz ki, biz henüz şimdiye  kadar gerçek, ilmî, olumlu anlamı ile millî bir devir yaşayamadık. Bundan dolayı millî bir tarihe sahip olamadık. Bu noktayı biraz açıklamış olmak için hep beraber Osmanlı tarihini hatırlayalım.

Osmanlı tarihinde bütün gayretler, bütün çalışma, milletin isteği, emelleri ve gerçek ihtiyaçları açısından değil, belki şunun bunun özel emellerini, tutkularını karşılamak açısından gerçekleşmiştir. Örneğin Fatih İstanbul’u aldıktan sonra, yani Selçuk saltanatı ile Doğu Roma İmparatorluğu’nun mirasına konduktan sonra, Batı Roma İmparatorluğu’nu da zapt ederek büyük bir saltanat kurmak istedi. Böyle geniş bir emel izledi. Böyle bir emeli izlemek ve uygulayabilmek için bütün milleti, ana unsuru arkasından bu hedefe doğru yönlendirdi.

Örneğin Yavuz Sultan Selim, Fatih’in açtığı batı cephesini sağlamlaştırmakla beraber; bütün Asya’yı birleştirerek büyük bir İslâm İmparatorluğu meydana getirmek üzere böyle bir siyasî meslek izledi. Ana unsuru bunun arkasından dolaştırdı. Kanuni Süleyman her iki cepheyi en üst derecede genişletmek, bütün Bahr-i Sefid’i (Akdeniz) bir Osmanlı havuzu  haline getirmek, Hindistan üzerinde gücünü kurmak gibi çok büyük, şahane bir siyaset izledi. Bu siyasetin uygulanması için ana unsuru kullandı.

Arkadaşlar,

Bütün bu işler ve hareketler, doğruluğu araştırılırsa, görülür ki bu büyük, güçlü padişahlar takip ettikleri dış siyasette kendi emelleri, hırsları ve arzularına dayanmışlardır. Büyük ve şahane arzularına dayanmakla beraber iç kuruluşlarını, iç siyasetlerini bu tutkularından doğmuş olan dış siyasetlerine göre düzenlemek zorunda kalmışlardır. Halbuki dış siyaset iç teşkilât ve iç siyasete dayandırılmak mecburiyetindendir. Yani iç teşkilâtının dayanamayacağı genişlik derecesinde olmamalıdır. Yoksa hayalî, dış siyasetler peşinde dolaşanlar, dayanma noktalarını kendiliğinden kaybederler.

Gerçekten Osmanlı hakanları, asıl olan noktayı unuttular. Duyguları ve emelleri üzerine bütün hareketleri ve fiilleri yaptılar. İç teşkilâtlarını dış siyasetlerine uydurmak zorunda kalınca aldıkları memleketlerde bütün unsurları: dilleri, dinleri, gelenekleri, her şeyi başka başka olan ve birçok milletlerden ibaret bulunan bu unsurları, olduğu gibi korumaya kalkıştılar ve onlara bütün bu şeyleri koruyabilecek ayrıcalıklar verdiler.

Buna karşın ana unsur, uzun seferler yapmakla zafer meydanlarında ölmekle, zapt olunan memleketlerin kendisini ve halkını beslemekle ve onlara bekçilik etmekle kendi kendini yıpratıyordu. Bununla birlikte millet, ana unsur; kendi evinde, kendi yurdunda ve kendi hayati gereklerini kazanmak için çalışmaktan tamamen mahrum bir halde bulunuyordu. Bu tac sahipleri yöneticiler milleti böyle diyar diyar dolaştırmakla, onlara kendi yurtlarını düşünmeye izin vermemekle de yetinmiyorlardı. Belki fetihler sonucu elde edilen halkı memnun edebilmek için, sonra yabancıları memnun edebilmek için doğrudan doğruya, ana unsurun hukukundan ve hayati ve iktisadî kaynaklarından birçok şeyleri karşılıksız yardım olarak, hediye olarak onlara veriyorlardı.

Örneğin Fatih zamanında Cenevizliler’e ve Patrik’e verilen ayrıcalıklar ile açılan yol, kendisinden sonra daima genişlemiş ve sağlamlaştırılmış bulunuyordu. Bu ayrıcalıklar, devletim en kuvvetli, en büyük zamanında gerçekleşmiş oluyordu. Ancak ve ancak bir padişah yardımı karşılıksız sunulan bir destek olmak üzere gerçekleşmiş oluyordu. Hepiniz hatırlayabilirsiniz, Kanunî Sultan Süleyman zamanında Venediklilerle ticaret antlaşması yapılmıştı. Fakat Padişah, Venediklilerle ticaret antlaşması yapmayı kendi şerefine ve onuruna aykırı buldu. Zira onun anlayışına göre antlaşma, birbirine denk milletler arasında yapılırdı. Halbuki Venedik o zaman Osmanlı Devleti’ne denk olmak şöyle dursun, onun doğrudan doğruya koruması altında idi. Bundan dolayı padişah böyle bir devletle antlaşma yapamazdı; ancak ona yardımlarda bulunabilirdi. Ve yardımlarda bulundu. İşte bu yardım kelimesi kapitülasyonlar kelimesi ile tercüme edilmiştir.

Halbuki biliyorsunuz, kapitülasyon kelimesi, bir kale içinde kuşatılan, korunma gereçlerini ve vasıtalarını kullandıktan sonra teslim olmak zorunda olanlar hakkında kullanılan bir kelimedir. İşte böyle bir kelimeyi, padişahların yardımını tercüme ederken kullanmış bulundular. Bu ufak ayrıntıyı iki noktadan tekrar edeyim: Millet hayati gerekleriyle uğraşmaktan yasaklanmış olarak diyar diyar dolaştırılıyor ve bu yeni diyarlar halkı, birçok ayrıcalıklara sahip olarak çalışılıyordu. Yani fatihler, ana unsuru peşine takarak kılıçla fetihler yaparken, kılıç sallarken zapt olunan memleket halkı kazandıkları ayrıcalıklarla sabana yapışıyorlar; toprak üzerinde çalışıyorlardı.

Arkadaşlar, kılıç ile fetih yapanlar, sabanla fetih yapanlara yenilmeye ve sonuçta yerlerini bırakmaya mecburdurlar. Nitekim Osmanlı saltanatı da böyle olmuştur. Bulgarlar, Sırplar, Macarlar, Romenler sabanlarına yapışmışlar, varlıklarını korumuşlar, kuvvetlenmişler; bizim milletimiz de böyle fatihlerin arkasında serserilik etmiş ve kendi ana yurdunda çalışmamış olmasından dolayı bir gün onlara yenilmiştir. Bu bir gerçektir ki, tarihin her devrinde ve dünyanın her yerinde böyle gerçekleşmiştir. Örneğin Fransızlar Kanada’da kılıç sallarken oraya İngiliz çiftçisi girmiştir. Bu medenî sabanla kılıç mücadelesinde sonunda muzaffer olan sapandır. Ve Kanada’ya sahip oldu.

Efendiler,

Kılıç kullanan kol yorulur, sonunda kılıcı kınına koyar ve belki kılıç o kında küflenmeye, paslanmaya mahkûm olur. Lâkin saban kullanan kol; gün geçtikçe daha fazla kuvvetlenir ve daha çok kuvvetlendikçe daha çok toprağa sahip olur.
Efendiler, Osmanlı fatihleri, hakanları, istilâcıları, ana unsur ile beraber sabanın önünde yenilip çekilmeye başladıktan sonra, asıl felâketlerin büyüğü başladı. Sırf şahane bir ihsan olarak, yabancılara verilmiş olan ve özel  olan karşılıksız yardım, memleket içindeki Müslüman olmayan unsurlara verilmiş olan her şey, kazanılmış haklar olanak anlaşıldı.

Fakat yabancılar yalnız bu hukuku korumak ile de yetinmediler. Belki her gün onları biraz daha arttırmak için çareler aradılar ve buldular. İç unsurlar korumaya güçlerinin yettiği iç teşkilâtlarına dayanarak, dışarının daima kışkırtmasına ve yardımına sığınarak devletin ve aslî unsurunun yok edilmesiyle siyasî bir varlık olmak için çalışmaktan geri durmadılar. Yabancılar bir taraftan iç unsurları kışkırtıyorlardı; diğer taraftan da kendileri Osmanlı devletinin iç işlerine karışıyorlar ve her karışmada da yine devlet ve milletin aleyhine olmak üzere yeni yeni birtakım ayrıcalıklar, haklar alıyorlardı.

Bu devamlı problemler altında zaten fakir düşmüş olan anayurtta, ana unsur devlete verebilecek parayı güç hazırlıyordu. Halbuki tac sahipleri yöneticiler, Saraylar, Babıâliler mutlaka büyük gösterişe, şana sahip olabilmek için, onu devam ettirebilmek, zevk ve tutkularını sağlayabilmek için her ne pahasına olursa olsun, bu parayı hazırlamak çaresine düşmüşlerdir. O çareler de, borçlanmalar oldu. O kadar çok borçlanmalar yapıyorlardı, o kadar kötü şartlar içinde borçlanmalar yapılıyordu ki, bunların faizleri de ödenemedi. En sonunda bir gün Osmanlı Devletinin iflâsına karar verdiler. Maliye işleri hemen kontrol altına alınmış ve başımıza genel borçlar belâsı çökmüş bulunuyordu.

Efendiler,

Milletin uğramış olduğu bu üzücü durumun, bu düşkünlüğün sebeplerini arayacak olursak bunu doğrudan doğruya devlet kavramında buluyoruz. Biliyorsunuz ki Osmanlı Devleti, şahsî saltanat ve son beş on yıl içinde de meşruti saltanat ilkesine dayanarak hükûmet idare ediyordu.

Arkadaşlar, şahsî saltanatta her konuya tac sahiplerinin arzusu, iradesi ve amacı hâkimdir. Söz konusu olan yalnız odur. Milletin amaçları, arzuları, ihtiyaçları söz konusu olmaktan çok uzaktır. Bütün millet istekleri ve dileklerini bırakmış bulunuyordu. Çünkü tac sahipleri kendilerini Allah tarafından gönderilmiş bir kişi sayarlardı. Bir de onların etrafını alan çıkarcılar vardı. Onlar da padişahların fikirleri ve anlayışları ile dolu olarak ve padişahın bu arzusunu bir kutsal ve bir Kur’an gereği gibi herkese kabul ettirirlerdi. Bu gayet koyu ve sürekli etkilemeler karşısında gerçekten bir gün bütün halk bu arzu ve iradelerin yapılması gereken ve kayıtsız şartsız gereken kutsal emirler gibi olduğuna inanmış olurlardı. Böyle idare ve hâkimiyete rıza gösteren bir milletin sonu elbette felâkettir, elbette uğursuzluktur.

Arkadaşlar!

Son anlattığım noktada artık Osmanlı Devleti gerçekte ve fiili olarak bağımsızlıktan mahrum bir duruma getirilmişti. Gerçekten bir devlet ki, kendi halkına koyduğu bir vergiyi yabancılara koyamaz. Gümrük uygulamalarını, vergilerini memleketin ve milletin ihtiyaçlarına göre düzenlemekten yasaklıdır. Ve bir devlet ki, fazla olarak yabancılar üzerinde yargı hakkını uygulamaktan mahrumdur. Böyle bir devlete elbette bağımsız denilemez. Devletin ve milletin hayatına yapılan müdahaleler yalnız bu kadar değil, daha fazla idi. Doğrudan doğruya milletin hayatını devam ettirmesi için gerekli olanlardan, örneğin tren yapmak için, örneğin fabrika yapmak için, örneğin her şey yapmak için devlet serbest değildi. Mutlaka dışarıdan karışmalar vardı.

Bundan dolayı hayatını sürdürmekten alıkoyulan bir devlet bağımsız olabilir mi? Söylediğim gibi gerçekte devlet, istiklâlini çoktan kaybetmişti ve Osmanlı ülkesi yabancıların serbest bir sömürgesinden başka bir şey değildi ve Osmanlı halkı içindeki Türk milleti de tamamen esir bir duruma getirilmişti. Bu sonuç söylediğim gibi milletin kendi iradesine ve kendi hâkimiyetine sahip bulunamamasından ve bu irade ve hâkimiyetin şunun bunun elinde kullanıla gelmiş olmasından ileri geliyor. O halde kesinlikle diyebiliriz ki, biz millî bir devir yaşamıyorduk ve millî bir tarihe sahip bulunmuyorduk.

Örneğin, Osmanlı tarihi baştan sonuna kadar hakanların, padişahların, kişilerin, en sonunda zümrelerin hal ve hareketini kaydeden bir destandan başka bir şey değildir. Geçmişin, yüzyılların elimize tarih diye uzattığı kitabın mahiyeti bundan ibarettir.

Arkadaşlar,

Milletin hâkimiyetine sahip olmaması yüzünden girdiği Dünya Savaşı’ndan kıymetli evlâtlarımızdan oluşmuş kahraman ordularımızın Galiçya’da, Romanya ve Makedonya’da, Kafkas dağlarında, Sina çöllerinde uğramış olduğu eziyetleri hatırlatmaya gerek görülecek kadar çok zaman geçmemiştir ve en sonunda bu dünya savaşının uğursuz sonucu da hepinizin bilgisi dahilindedir. Özellikle Mondros Mütarekesi’yle açılan ateşkes devrinin görüntüsü, bir an için tekrar düşünmüş olursanız göreceksiniz ki, baştan sonuna kadar bir dağılma görüntüsünden başka bir şey değildi. Devletler her türlü anlaşmalardan ve insanî ve medenî haklardan sıyrılarak memleketimizin en kıymetli ve en verimli yerlerini çiğnediler. İzmir’i, Bursa’yı, Eskişehir’i tâ Sakarya’ya kadar; sonra bütün Adana ve çevresini ve Trakya’yı, İstanbul’u, en saygın yerlerimizi çiğnediler.

Fakat düşmanların bu hareket şeklinden daha üzücü ve acıklı ve daha çok üzülmeye değer olan bir nokta varsa, o da bu memleketin yüzyıllarca başında bulunan ve bu milletin irade ve hâkimiyetini kullanan insanların dahi düşman saflarına geçmiş olmasıdır. Ve arkadaşlar biliyorsunuz, bu düşmanlar yani iç düşmanlar, dış düşmanların yapmadığı ve yapmaya gücünün yetemeyeceği kötü ve acıklı yeme hareketlerinde kararsızlık göstermemişlerdir. Dış düşman kuvvetleri, saydığım saygın vatan topraklarında bulunurken, padişahın iradesi ile, çıkarttığı fetvalarla ve hilâfet orduları ile bu suçsuz millet, şurada burada alçaltılıyor ve aldatılıyordu. Gerçekten vatanımızın şurasında burasında isyanlar başlamıştı. Zaten çoktan beri manen ve fiilen istiklâlinden mahrum bırakılmış olan Osmanlı devletinin tükenmesinde başarı meydana gelmişti.

Osmanlı Devleti tamamen bitmişti. Fakat düşmanlarımız aynı zamanda Osmanlı Devleti’ni kuran Türk milletinin de, aslî unsurunun da, bu memleketin gerçek halkının da yok ve çökmüş olduğunu zannettiler. İşte bunda çok aldandılar. Osmanlı Devleti ve Osmanlı Devleti gibi çok devlet kurmuş olan Türk milleti yok olmamıştır. Tersine hayatına vurulan bu darbelerden, dış düşmanların ve iç düşmanların bu acı ve nefret edilecek darbelerinden birdenbire bütün açık gözlülüğünü, bütün uyanıklığını takındı ve hayatını, şerefini, namusunu kurtarmak için tam bir kararlılıkla başını kaldırdı; birlikte ve birbirine dayanarak ortaya atıldı.

İşte milletimiz o dakikadan itibaren millî devreye girdi, halk devresinin başlangıcına girdi. Millet bu noktadan başladığı gün kendisini hedefe ulaştıran yolların ve bizzat hedefin bulunduğu ufukların karanlıklar içinde bulunduğunu hepimiz hatırlarız. Fakat bu hal milletimizi ümitsizliğe düşürmedi. Tam bir kararlılık ile kutsal hedefe adımlarını attı.

Efendiler,

Milletimiz, kesin kurtuluşa ve gerçek kurtuluşa sahip olabilmek için, iki ilkeye dayanmanın farz ve şart olduğunu anladı; büyük ve açık kanaatlerle anladı. O ilkelerden birincisi Misak-ı Millî’nin ifade ettiği mananın ruhudur. İkincisi Anayasamızın belirlediği değiştirilemez gerçeklerdir. Biliyorsunuz ki  Misak-ı Millî, milletin tam istiklâlini sağlayan ve bunu sağlayabilmek için ekonomisinin de gelişmesine engel olan bütün sebepleri bir daha ve kesinlikle geri gelmemek üzere kaldıran bir yöntemdir.

Anayasa da Osmanlı İmparatorluğu’nun, Osmanlı Devleti’nin öldüğünü idrak ve ifade var olduğunu ilân eden bir kanundur ve bu devletin hayatının da kayıtsız şartsız milletin yetkisinde kalabilmesi için, halkın bizzat kendi alın yazısını idare etmesi esasını şart kılan bir kanundur. “Artık Türkiye halkı için tek temsilci, yasama ve yürütme yetkisini almış olan kendi meclisidir, Türkiye Büyük Millet Meclisidir” diyen bir kanundur ve Babıâli Hükûmeti yerine Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmetini koyan kanundur.

Efendiler,

Türkiye Büyük Millet Meclisi ve bunun hükûmetinin milletten aldığı yetki tam bir istiklâl ve kayıtsız şartsız millî hâkimiyet ilkelerine dayanarak memleketi bayındır yapmak ve milleti zengin, rahat ve mutlu etmekten ibarettir. Böyle olmakla beraber Anayasa, bir özel madde ile Meclisin görevini de açıklar. O görevler ki, doğrudan doğruya milletin hukuk ve yetkisi iken yüzyıllarca şunun ve bunun elinde kalmıştır. Artık bu hukuk ve yetkinin hiçbir neden ve şekilde hiçbir makama ve kişiye bırakılamayacağını kesinlikle ifade etmek için bir özel madde koymuştur.

Efendiler,

Milletimizin bu iki ilkeye dayanarak çalışmaya başladığı günden bugüne kadar geçen zaman, çok zaman değildir; üç buçuk, dört seneden ibarettir. Fakat milletimizin kazandığı başarı ve zafer bu üç buçuk dört seneye sığamayacak kadar çoktur, taşkındır, coşkundur, yüksektir, kuvvetlidir. Gerçekten o hükümdar buyruklarıyla, hilâfet ordulariyle ve bin türlü kışkırtmalar ve yalanlarla meydana getirilen isyanların tamamı bastırılmıştır. Millet tüfeksiz, topsuz, her türlü malzemesiz ve parasız bulunduğu bir zamanda yeniden dünyanın en kuvvetli ve en muazzam ordusunu kurmaya güç yetirmiştir. Ve bu ordu daha henüz kurulma durumunda iken Birinci İnönü, İkinci İnönü, Sakarya meydan savaşlarını ve zaferlerini kazanmıştır. Ve en sonunda bütün dünyayı hayretlerde bırakan, bütün dünyayı ister istemez övgülerine, sevkeden en son zaferi tam bir şiddet ve başarıyla kazanıp topraklarımızı ve kutsal vatanımızı çiğneyen düşman ordularını bire kadar yok etmiştir.

Fakat Efendiler,

Tam bağımsızlık için şu kural vardır, millî hâkimiyet için bir kanun vardır, diyoruz. Bugün de büyük bir zaferin gerçekleştirici etkenleri ve yapanları olduğumuzu söylüyoruz. Bu noktada çok kesin olan bir gerçeği hep beraber tekrar etmek zorundayız. Bu kadar büyük, bu kadar kutsal ve büyük hedefler yalnız kâğıt üzerinde kurallarla ve kanun maddeleriyle ve sadece hırslarla, arzularla çözüm bulamaz. Tam gerçekleşmesini sağlayabilmek için tek kuvvet, gerçek ve en kuvvetli  temel ekonomidir.

Siyasî, askerî zaferler ne kadar büyük olursa olsunlar, iktisadi zaferler ile taçlandırılamazlarsa meydana gelen zaferler devamlı olamaz, az zamanda söner. Bu bakımdan en kuvvetli ve parlak zaferimizin bile sağlayabildiği ve daha sağlayabileceği yararlı kazançları belirlemek için ekonomimizin, iktisadî hâkimiyetimizin sağlanması ve sağlamlaştırılması ve genişletilmesi gerekir.

Efendiler,

Bu kadar verimli ve bu kadar kuvvetli olan yeni hükûmetimizin, düşmansız kalacağını saymak doğru değildir. Bu güzel temellerin bile içine bomba koyarak onu yıkmaya çalışanlar olacaktır. Onun hayatına, ilerlemesine karşı suikastler düzenlemeye girişecekler bulunacaktır. Bütün bunlara karşı en kuvvetli silâhımız ekonomideki genişlik, dayanıklılık ve başarımız olacaktır.

Efendiler,

İçinde olduğumuz halk devrinin, millî devrin, millî tarihini yazabilmek için kalemlerimiz sabanlar olacaktır. Bence halk devri, iktisat devri kavramı ile açıklanabilir.

Öyle bir iktisat devri ki, onda memleketimiz bayındır olsun, milletimiz rahat olsun ve zengin olsun. Bu noktada bir felsefeyi size hatırlatayım. “El kanaatü kenzi lâyüfna”. “Kanaat, yok edilmeyen bir hazinedir” anlayışı ile, fakirliği fazilet bilmek felsefesine de iktisat devri artık son versin.

Efendiler!

Bu felsefeyi, mutlaka yanlış yorumlamak yüzünden bu millete, bu memlekete çok büyük kötülük edilmiştir. Biliriz ki, Allah dünya üzerinde yarattığı bu kadar nimetleri, bu kadar güzellikleri insanlar yararlansın, varlık içinde yaşasın diye yaratmıştır ve fazla derecede  yararlanmış olabilmek için de, bugün kâinattan esirgediği zekâyı, aklı insanlara vermiştir. Eğer vatan denilen şey kupkuru dağlardan, taşlardan, bataklık sahalardan, çıplak ovalardan ve vatan; şehirler, köylerden oluşsaydı, onun zindandan hiçbir farkı olmazdı. Ve gerçekten bu dediğimiz felsefesinin sahipleri bu kıymetli vatanımızı böyle zindan ve cehennem yapmaktan başka bir şey yapmamışlardır. Halbuki bu vatan evlât ve torunlarımız için cennet yapılmaya lâyık, çok yakışır bir vatandır.

İşte bu memleketi böyle bayındır haline, cennet haline getirecek olan, ekonomik nedenler ve ekonomik faaliyetlerdir. Bundan dolayı öyle bir iktisat devri lâzımdır ki, artık milletimiz insanca yaşamasını bilsin, insanca yaşamanın neye bağlı olduğunu öğrensin ve o vasıtalara yönelsin. Hepimizin isteği şudur ki, bu memleketin fertleri ellerinde örnekleriyle ziraatin, ticaretin, sanatın, emeğin hayatın bir temsilcisi olsun. Ve artık bu memleket böyle fakir ve bu millet değersiz değil, belki memleketimize zengin memleketi, zenginler memleketi, bu yeni Türkiye’nin adına da çalışkanlar memleketi denilsin. İşte millet böyle bir devir içinde bulunuyor ve böyle bir devri yükseltecektir. Ve böyle bir devrin tarihini yazacaktır. Ve böyle bir devirde, böyle bir tarihte en büyük makam, en büyük hak, çalışkanlara ait olacaktır.

Efendiler,

Türkiye İktisat Kongresi tarihte ilk defa yüksek yer kazanacak bir kongredir. Sizler memleketin ihtiyacını ve milletin yeteneğini ve bunun karşısında bütün dünyada var olan çok kuvvetli iktisat teşkilâtına değer vererek, yapılması gereken önlemleri ve uygulaması gerekli olan bütün yenilikleri tam bir açıklıkla dile getirmelisiniz. Tâ ki o önlemler, o yenilikler uygulandıkça memleketimiz hayırlı neticelere, nurlara batmış olsun. Arkadaşlar, Türkiye Büyük Millet Meclisi’niz ve hükûmetiniz, elbette milletin istekleri dairesinde, gelişmeye, yenilenmeye tamamen taraftardır. Bunun için memleket ve millete faydalı olarak alacağınız önlemler tam bir memnuniyetle göz önüne alınacaktır. Buna şüphe etmiyorum.

Efendiler,

Ekonomi sahasında düşünürken ve konuşurken zannedilmesin ki, biz yabancı sermayesine düşman bulunuyoruz. Hayır, bizim memleketimiz geniştir. Çok çalışma ve sermayeye ihtiyacımız vardır. Bundan dolayı kanunlarımıza bağlı olmak şartiyle yabancı sermayelerine gereken güvenceyi vermeye her zaman hazırız ve isteriz ki, yabancı sermayesi bizim çalışmamıza ve var olan ama yetersiz kalan servetimize katılsın. Bizim için ve onlar için faydalı sonuçlar versin; fakat eskisi gibi değil. Gerçekten geçmişte ve özellikle Tanzimat devrinden sonra, yabancı sermayesi memlekette üstün bir yere sahip oldu. Ve ilmi manasiyle denebilir ki, devlet ve hükümet yabancı sermayesinin jandarmalığından başka bir şey yapmamıştır. Artık her medenî devlet gibi, millet gibi, yeni Türkiye de buna uyamaz. Burasını esir ülkesi yaptıramaz.

Arkadaşlar,

Son söz olarak demiştim ki, biz memleketimizi artık esir ülkesi yapamayız. Belki hepimizin dikkatlerini çekmiş olan Lozan konferansı’nın son görüşmesi bu nokta ile ilgilidir. Konferansın şimdilik gecikmeye uğrayışı hep aynı meseleden, aynı noktadan doğmuştur gibi anlaşılabilir. Ordularımız en büyük bir zaferi kazanmışlardır ve zafer yürüyüşünü durduracak hiçbir engel yoktur. Böyle bir zamanda İtilâf Devletleri, hukukumuzu, kanunî haklarımızı görüşmeler ile bile onaylayacaklarını ve meselelerin görüşmeler ile bile çözümleneceğini söylediler ve bizi konferansa davet ettiler. Milletimiz, Meclisimiz ve Hükûmetimiz samimî olarak barış taraftarı olduğu için, muzaffer ordularımızı durdurdu ve delegeler heyetimizi Lozan’a gönderdi. Aylardan beri konuşmalar ve tartışmalar sürüyor. Fakat henüz karşımızdakiler bizimle üç senelik, dört senelik bir hesabı görmüyorlar, üç yüz ve dört yüz senelik bir hesabı görmeye başlamışlardır. Ve hâlâ karşımızdakiler eski Osmanlı Devleti’nin tarihe geçtiğini ve bugün yeni Türkiye devletinin var olduğunu ve bu Türkiye devletini kuran milletin çok kararlı ve kahraman bir millet olduğunu ve bu milletin artık tam bağımsızlıktan ve milli hâkimiyetinden zerre kadar fedakârlık yapamayacağını anlamamışlardır.

İşte bunu anlayamamak yüzünden kararsızlığa düşmüşler, beklemeye mecbur hissetmişlerdir. Arkadaşlar, onlar istedikleri kadar kararsız olsunlar, fakat bu millet kesin kararını vermiştir. Bu millet için kararsızlık devirleri çoktan geçmiştir. Devletlerin delegeler heyetimize verdikleri son proje elbette heyetimizce kabule değer görülmedi. Diğer delegeler heyeti gibi bizim delegeler heyetimiz de durumu hükûmete ve gerekirse Meclis’e sunmak üzere memlekete geri gelmek üzeredir. Elbette sorular ve açıklamalar olacaktır. Ancak bütün millet, bütün dünya bilsin ki, en sonunda ve en sonunda millet tam bağımsızlığının sağlandığını görmedikçe yürümeye başladığı yolda bir an durmayacaktır.

Efendiler!

Hiç kimseden fazla bir şey istemiyoruz. Dünyanın her medenî milletinin tabiî olarak sahip olduğu şeylerden bizi mahrum etmemelidirler ve haklarımızı vermelidirler. Çünkü hakkımız tabiîdir, kanunîdir, mantıklıdır ve bize gereklidir. Biz, bu haktan vazgeçmeyeceğiz ve ne kadar haklı isek bu hakkımızı savunmak ve korumak için de memleketimizin, milletimizin yeteneği ve gücü o kadardır.

Efendiler,

Görülüyor ki, bu kadar kesin ve yüksek bir askerî zaferden sonra bile bizi barışa kavuşmaktan engelleyen nedenler, doğrudan doğruya ekonomik nedenlerdir. İktisadî düşüncelerdir. Çünkü bu devlet, bu millet iktisadî hâkimiyetini sağlarsa o kadar kuvvetli temel üzerinde yerleşmiş ve yükselmeye başlamış olacaktır ve artık bunu yerinden kımıldatamazlar. İşte düşmanlarımızın, gerçek düşmanlarımızın, bir türlü rıza göstermedikleri budur.

Efendiler!

Bu fiilen gerçekleşmiştir. Barış denilen şeyin sağlanması için yabancıların bu gerçeği itiraf etmemekteki kararsızlıklarına mantıki anlam vermek mümkün değildir. Çok isteğe değerdir ki, çok yakın bir zamanda onlar da bu gerçeği itiraf ederler ve bütün medeniyet dünyasının çok büyük istek ve özlemle beklediği barışın kurulmasına engel olmak sorumluluğundan çekinirler. Biz şimdiden hayatımızla ilgili gereklerimizi sağlamaya başlamış bulunuyoruz. Ve doğal olarak barış durumunun kurulmasında daha büyük gelişmeler oluyor. Fakat başarılı olmak için çok çalışmak gerektiğini bilmeliyiz. İktisadiyat diyoruz; fakat arkadaşlar, iktisadiyat demek, her şey demektir.

Yaşamak için, mutlu olmak için, insan varlığı için ne gerekse onların tamamı demektir. Ziraat demektir, ticaret demektir, emek demektir, her şey demektir. Bütün bu konularda şimdi memleket ve milletimizin ne halde olduğunu sizler çok güzel bilirsiniz. Nitelendirmek istemeyeceğim. Ancak memleketimizin genişliği ve nüfusumuzun bu genişlikle ne kadar uygunsuz olduğunu da hatırlayınız. Bu geniş ve verimli toprakları işleyebilmek, işletebilmek için eksik olan el emeğini, mutlaka fenni aletler ile karşılamak zorundayız. Memleketimizi bundan başka tren ile ve üzerinde otomobiller çalışır yollarla  şebeke haline getirmek mecburiyetindeyiz. Çünkü, garbın ve cihanın vasıtaları bunlar oldukça, trenler oldukça bunlara karşı merkepler ve kağnı ile yollar üzerinde yarışmaya çıkışmanın imkânı yoktur.

Memleketimiz ziraat memleketidir. Bu yüzden halkımızın çoğunluğu çiftçidir, çobandır. Bundan dolayı en büyük kuvveti, kudreti bu alanda gösterebiliriz ve bu alanda önemli yarış meydanlarına atılabiliriz. Fakat aynı zamanda sanatımızı da artırmak ve genişletmek zorundayız. Eğer sanat konusunda yine hoşgörülü olursak o halde sanayi eserlerinde yine dışarıya haraç verici oluruz. Ürünlerin ve eşyaların değiş tokuşu ve servete dönüşmesi için, ticarete ihtiyacımız vardır. Ticaretimizin yabancılar elinde kalması, memleketimizin servetinden gereği kadar yararlanmamızı önler. Fakat bütün bunlar söylenildiği kadar basit ve kolay olmayan şeylerdir. Bunda başarılı olabilmek için gerçekten memleketin ve milletin ihtiyacına uygun ana program üzerinde bütün milletin birlikte ve denk olarak çalışması gerekir. Yüce Heyetiniz bu ilkelerin en kıymetlilerini inşallah bulup ortaya koyacaksınız.

Arkadaşlar,

Bence yeni devletimizin, yeni hükümetimizin bütün ilkeleri, bütün programları iktisat programından çıkmalıdır. Çünkü demin dediğim gibi her şey bunun içinde yerleşmiştir. Bundan dolayı evlâtlarımızı o şekilde eğitmeli ve terbiye etmeliyiz, onlara o şekilde bilgi, anlayış vermeliyiz ki, ticaret, ziraat ve sanat dünyasında ve bütün bunların faaliyet alanlarında verimli olsunlar, etkili olsunlar, çalışır olsunlar, ameli bir organ olsunlar. Bundan dolayı eğitim programımız, gerek ilk öğretimde, gerek orta öğretimde verilecek bütün şeyler, bu bakış açısına göre olmalıdır. Eğitim programlarımız gibi devlet şubeleri için düşünülecek programlar bile, iktisat programına dayanmaktan kendini kurtaramazlar. İlkeli bir program uygulamak ve bu program üzerinde bütün milleti denk olarak çalıştırmak lâzımdır.

Bizim halkımızı yararları birbirinden ayrılır sınıflar halinde değil, tersine varlıkları ve çalışma sonucu birbirine lâzım olan sınıflardan ibarettir. Bu dakikada dinleyicilerim çiftçilerdir, sanatkârlardır, tüccarlardır ve işçilerdir. Bunların hangisi birbirinin karşıtı olabilir. Çiftçinin sanatkâra, sanatkârın çiftçiye ve çiftçinin tüccara ve bunların hepsine, birbirine ve işçiye muhtaç olduğunu, kim inkâr edebilir.

Bugün var olan fabrikalarımızda ve daha çok olmasını umduğumuz fabrikalarımızda kendi işçimiz çalışmalıdır. Rahat ve mutlu olarak çalışmalıdırlar ve bütün bu saydığımız sınıflar aynı zamanda zengin olmalıdır ve hayatın gerçek lezzetini tadabilmelidir ki, çalışmak için kudret ve kuvvet bulabilsinler. Bundan dolayı programdan söz edildiği zaman, âdeta denebilir ki, bütün halk için bir “Emek Misak-ı Millisî”dir. Ve böyle bir emek Misak-ı Millî’si mahiyetinde olan program etrafında toplanmaktan meydana gelecek olan siyasî şekli ise, sıradan bir parti yapısında düşünülmemek gerekir. Ve barıştan sonra meydana gelebilecek olan böyle bir siyasî şeklin şimdiye kadar olduğu gibi milletin kararlılığı ve imanı ile ve birlik ve dayanışmasının birbirine yardımcı olması ile başarılı olacağı hakkındaki inancım kuvvetlidir ve tamdır.

Efendiler!

Yüce heyetinizin bugün toplamış olduğu Türkiye İktisat Kongresi çok önemlidir, çok tarihîdir. Nasıl ki Erzurum Kongresi, Sivas Kongresi felâket noktasına gelmiş olan bu milleti kurtarmak konusunda Misak-ı Millî’nin ve Anayasanın ilk temel taşlarını hazırlamak konusunda etkili olmuş, girişimci olmuş ve bundan dolayı tarihimizde, millî tarihimizde ve millî hayatımızda en kıymetli ve yüksek hatırayı kazanmış ise, kongreniz milletin ve memleketin hayat ve gerçek kurtuluşunu sağlamaya araç olacak kuralların temel taşlarını ve ilkelerini hazırlayıp ortaya koymak şekliyle tarihte en büyük adı ve çok kıymetli bir hatırayı kazanacaktır. Bu kadar kıymetli ve tarihi kongrenizi açmak şerefini bana verdiğinizden dolayı özellikle teşekkürlerimi sunarım. Ve böyle bir kongreyi düzenleyen sizlersiniz. Bundan dolayı sizi tebrik etmeğe değer görürüm. Ve tebrik ederim. Kongre açılmıştır efendim.

Gazi Mustafa Kemal

7 şubat 1923

İzmir Yollarında; s.103-126

https://www.atam.gov.tr/ataturkun-soylev-ve-demecleri/turkiye-iktisat-kongresini-acis-soylevi-izmir

===================================================================

Kaynak: Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri I-III

https://kisi.deu.edu.tr/selim.sanlisoy/IZMIR_IKTISAT_KONGRESI_ATATURK.pdf

 

15 Şubat 2021 Pazartesi

İzinsiz fotoğraf ve cep numarası

 İzinsiz fotoğraf ve cep numarası paylaşımına hapis cezası

KVKK Kişisel Verilerin Korunması Kanunudur ile

KVKK ile izinsiz fotoğraf ve cep numarası paylaşımına hapis cezası

Kişisel Verilerin Korunması Kanunu ile siber saldırılar ve veri ihlalleri gibi bir çok tehlikeli durumun önleminin alınıp, güvenliğin sağlanması için yaptırımlar uygulanmaya başladı.

Konuyla ilgili bilgi veren avukat Gür Gürsoy, "Bir kişiye sormadan cep numarasının üçüncü kişiyle paylaşılması 4 yıla kadar hapis cezasına neden olabilir" diye konuştu

Her geçen gün artan kişisel verilerin korunmasına yönelik risk ve tehditler, sürdürülebilir veri koruma ve uyum politikalarının benimsenmesi gerekliliğini ortaya çıkardı.

Nisan 2016'da yürürlüğe giren Kişisel Verilerin Korunması Kanunu'nun (KVKK) çok ciddi idari para ve hapis cezaları getirdiğini belirten avukat Gür Gürsoy, konuyla ilgili bilinçlenmenin hızla artması gerektiğini söyledi.

"İYİ NİYETLİ OLSANIZ BİLE SUÇ İŞLİYOR OLABİLİRSİNİZ"

Bu kanunun yalnızca şirketleri kapsadığı ile ilgili yanlış bir algının hakim olduğunu söyleyen Gürsoy, bir kişinin rızasını almadan cep telefonu numarasının üçüncü kişiyle paylaşılması durumunda Türk Ceza Kanunu'nun 136/1'inci maddesi gereği hapis cezası ile karşı karşıya kalınabileceğine dikkat çekti.

Gürsoy,

-"Tamamıyla iyi niyetli olduğunuzu düşünseniz bile bir suç işliyor olabilirsiniz.

Bir gazeteci olarak biri sizin numaranıza ihtiyaç duyarsa ben de size sormadan verirsem benim hakkımda suç duyurusunda bulunabilirsiniz.

'Kişisel verilerimi rızam dışında 3'üncü kişiyle paylaşmış', diyebilirsiniz.

Ben bir anda farkında olmadan sorumlu hale gelirim.

Hepimizin bu bilinci kazanması lazım.

O kişinin şikayeti olursa yargılama neticesinde 2 yıldan 4 yıla kadar hapis cezası hakimin takdirinde.

Bir cep telefonu numarasını kafanıza göre paylaşmanız sizi bir anda böyle bir cezayla karşı karşıya bıraktırabilir.

Bu nedenle numara paylaşırken dahi çok dikkatli olmanız gerekiyor" dedi.

"SOSYAL MEDYA PAYLAŞIMLARINDA ÇEVRENİZDEKİLERE DİKKAT EDİN"

Günümüzde sosyal medyanın çok fazla kullanıldığını ve fotoğraflar yüklendiğini ifade eden Gürsoy, "Artık bir fotoğraf çektirdiğimizde arkamızda yüzü net bir şekilde görünebilir olan kişileri dahi flulaştırmamız gerekir.

Çünkü o kişi bu fotoğrafa sosyal medya kanalıyla ulaşır ve haberdar olursa sorumluluk taşımış oluruz.

KVKK yürürlüğe girmeden önce bunların hiçbiri söz konusu değildi.

Kanun yürürlüğe girdiğinden beri bu refleksi göstermediğimiz için belki de gün içinde birçok ihlalde bulunuyoruz. Ama haberdar değiliz" ifadelerini kullandı.

"OTELLER KİMLİK FOTOKOPİSİ, KARGO ŞİRKETLERİ KİMLİK NUMARASI ALAMAZ"

KVKK kapsamında dikkat edilmesi gereken durumlar hakkında uyarılar yapan avukat Gürsoy, otellerin kimlik fotokopisi alma yetkisinin bulunmadığını belirterek halkın bu konuya da duyarlı olmasını istedi. 

Spor salonu gibi yerlerin izinsiz parmak izi gibi biyometrik verileri alamayacağını belirten Gürsoy, şunları söyledi:

- "Kargoda kimlik numaraları ve ürün açıkça yazılamaz. İş başvurusunda dahi kimlik fotokopisi verilmesi zorunlu değildir. Açık rıza gerekir. Alışveriş yaparken kasada telefon numarası vermeyin. Gönderilen onay kodu ile neyin onaylandığını bilmiyorsunuz. İş verene sizin hakkınızda toplanan belgeleri ne kadar süreyle saklayacağını ve ne amaçla kullanacağını sorun. İş yerinizde kişisel mail adresini kullanmayın. Tüm verileriniz kayıt altına alınabilir. İş yerinde odada kamera olması uygun değil. İş veren personele verdiği aracı mesai saatinden sonra takip edemez. Takip sistemini kapatması gerekir. Banka sizin bilginiz dışında hesap bilgilerinizi paylaşamaz."

KVKK NEDİR?

KVKK, Kişisel Verilerin Korunması Kanunudur.

Aynı zamanda bu kanunu işletebilmek ve süreçleri sürdürebilmek için KVKK kurumu hayatımıza girmiştir.

Bu tarihten sonra denetimler başlayarak kişisel verilerin korunması konusunda ciddi adımlar atılmaya başlanmıştır.

Uzun bir süredir tasarı halinde bekleyen KVKK kanunu 7 Nisan 2016 tarihinde resmi gazetede yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.

Bu sayede kişisel verilerin işlenmesinden tutun da özel hayatın gizliliğine kadar kişilerin temel hak ve özgürlüklerini korumak için kişisel verileri işleyen firmaların yükümlülükleri ile uyacakları kurallar belirlenmiştir.

KVKK'NIN AMACI NEDİR?

Uluslararası belgeler, mukayeseli hukuk uygulamaları ve ülkemiz ihtiyaçları göz önüne alınmak hazırlanan Kanun ile kişisel verilerin çağdaş standartlarda işlenmesi ve koruma altına alınması amaçlanmaktadır.

KVKK Kanununun amacı, kişisel verilerin işlenme şartlarını, kişisel verilerin işlenmesinde kişilerin temel hak ve özgürlüklerinin korunmasını ve kişisel verileri işleyen gerçek ve tüzel kişilerin yükümlülükleri ile uyacakları usul ve esasları düzenlemekle başlamıştır.

Kişinin mahremiyetinin korunması ile veri güvenliğinin sağlanması da bu kapsamda değerlendirilmektedir.

KVKK kanunu ile, kişisel verilerin sınırsız biçimde ve gelişigüzel toplanması, yetkisiz kişilerin erişimine açılması, ifşası veya amaç dışı ya da kötüye kullanımı sonucu kişilik haklarının ihlal edilmesinin önüne geçilmesi amaçlanır.

 

01 Şubat 2020

http://www.gumuskoza.com.tr/haber-kvkk-ile-izinsiz-fotograf-ve-cep-numarasi-paylasimina-hapis-cezasi-29770.html

______________________________________________________________________________

AYRICA BAKINIZ

https://www.hukukihaber.net/cocuklara-yonelik-sosyal-medya-paylasimlarinin-kanuni-acidan-degerlendirilmesi-makale,8639.html


 

10 Şubat 2021 Çarşamba

Goygoy Yapmak

     'Goygoy yapmak' ne demek, anlamı nereden geliyor?

Türkçe'de argoya yerleşmiş bir deyim var:

"Goygoy yapmak".

Türk Dil Kurumu'nun sözlüğünde "Goygoycu" için verilen karşılıklar, "Bilgisiz olarak, gereksiz yere çok konuşan kimse", "Şakşakçı", "Muharrem ayında kapı kapı dolaşarak ve ilahiler okuyarak dilenen kimse" ve "dilenci".

Peki, "goygoy yapmak", "goygoycu" nereden geliyor?

İşte dilimize dolanan bu deyimin Osmanlı dönemi İstanbul'una dayanan hikayesi...

Ceyhan Tunçöz, Stinpoli.com'da "Eski İstanbul'da Goygoycular" adlı yazıda bu deyime kaynaklık eden dilencileri anlattı.

Ezan vakitleri sokak ortalarında ilahi, kasideler okuyarak dolanan Kasideciler; su başına gidenlerden günlük nasibini çıkaran Sebilciler; mezarlıkların çevresinde dilenen İskatçılar; 1 Mayıs'tan kışa kadar ellerinde kabaklarla dilenen Kabakçılar...

Bu dilenci gruplarının dışında bir de çoğunluğu Anadolu’dan gelen ve İstanbul'da Muharrem ayının ilk günlerinde ortaya çıkıp dilenen "Goygoycular" veya "Hoygoycular" adı verilen bir kesim daha vardı.

Goygoycuların İstanbul’da ilk defa ne zaman ortaya çıktıkları üzerine kesin bilgiler olmamakla birlikte, birçok kaynakta Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasından sonra olduğu tahmin edilmekte.

Goygoycular, Şehzadebaşı'nda dini yapılarda gezici dervişlerin misafir edildiği Tabhâne adı verilen vakıf binasında konaklayan kör, topal ve sakatlardan meydana geliyordu.

Bu topluluk, sabahları yanlarında gözleri gören, "yedekçi" ya da "eydirci" adını verdikleri bir yardımcı eşliğinde sokaklara dağılır, beşer, altışar kişilik gruplar halinde birbirlerinin birer adım arkasında ve bir öndekinin omuzuna tutunarak, tek kol nizamında dolaşırlardı.

Goygoycu kafilesi bir evin önüne geldiğinde önce kendi aralarında bir halka oluşturur, ardından eydircinin çektiği gülbang ("Allah Allah" nidası) sonrasında ilahiler okurdu.

Yazıda bu ilahilere bir örnek de veriliyor.

Şehidlerin serçeşmesi
Enbiyanın bağrı başı
Evliya’nın gözü yaşı
Hasan ile Hüseyin'dir
Yâ hoy goy goy cânım!

Kerbelâ’nın yazıları
Şehit olmuş gazileri
Fatma ana kuzuları
Hasan ile Hüseyin’dir
Yâ hoy goy goy cânım!

Biz bakmayız sağa sola
Yerde insan gökte melek
Karpuz çıkar bazen kelek
Yâ hoy goy goy cânım!

Beni bir dağda buldular
Kolum kanadım kırdılar
Anın için inilerim
Yâ hoy goy goy cânım!

Biz Rumeli abdalıyız, Anadol'a göç ettik
Ar-u vakarı kaldırdık, kendimizi hiç ettik
Batınımız ma'mur oldu, hazineler iç ettik,
Yolda bir münkire çattık, zevkimizi piç ettik.
Yâ hoy goy goy cânım!
Bulgur aşk et imanım!

Biz goygoycu dervişleriz, her birimiz ermiştir
Maksadımız lokma, aştır, zikrimiz de geviştir
Biz ne Şii, ne Sunniyiz, mezhebimiz geniştir
Böyle bir dava çıkarmak, meded Allah ne iştir?
Yâ hoy goy goy cânım!
Bulgur aşk et imanım!

İşte goygoycular bunun gibi ilahiler okuyarak ev halkından isteklerde bulunurlardı.

Başlarındaki külâhlarında ince beyaz yemeni sarılı, sırtlarında ince beyaz cübbe, ayaklarına sarı papuç, ellerine uzun bir asa olduğu halde para, çeşitli gıda ve giyim eşyası toplayarak verilen erzakı, omuzlarında taşıdıkları ortasından bölünmüş, iki taraflı ve iki ağızlı bez torbalara koyarlardı.

Goygoycuların topladıkları erzak, yine Şehzade Câmii'ndeki tabhâneye getirilir ve bu erzakla yaptırdıkları aşureyi hem kendileri yer hem de başkalarına dağıtırlardı.

Hicri takvimin ilk ayı olan Muharrem ayının başından, yine aynı ayın onuncu günü olan Aşure Günü'ne kadar süren ve yılın sadece sekiz, on günü devam eden bu tür dilencilik, sadece eski İstanbul'a mahsus bir âdetti.

1909'da II. Meşrutiyet'in ilânı ile birlikte goygocuların sokaklarda dilenmeleri ve ilahi söylemeleri yasaklandı.

01.02.2017 -

 https://www.cnnturk.com/yasam/goygoy-yapmak-ne-demek-anlami-nereden-geliyor?page=1


 

7 Şubat 2021 Pazar

Demokrasi ve Temel İlkeleri

     Demokrasi ve Temel İlkeleri

. Demokrasi, ilk çağlardan beri filozof ve bilim adamlarının üzerinde konuştukları ancak net bir tanıma varamadıkları bir kavramdır.

. Demokrasi, eski Yunanca’da halk anlamına gelen “demos” ve yönetim anlamına gelen “kratos” kelimelerinin birleşiminden oluşmuş olup “halkın yönetimi” anlamına gelmektedir.

.        Demokrasinin Temel İlkeleri     .

         -Yasalara uyma zorunluluğu

Demokrasilerde hiç kimse yasaların üzerinde değildir.

Bunun anlamı, demokrasilerde herkes yasalara uymak zorundadır ve yasaları ihlal ettiklerinde suçlu sayılırlar.

Ayrıca demokrasi yasaların herkese eşit, adil ve tutarlı bir şekilde uygulanmasını gerektirir.

Bir kişi, grup veya zümreye özel yasa çıkarılamaz.

Yasalar, halkın iradesini yansıtır.

Hukukun egemen olduğu demokrasilerde, yasaları herkese eşit bir şekilde uygulamak için bağımsız mahkemeler bulunur.

      -Eşitlik

Demokratik yönetimler insanların eşitliğine dayanır.

Demokrasilerde ırk, dil, din, cinsiyet ayrımı gözetmeksizin herkes eşittir ve tüm insanlara aynı düzeyde eşit değer verilir.

     -Aktif Katılım

Demokratik bir yönetimin temel göstergelerinden biri de vatandaşların yönetim sürecine aktif katılımıdır.

Katılım, vatandaşların bir hakkı olduğu kadar aynı zamanda görevidir.

Demokrasilerde vatandaşlar, siyasal sürece yalnızca seçimler aracılığıyla değil, ülkenin sorunları hakkında bilgi edinerek sivil toplum kuruluşlarına (STK) üye olup çalışarak çeşitli etkinlikler yoluyla da katılmalıdırlar.

Vatandaşların topluma aktif katılımı, demokrasinin gelişmesi için en önemli unsurlardan birisidir.

     -Seçim

Demokrasi, halkın yöneticileri belirli aralıklarla, özgür ve adil bir seçimle seçmesini gerektirir.

Gerçek demokrasilerde seçimlerin de belirli ilkelere göre yapılması gerekir.

İlk olarak, oy kullanacak bireylerin; ekonomik durumları, cinsiyet, ırk, millet, yetenek, fiziksel durum ve toplumdaki statüleri gibi nedenlerle oy hakları kısıtlanamaz.

Bu, genel oy ilkesidir.

Seçimlerde uyulması gereken bir diğer ilke olan eşit oy ilkesi ise her seçmenin sadece ve sadece bir oy hakkına sahip olması anlamına gelir.

Ayrıca, seçmen iradesinin her türlü baskıdan uzak kalmasını sağlamak için seçmenin kime oy verdiğini kimsenin bilmemesi gerekir ki bu da gizli oy ilkesidir.

Seçimlerin özgür ve adil olabilmesi için genel, eşit ve gizli oy ilkelerine dayanması gerekir.

    -Çok Partili Sistem

Demokrasilerde ülke halkı, yönetimde söz sahibi olmak için seçimler aracılığıyla temsilcilerini seçer.

Elbette bir ülkede yaşayan halkın tamamının aynı fikirde olması beklenemez.

Farklı görüşteki kişiler temsilci olarak seçilmek için siyasi görüşlerini seçmenlere anlatmak ve taraftar toplamak amacıyla siyasi partiler oluşturabilirler.

Seçim serbestliğinin gerçek bir anlam taşıması için seçmenlerin kendi düşüncelerine uygun adayları seçmelerine olanak veren çeşitli alternatiflere sahip olması gerekir.

Bu gereklilik, çok partili sistem ile yerine getirilmektedir.

    -Çoğunluğun Yönetimi

Demokrasinin temel ilkelerinden biri de çoğunluğun yönetimini kabul etmektir. Demokrasilerde birden çok görüş ve siyasal parti vardır.

Bazen seçimlerde bu görüşlerden birisi kazanır ve yönetme yetkisini alır.

Bazen de iki veya daha fazla parti bir araya gelerek yönetme yetkisini kullanır.

Muhalefette kalan partiler ise yönetimin politikalarını eleştirerek demokratik işleyişe katkıda bulunurlar.

    -Çoğulculuk

Demokratik toplumlarda çoğunluğun, azınlığın haklarını koruması gerekir.

Çoğunluğun erkine (gücüne) ve azınlığın haklarına saygı duyulmuyorsa orada demokrasi yok demektir

Demokrasilerde, azınlığın haklarına saygı duyulmalı ve azınlığa, görüşlerini özgürce ifade etme serbestliği verilmelidir.

Demokratik toplumlar bazen farklı etnik veya dinî gruplardan oluşabilir.

Demokraside amaç, toplumdaki herkes için en iyi kararı alabilmektir.

Bu nedenle alınan kararlarda, toplumdaki her kesimin katkısının olması gerekir. Bu anlayış, gücü elinde bulunduran grubun tek başına kendi görüşlerine göre kararlar almasına da engel olur.

     -Hesap Verebilirlik
Demokrasilerde seçilmiş ve atanmış görevliler halka karşı sorumludurlar.

Görevliler görevlerini kendi istek ve ilgileri doğrultusunda değil, halkın istekleri doğrultusunda oluşturulan yasa ve kurallara göre yerine getirirler.

Seçilmiş veya atanmış görevliler, verdikleri kararlar ve yaptıklarından dolayı halka karşı sorumludurlar.

Demokrasilerde halka karşı hesap verebilirlik çeşitli şekillerde uygulanır. Bunlardan birisi, siyasal hesap vermedir.

Bu, özgür ve adil seçimler yoluyla gerçekleşir.

Diğer hesap verme mekanizmaları ise, yasal ve idari hesap verme yoludur.

     -Şeffaflık

Demokrasilerde yönetimin şeffaf olması gerekir.

Demokratik bir ülkede insanlar hangi nedenlerle hangi kararların alındığı, kamu harcamalarının nereye yapıldığı vb. konularda haberdar olmak isterler.

Şeffaf yönetimler aldığı kararlardan halkın haberdar olması için çeşitli yöntemler bulmak zorundadırlar.

Bu konuda medyaya da önemli görevler düşmektedir.

     -Anayasal Güvence

Demokratik yönetimler, vatandaşlarının haklarını korumak ve onlara değer vermek için çalışırlar.

Hatta genellikle temel insan haklarını ülke anayasasına koyarak onları garanti altına alırlar.

İnsanlar, devredilemez haklarla doğarlar.

Bu haklar insanın doğuştan sahip olduğu onuruyla yaşamasını sağlar.

Bu nedenle demokratik yönetimlerin insan haklarını koruma altına alması gerekir.

    -Güçler Ayrılığı

Demokratik bir yönetimde bulunması gereken özelliklerden birisi de yasama, yürütme ve yargı görevlerinin birbirine karşı bağımsız organlar tarafından yürütülmesidir.

Bu duruma güçler ayrılığı ilkesi denir.

Böylece demokrasilerde bu üç önemli görevin, birbirinden bağımsız organlar aracılığıyla dengelenmesi beklenir.

    -Laiklik

Demokrasinin ilkelerinden biri de laikliktir.

Laiklik, din ve devlet işlerinin birbirinden ayrı olması ve devletin kişilerin vicdan, dinî inanç ve kanaat özgürlüğünü teminat altına almasıdır.

Demokratik bir sistemde devlet, tüm inançlara eşit mesafede durur.

    -Sivil Toplum

Demokratik bir toplum için toplumun taleplerini devlete/yönetime ileten sivil toplum unsurlarının varlığı büyük önem taşımaktadır.

Sivil toplum, demokratik katılımı sağlama, hükûmeti ve devleti denetleme, toplumun ihtiyaç ve taleplerini ifade etme, toplumun sosyal sorumluluk seviyesini yükseltme, demokratik değerlerin toplum ve yönetim düzeyinde yaygınlaşmasını sağlama gibi misyonlara sahiptir.



Kaynak:

https://www.demokrasi.gen.tr/demokrasi-ve-temel-ilkeleri/

.

== GENEL BİLGİ OLSUN düşüncesi ile derlenmiştir. =



 

6 Şubat 2021 Cumartesi

ROBERT KOLEJ

      ROBERT KOLEJ

1863’TE DÖRT ÖĞRENCİYLE ÖĞRETİME AÇILAN

ROBERT KOLEJ ÜLKEMİZİN YÜKSEK DÜZEYLİ ÜNİVERSİTELERİNDEN BİRİNE DÖNÜŞTÜ.         1993 EKİM

Boğaziçi Üniversitesi, bugün üniversitelere giriş sınavında en yüksek puanları tutturan öğrencileri alan yüksek öğretim kurumlarından biri.

Bu, üniversitenin büyük ilgi görmesinin ve yüksek düzeyinin bir göstergesi sayılıyor. 130. kuruluş yıl dönümü kutlanan Boğaziçi Üniversitesi’ne “üniversite” statüsü verilmesinden bu yana yalnızca 22 yıl geçti. 1993 EKİM

Ama bu 22 yılın ardında 108 yıllık akademik geçmiş var. İlgiye değer bir geçmiş...

Bebek’te küçük bir evde açılan Kolej’in kumcusu, Kırım Savaşı sırasında Türklere yardım amacıyla İstanbul’a gelen Amerikalı misyonerlerden Cyrus Hamlin’di. “Robert Kolej bugün, 16 Eylül 1863’te İstanbul’da açıldı,” diye yazmıştı.

.   “Bizim ve dostlarımız için çok enteresan bir gün. Bugün 4 öğrencimiz var. Bu sayının iki üç hafta içinde yarım düzineye ulaşmasını bekliyoruz. Cesaretim arttı.”

Kolej, adını, bütün giderleri karşılayan Fransız kökenli bir Amerikalı tüccardan, Christopher Rhinelander Robert’den alıyordu.

Ölünceye kadar bu yardımı sürdüren Robert, mirasının beşte birini de bu öğretim kurumuna bıraktı.

1878’de ölümünden sonra mirasçıları Kolej’e 400 bin dolar verdiler.

1863-1877’de Robert Kolej’in müdürlüğünü yapan Hamlin ile Robert, Amerikan Hükümeti’nin desteğini de aldılar:

.     Bu destek sayesinde Padişah’tan, Kolej’e Amerikan bayrağı asma hakkı veren bir “irade” elde edildi.

Yine kuruluş aşamasında, telgrafın yaygınlaşmasını sağlayan ve “Mors Alfabesi” geliştiren Samuel Morse’un Kolej’e bağışladığı telgraf aygıtlarının montajına girişildi.

İlk ders yılının (1863-64) sonunda öğrenci sayısı 20’ye ulaşmıştı. Müslümanların yabancı okullara girmesine izin verilmediğinden, Kolej’e yabancılar ve Osmanlı uyruklu Hıristiyanlar ilgi gösteriyorlardı.

Kolej’in kurucusu Dr. Hamlin’in saat 06.30-22.00 arasında düzenlediği modern ve klasik diller öğretilen dil kursları da ilgi görmeye başlamıştı.

Burada kısaca Osmanlı Devleti sınırları içerisinde açılan öteki yabancı okullar üzerinde de durmak gerekiyor.

İstanbul’da ilk yabancı öğretim kurumlan Katolik misyonerlerince açılan kiliselerdi. Giderek Katolik okullarının sayısı artmıştı.

13. yüzyılda Dominiken (Dominicain) rahipleri yeni okullar açtılar.

1453’te İstanbul’un Osmanlı Devleti’ne geçmesinin ardından, din serbestliğinin sağladığı olanaktan yararlanılarak, çeşitli din ve mezheplere ait cemaat okulları kuruldu.

Zamanla bunlar yabancı devletlerin koruması altına girdi ve imparatorluk düzeyinde yaygınlaştı.

Daha ileriki yıllarda da, kapitülasyonlardan yararlanan yabancı devletlerin kurdukları okullar birbirini izledi.

İstanbul başta olmak üzere birçok kentte Fransız, İngiliz, Amerikan, İtalyan, Alman, Avusturya, Rus, İran ve Bulgar okulları açıldı....

1780’li yıllarda iki ülke arasında ticaretin başlamasıyla birlikte Osmanlı- Amerikan ilişkileri gelişti:

1811’de İzmir’de ilk Amerikan ticaret odası açıldı, 1820’de American Board of Comissioners for Foreign Missions adlı örgütün yönetimindeki ilk Amerikalı misyonerler İzmir’e ayak bastı. 1830’da Amerikalılara kapitülasyonlardan yararlanma hakkı veren ilk ticaret sözleşmesi imzalandı.

Bu gelişmelerin ardından misyoner okullarının sayısı hızla arttı.

Robert Kolej’in özelliği, sözü geçen misyoner örgütüne bağlı olmayışı, bu örgütle amicus usque ad aras (sonuna kadar dost) olmak dışında bir ilişkisinin bulunmayışıydı.

Kuruluş döneminde, Robert Kolej’in genişletilmesi, yeni binalar yapılması için Kuruçeşme sırtlarında bir arazi satın alındıysa da, kimi çevrelerin karşı çıkması ve sarayın izin vermemesi sonucu, buradan vazgeçildi.

Çok geçmeden, eski sadrazamlardan Ahmet Vefik Paşa’nın Rumelihisarı sırtlarında, Kayalar denilen yerdeki arazisi 16 bin liraya satın alındı ve inşaat izni verilmesi için Amerikan elçiliği tarafından saraya başvuruldu.

Ardından, Ahmet Vefik Paşa arazisinin geri kalan bölümü 20 bin lira karşılığında Kolej’e geçti.

Sarayın 1868 yılı sonunda izin ve ruhsat vermesi üzerine, “Hamlin Hail" adı verilen ilk binanın yapımına girişildi.

Temelini Amerikalı Bakan Hon. E. Joy Morris’in attığı, 60 bin dolara mal olan dört katlı binanın yapımında kullanılan briket ve demirler Ingiltere, Fransa, Belçika gibi Avrupa ülkelerinden gümrüksüz ithal edilmişti.

Eğitim, Amerikan sistemindeki “Self- Help” (kendi kendine yardım) ilkesi çerçevesinde yürütülüyordu.

Üretime dönük etkinlikler için kurulan un değirmeni ve ekmek fabrikası, öğrencilere hem cep harçlığı sağlıyor, hem beceri kazandırıyordu.

Kimi mezunlar özel seminerlerden geçirildikten sonra din adamı olarak yetiştiriliyordu.

1891 ’de “Science Hail” adlı bina ile profesörler için 15 odalı “Kennedy Lodge” yaptırıldı. Mühendislik Bölümü açılması kararı alındıktan sonra da, 1910'da “Gates Hail” ve “Anderson Hail” adlı binaların yapımına başlandı.

Binalar tamamlanınca, 1912-13 ders yılında Elektrik ve Mekanik Mühendisliği öğretimine geçildi.

Bu tarihlerde okul “Robert Akademisi” adıyla anılıyordu.

Lise düzeyindeki dört yıllık öğretim Türk okullarındaki gibi üç yıla indirilmiş; yükseköğretim yönünden de düzenlemeler yapılarak “Mühendislik”, “İş idaresi”, “Fen ve Yabancı Dil” olmak üzere başlıca üç bölüm oluşturulmuştu.

1871’de Gedikpaşa’da kiralık bir evde Home School adıyla bir de kız okulu açıldı.

Kurucuları, Boston’daki Kadın Misyonerler Heyeti’nin desteğiyle Amerika’dan gelmiş eğitimcilerdi, ilk yıl altı yaşlarında üç öğrenciyle eğitime başlandı.

1873’te öğrenci sayısı kırka ulaştı.

Okul, 1875’te Üsküdar’daki binasına taşındı.

Bu binaya Kadın Misyonerler Heyeti Başkanı Albert Bowker’ın anısını yaşatmak üzere “Bowker Hail” adı verildi.

1890'da Massachusetts eyaletince yüksekokul diploması verme yetkisi tanınan bu öğretim kurumu, artık Constantinople Koleji ya da İstanbul Amerikan Kız Koleji adıyla anılıyordu.

Kolej, ilk yedi mezununu 1891'de verdi.

Buradan diploma alan ilk Müslüman kızı, babası subay olan Gülistan İsmet’ti.

Birkaç Müslüman kızı okula gizlice devam ediyorlardı.

Ünlü yazar Halide Edip Adıvar (1884-1964) buradan lisans derecesi alan ilk Müslüman kızı olacaktı, ikinci Meşrutiyet’in ilanından (1908) sonra Müslüman öğrenci sayısı arttı.

1905’te Üsküdar’daki okul binası bir yangın geçirince, Arnavutköy1'de, Robert Kolej yakınında bir arazi satın alınarak yeni binalar yaptırıldı ve Kız Koleji 19l4’te buraya taşındı.

1908’de alınan berat, okulun Kadın Misyonerler Heyeti’nden bağımsız olarak, bir mütevelli heyetince yönetilmesini sağlamıştı.

1923’te imzalanan Lozan Antlaşmasından sonra yabancı okulların önemli bir bölümü kapandı.

Robert Kolej ve Amerikan Kız Koleji varlıklarını sürdürdüler.

Her ikisi de Milli Eğitim Bakanlığınca hazırlanan müfredat programlarını da uygulayarak, lise düzeyinde öğretim verdiler.

1958’de Bakanlar Kurulu kararıyla Robert Kolej Yüksekokulu kurulmasına izin verildi.

Bunun üzerine kimya, makine, elektrik dallarında öğretim veren “Mühendislik Fakültesi” ile “İş İdaresi ve İktisat”, “Fen ve Yabancı Diller” Fakülteleri ve “Robert Kolej Araştırma Merkezi” kuruldu.

1930’dan sonra Türk öğrenci sayısı, yabancı öğrenci sayısını aştı.

Başlangıçta öğretmenlerin tümü yabancıydı; zamanla Türk öğretmenlerin sayısı önemli ölçüde arttı.

İlk Türk öğretmenlerden biri de, 1889’da göreve başlayan ünlü Şair Tevfik Fikret’ti.

1963’te 100. yılını kutlayan Robert Kolej’in -yüzde 30’u burslu olmak üzere- 950 öğrencisi vardı.

O tarihe kadar mezun olanların sayısı 3 bini aşmıştı.

Öğretim kadrosundakilerin yarısı Türk’tü.

Robert Kolej’in lise bölümüyle Amerikan Kız Koleji, 1971’de Özel İstanbul Amerikan Robert Lisesi adı altında birleştirildi.

Aynı yıl, Anayasa uyarınca özel ve yabancı yüksekokullar devletleştirilirken, okulun mütevelli heyetiyle Milli Eğitim Bakanlığı arasındaki görüşmeler sonucu, kuruma üniversite statüsü verilmesi yolunda anlaşmaya varıldı.

Bu anlaşma doğrultusunda hazırlanıp TBMM’de kabul edilen ve 12 Eylül 1971’de yürürlüğe giren yasayla, Boğaziçi Üniversitesi kuruldu.

Yasa, üç yıllık geçiş dönemi sonunda kurumun, eski eğitim ilke ve özelliklerini de koruyarak, Üniversiteler Kanunu çerçevesinde öğretim vermesini öngörüyordu.

Geçiş dönemi iki yıl daha uzatıldıktan sonra, İngilizce öğretim veren Boğaziçi Üniversitesi -açılan yeni bölümleriyle birlikte- Türk üniversite sistemine bağlandı.

1983’te çıkan yasayla yeniden düzenlenen Boğaziçi Üniversitesi bugün Eğitim, Fen-Edebiyat, iktisat ve İktisadi Bilimler, Mühendislik Fakülteleri, Yabancı Diller Yüksekokulu ile öğretim vermektedir.

Ayrıca üniversiteye bağlı Atatürk ilkeleri ve inkılâp Tarihi, Sosyal Bilimler, Fen Bilimleri, Çevre Bilimleri, Biyo- Medikal Mühendisliği, vb. enstitüler vardır.

Yabancı okullara tanınan ayrıcalıklar nedeniyle bir zamanlar “devlet içinde devlet” diye nitelenen Robert Kolej, artık toplumsal yaşamın çeşitli alanlarında değerli hizmetler veren gençlerin yetiştiği yüksek düzeyli üniversitelerden birine, Boğaziçi Üniversitesi’ne dönüştü.

 

https://www.skylife.com/tr/1993-10/robert-kolej-den-bogzaici-ne-130-yil

 

Belgeyle iddia etti:

"ABD Boğaziçi arazisine el koyabilir"

Boğaziçi Rektörlüğüne Melih Bulu’nun atanmasına karşı protestolar devam ederken, dikkat çeken bir iddia ortaya atıldı.

06 Şubat 2021 Cumartesi, 

İstanbul Üniversitesi Araştırma Görevlisi Özgün Emre Koç tarafından Boğaziçi arazisiyle ilgili dikkat çeken bir belge paylaşıldı. Belgede, 1971 yılında Boğaziçi arazisinin Türkiye Cumhuriyeti tarafından Robert Koleji’nden alındığı, arazinin başka amaçlarla kullanımı durumunda, New York Eyalet Mahkemesi tarafından geri alınabileceği belirtildi.

Özgün Emre Koç belge ile ilgili, “Resmi belgelerin orijinalleri Columbia University Nadir Eserler ve Elyazmaları Kütüphanesi'nde arşivlenmiş durumda. İlgili belgelerin kütüphanenin Robert Kolej kayıtları bölümünde 45-55 no arası kutularda mevcut olduğunu gösterir” ifadelerini kullandı.

………

http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/abd-bogazici-universitesine-el-koyabilir-1811792

 

3 Şubat 2021 Çarşamba

HALİL VURAL ÖĞRETMENIMİN ARDINDAN

       KÖY ENSTİTÜLÜ HALİL VURAL ÖĞRETMENIMİN ARDINDAN

           Prof. Dr. Kemal Kocabaş

2 Şubat 2021 Salı günü sosyal medya üzerinden derneğimizin kuruluşunda, yirmi yıllık mücadele tarihinde çok değerli katkıları ve emeği olan büyüğümüz enstitülü Halil Vural Öğretmenimin Covid-19 nedeniyle vefat haberi geldi.

Vefat haberiyle sarsıldık, tarihimizden bir yaprak düşmüştü adeta.

Eşi, ülkemizin ilk kadın eğitmenlerinden Melahat Vural Teyze’yi henüz bir ay önce kaybetmiştik. Halil Vural, özel yaşamımızda ve Yeni Kuşak Köy Enstitülüler Derneği (YKKED) ailesinde bizim “Halil Amca”mızdı…

Halil Amca, bugün yani 3 Şubat 2021 günü aileden sadece beş-altı kişinin katılımıyla Narlıdere’de eşinin mezarına defn edildi. Salgın nedeniyle onu uğurlayamamanın acısını yaşadık gün boyunca…

Köy Enstitülü Halil Vural Öğretmen, YKKED imecesinin önemli ismi, bir eğitim kahramanı, Köy Enstitülerinin kanatlandırdığı yoksul bir köy çocuğu. 1928 yılında Çine-Karakollar köyü doğumlu, mübadele ile gelmiş yoksul bir ailenin çocuğu. Çok küçük yaşlarda sırayla anne ve babasını kaybeder, yoksul ve sıkıntılı bir çocukluk dönemi başlar.

İlkokul sonrası köyün ağasının yanında boğaz tokluğuna çalışırken Kızılçullu Köy Enstitüsü onun için umut olur, ışık olur. Köy Enstitülerinin en değerli kazanımlarından birisi yoksul halk çocukları ve kız öğrenciler için pozitif ayrımcı eğitim kurumları olması gerçeğidir.

1940’lı yıllarda dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan-Âli Yücel’in “…kendi kendine açıp solan çiçek bırakmayacağız” sözü enstitülerde karşılık buluyor, yankılanıyordu. Halil Vural için Kızılçullu Köy Enstitüsü de bir umut ve kurtuluş olmuştu, tüm enstitülü halk çocukları gibi. Halil Vural ilk üç yıl Kızılçullu Köy Enstitüsünde “iş içinde eğitim” ilkeleriyle şekillenir ve daha sonra Kızılçullu Köy Enstitüsü öğrencilerinin emekleriyle kurulan Ortaklar Köy Enstitüsünün öğrencisi olur. 1948 yılında mezun olduktan sonra öğretmen ve ilköğretim müfettişi olarak Tonguç’un “Köyün içten canlandırılması” imecesine katılır.

Köylerde öğretmenliğin yanı sıra modern tarım ve hayvancılığın, kooperatifçiliğin yerleşmesi çabalarına büyük emek verir. Eşi ile Çine Halkevinde evlenir, DP dönemini mücadeleler, soruşturmalarla geçirir. Üç kızının da iyi eğitimi alması için çabalarlar, Çine’de dergi çıkarır, demokratik öğretmen hareketinde önce Ege Bölgesi Köy Öğretmen Derneğinde, sonra TÖS ve TÖB-DER ‘de yer alır.

Aydın’dan senatör adayı olur, şiirler yazar, duygularını düşüncelerini hep ifade etmeye çalışır. Emeklilik süreçleri sonunda da İzmir’e yerleşir.

Halil Vural Öğretmen’imle ilk karşılaşmam ve tanışmam 1990’lı yılların başında üyesi olduğumuz konut yapı kooperatifinde gerçekleşti. Genel kurullarda divan başkanı olurdu, biraz sert bir görüntüsü vardı ama toplantıları başarıyla yönetirdi. Köy Enstitülü emekli ilköğretim müfettişi olduğunu o yıllarda öğrenmiştim.

Sıkıntılı geçen kooperatif sürecini hep birlikte oluşturduğumuz dayanışma ile tamamlamıştık. Bu dayanışmada Halil Amca’yı daha yakından tanıma olanağı bulmuştum. Daha sonra evlerimiz bitti, karşılıklı iki apartmanda komşu olduk. Onların torunlarının adları da kızlarımınki gibi Pınar ve Irmak idi. Kızlarım da Halil Amca ve Melahat Teyze’yi çok sevmişlerdi, okul dönüşlerinde onlara merhaba demeden geçmezlerdi. Anadol arabası vardı ve yaz aylarında Kuşadası’na yazlığa giderler, yaklaşık tüm yazı orada geçirirlerdi.

17 Nisan 2000 tarihinde İzmir Hasan Sağlam Öğretmenevinde Eğit-Der’in düzenlediği Köy Enstitülerinin 60. kuruluş dayanışma yemeği vardı. Sevgili babamın Kızılçullu Köy Enstitüsünden bir sınıf arkadaşına plaket vermek için beni sahneye davet etmişlerdi. Plaketi verdikten sonra 1978 yılında kaybettiğim babamın sınıf arkadaşına plaket vermekten duyduğum coşkuyu, sevinci ifade eden kısa bir konuşma yapmıştım. Salonda benim gibi babasını, annesini kaybetmiş enstitülü ailelerin çocukları vardı. Salondaki masalarda yaptığımız kısa konuşmalarla onların aziz hatıralarını yaşatmak için örgütlenme fikri çıkıverdi ortaya. Halil Amca da yanı başımızdaydı;

“Ben İzmir’deki tüm Köy Enstitülü ailelere ve onların çocuklarına ulaşırım” dedi. Liste hazırlama görevi Halil Amca’daydı. Yemekte ortaya çıkan “Enstitü bayrağını-ışığını geleceğe taşımak” fikri için Halil Amca imeceyi başlatmıştı.

Kısa bir süre sonra Hasan Sağlam Öğretmenevinde müdür yardımcısı arkadaşımız Ruhi Sayman’ın da katkısıyla iki yüz katılımcı ile üç toplantı gerçekleşti. Son toplantıda 12 kişilik kurucular kurulu oluştu. Bu kurul kuruluş bildirgesi ve tüzük hazırlayacaktı. Kurucular kurulunda Prof. Dr. Egemen İdiman, Prof. Dr. Oğuz Makal, Doç. Dr. Güzel Yücel, Prof. Dr. Kemal Kocabaş Mesut Güngör, Ruhi Sayman, Canan Alper, Raziye Şahin, Ayşe Benzer, Etkin Kanar, Alev Dağhan, Ülkü Yalçın, Nazan Yeşil ve Ülkü Alkan arkadaşlarımız yar aldı. Tüzük ve kuruluş bildirgesi hazırlığı yaklaşık altı ay sürdü. Tüm buluşmalar öğretmenevinde oluyordu. Önce çalışıyor sonra hep beraber yemekte beraber oluyorduk. Halil Amca da hep bizimleydi. Halil Amca, bu buluşmalarda zaman zaman şiir okurdu. Okuduğu şiirler büyük bir çoğunlukla enstitü ve Cumhuriyet temalı olurdu.

Bir gün sevgili Güzel Yücel “Halil Amca sen hiç aşk şiiri yazmadın mı?” diye sormuştu ve hep beraber gülüşmüştük. Daha sonra da bu espri “Halil Amca yağmur var mı?” şekline dönüştü. Çalışmalar yoğunlaştı ve Aralık 2001’de tüzüğü teslim ettik. Dernek kurulmuştu ve Sevgili Tolga Çandar’ın da katıldığı bir yemekle İzmir kamuoyunun karşısına çıkmıştık. Arkadaşlar ilk toplantıda derneğin başkanlığı için beni önerdiler ve YKKED imecesi Halil Amca’nın büyük emeği ve desteği ile enstitü ışığını günümüze taşımak adına çalışmalarına başladı.

2001 yılından 2021 yılına kadar geçen süreçte Halil Amca hep derneğin kurucusu olarak aramızdaydı. Zaman zaman farklı düşündük, tartıştık ama hep beraber davranmayı bırakmadık. 2003 yılında Yeniden İmece dergisini yayınlamayı ve şubeleşme sürecini başlattık. Halil Amca derginin yazarıydı artık. Tüm İzmir’e dolaşıyor, dergiyi tanıtıyordu. Şubelerin kuruluş süreçlerinde de hep beraberdik. İzmir şubesinde ona gereksinmemiz oldu ve iki dönem başkanlık yaptı. Derneğe yer edinme çalışmalarında bizlere olağanüstü katkılar sağladı.

Nisan 2015’de hep beraber “YKKED-Dr.Engin Tonguç İmece Evi”’nin açılışını gerçekleştirdik. YKKED, şimdi yirmi yaşında. Bu yirmi yıl, enstitülerin topluma anlatılmasına yönelik sempozyumlar, çalıştaylar, paneller, Aydınlanma Buluşmaları, yeni kitaplar, 17 Nisan kutlamaları, Aydınlanma Onur Ödülleri, basın bildirileriyle geçiverdi. Halil Amca yoğun olarak bu çalışmalarda hep yer aldı. Enstitülü öğretmenlerden fotoğraflar toplayıp 21 Köy Enstitüsünü içeren bir fotoğraf sergisi de hazırladı.

Halil Amca ve ailesi altı, yedi yıl önce önemli bir acı, üzüntü yaşadı, küçük kızları Serap Hanım’ı kaybettiler. Kendi sağlık problemleri yoğunlaştı. Tüm bunlara rağmen hayata tutunmayı ve yaşam sevincini hiç bırakmadı. Disiplinli bir yaşam tarzıyla hiç sigara içmiyor ve sabah sporlarını ihmal etmiyordu. Tansiyon hastası ama, her gittiğimiz yerde tuzsuz yemeğe çok dikkat ederek sağlığına özen gösteriyordu. Şiir yazmayı da, tutumlu, özenli bir yaşam tarzını da hiç bırakmıyordu. Halil Amca ile çalışmak hem zor, hem de kolay, onu anlamak önemliydi. Hep kendini ifade etmek ile ilgili beklentileri vardı. Bazen zamanlama, planlama problemleri nedeniyle bu konularda ayrıştığımız anlar oluyordu. Ama biliyoruz ki ikimiz de derneği geliştirmek, yüceltmek derdindeydik.

Halil Amca tüm yaşamını enstitülere borçlu olduğunu hissediyordu ve bu nedenle kendini enstitü davasına adamıştı adeta. Bu çok saygın bir davranıştı… Her gün derneğe uğrar ve yapılanları izler, dernek çalışanı arkadaşlarımıza bizlere iletmeleri için görüşlerini ifade ederdi. Son yıllarda epeyce yoruldu, biyolojisi Halil Amca’yı zorluyordu.

Halil Vural Öğretmenim, enstitü kazanımlarını yaşamına aktarmıştı. Dernek geceleri Halil Amca’nın Çökertme oynaması, Yenice Yolları türküsü ve Ziraat Marşı söylenmeden bitmezdi. Müzik dağarcığı çok zengindi ve saz, mandolin de çalıyordu. Enstitülerdeki sanat imecesi ve yazma becerisi kazandırma süreçleri onu dönüştürmüştü.

Çocukluğu acı, yoksulluk ve travmalarla geçen bir halk çocuğu enstitünün ona kazandırdığı becerilerle hayatı başarmıştı. Bizleri bularak, yan yana getirerek oluşan 23 şubeli YKKED imecesinde Halil Vural Öğretmen’imin büyük emeği tartışılamaz bir gerçekliktir.

YKKED, Halil Amca’nın büyük emeğine duyduğu saygı adına yazdığı “Karanlıktan Aydınlığa Köy Enstitüsü Işığı” kitabını 2015 yılında onurla yayımlayarak onu selamladı.

Halil Vural Öğretmenimi bugün sonsuzluğa uğurlarken dilimde onun çok sevdiği “Yenice Yolları” türküsünün “Yenice yolları bükülür gider/Zülüf ak gerdana dökülür gider/Yiğidin sevdiği güzel olunca/Ömrü ardı sıra sökülür gider” sözleri dilimdeydi.

İlerici, Cumhuriyetçi yaşam çizgisiyle, duruşuyla, tarzıyla hep bir Köy Enstitülü olarak yaşamaya özen gösteren Halil Amca, YKKED ailesi tarafından hiç unutulmayacaktır.

Anısına, emeğine saygıyla selamlıyorum…

          Kemal Kocabaş

         2021.02.03

 

 

 

TÜRKİYE HAYALİ

Hedefteki üniter, laik Cumhuriyet: .   ABD'NİN YENİ TÜRKİYE HAYALİ   . .    Samuel Huntington, “ Medeniyetler Çatışması ” adlı kitab...