21 Mart 2021 Pazar

Demokrasi Kavramına Bakış

    Demokrasi Kavramına Bakış

·       Yunanca demos, (insanlar), ve kratos, (yönetmek), sözcüklerini birleştirerek demokrasi ya da demokratia terimini ilk kullanan Yunanlılar –büyük ihtimalle Atinalılar- olmuştur.

·       Eski Yunanca’da dēmos “halk”ın yanısıra, “yoksul halk kitlesi” ve “vatandaşlık” anlamına da gelmektedir.

·       Dahl’ın yönetmek olarak tanımladığı kratos aynı zamanda “kural”, “güç”, “otorite”, “iktidarı kullanmak” (yönetmek) ve “egemen olmak” anlamlarına da gelmektedir.

·       Demos sözcüğünün Atina’da genellikle bütün Atinalılar, bazen de halk, hatta kimi zaman sadece fakir insanlar anlamına gelmesi de ilginçtir.

·       Anlaşılıyor ki demokrasi sözcüğü, onu eleştiren aristokratlar tarafından kendilerinin yönetimdeki kontrolünü savaşarak ellerinden alan sıradan halkı küçük gördüklerini göstermek için kullandıkları bir sıfattı.

·       Bu tanımlardan hareketle sözcük anlamına göre demokrasiyi “halk iktidarı” veya “iktidarın halka ait olması” şeklinde tanımlamak mümkündür.

·       Demokrasi terimi aynı zamanda bir ideali temsil etmektedir.

·       Daha gelişmiş bir tabirle yöneticilerin adil, özgür ve düzenli seçimler yoluyla halk tarafından ve halkın içinden seçildiği yönetim biçimi olarak ifade edilebilir

·       Demokraside bir soyun veya ailenin bu tür imtiyazlara sahip olması ve egemenliği ve otoriteyi kendi ailelerine devretmesi kabul edilemez.

·       Demokrasilerde yerel ve ulusal düzeyde egemenlik hakkını kimin kullanacağına ve kimin yöneteceğine bir aile değil vatandaşlar karar verir.

·       Demokraside halk en üstteki siyasi otoriteyi temsil etmektedir.

·       Yasaların yapılması ve siyasi kararların alınması, ülke yönetimi ile ilgili politikaların belirlenmesi parlamentoda çoğunluğu gerektirir.

·       Ancak bu çoğunluğun istediği her şeyi yapması ve azınlıklara dilediği gibi davranması anlamına gelmez.

·       Demokratik bir yönetimde azınlıkların hakları da çeşitli şekillerde korunmaktadır.

·       Demokratik bir yönetimde; her vatandaş, devlet dahil hiç kimsenin ondan alamayacağı ve dokunamayacağı, bazı temel haklara sahiptir.

·       Bu haklar, uluslararası hukukun garantisi altındadır.

·       Her vatandaş dilediği dine dilediği gibi inanmak ve dilediği gibi düşünmek ve düşündüklerini ifade etme veya ifade etmeme haklarına sahiptir.

·       Yani demokrasilerde din ve vicdan hürriyeti, düşünce ve ifade özgürlüğü vardır.

·       Herkes dilediği gibi inanmanın yanı sıra inançlarını yaşama ve pratikte uygulama haklarına sahiptir.

·       Her birey (küçük bir grup veya azınlık gruplarına dahi mensup olsa) kendi kültürünü yaşama ve yaşatma ve geliştirme hakkına sahiptir

·       Bir yerde demokrasinin olduğunun kabul edilebilmesi için; insan hakları, azınlıkların korunması, devletin ve ekonomik iktidar merkezlerinin iktidarının sınırlandırılması gerekir. Siyasal kurumlar bağlamında demokraside üç ilke önemlidir:

- İktidarın saygı duyması gerektiği temel hakların kabulü, yöneticiler ve siyasetlerinin toplumsal temsiliyeti ve yurttaşlık, yani hukuk üstüne kurulu bir topluluğa aidiyet bilinci.

- Demokrasi; çoğulculuk, şeffaflık ve katılımcılık temelinde işlevsel olan bir sistemdir.

- Bir demokraside, ulusal ve yerel düzeyde seçilmiş temsilciler vatandaşlarını dinlemek ve onların ihtiyaçlarına cevap vermek zorundadırlar.

- Seçimler yasalarda belirtilmiş olmalı ve yasalarda belirtildiği gibi düzenli aralıklara yapılmak zorundadır.

- Bir yönetimin demokrasi olarak kabul edilebilmesi için genel kabul gören bir takım ilkeleri vardır.

- Kişi-toplum ilişkilerinin belirlenmesi sürecine halkın (veya en azından belli bir yaşın üzerindeki halkın) tümüyle katılması;

- Azınlık haklarına saygılı bir çoğunluk yönetiminin sağlanması;

- Kişi ait hak ve özgürlüklerin korunması;

- Toplumun tüm üyelerine fırsat eşitliğinin sağlanması.

- Adayların özgürce belirlendiği düzenli seçimlerin yapılması,

- Evrensel insan haklarının tanınarak güvence altına alınması,

- Karşıt görüşlere sahip siyasal parti kurma özgürlüğü ve olanağı.

- Muhalefetin iktidar olabilme özgürlüğü ve olanağının olması.

- Erkler ayrılığı

- Yargının bağımsızlığı

- Düşünce ve ifade özgürlüğü.

- Basın özgürlüğü.

·       Neden halk veya vatandaş yerine seçmenler ifadesi kullanılmamaktadır?

·       Demokrasinin en önemli özelliği vatandaşların özgürce kamusal hayata katılabilmesidir.

·       Vatandaşların siyasi liderlerin ve temcilerin yetkilerini nasıl kullandıklarını gözleyebilmeleri için kamunun bütün sorunları hakkında bilgilendirilmeleri ve kendi görüş ve çıkarlarını özgürce ifade edebilmeleri gerekmektedir.

·       Seçimlerde oy kullanmak vatandaşların önemli yurttaşlık görevlerinden biridir.

·       Ancak vatandaşın "bütün adayları özgürce dinleyebilme ve özgürce dinleyebildiği adaylar arasından temsilcilerini seçebilme olanağının" da olması gerekir.

·       Yine aynı şekilde dileyen vatandaşların diledikleri partiye veya derneğe ve kuruluşa üye olabilmeleri, seçim kampanyalarına katılabilmeleri, propaganda yapabilmeleri bunlarla ilgili toplantı ve gösteriler düzenleyebilmeleri eşit olanaklar dahilinde mümkün olabilmelidir.

·       Siyasal katılmanın en önemli yanlarından biri de vatandaşların sadece seçimlere katılması değil aynı zamanda sivil toplum olarak adlandırılan dernek, kurum ve kuruluşlara serbestçe üye olabilmesidir.

·       Bu insani örgütler son derece değişik inanç ve çıkarları ifade edebilir, meslek kuruluşları ve dernekleri, kadın ve öğrenci örgütleri ve insan hakları örgütleri gibi çeşitli kuruluşlar olabilirler.

·       Kadınların sivil ve siyasal hayata etkin olarak katılabilmeleri ve temsil edilmeleri de bir demokrasi için son derece önemlidir.

·       Kadınların eşit ve özgürce sivil ve siyasal hayata katılarak ortak çıkarları etrafında örgütlenebilmeleri ve ortak hareket edebilmeleri de sivil toplum kuruluşlarının bilinçlendirilmesi ve eğitilmesinden geçer.

·       Demokraside sivil ve siyasal katılım tamamen gönüllü olmalıdır.

·       Hiçbir grup veya insan kendi iradesine rağmen, katılım konusunda zorlanamaz.

·       Ancak siyasi partiler demokrasinin hayati organları olduğundan vatandaşların siyasi partilere üye olması demokrasileri güçlendirir.

·       Ancak hiç kimse zorla veya bazı çıkarları tehdit edilmek suretiyle bir siyasi partiye üyeliğe zorlanamaz veya üyeliği engellenemez.

·       Katılım tamamen gönüllü, barışçıl ve yasalara uygun bir şekilde olmalı ve değişik görüşlere hoşgörülü olunmalıdır.

·       Demokrasilerde insanlar siyasi liderleri ve temsilcilerini eleştirmekte özgürdürler.

·       Basın ve ifade özgürlüğü vardır.

·       Medya organları ve vatandaşlar seçilmişlerin ülkeyi nasıl yönettiklerini diledikleri gibi gözlemek ve eleştirme özgürlüğüne sahiptirler.

·       Her türlü siyasi görüşü ve devlet işlerini değişik açılardan yorumlayan değişik, alternatif kitle iletişim araçları mevcuttur. İnsanlar her türlü siyasi parti, dernek ve sivil toplum kuruluşunun yanı sıra diledikleri sendikalara da üye olmakta serbesttirler.

·       Vatandaşlar ülkede diledikleri yere göç etmekte ve yaşamlarını organize etmekte özgürdürler.

·       Diledikleri zaman diledikleri yerlerde toplanarak diledikleri konularda görüş ve düşüncelerini açıklayabilir ve hükümetin beğenmedikleri her türlü politika ve kararlarını eleştirebilir ve protesto edebilirler.

·       Ancak herkes bu haklarını barışçı yollarla, özgür ve demokratik yasalar kapsamında ve başkalarının haklarına saygı çerçevesinde kullanabilir.

·       Bu hakları şiddete başvurarak kullanmak demokrasi ile bağdaşmaz.

·       Demokrasilerde bütün vatandaşların temel hakları devletin ve hiç bir otoritenin geri alamayacağı şekilde güvence altına alınmıştır.

·       Bu haklar uluslararası hukuk tarafından teminat altına alınmıştır.

·       Her ne kadar parlamentolarda kararların pratikte çoğunluğun oyu ile alındığı yönetim şekli olarak bilinse de demokrasi çoğunluğun egemenliği değildir.

·       Demokrasilerde yasalar, politikalar ve kararlar parlamentonun çoğunluğuna dayanır. Fakat bu çoğunluğun ve devletin dilediğini yapabilmesi anlamına gelmez.

·       Zira çoğunluğun dilediğini yapması çoğunluğun diktatoryası anlamına gelir ki bu da demokrasi ile bağdaşmaz.

·       Siyasal gücün yönetilenlerin rızasına dayanması hususunda çoğunluğun iradesinin dikkate alınması söz konusudur.

·       Ancak çoğunluğun rızası temel hakların çiğnenmesiyle sonuçlanacak bir tahakküme dönüşmemelidir

·       Bu tahakkümün engellenmesi için ise demokratik yönetimler; hukuk ve kurum kültürünü güvence altına alan erkler veya kuvvetler ayrılığı ilkesini geliştirmiş ve kurumsallaştırmıştır.

·       Kuvvetler ayrılığı ilkesi yasama, yürütme ve yargı kurumlarının, devletin farklı organlarında bulundurularak iktidarın tek elde toplanmasını engellemek ve bu üç kurumun birbirlerini denetleyebilmesini sağlamak anlamına gelir.

·       Kuvvetler ayrılığı devletin, "yasama, yürütme ve yargı" işlevinin birbirine karşı "bağımsız organlar" tarafından görülmesidir.

·       Demokrasilerde her tülü azınlıkların hakları evrensel insan hakları beyannamesi gibi çeşitli uluslararası sözleşmelerle güvence altına alınmıştır.

·       Dolayısıyla çoğunluk yasa yaparken, politikalar belirleyip kararlar alırken her türlü azınlığın uluslararası sözleşmelerde belirlenmiş olan haklarına saygı göstermek zorundadır.

·       Demokrasi bireyler tarafından bireylerin istekleri ile değil yasalar tarafından değil yönetilen bir sistemdir.

·       Bir demokrasilerde, vatandaşların haklarını koruyan, düzeni sağlayan ve hükümetin gücünü sınırlayan hukukun üstünlüğü mevcuttur.

·       Tüm vatandaşlar kanun önünde eşittir.

·       Hiç kimseye dil, din, ırk veya etnik grubundan, cinsiyetinden veya cinsel tercihinden dolayı ayırımcılık uygulanamaz.

·       Her türlü ayırımcılık yasalarla yasaklanmıştır.

·       Hiç kimse, bağımsız mahkemeler tarafından adil bir şekilde yargılanmadan cezalandırılamaz, hapsedilemez veya sürgüne gönderilemez.

·       Gözaltına alınan herkes suçunun ne olduğunu bilme hakkına sahiptir.

·       Hakkındaki iddialara rağmen herkes suçlu olduğu kanıtlanıncaya kadar suçsuz sayılır.

·       Herhangi bir suç ile itham edilen herkesin en hızlı şekilde bağımsız ve tarafsız mahkemeler tarafından yargılanma hakkına sahiptir.

·       Hiç kimse önceden yapılmış ve ilan edilmiş yasalar dışında vergilendirilemez ve hakkında dava açılamaz.

·       Demokrasi, aynı zamanda güçler ayrılığını, bireysel hakların güvence altına alınmasını ve özel yaşamın korunmasını sağlar.

·       Bu bağlamda, demokrasi, fikirlerin ve çıkarların çeşitliliğini varsayar.

·       Çeşitliliğe saygı, demokrasinin, çoğunluğun azınlıklar üzerindeki diktatörlüğüyle bir tutulamayacağını dile getirir.

·       Dolayısıyla, demokrasi azınlıkların ve muhaliflerin var olma ve kendilerini anlatma hakkını kapsamalı ve aykırı fikirlerin anlatımına izin vermelidir.

·       Demokrasilerde hiç kimse hukukun üstünde değildir.

·       Kral veya devlet başkanı dahi olsa herkes yasalar önünde eşittir.

·       Yasalar ve mahkemeler tarafsız, adil ve tutarlı bir şekilde hükümetin diğer kurumlarından bağımsız olarak çalışırlar.

·       Sebebi her ne olursa olsun her türlü işkence, baskı, zalimane ve insanlık dışı muamele kesinlikle yasaktır.

·       Hukukun üstünlüğü hükümetin gücünün ve her şeyin üstündedir.

·       Hiçbir hükümet ve yetkilisi bu sınırları ihlal edemez.

·       Hiçbir devlet yetkilisi, başbakan ve bakan ve hiçbir siyasi parti temsilcisi bir hakime veya mahkeme heyetine nasıl davranacağı, nasıl karar vereceği konusunda talimat veremez veya istekte bulunamaz.

·       Hiçbir devlet yetkilisi veya kamu görevlisi yetkilerini kendisini, aile üyelerini veya istediği kişileri zenginleştirmek için kullanamaz.

·       Mahkemeler tarafından suçlu bulunan her kim olursa olsun cezalandırılır.

·       Halk birbiri ile rekabet eden siyasi partiler yoluyla, özgür ve adil, ulusal ve yerel seçimler yoluyla kendisini yönetecekleri seçer.

·       Demokrasilerde her vatandaşın hiç kimsenin elinden alamayacağı bazı temel hakları bulunmaktadır.

·       Demokrasilerde yasama ve yürütme için çoğunluk şartı aranır.

·       Peki, azınlıkların hakları ne olacak?

·       Dünyanın birçok ülkesinde nüfusun yarısına yakınını oluşturan kadınlar neden siyasal temsilde yüzde elli oranında temsil edilmezler?

·       Demokrasinin günümüzde karşılaştığı sorunlar ve demokrasiye yönelik eleştiriler nelerdir?

·       Demokrasi "eşitliği mi liyakatı mı" esas alır?

·       Seçimle iktidara geldiklerini dolayısıyla demokratik yönetime sahip olduklarını savunan Saddam Hüseyin, Hüsnü Mübarek ve Beşar Esad yönetimleri de demokrasi olarak kabul edilebilir mi?

·       Veya seçme ve seçilme hakkını kullanmak bir yerin demokrasi olması için yeterli midir?

·       Düzenli ve özgür seçimlerin yanı sıra erkler ayrılığı, hukuk devleti, düşünce ve ifade özgürlüğü, sivil toplumun katılımı ve özgür medya demokrasi için neyi ifade eder?

·       Veya demokrasinin eksikleri ve eleştirilen yanları nelerdir?

·       Sanayi ve iletişim devrimleriyle birlikte toplumların geçirdiği değişim ve bu süre zarfında oluşan tecrübeler demokrasinin daha geniş ve kapsamlı tanımlara konu olmasına neden olmaktadır

Neden demokrasiyi desteklemeliyiz?

1. Demokrasi zalim ve kötü otokratların yönetime geçmesini engellemeye yardımcı olur.

2. Demokrasi vatandaşlarına demokratik olmayan sistemlerin sağlamadığı ve sağlayamayacağı pek çok temel hakkı sağlamayı garanti eder.

3. Demokrasi vatandaşlarına mümkün olan alternatiflerinden daha geniş bir kişisel özgürlük alanı sağlar.

4. Demokrasi insanların kendi temel çıkarlarını korumalarına yardımcı olur.

5. Sadece demokratik bir hükümet insanların kendi kaderini tayin etme özgürlüklerini yaşayabilmeleri, yani kendi seçtikleri kanunlar uyarınca yaşayabilmeleri için azami fırsatı tanıyabilir.

6. Sadece demokratik bir hükümet ahlaki sorumlulukların yerine getirilebilmesi için azami fırsatı tanıyabilir.

7. Demokrasi insanı, gelişimi mümkün olan herhangi bir alternatifinden daha çok destekler.

8. Sadece demokratik bir yönetim göreceli olarak daha çok politik eşitlik sağlar.

9. Modern temsili demokrasiler birbirleriyle savaşmazlar.

10. Demokratik bir yönetime sahip olan ülkeler demokratik olmayanlardan daha zengindir.

·       Ancak bu popülarite demokrasinin kusursuz bir yönetim biçimi olduğu anlamına gelmez. Günümüzde bu kadar popüler olan demokrasiye yönelik elbette eleştiriler de bulunmaktadır.

·       Siyasetçilerin eylem kapasitelerinde bir düşme olduğu ve siyasetçilerin gittikçe prestij kaybettikleri gözlenmektedir.

·       Bu durum siyaset ve siyasetçilerle birlikte demokrasinin meşruiyetinin de gittikçe sorgulanır hale gelmesine neden olmaktadır.

·       Geniş kitleler, pasif bir şekilde kamuoyu yoklamalarına katılmak yerine, etkili bir şekilde önemli siyasi tartışmalara katılmalı ve gündemi belirlemeli, siyasi olaylar ve konularla ilgili bilgi sahibi olarak sürece dahil olmalıdır.

·       Kendi kendini tatmin etme ve endişeleri ortadan kaldırma gibi bir gönül rahatlığı getiren yaygın yaklaşımın tercih edilmesi, demokrasinin zayıflamasına neden olan yolları ortaya çıkartmaktadır.

·       Uzun yıllar ezilen kesimlerin mücadeleleri ile birlikte önemli gelişmeler ortaya çıkaran demokrasi, popülerliğinin doruk noktasına ulaştığı günümüzde aynı zamanda ciddi eleştirilere de maruz kalmaktadır.

·       Özellikle güçlülerin değerleri çarpıtarak kendi lehine kullanması ve kavramların içini boşaltması, demokrasiye yönelik eleştiri ve şüpheleri geliştirmektedir.

·       Ancak buna rağmen hala demokrasiden daha iyi bir sistemle tanışmamış olmamız ve demokrasinin kendisinin eleştirisini de kendisinde barındırması ve bu konuda tutucu olmaması varlığına ve prestijine güç katmaktadır.

·       Bu durum, demokrasinin bu sorunlarla baş edecek potansiyeli içinde barındırdığını da göstermektedir.

·       Buna karşın demokrasinin işleyebilmesi ve temel prensiplerinin uygulanabilmesi için gerekli önlemlerin alınması ve yeni kurumların oluşması da gerekmektedir.

·       Demokrasinin işleyebilmesi için vatandaşların sadece siyasal haklarını kullanması yetmez.

·       Vatandaşların aynı zamanda demokrasinin kural ve prensiplerine uyması ve bu kural ve prensiplerin işleyip işlemediğini kontrol etmesi de gerekmektedir.

·       İnsanların yasalara saygı göstermesi ve her türlü şiddeti reddetmesi de demokrasinin gereğidir.

·       İnsanların hükümetin kararlarını sorgulaması ve hükümetin keyfi uygulamalarını reddetmesi demokrasinin gereğidir.

·       Ancak herkesin hükümetin otoritesine saygı göstermesi de gerekir.

·       Her grup kendi kültürünü yaşayabilme hakkına sahip iken kendisinin devletin bir parçası olduğunu da unutmaması gerekmektedir.

·       Kendi görüşlerimizi ifade etme özgürlüğüne sahip olduğumuzda başkalarının da görüşlerine saygı gösterme zorunluluğu demokrasinin kendi içerisinde tutarlılığını göstermektedir.

·       Buna karşın demokrasi herkesin dilediği her şeyi elde edebildiği sistem anlamına da gelmemektedir.

·       Demokrasi ancak uyum içerisinde herkesin dilediği her şeyi toplumun diğer kesimlerinin çıkarlarıyla örtüştüğü ve kimsenin haklarını ihlal etmediği sürece elde edebileceği sistemdir. Demokrasilerde farklı ilgi alanları ve görüşleri olan gruplar birbirleriyle oturup müzakere etmeye istekli olmak durumundadır.

·       Demokrasi tıpkı bireyler gibi her grubun da (bu grup çoğunluk dahi olsa) dilediği her şeyi elde etmesi anlamına gelmez.

·       Farklı grupların farklı kombinasyonları kazanabilir.

·       Buna karşın demokrasilerde zamanla herkes bir şeyler kazanır.

·       Eğer toplumun bazı grupları sürekli dışlanır ve talepleri dikkate alınmazsa, sürekli dışlanan ve kendilerini ifade etmelerine imkan verilmeyen ve demokrasiden hayal kırıklığına uğrayan bu gruplar, zamanla demokrasiye karşı öfkelenen ve onunla mücadele eden hale de gelebilir.

·       Demokrasi barışçıl bir şekilde kendisine katılmak isteyen herkes ve her gruba açık olmalı, bütün farklılıklarıyla bütün grupların kendilerini ifade etmelerine taleplerini ve çıkarlarını dillendirmelerine olanak sağlanmalıdır.

Demokrasi Kavramına Eleştirel Bir Bakış

Murat Aktaş

Doç. Dr., Muş Alparslan Üniversitesi, İİBF, Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü – Muş / Türkiye. e-mail: m.aktas@alparslan.edu.tr

https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/20450

========================================= =====================================


18 Mart 2021 Perşembe

ÇANAKKALE SAVAŞI

 ÇANAKKALE SAVAŞI

- I. ANLAMI.

18 Mart 1915 Çanakkale Deniz Zaferi'yle Çanakkale Savaşının, Türk Milletinin yiğitlik ve kahramanlıklarla bezenmiş muhteşem tarihinde, seçkin bi r yer i vardır. 18 Mart 1915 günü, Türkler gerçekten bir ölüm - kalım savaşı yapmışlardır.

Bu savaş

1. Cihan harbinin parlayan bir yıldızıdır. Türk' ün ve Mustafa Kemal'in gücünü, büyük devletlere karşı, insanın göğsünü kabartacak biçimde gösteren bir savaştır. Buna karşılık, saldıran devletler için tam bi r yenilgidir.

2. Çanakkale savaşı; deniz, kara ve küçük hava harekâtı ile bir bütün teşkil etmektedir.

Deniz ile kara muharebeleri, birbirinden önemli, değerli sonuçlar doğuracak, yiğitlikleri sergileyecek niteliktedir

3. Çanakkale Savaşı, «Şark meselesinin» bir evresinde gerçekleştirilmesinden ibaret halkayı oluşturucu niteliktedir. Başka bir deyişle Osmanlı İmparatorluğunu çökertmek, topraklarını paylaşmak amacını taşıyordu.

- II. ÖNEMİ

Çanakkale savaşının doğurduğu olumlu sonuçlar, onun önemini gözler önüne sermektedir. Bunlar olmasaydı, bugün Türk Devleti çok muhtemel olarak mevcut olmazdı.

- III . ÇANAKKALE SAVAŞININ SONUÇLARI.

1. Çanakkale muharebeleri, Mehmetçiğe ölümsüzlük, yetenekli Türk kumandanlarına şan, şeref kazandırmıştır. Bunların başında Mustafa Kemal gerçeği vardır. Arıburnu olmasaydı, belki de Mustafa Kemal istiklâl savaşma, Cumhuriyete ve Devrimlere giden yolda büyük Türk Milletini birleştirme imkânını bulamayacaktı.

Bu muharebelerde dehâsını ispat etmesi, buna imkân bulması, ona Milletinin kalbinde apayrı bir yer açmış, Mustafa Kemal adıyla sonsuza dek gönüllerde yaşamasını sağlayacak «büyük»lüğü kazandırmıştı.

2. Çanakkale zaferi, başta Enver Paşa olmak üzere, İttihatçılara da bi r süre ikbal ve kudretin zirvelerine dolanması sonucunu doğurmuş, ancak onları ölümsüzleştirmemiştir.

Çünki onlar, Mustafa Kemal'in dehâsından yoksun idiler.

3. İngilizler bakımından Çanakkale muharebeleri, bir nevi «şöhret mezarlığı» dır.

Kitchener gibi bir millî kahraman bile bu badireden hem manen hem de bedenen ölü çıkmıştır. 1915 sonlarında Çanakkaleden Londraya dönen Kitschener, artık sözleri kanun yerine geçen eski, yarı - diktatör değildir, üst üste gelen başarısızlıklar, ona birçok düşman kazandırdığı gibi, Mareşalin kendine olan güveni de kaybolmuştur, Lloyd George ve Bonar Law gibi politika kurtları, Sudan ve Güney Afrika fatihi Lord Kitchener'in etrafında entrika ağlarını örmektedirler. Gerçekten altı ay sonra gelen ölüm, onun siyasi şöhreti için bi r nevi kurtuluş olmuş, hiç değilse itibardan düşmenin acısını önlemiştir. Böylece Britanya İmparatorluğunun parlak devri de kapanmıştır. 1. Dünya harbinden galip çıkmak bile bu muazzam imparatorluğun kur ­ tulmasına yetmeyecektir. B u bakımdan Osmanlı imparatorluğunun vârisleri, Kraliçe Victoria'nın çocuklarından daha şanslı sayılabilir. Onlar, 1918 de yıkılan dünyalarını, yepyeni, bambaşka bi r düzen içinde dipdir i yeni baştan, baş mimar Mustafa Kemal'in yönetiminde kurmuşlardır; oysa İngilizler, daha uzun yıllar, sarsıntılar geçiren, orasından burasından kopan, parçalanan imparatorluklarının ölüm sancılarını çekeçeklerdir. Çanakkale macerasından ötürü, siyasî itibarı en çok sarsılan kişi ise, şüphesizdir ki Çörçil sayılmıştır. 1915 yılı, onun siyasî hayatının en alçak noktasıdır. Kendisini desteklemek, himaye etmek, yükseltmek isteyenler bile kısa bir zaman içinde ondan uzaklaşmak zorunda kalacaklar, İngilterenin yeni başvekili Lloyd George onu, İkmal vekili olarak kabinesine tekrar alabilmek için Çanakkale dedikodularının küllenmesini beklemekten başka çare bulamayacaktır. Ne var ki, insan hafızası, bu olayı hiçbir zaman unutmayacak, ta 1923 yılı seçimlerinde bile propaganda konuşmaları için kürsüye çıkan Çörçil'e halk arasından «Çanakkaleyi unuttun mu?» diye bağıranlar olacaktır.

General Hamilton'a, Çanakkaleden döndükten sonra bi r daha aktif bir görev verilmemiştir .

Çanakkale mağlubiyetinin hikâyesi, hemen her zaman onun ismiyle birlikte anılmış, fakat çok kimse ona müsamahalı davrandığı için, yenilgiden sorumlu tek kişi olarak itham edilmek şansızlığına uğramamıştır.

4. Çanakkale ile birlikte 1.Cihan Savaşı, daha sonra bazı sonuçlarda hisse sahibidir.

Gerçekten Türk Savaş gücünü, 1.Cihan Savaşındaki deneylerle öğrenmiş olan çağdaş İngiliz neslinin hükümeti, İkinci Cihan Harbine Türkleri de ortak almak için Çörçil' Türkiye'ye kadar göndermiş, bu zafer daha sonra da Türkiye'nin Nato ittifakına alınmasında rol oynamıştır.

5. Çanakkale'nin içinde yer aldığı 1. Cihan Harbine katılışımız, birlikte değerlendirecek olursa: bu savaşa Almanlarla birlikte, iştirakimiz, sonuçta yenilişimiz, tarih yazarları, siyasiler tarafından çeşitli yorumlara yol açmıştır.

Bu konuda değişik görüşler ileri sürülmüştür.

Ancak teslim etmek gerekir ki , bu sonuç Türk Milleti için çok hayırlı bi r olayın kuvvet kaynağını teşkil etmiştir.

Osmanlı Devleti, imparatorluk olarak, Devlet olarak, o dönemde Avrupanın «hasta adamı» diye anılan güçsüz, köhnemiş bir varlık sayılmaktaydı. İngiltere, Rusya, Fransa, İtalya, Yunanistan, Türk topraklarını paylaşmaya kararlı idiler.

Onun içindir ki , İngiltere, Osmanlı Hükümetinin isteğine karşı, onu bu savaşta ortak almaya yanaşmamıştır. Almanya da bunu fırsat bilmiş ve ortak olma teşebbüsünü başarıyla sonuçlandırmıştır. Osmanlı Devleti hükümetinin, bu savaşta tarafsız kalmasına imkân var mıydı?

B u soruya belki evet cevabı verilebilir, ama bu hareket zararsız bir sonuca erişse bile Türk Milleti için hayırlı olamazdı.

Türk Toplumunun tam bağımsızlık ve egemenlik içinde yepyeni, batılı temeller üzerine Devlet kurması, Cumhuriyete kavuşması, ancak bu savaşta yenilgisi ile mümkün olabilmişi:

6. Kutlama mazhariyetine eriştiğimiz bu savaş kaybedilseydi, bugün misak-ı millî sınırları içinde, gururla yaşadığımız bu topraklarda dipdiri, bağımsız, egemen, çağdaş bir Türkiye Devleti bulunmayacaktı.

7. Bu savaş kazanılmadaydı, Çarlık Rusyası'nın istilâcı orduları ve onların yerine geçenler, Türkistan'da yaptıklarını Osmanlı Devleti mensuplarına reva görmekten geri mi kalacaklardı?

Elbette değil.

8. Çanakkale müdafaası, yardımsız ve irtibatsız kalan Rus çarlığının yıkılmasına katkıda bulunmuştur.

9. İstenilen, itilâf devletlerince amaçlanan hedef, alınamamıştır.

İtilâf Devletleri için bu elbette büyük bir kayıptır. Bunun bi r mağlubiyet olduğu açıktır.

Ancak bu devletler için, bazı yararlı sonuçlar da doğurmuştur. İtilâf devletlerince iler i sürülenler şunlardır:

a) 1. Cihan Harbinin kazanılmasında, bir bakımdan yararlı olmuştur.

b) 1915 ilkbaharında Almanların Batı cephesinde yapmak istedikleri büyük taarruzdan, Almanlar bu sebepten vazgeçmişlerdir.

c) İtalyayı harbe sokmuştur.

d) Bulgaristanı, bir süre mütereddit kılmıştır.

e) İstanbul'un tehdit edilmesi, Süveyş kanalını muhafazaya yaramış, Rusları Kafkasyada, Türk tazyikinden kurtarmıştır.

Çünkü Rus Dışişleri Bakanı Sazanov: «Allahaskına bi r an önce yardımımıza gelin», diyordu.

f) Türk ordusunun yıpranması sonucu doğmuştur. Böylece Filistinde Lord Allenby'nin başarı kazanması yolu açılmıştır. Ancak belirtmek gerekir ki , tüm bunlar, Türk başkentinin zaptedilmesi ile kazanılacak mükâfatla mukayese edilemezler.

Gerçekten Kitchener bu sebeple aynen:

«İstanbul düştüğü takdirde, sadece bir muharebe değil, koskoca bir harbi kazanmış olacaksın» diyordu.

g) Burada tarafsız bir şekilde belirtmek gerekir ki itilâf Devletleri için en yararlı harekât, tahliye olmuştur. Gizlice kaçabilmişlerdir. Bu esnada Cevat Paşa «gittiler, geçemediler, geçemeyecekler» demiştir. Lord Fisher, savaş esnasında aynen «lanet olsun Çanakkale'ye... Orası mezarımız olacak» diyor.

Doğru söylemiş, gerçekten de öyle oldu. Kitchener tahliyeyi duyunca «fevkalâde bir kurtuluş oldu bu» demek zorunda kalmıştır. 

Napolyon'un «Türkler öldürülebilir; fakat mağlup edilemezler» sözü, Çanakkale'de de teyid edilmiştir.

 https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/95728    ......................................... 2021.03.18 / Gönen Çıbıkcı

17 Mart 2021 Çarşamba

Ne Mutlu Türk'üm Diyene

 Ne Mutlu Türk'üm Diyene

Alman'a Alman diyor.

Rus'a Rus diyor.

İngiliz'e İngiliz diyor.

Fransız'a Fransız diyor.

Japon'a Japon diyor.

Arap'a Arap diyor.

Sadece Türk'ten rahatsız oluyor.

Türk'e Türk diyemiyor.

Andımız'ı yasaklamaya çalışmalarının birinci sebebi budur.

İkinci sebebi ise, ki bana göre daha önemlisi, şudur…

Reşit Galip.

Rodos doğumluydu.

İtalyanlar Trablus savaşı sırasında oldu bittiye getirip Rodos'u işgal edince, henüz 17 yaşındayken doğduğu toprakları kaybetmenin acısını yaşadı…

Kayıkla Marmaris'e geçti, İzmir'e geldi.

Bugün Büyük Efes Oteli'nin karşısında yeralan ve Ticaret Lisesi olarak eğitim veren Fransız kolejinden diploma aldı, İstanbul'a gitti, Tıbbiye'ye kaydoldu, Hakikat adıyla gazete, Sivrisinek adıyla mizah dergisi çıkardı, yurtsever, özgürlükçü fikirlerini kaleme aldı.

Gönüllü oldu, Balkan Harbi'ne katıldı, yaralandı, gönüllü oldu, Kafkas cephesi'nde vuruştu, Tıbbiye'yi 1917'de bitirebildi.

Milli mücadele başlayınca, Kuvayı Milliye'ye katıldı, Aydın'da Denizli'de çarpıştı, sahra hastanelerinde hekim olarak görev yaptı.

Mustafa Kemal'le Mersin'de tanıştı.

1923 yılıydı.

Türk Ocağı'nın açık hava toplantısı için eşi Latife'yle birlikte şehre gelen Mustafa Kemal'e, padişah tahtı gibi varaklı filan iki süslü koltuk hazırlamışlardı.

Mustafa Kemal'in kan beynine sıçradı, “nedir bu maskaralık” diye bağırdı, halkın oturduğu tahta sandalyelerden iki tane çekti, Latife'yle birlikte halkın arasına oturdu.

Konuşmacılardan biri 25 yaşındaki Reşit Galip'ti.

Kürsüye çıktı.

Parmağıyla Mustafa Kemal'i işaret ederek “sen” dedi…

“Sen Gazi Paşa, sen bu milletin yalnızca kurtarıcısı, yalnızca kahramanı değilsin, sen bunlardan çok daha büyüksün, çünkü sen bu milletin ferdisin, senin asıl büyüklüğün, bütün o büyüklüklere rağmen ‘milletin ferdiyim' diye övünmendir.

Bu millet geçmişinde de hakikaten kahramanlar görmüştür, mağlubiyetleri galibiyetlere çevirdiler, milli hudutları zafer içinde genişlettiler, dahiler çıktı, bozulan devlet işleyişini düzelttiler, fakat onların, o sultanların o vezirlerin hepsi, o kadar mağrur oldular ki, artık kendilerini bu milletin bireyi saymayı, kendileri için alçalma, hakaret saydılar.

Milletin kemikleriyle kurulmuş, kanlarıyla sıvanmış saraylarda, malikanelerde yaşamayı tercih ettiler.

Bu kanlı kemik yığınları üzerinden milletlerine hakaretle baktılar.

Milleti hayvan sürüsü, kendilerini de bu sürüyü güdecek, gökten inmiş vücutlar sandılar.

Yani artık bu milletin bir ferdi olmak istemediler.

Halbuki sen…

Evrensel şanların şereflerinle beraber yine içimizdesin.

Yine ‘ben bu milletin ferdiyim' diyorsun.

Dertleşmek için yine gelip bizi buluyorsun.

İşte bu nedenle büyüksün, işte bu nedenle her büyükten daha büyük oluyorsun.

Bu milletin ferdi olmakla iftihar eden sen Gazi Mustafa Kemal Paşa, bin yaşa”

dedi.

“Sen” diye hitap etmesi etraftakileri endişelendirmişti.

Halbuki tam tersine…

İçimizden biri olduğunu özellikle belirtmek için “sen” demişti.

Mustafa Kemal'in en onur duyduğu paye, içimizden biri olmasıydı.

Gözünü budaktan sakınmayan bu Kuvvacı genç hekim, iki yıl sonra, 1925 seçimlerinde Aydın milletvekili oldu.

Halkevleri'nin kuruluşunda etkin rol oynadı.

Sonradan Türk Dil Kurumu'na dönüşecek olan Türk Dili Tetkik Cemiyeti'nin yönetiminde yer aldı.

Yıllar aktı geçti, 1931 oldu.

Mustafa Kemal İstanbul'daydı.

Hukukçularla, tarihçilerle, sanatçılarla oturulan Dolmabahçe'deki sofranın o akşamki konusu eğitimdi.

Her servis tabağının yanında birer not defteri vardı, konuklar hem sohbet ediyor, hem not alıyordu.

Yemek bahaneydi…

Demokrasi sofrasıydı.

Özgürce konuşuluyordu.

Herkes fikrini açık açık dile getiriyordu.

Lafını esirgemeyen atak devrimci Reşit Galip, masadaydı.

Ve, milli eğitim bakanı Esat Sagay'ı yerden yere vuruyordu.

Tartışılan konu, kız öğrencilerin kıyafetiydi.

Esat Sagay, kız öğrencilerin kısa kollu gömlek giymelerini, etek ve kısa çorap giymelerini uygun bulmuyordu, bunların giyilmemesi konusunda genelge yayınlamak istiyordu.

Reşit Galip ateş saçıyordu, “bu gericiliktir” diyordu.

“Devrimlerimizin en büyüğü kadınlara tanınan haklardır, kız öğrencilerimizin gömleğinden eteğinden rahatsız olmak, aslında kadın özgürlüğüne sınır çizmektir, devrimleri zedeleyecek icraatlar hoş görülemez, bu kokuşmuş kafayla devlet yürümez” diyordu.

Masanın başında oturan Mustafa Kemal müdahale etti.

Esat Sagay, Harbiye'den öğretmeniydi.

“Burada bulunmayan hocam hakkında böyle konuşmanıza müsaade edemem, onun da bulunduğu ortamda konuşursunuz” dedi.

Reşit Galip öfkeyle kafa tuttu.

“Biz karşılık beklemeden Ege dağlarında mücadele ettik, yırtık gömlekle çalışıyoruz, siz bizi azarlıyorsunuz” deyiverdi.

Sofra tel gibi gerilmişti.

Mustafa Kemal babacan bir ses tonuyla karşılık verdi, “vakit hayli ilerledi, yoruldunuz sanırım, buyrun istirahat edin” diyerek, kibarca sofradan kalkmasını istedi.

Ama, Reşit Galip geri adım atmadı, aksine iyice diklendi.

“Burası sizin sofranız değil, milletin sofrası, milletin işlerini görüşüyoruz, burada oturmak sizin kadar benim de hakkım” dedi.

Ve maalesef, ağzından daha ağır bir cümle çıktı…

Devrimleri korumak için sizden müsaade istemiyorum, hatayı yapan siz de olsanız, yüzünüze konuşurum, mesela Rose Noir'a verdiğiniz kredi mektubu, siz yazdınız diye hata olmaktan çıkmaz” dedi!

Hava iyice buz kesmişti.

Memleketin en güçlü insanı Mustafa Kemal, dünya demokrasi tarihine geçecek bir davranışta bulundu.

“Öyleyse ben kalkayım” dedi!

Kalktı, salondan çıktı.

(Reşit Galip'in Rose Noir konusundaki ithamı, bardağı taşıran damlaydı. Çünkü… Rose Noir, Beyoğlu'nda Beyaz Rus bir çiftin işlettiği gece kulübüydü, Mustafa Kemal'in uğramaktan hoşladığı favori mekanlardan biriydi, bir akşam mekanın sahipleri şikayetçi olmuşlar, İş Bankası'ndan kredi talep ettiklerini ama kendileriyle ilgilenilmediğini anlatmışlardı, Mustafa Kemal de “ilgileniniz lütfen” diye bir not yazarak, İş Bankası genel müdürüne iletmeleri için kendilerine vermişti.

İş Bankası genel müdürü Muammer Eriş, bu not üzerine, Rose Noir'in sahipleriyle görüşmüş, finansal durumlarını incelemiş ve krediyi vermemişti!

Sonra da Dolmabahçe'ye gelerek, bizzat Mustafa Kemal'e bilgi vermiş, Rose Noir'ın kredi alabilmeye uygun olmadığını, yoksa Beyaz Rus olmalarından kaynaklanan herhangi bir ön yargı olmadığını anlatmış, Mustafa Kemal de İş Bankası'nı doğru kriterlerle yönettiği için kendisine teşekkür etmişti.

Yani… Mustafa Kemal'in kredi mektubu vermesi, bu mektup üzerine kredi verilmesi filan söz konusu değildi.

Zaten, kızkardeşine, eniştesine, en yakın arkadaşlarına bile asla torpil yapmayan Mustafa Kemal'in herhangi birine ayrıcalık istemesi mümkün müydü?)

“Öyleyse ben kalkayım” dedi!

Kalktı, salondan çıktı.

Peşinden, diğer konuklar kalkıp gitti.

Reşit Galip sofrada yapayalnız kaldı.

Saat geceyarısını geçmişti, pencere kenarında bir koltuğa oturdu, sabah olmasını bekledi.

Mustafa Kemal uyandığında Reşit Galip gitmişti, genel sekreter bilgi verdi, “sabaha kadar bekledi, mahçubiyetini size iletmemizi istedi, bir de Ankara'ya gidecek kadar borç istedi, 25 lira verdik” dedi.

Mustafa Kemal'in üzüntüsü yüzünden okunuyordu, “Ankara'ya kadar gidecek adama 25 lira mı verilir, bari benim hesabımdan birkaç yüz lira verseydiniz, cebinde beş parası yok ama karakterinden taviz vermiyor, parası yok ama cesareti var” diye mırıldandı.

Bu tatsız hadise kulaktan kulağa yayıldı.

Ankara'ya dönen Reşit Galip her girdiği ortamda ağır eleştiriye uğruyordu, ölçüyü kaçırdığı için suçlanıyordu.

Tatsızlığa elbette yine Mustafa Kemal son verdi.

Bir hafta kadar sonra Reşit Galip'i yine sofraya davet etti, hemen yanındaki koltuğa oturttu, her zamanki sıcaklığıyla hiçbir şey olmamış gibi sohbet etti.

Ve bir yıl sonra…

Fikirlerini savunmak için karakterinden taviz vermeyen, zoru görünce eğilip bükülmeyen, kendisine bile kafa tutmaktan çekinmeyen bu mangal yürekli devrimciyi Milli Eğitim Bakanı yaptı!

Andımız'ı…

İşte bu Reşit Galip yazdı.

Bakanlığı döneminde üniversite reformu yaptı, medrese kalıntısı öğretim üyelerini tasfiye etti, öğretmenlere genel bütçeden düzenli maaş ödenmesini sağladı, Anadolu Medeniyetleri Müzesi'ni hayata geçirdi, maalesef zatürree oldu, bakanlığı bırakmak zorunda kaldı.

16 Mart 2021

Yılmaz Özdil

https://www.sozcu.com.tr/2021/yazarlar/yilmaz-ozdil/ne-mutlu-turkum-diyene-2-6316096/?fbclid=IwAR2WrhxyOxJjNXE3KrBIOhdvbyPuQprig63WLRS4Dft8MWLQbj3w2aJ6CmU


 

13 Mart 2021 Cumartesi

Aslında Kime "Aydın" denir

 Aslında Kime "Aydın" denir?

Geçen hafta, bir sonraki yazımızda aydın sorununu ele alacağımızı belirterek şunları sormuştuk: “Aydın nedir? Aydın kime denir? Aydınlar hep devrimci ve solcu mu olur? Sağcı aydın olmaz mı?...” Bu tartışmaya girmemizdeki esas neden, birçok okurun yazılarımızda kullandığımız “Müslüman aydın” terimini yadırgamaları ve eleştirmeleridir.

Önce temel bir soruna yaklaşımımızı ortaya koyalım: Bu yazıları yazmamızdaki amaç, bizce yanlış bilinen veya incelemeden kabul edilen veya hüküm verirken önyargıyla hareket etmeye itiraz etmektir. Tabii ki bu söylediklerim sadece küçük bir kesim için geçerlidir, ama fikirler de bu sayede billurlaşır.

AYDIN MI ENTELEKTÜEL Mİ?

Kaygılarımız var ve dolayısıyla amacımız sadece içimizdeki modern hurafeleri açığa çıkarmak değil, aynı zamanda iktidarın etki alanına girmiş dürüst insanlarla, düşünür ve aydınlarla da tartışabilmektir. Tabii ki bize kızmak isteyenler kızmaya devam edebilirler...

Bugünkü konumuz “aydın nedir ve kime denir”...

Birçok yazarımız ve özellikle de sözlük yazarları, “aydın konusu” üzerine çok sayıda makale ve inceleme kaleme almışlar. Hepsi de aydın teriminin bize Batı’daki entelektüel kelimesinden geçtiğini belirtiyorlar. Osmanlıcada kullanılan “münevver” teriminin yerine 30’lu yıllarda aydın terimi kullanılmaya başlanmış. Her iki terim de bizde olumlu anlamda kullanılıyor. Mevcut sözlüklere göre Münevver: Tenvir edilmiş, nurlandırılmış, aydınlatılmış, ışıklı demek...

Aydın ise: Işıklı, aydınlanmış, açık., anlaşılır, aşikâr, kültürlü, bilgili, münevver, ziyalı, entelektüel demek... Münevver terimine yakın ve aynı kökenden gelen başka kelimeler de vardır: münebbih (uykudan uyandıran, ikaz eden), münecci (kurtarıcı) ve münevvir (aydınlık veren, nurlandıran)...

Bazı yazar ve düşünürlerimiz “aydın kimdir” sorusuna, “eleştiren, sorgulayan, aklı rehber edinen” gibi sıfatlar yükleyerek yanıtlıyorlar.

Batı’da kullanılan entelektüel terimi ise ilk kez 19. yüzyılda (Dreyfus davasında olumsuz kullanılmış) kullanılmış ve Latince (intellectus=anlama ve kavrama yeteneği) kökenlidir. Batı dillerindeki “Intellektuel”, yani aydın terimi daha çok Rus kökenli “intelijansiya” (okumuş yazmış kesim) teriminden esinlenilerek türetilmiş...

Buraya kadar bir sorun yok, çünkü herkes buraya kadar anlaşabilmektedir.

Ancak...

Entelektüel teriminin "sosyolojik" manasını tartıştığımızda herkes bir başka yola girmektedir.

Türkiye’de esas olarak aydın derken; “iktidarı sorgulayan muhalif insan”; “ahlaklı ve vicdanlı insan”; “doğruyu ve gerçekleri dile getiren insan”; “doğru yolu ve çözüm öneren insan”; “önderlik eden ve halkı kurtaran insan” olarak anlaşılmaktadır.

Entelektüel kavramı sosyolojik (toplumsal) bir kavramdır üç tanımlama kategorisinde değerlendirilmektedir.

Eser ve etik değer üreten; Toplumsal düzeni eleştiren, düşünce ve imge taşıyıcısı; Kafa emekçilerinin bir araya getirdikleri toplumsal katmak: mühendisler, teknisyenler, yönetici unsurlar, araştırmacılar, eğitmenler ve sanatçılar...

Buradan çıkan sonuca göre Batı’da da entelektüelin ne olduğu sorununa tam bir yanıt bulunamıyor. Çünkü son yüzyılda devletlerin örgütlenmesindeki karmaşık durum, bilim adamı, yönetici, düşünce adamı, yazar ve gazeteci arasındaki farkları oldukça silikleştirmiştir.

Herkes her şeyi kısmen yerine getirince, hangi görev ve sorumluluğun ne zaman başladığı ve bittiği de karmaşıklaşmaktadır. Normalde mimar bir yapı projesi üretir, ama o söz konusu projeyle bir de mimari politikaları belirlemez mi veya yeni mimari kültürel değerlerin üretilmesini sağlayarak belli bir ideolojik etkide bulunmaz mı?

SOLDA AYDIN KAVRAMI

Anlaşılacağı gibi bugün herkes hem entelektüel hem de değil... İşin gerçeği şu ki, entelektüel (aydın) kavramı Türkçeye daha baştan “aydınlatan” olarak geçmiş ve bununla da kesin bir anlam değişikliğine uğramış.

Aydın kavramının “aydınlatıcı”, “ileriden ve akıldan yana olan” anlamına bir itirazımız yok, ancak aydın kavramı sosyolojinin toplumsal bir kategorisi olarak türetilmiş olan "entelektüel" kavramının yerine ikame edilince sorunlar yaşanmaktadır.

Yurtdışında aydın kavramıyla sosyolojik analizler yapamazsınız, çünkü bilimsel (nesnel) değildir.

Peki kullanılamaz mı, tabii ki kullanılabilir, ama genel anlamda entelektüel kavramının yerine kullanılamaz.

Bugüne kadar entelektüel kavramını inceleyenler ve onu üzerine araştırma yapanlar en çok sol ve Marksistler olmuş.

Marx yazılarında, entelektüel kavramını yer yer “kafa emekçileri” yerine kullanmaktadır; Lenin ise “devletin çalışma alanlarının çoğalması nedeniyle, gitgide daha fazla entelektüellere baş vurduğunu”ve onları “ilişki ve düşünceleriyle burjuvazinin saflarına çektiğini ve onların bağımsızlıklarını gitgide ortadan kaldırdığını” belirtir.

Yani entelektüeller, ekonomik bağımsızlıklarını kaybettikçe daha çok burjuvazinin hizmetine girmektedirler.

Entelektüel kavramıyla ilgilenen en çok Gramsci olmuş.

Ona göre “bütün insanlar entelektüeldir, ama hepsi toplumda entelektüel işlev görmezler.”!!! Gramsci’ye göre her sınıf kendi konumunu sağlamlaştırmak ve mevcut toplumsal hegemonyasını pekiştirmek için entelektüellere ihtiyaç duyar.

Dolayısıyla her sınıf, entelektüellerin oluşturduğu mevcut toplumsal havuzdan kendisine adam devşirir. Bu andan itibaren entelektüellerin görevi, hizmet ettikleri sınıfın çıkarlarını korumak, konumlarını pekiştirecek ideoloji ve argüman üretmektir.

Gramsci’ye göre “Entelektüeller doğaları gereği uzun bir süre içinde meydana gelirler ve bu nedenle de toplumun kültürel kodlarını ve geleneğini [tıpkı dünyanın bütün tarihini barındıran yer katmanları gibi] taşırlar.

Peygamberlerin, kurtarıcıların, önderlerin, sanatçıların ve düşünürlerin bunların arasından çıkmasının nedeni bu olmalıdır.

Bu konuda yararlı bir eser olarak Marksizm Sözlüğü (Yordam Kitap)’nü önerebilirim.

Kanaatimizce entelektüele sahip olmayan hiçbir devlet, yönetim, din, parti ve örgüt olamaz.

Çünkü bunlar toplumların ekmek gibi temel besin kaynağını oluştururlar.

Bunlar olmadan toplumlar da var olamaz, maddenin doğasına aykırıdır bu.

Buradan şuraya varabiliriz:

- Demek ki entelektüellerin görevi, fikir, düşünce, kavramlar ve bilinç (sanat ve edebiyat eserleri üzerinden) üretmektir. Tarihi onlar yaratmazlar ama tarihin yönünü işaret edebilirler. İnsanoğlunun oluşturduğu ilk toplumların entelektüelleri demircilerdi, din adamlarıydı, hekimler ve savaş komutanlarıydı...

Nedenini başka bir zaman tartışmak lazım.

Dolayısıyla entelektüellerin (aydınların) toplumda bir işlevleri olmaktadır, ki o da ideoloji (sanat, edebiyat, bilim, din, siyaset) üretmek ve bunun üzerinden halk üzerinde belli bir sınıfın hegemonyasını pekiştirmektir.

Eskiden beri böyledir bu...

Burada bir parantez açarak bir başka konuya temas edelim.

DÜŞÜNCE Mİ VE EYLEM Mİ?

Sol kesimin önemli bir kısmı (Kemalistler, sosyalistler vs) dünyayı, fikir ve düşüncelerin değiştirdiğini sanıyorlar.

Düşünceler önemlidir, din önemlidir, felsefe önemlidir, siyaset ve programlar önemlidir, ama toplumların değişmesinin, dönüşmesinin, yükselmesinin ve çökmesinin nedeni onlar değildir.

Bunların etkisi var ama bu sadece kısmidir.

Bir toplumun bağışıklık sistemi zayıflamamışsa, güçten kuvvetten düşmemişse hurafelere, batıl inanca açık hale gelmez.

Toplumlar, ürettikleriyle (ekonomi, siyaset, eğitim ve kültür) büyür ve yükselirler veya küçülür ve çökerler.

Düşünce ile eylem arasındaki fark, eylemin belirleyici olmasıdır.

Bazılarına garip gelecek ama yine de bir benzetmeyle açıklarsak, eğer babalarımız sadece düşünce ve fikirde kalsalardı bugün hiçbirimiz meydana gelmezdik.

Düşünce bir motivasyon nedenidir, ama esas iş eylemdir.

Günümüz Türkiye’sinin bir çöküş sürecinde olmasının nedeni de budur.

Yanlış fikirlere kapıldığımız için çökmüyoruz, çoktan yanlış yola girdiğimiz için çöküyoruz. Eğer 30’lu yıllarda toprak reformu yapılsaydı, ağalık ve onunla birlikte dinci gericiliğin zemini de çökerdi; fabrikaların kurulması kesintiye uğramasaydı kentleşme düzgün yolunda giderdi, aşırı göçler olmazdı; kadınlar üretime katılırdı; işçi sınıfı gelişerek toplumda ve siyasette etkin olurdu. Köy Enstitüleri kapatılmasaydı, irtica da gelişeceği bir toprak bulamazdı. Üniversitelerden solcu hocalar atılmasaydı, eğitim düzeyimiz böylesine yerlerde sürünmezdi. Bunların başlangıç tarihi ise 1940’lı yıllardır, emperyalizmle içli dışlı olma halidir. Temel yıkıldıkça, toplumda dinci ve şeriatçı fikirler de yayılmaya başlamıştır, tersi değil.

SOSYOLOJİK KAVRAM OLARAK AYDIN

Yeniden konumuza dönersek, entelektüel, sadece solcuların arasından çıkmaz.

Sağcıların da entelektüeli var, ama biz entelektüel terimini “aydın” terimiyle değiştirerek baştan sağcılara entelektüellik kapısını kapatmışız.

Onlara bunu reva görmüyoruz.

Bu ne sosyolojik (bilimsel) açıdan ne de gerçek hayat ve toplumsal durum açısından doğrudur.

Bu çıkmazı aşmak için de bazı düşünür ve yazarlarımız, "entelektüel ile aydın" kavramını birbirinden ayırarak çıkmazdan kurtulmaya çalışıyorlar.

Halbuki bunlar birbirinin karşılığıdır. Birçok çeviri metin de bu nedenle yanlış olmaktadır.

Batılı yazarlar entelektüeli, “sorgulayan, itiraz eden, görüş ve fikir üreten, mevcut düzenden farklı düşünen” olarak tarif eder; hatta Jean-Paul Sartre, “eylemde bulunan”ı da ekler bu niteliklere.

Sonra da şunu yazar:

-  Entelektüel, kendisini ilgilendirmeyen şeylere burnunu sokan insandır” der. (Aydınlar Üzerine)

Peki bunları sağcı ve Müslüman kişi yapamaz mı?

Sağcıların “düşünenleri, fikir üretenleri, kendisini ilgilendirmeyen işlere burnunu sokanları, sorgulayanları, mevcut durumu kabul etmeyenleri” yok mu?

Var!

Ama biz onlara “aydın” tabirini uygun görmüyoruz.

Türkçede aydın terimini kesinleştirmiş ve kazığa bağlamışız:

- Aydınlanmadan ve ilericilikten yana olan insan.

Yapılması gereken ya aydın kavramının "anlamını" genişletmektir ya da onu entelektüelin yerine "kullanmamaktır".

Nitekim Batı’nın en saygın sözlüğü, Oxford Dictionary entelektüeli şöyle tarif ediyor:

- “Entelektüel, zekasını ve analitik düşünme yetisini, mesleği gereği ya da şahsi amaçlarına erişmek için kullanan kişidir.

Entelektüel terimini sosyolojik açıdan inceleyen Batılılar, onu şöyle tarif etmektedir: 

- “Entelektüel, bilimsel, sanatsal, dinsel, yazınsal açıdan etkin olan, bu alanlarda önemli bir birikime sahip, kamusal alandaki tartışmalara eleştirel yaklaşan kişidir. Bunu yaparken de belli bir partiye, ideolojiye veya ahlaki değere bağlılık göstermek zorunda değildir.

(A Vocabulary of Culture and Society, 1983)

Ali Şeriati de aydın teriminin Farsçaya yanlış girdiğini belirtiyor ve şunları söylüyor:

- “Bu terime baştan yanlış bir anlam ve sıfat yüklemişiz. Terimin kökeni “intelijansiya”dır. Esas olarak bununla da uyanık, anlayışlı, birikimli, şuurlu bir adam akla gelir... Aydın, düşünce ve fikir konusunda çalışan bir ferttir...” (Aydın Üzerine)

Peki bizde ne yapılıyor?

Aydın kavramını entelektüel yerine kullanıyoruz, biri de çıkıp sağcıların ve müslümanların da aydınlarının olduğunu söylediğinde, onu bir tek aforoz etmediğimiz kalıyor...

İyi hafta sonu dilerim...

Sadık Usta 11.03.2017

 

https://odatv4.com/aslinda-kime-aydin-denir-1103171200.html



TÜRKİYE HAYALİ

Hedefteki üniter, laik Cumhuriyet: .   ABD'NİN YENİ TÜRKİYE HAYALİ   . .    Samuel Huntington, “ Medeniyetler Çatışması ” adlı kitab...