6 Temmuz 2021 Salı

Sigara Bağımlılığı

       Sigara Bağımlılığı

                    SİGARANIN TARİHÇESİ

Tütünün tarihçesinin 4000 yıl öncesine gittiği bilinmektedir. Amerika kıtasını keşfeden Kristof Kolomb yerlilerin çiğnediği tütünü Avrupa’ya taşımıştır.

Kırım Savaşı, Birinci ve İkinci Dünya Savaşları tütün alışkanlığının yayılmasında büyük rol oynamıştır. Osmanlılar döneminde tütünün kağıda sarılıp yakılarak içilmesi (tüttürülmesi), sigara sarma makinesinin icadı (1880) sigara içme alışkanlığının şekillenmesine yol açmıştır.

Sigara, gerek bizzat kullanan gerekse  içmeyen ancak sigara içilen ortamda bulunma sonucu  pasif olarak soluyan insanlarda çok önemli bir hastalanma ve ölüm nedenidir.

Sigara ve tütün kullanımı dünyada önlenebilir ölüm nedenlerinden en önemlisidir.

Her yıl dünyada yaklaşık 5 milyon insanın sigara ve tütün kullanımına bağlı hastalıklardan hayatını kaybettiği tahmin edilmektedir.

Sigara ve tütün kullanımının bu boyutuyla sürmesi durumunda 2030 yılında dünyada 8 milyon kişinin sigara ve tütün kullanımına bağlı hastalıklardan hayatını kaybedeceği öngörülmektedir.

Bu ölümlerin %70’inin gelişmekte olan ülkelerde olacağı düşünülmektedir.

Bir ülkede sigara ve tütün kullanımıyla mücadeleyi değerlendirmede şu değişkenlere dikkat etmek gerekir.

Bu değişkenler, yıllık sigara tüketimi, üretimi, ithalat ve ihracatının ne düzeyde olduğu, halk sağlığı açısından yapılan eğitimler, kampanyalar, tedavi olanakları, sigara ve tütün ürünlerine uygulanan vergilerin yüksek olup olmadığı, sigara ve tütün ürünleriyle ilgili doğrudan veya dolaylı reklam, promosyon, sponsorluk faaliyetlerinin yasak olup olmadığı, sigara paketlerindeki uyarıların büyüklüğü ve içeriği, sigara içilmeyen yerlerin tanımı ve yasakların uygulanıp uygulanmadığıdır.

Ülkemizde son 1-2 yıl içinde bu konularda bazı önemli ve olumlu değişiklikler gözlenmekle birlikte çalışmaların bu ilkeler çerçevesinde genişletilerek sürdürülmesi gerekmektedir.

Özellikle de gençlere yönelik eğitim ve önleme faaliyetlerine ve tıbbi uygulamalar içinde sigara bırakma tedavi birimlerinin yaygınlaştırılmasına önem verilmelidir.

NİKOTİN BAĞIMLILIĞI NEDİR?

Bağımlılık kişinin madde alımı üzerindeki kontrolünü kaybetmesini ifade eder.

Dünya sağlık Örgütü (DSÖ) madde bağımlılığını “kullanılan bir psikoaktif maddeye kişinin daha önceden değer verdiği diğer uğraşlardan ve nesnelerden belirgin olarak daha yüksek bir öncelik tanıma davranışı” olarak tanımlar.

Diğer bir deyişle madde kullanımı bireye ve topluma zarar verici düzeyde bir davranış haline gelir.

Sigara içme veya dumanının solunması zamanla kişide psişik ve fiziksel bağımlılık oluşturur.

Tütünde esas bağımlılık yapan madde nikotindir. Sigara, daha çok alışkanlık yapıcı daha az zevk verici bir bağımlılık türü olarak kabul edilmektedir.

DÜNYADA DURUM…

Sigara dünyada ve ülkemizde önemli bir halk sağlığı sorunudur.

Yüksek oranda nikotin içeren bir tüketim aracı olarak eroin ve kokain kadar şiddetli bağımlılık yapma potansiyeline sahiptir.

Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) bağımlılığı, ‘düzenli olarak günde bir sigara içme’ olarak tanımlamış, sigarayı “dünyanın en hızlı yayılan ve en uzun süren salgını” olarak gördüğünü ifade etmiştir.

Sigara içme alışkanlığı gelişmiş ülkelerde azalmakta iken, bizim gibi gelişmekte olan ülkelerde sigara tüketimi her yıl artış göstermektedir.

Günümüzde erişkinlerin yaklaşık üçte birinin sigara içtiği ve kadın nüfusunda sigara içme oranının giderek arttığı bilinmektedir.

Sigara şu anda dünyada 15 yaş üstü 1.2 milyar insan tarafından kullanılmaktadır.

2025 yılında sigara kullanan kişi sayısının 1.6 milyara ulaşması ve bunun %85’inin de düşük-orta gelir düzeyine sahip ülkelerde olması beklenmektedir.

Nikotin bağımlılığının da genel nüfusta yaşam boyu yaygınlığının yaklaşık % 20 olduğu, ABD ‘de sigara içenlerin %50-80’inin bağımlı olduğu belirtiliyor.

Gelişmiş ülkelerde, özellikle iyi geliştirilmiş sigara karşıtı kampanyalar/politikalara sahip olan ülkelerde sigara içme sosyoekonomik durum ile yakından ilişkilidir ve yoksullar, yarı vasıflı el işçileri, işsizler, iyi eğitim olanağı bulamayanlar ve bekar anneler arasında daha sıktır.

Kadınlarda sigarayı bırakma oranları erkeklere göre daha düşük, yeniden başlama oranları da daha yüksektir.

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), sigara ile bağlantılı hastalıklar nedeniyle 1950 ile 2000 yılları arasında 60 milyon insanın öldüğünü ve bunun II. Dünya Savaşı nedeniyle meydana gelen ölümlerden fazla olduğunu bildirmiştir.

Sigaranın ABD’deki ölümlerin %29’sinden sorumlu olduğu belirtilmektedir.

Geçtiğimiz yüzyılın sonunda yaşları 35-69 yaş arasında bulunan tüm insanların ölümlerinin %30'unun, 69 yaş üstündeki insanların ölümlerinin ise %14'ünün sigara içimine bağlı geliştiği tahmin edilmektedir. Yapılan çalışmalarda sigara içiminin beklenen yaşam süresini bütün yaş gruplarında 16 yıl, 35-69 yaş grubunda ise 22 yıl kısalttığı belirlenmiştir.

Japonya’da yapılan bir çalışmada, 45 yaş ve üzerindeki nüfusun tıbbi harcamalarının %4’ünün sigara kaynaklı olduğu belirlenmiştir.

TÜRKİYE’DE DURUM

Türkiye'deki erişkin nüfusun yaklaşık yarısı sigara içmektedir.

Yetmişli yıllardan bugüne gelişmiş ülkelerde sigara içim oranları azalmakla birlikte gelişmekte olan ülkelerde yükselmeye devam etmiştir.

Dünya Bankası raporlarına göre 1990-1997 yılları arasında dünyada sigara içiminin en hızlı arttığı ikinci ülke Endonezya'yı izleyen Türkiye'dir.

Sağlık Bakanlığının 1988 yılında yaptırdığı bir araştırmada 15 yaşından büyük bireylerde sigara içme oranı %43.6 iken, 1997 yılında bu oranın %50’ye yaklaştığı bildirilmiştir.

Sigara içme yaygınlığı 1988’de kadınlarda %24, erkeklerde %63 olarak saptanmıştır.

Trabzon il merkezinde yapılan araştırmada da erkeklerin %62’sinin, kadınların %32’sinin sigara içtiği saptanmıştır.

Ögel ve arkadaşlarının İstanbul’da yaşayan 707 yetişkinle yaptıkları araştırmada, katılımcıların %77’sinin sigarayı yaşam boyu en az bir kez denediğini ve %60’ının da düzenli olarak sigara içtiğini saptamıştır. Denizli’de yapılan araştırmada, sigara içme yaygınlığı yetişkin erkeklerde %50, kadınlarda %12, toplamda %30 oranında bulunmuştur.

2006 yılında Diyarbakır’ın 50 ayrı mahallesinde yaşayan 600 yetişkin ile evlerinde yüz yüze görüşme yoluyla, yapılan bir çalışmada günde en az bir sigara içenlerin oranı %50.9 bulunmuştur.

Bu oran erkeklerde %65 kadınlarda %37’dir. Sigara içmeyi ilk deneme ortalama yaşı 16 olarak bulunmuştur.

Düzenli olarak sigara içtiğini belirtenler en yüksek oranda 25-34 yaş grubundadır.

On altı yaşından önce örseleyici yaşam olayı yaşama oranı sigara içenlerde %60 sigara içmeyenlere ise %47 bulunmuştur.

Bu bireylerde ruhsal belirtiler de içmeyenlere göre daha yüksek bulunmuştur.

Kadınların eğitim düzeyi artıkça sigara içme oranı artarken, erkeklerin tam tersi bulgular elde edilmektedir. En yüksek sigara içme oranları işçiler ve işsizler arasında bulunmuştur

Psikiyatri hastalarında genel nüfusa göre sigara içmenin ve nikotin bağımlılığının daha çok görüldüğü bilinmektedir.

Bir araştırmada sigara içme oranının şizofreni hastalarında %90, bipolar bozukluk hastalarında %70, başka psikiyatrik bozukluğu olanlarda ise %45-70 arasında olduğu bildirilmektedir.

SİGARA BAĞIMLILIĞININ NEDENLERİ…

1950’li yıllarda sigaranın bağımlılık değil alışkanlık olduğu düşünülmekteydi..

1964’e kadar bu düşünce devam etmiştir. 1964’den sonra ise bağımlılık açısından sigara ilgi odağı olmaya başlamıştır.

Bağımlılık olduğu düşüncesini destekleyen verilerin başında içme örüntüsünde tutarlılık gözlenmesi, kullananların giderek sigara miktarını artırmaları, 2/3’ünde başarısız bırakma girişimlerinin olması ve sigara bırakıldığında kesilme ya da yoksunluk belirtilerinin gözlenmesi gelmektedir.

Sigara içme, özellikle nedenleri açısından önemli bir ruhsal-toplumsal sorundur.

Sigara içme oranı ile yaş dönemleri arasında ilişki saptanmıştır.

Yapılan bazı çalışmalarda 13-19 yaş grubundakilerin sıklıkla ruhsal toplumsal etkenlerle ilişkili olarak sigaraya başladığı bildirilmiştir.

Toplumsal, ruhsal ve genetik faktörlere bağlı olarak ortaya çıkan sigara alışkanlığının daha çok çocukluk ve gençlik çağında kazanılan bir davranış olduğu, aile yapısı ve sosyal desteğin sigara ve diğer madde kullanımında etkili olduğu bildirilmiştir.

Ergenlik döneminde kendisine model arayan bireyin, evde anne babadan, okulda sigara içen öğretmeninden ve arkadaşından etkilendiği belirtilmektedir.

Bedensel çalışmayı gerektiren işlerde çalışanlar arasında, zihinsel çalışmayı gerektiren işlerde çalışanlara göre, erkeklerde, ailede veya yakın arkadaşları arasında sigara içen bulunanlarda, kentsel bölgede yaşayanlarda, yüksek gelir düzeyine sahip olanlarda, ağır çalışma koşullarına sahip olanlarda ve  örseleyici yaşantı öyküsü olanlarda da sigara içme oranı daha yüksek bulunmuştur.

Öncelikle vurgulanması gereken noktalardan biri ergenlikte sigara içiminin erişkinlikte sigara içimi için en önemli risk etkeni olduğudur.

Sigara içilen çevreden uzak duruldukça sigara içimi azalmaktadır

Bu yanında hafif şiddette depresyonun sigara içimini artırdığı, düzenli sigara içenlerde depresyon oranının ve bununla bağlantılı olarak intihar oranlarının içmeyenlere göre daha yüksek olduğu belirtilmektedir. Depresyonu olanların sigarayı bırakma oranları içenlere göre daha düşük olduğu belirtilmektedir.

Sigara bağımlılığının şiddeti başlama yaşıyla ilişkili bulunmuştur.

Sigaraya başlama yaşı 10-15 arasında değişmektedir.

Başlama yaşı ilaç tekellerinin de politikalarıyla bağlantılı olarak giderek düşmektedir.

Ülkemizde sigaraya başlama yaşının10-11 sınırına indiği tahmin edilmektedir.

Sigara içimi ergenlerde düşük benlik saygısı ve okul sorunları ile ilişkili bulunmuştur.

NELER KULLANMAYI ARTIRIR YA DA KOLAYLAŞTIRIR ?

Ulaşılma kolaylığı,  fiyatı,  evde sigara kullananların, özellikle bağımlıların bulunması, yaşam olayları ve stres etkenleri kullanmayı artıran başlıca etkenlerdir.

Öyle ki; birkaç gün birkaç sigaradan sonra bağımlılığa kayma oranı çok yüksektir.

Günde üç sigaradan fazla sigara içenlerin % 94’ünün uzun dönemde bağımlı oldukları saptanmaktadır.

Toplumsal, kültürel ve ekonomik etmenler nedeniyle nikotin bağımlılığı sık gelişmektedir.

Sigara bir bağımlılık biçimi olarak diğer bağımlılık biçimleriyle karşılaştırıldığında kişiler arası ilişkiler, ekonomik, hukuksal, yada ruhsal düzlemde sorunlara daha az yol açmaktadır.

Nikotinin aynı zamanda ruhsal açıdan uyarıcı nitelik taşıyan bir madde olması, duygu durumu olumlu yönde değiştiren, rahatlatıcı etkisinin olması bir yanda kullanımını artırmakta, diğer yandan sigaranın yarattığı sonuçlara duyarsızlık yaratmakta, bırakma çabalarını azaltmaktadır.

Nikotinin etkilerinin doza bağımlı ve iki uçlu olduğu belirtilmektedir.

Kandaki Nikotin düzeylerinin azalması çekilme, yoksunluk belirtilerine, artması zehirlenme belirtilerine yol açmaktadır.

Tüm bunlar sigara arama davranışını artırmakta, giderek kullanılan miktarın artmasına, eş deyişle tolerans gelişmesine yol açmaktadır.

Sağladığı gevşeme, zihinsel uyarılma, tartışmalı olsa da ve yeterli bilimsel kanıtlar olmasa da iddia edilen dikkat, bellek, öğrenme üzerinde olumlu etkileri sigara kullanımını artırmakta ve bırakmayı güçleştirmektedir.

SİGARA KULLANIMI İLE İLİŞKİLİ BOZUKLUKLAR

Sigara içenlerde psikiyatrik bozukluklar toplum geneline göre daha yaygındır.

Sigarayı bırakmak için yardım isteyen hastalar arasında %30’a varan oranlarda depresyon ve %20 ya da daha fazlasında alkol kötüye kullanımı ya da bağımlılığı öyküsü bulunabilir.

Sigara ve tütün kullanımı bir çeşit kendine zarar verme davranışıdır.

Bu davranışın altta yatan nedenlerinin incelenmesi ve gerekli yardımların yapılması psikiyatrinin konusudur.

Bağımlılık düzeyinde olsun ya da olmasın, sigara ve tütün kullanımı olanlarda depresyon, anksiyete bozukluğu ve psikotik bozukluklar gibi bazı psikiyatrik sorunların bunları kullanmayanlara göre daha fazla olduğu bilinmektedir.

Bu ürünlerde yer alan nikotin, düzenli sigara ve tütün ürünlerinin kullanımı sonucu bağımlılığa yol açmaktadır.

Sigara kullanımı ile ilişkili bozukluklar nikotin bağımlılığı ve nikotin yoksunluğu isimleriyle tanımlanmaktadır.

Nikotin bağımlılığının kronik ve yineleme riski yüksek olan bir bozukluk olduğu, en az 5-7 başarısız bırakma girişiminin bulunduğu belirtilmektedir.

Nikotin bağımlılığı, rahatlamak ya da yoksunluk belirtilerini gidermek için nikotin almak, giderek artan miktarlarda kullanmak, başarısız bırakma girişimleri, zararları bilinmesine rağmen içmeye devam etme ve sosyal-mesleki işlevsellikte bozulmayı içermektedir.

Nikotin yoksunluğunun ise en az birkaç hafta süreyle nikotin kullanılması, bırakmadan sonraki 24 saatte ise disforik (huzursuz, sıkıntılı ve kötü hissetme) ya da çökkün duygu durum, uykusuzluk, çabuk kızma, sinirlenme, öfkelenme, anksiyete (bunaltı), düşüncelerini yoğunlaştıramama, huzursuzluk, kalp hızında azalma, iştah artması-kilo alma gibi belirtilerden en az dört tanesinin bulunması ile tanımlanıyor.

Bu yakınmaların başka bir durumla açıklanmaması ve işlevselliği bozması gerekiyor.

Sigarayı bırakma döneminde de öfke, bunaltı, madde arama davranışı, yoğunlaşma güçlüğü, huzursuzluk, sabırsızlık, iştah artışı, açlık hissi ve şeker isteği gibi kesilme belirtileri gözleniyor. Sigara içilmeyen ilk on gün içinde; bilişsel değişiklikler ilk dört saatte başlıyor. 24-48 saatte en üst düzeye çıkıyor ve tekrar sigara içimi ile 24 saatte düzeliyor.

Eğer birey sigara içmemeyi sürdürürse belirtiler yaklaşık bir ay içinde düzeliyor. Kilo alma ve nikotin arama davranışı ise altı ay kadar sürüyor.

Nikotin yoksunluğu yaşam boyu yaygınlığının % 50 olduğu belirtiliyor.

Sigarayı kendi kendine bırakanların % 50-75’inde yoksunluk belirtileri ortaya çıkıyor.

Depresyon, Anksiyete bozuklukları ve diğer madde kötüye kullanım şekilleri sigara içicilerin üçte birinde görülmektedir.

Sigara içme süresi ve miktarı ile yaşanan sorunlar arasında doğrudan bir ilişki vardır.

Sorunlar arttıkça sigara içme, sigara içme arttıkça da ruhsl ve fiziksel sorunlar artmaktadır.

SİGARA VE NİKOTİN BAĞIMLILIĞININ TEDAVİSİ

Nikotin bağımlılığı ile diğer bağımlılık sendromları birbirine benzerdir.

Bu benzerlik “tedavi için de geçerlidir.

Tedavide amaç uzun erimde sigara kullanımın bırakılmasıdır.

Tedavideki hedefler öncelikle içme davranışını denetleme, miktarını azaltma ve daha sonra bırakmayı içermektedir.

Birden bırakma doğru mudur?

Olanaklı mıdır?

Azaltarak bırakmak mı önerilmelidir?

Olanaklı mıdır?

Bu sorular nikotin bağımlılığının, diğer bir deyişle sigara bırakma tedavisi açısında her zaman sorulan, yanıtları hastaya göre değişen sorulardır.

Sigara ve tütün ürünlerini kullananlar bırakmak açısından, hangi dönemlerdeler?

1. Dönem: (Bırakmaya niyeti olmayanlar)

Bunlar önümüzdeki 6 ay içinde bu ürünleri bırakmaya niyeti olmayanlardır.

Bu gruptakiler, sigara ve tütün ürünlerinin kullanımının yol açtığı risklerin farkında değildir veya bu riskleri önemsemez.

Bu grupta olanların, sigara ve tütün ürünlerinin kullanımının yol açtığı sorunlar hakkında bilgisinin artırılmasına çalışılmalıdır.

2. Dönem: (Bu ürünleri bırakmaya niyetlenenler)

Bunlar önümüzdeki 6 ay içinde (ancak 1 ay içinde değil) bu ürünleri bırakmaya niyetli olanlardır. Bunlar sigaranın ve tütün ürünlerinin insanlara verdiği zararları bilir ancak kendisine etkisini iyi değerlendiremez.

Bu gruptakilerin sigara ve tütün ürünlerini kullanmaya devam etmesinin ve bırakmasının artı ve eksilerini, kısa ve uzun vadeyi göz önüne alınarak değerlendirmeye çalışmaları gerekir.

Bu değerlendirme, sigara bırakma motivasyonunun oluşmasına yardımcı olabilir.

Bu grupta yer alanların bırakma konusunda bazı endişeleri de olabilir;
İradesinin zayıf olduğu düşüncesi:

- Normal zeka düzeyindeki her bireyin bir iradesi vardır.

Ancak depresyon ve anksiyete bozukluğu gibi bazı psikiyatrik bozukluklarda kişinin kendine güveni azalabilir ve iradesinin zayıf olduğunu düşünebilir.

Sigarayı bırakma konusunda kendine güvenmeyen kişilerin psikiyatrik açıdan değerlendirilmeleri yararlı olabilir.

Nikotin yoksunluğuna dayanamayacağı düşüncesi:

- Sigara ve tütün ürünlerinin bırakılmasından sonra bazı bireylerde değişen şiddetlerde nikotin yoksunluk bulguları olur ve 1-2 günden birkaç haftaya kadar sürebilir.

Bu durumda çeşitli ilaç tedavileri, nikotin bantları ile davranışsal ve bilişsel müdahaleler yararlı olabilir.

Kilo alacağı endişesi: Sigara ve tütün ürünlerinin bırakılmasıyla mutlaka kilo alınmaz.

Düzenli egzersiz ve diyet ile bu risk aşılabilir.

Kullanımın yol açtığı risklerin, kilo almaya oranla çok daha ciddi sonuçları olduğu düşünülmelidir.

3. Dönem: (Bırakmaya hazır olanlar).

Bunlar 1 ay içinde bırakmayı düşünenlerdir.

Bu gruptakiler, sigaranın ve tütün ürünlerinin hem insanlara hem de kendilerine verdiği zararların farkındadır. Bu ürünleri bıraktıklarında bedensel risklerin azalacağını düşünürler.

Nasıl bırakacakları konusunda planlama yaparlar.

4. Dönem: (Bırakma eylemi içinde olanlar).

Bunlar bu ürünleri çeşitli yöntemlerle kullanmayı bırakmış ve 6 aydır kullanmamış olanlardır.

Bu gruptakiler, kendi kendilerine veya çeşitli yardımlarla veya ilaç kullanarak bu ürünleri bırakmıştır. Bırakmak için bilimsel yöntemlerin tercih edilmesi önerilmelidir..

5. Dönem: (Bırakmış durumda olanlar).

En az 6 aydır bu ürünleri kullanmayanlardır.

Bu gruptakiler için en büyük tehlike tekrar başlamaktır.

4. veya 5.dönem içinde olanların tek bir kez bu ürünleri kullanmamaları önerilir.

Eğer tek bir kez kullanımları olursa, bunu bir hata olarak değerlendirmeli ve tekrarlamamaya çalışmalıdır.

Sigara ve tütün kullanımı olanlar hayatlarında birkaç kez bırakma girişiminde bulunmuş olabilirler. Her bırakma girişiminin bazı şeyler öğrettiği düşünülmeli ve yeni bırakma girişimlerinde daha başarılı olunacağı pozitif düşüncesi ile hareket edilmelidir.

Sigara bırakılabilir mi?

Sigara vazgeçilebilir bir alışkanlıktır.

Sigaraya karşı alınan önlemler ve eğitim programları sonucu, Amerika'da 36 milyon, Fransa'da 8 milyon ve İsviçre'de 1 milyon kişinin sigarayı bıraktığı bilinmektedir..

Sigara içenlerin %20’sinin nikotin bağımlısı haline geldiği, çoğunun sigarayı bırakmayı denediği, ancak %15’ten az bir kısmının başarılı olduğu bildirilmiştir.

Sigarayı bırakmak için herhangi bir yardım almayanlarda bırakma oranı %10’un altında kalırken, sigarayı bırakmayla ilgili yardım alanlarda hem sigarayı bırakma süreci daha sağlıklı yaşanmakta, hem de sigarayı bırakma oranı artmaktadır.

Sadece hekimin sigara içme davranışını sorgulayıp önerilerde bulunması sonucu sigarayı bırakma oranı üç ayda %3’e çıkmakta, hemşirenin de bilgi ve öneriyi pekiştirmesiyle bu oran %7.2 olmaktadır.

Her yıl sigara içenlerin %70’i bırakmayı düşünmekte, 1/3’ü de bırakmayı denemektedir.

Fakat kendi başına deneyenlerin %98’i sonraki bir yıl içinde yeniden sigaraya başlamaktadır. Sigara içimi/bağımlılığı Dünya Sağlık Örgütü tanımıyla bir hastalık olan sigara bağımlılığının tedavisi hekimin görevleri arasındadır.

Sağlık kuruluşlarına başvuran olguların hangi nedenle gelmiş olursa olsunlar sigara içme durumları kesinlikle sorgulanmalıdır.

Sigara içme davranışında sosyal öğrenmenin önemli bir yeri olduğu, sigaraya başlamanın önlenmesinde ve bırakmanın teşvik edilmesinde gençlerin örnek aldıklar kişilerin özendirici tarzda sigara kullanmamaları ve sigarayı bırakmalarının etkisi gösterilmiştir.

Sigara bırakma pek çok madde bağımlılıklarında olduğu gibi birinci derecede kişinin kendi isteği, kararı ve iradesiyle ilişkilidir.

Hekimlerin bu konudaki rolü sigaranın zararları ve bırakma yöntemleri konusunda bilgilendirici, özendirici ve destekleyici olmak, ortaya çıkan fiziksel ve ruhsal yoksunluk belirtilerini ortadan kaldırmaya yönelik gerekli tıbbi yardımlarda bulunmak ve bırakma eyleminin devamını sağlamak için bireyi desteklemektir

Sigara içiminde; davranış alışkanlığı, fizik ve psikolojik bağımlılık rol oynamaktadır.

Sigaranın bırakılmasına yardımcı olmak için bir çok yöntem geliştirilmiştir.

Bütün sigara bırakma yöntemlerinin sigaranın bırakılmasındaki başarıları farklı olmakla birlikte amaçları kişide sigara içimine bağlı gelişen psikolojik bağımlılığın ve fiziksel bağımlılığının üstesinden gelmektir.Sigara bıraktırma yöntemlerinin hiç biri tek başına %100 etkili değildir.

En başarılı sonuçlar ruhsal tedavilerin ilaç tedavileriyle birlikte kullanımı ile elde edilmektedir. Bunların başlıcaları bilişsel davranışçı terapi, bireysel ya da grup terapileri, hipnoz, ruhsal eğitim ve bilgilendirme yaklaşımlarını içerir.

Bakırköy Ruh Sağlığı ve Sinir Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi AMATEM’de uygulanan ve 4 eğitim seansından oluşan bir Sigara Bırakma Programı’na başvuran hastaların    % 20’sinin sigarayı bıraktığı, % 36,7’sinin azalttığı, % 43’ünün ise sigaraya aynı miktarlarda devam ettiği saptanmıştır.

“Sigarayı azaltma ve bırakma oranları” birlikte ele alındığında ise bu oran bir seans katılanlar için % 50, iki seans katılanlar için % 57, üç seans katılanlar için % 60, dört seans katılanlar için % 67’dir. Eğitim seanslarına devam edildiğinde sigara içme davranışında değişin sürdüğü vurgulanmaktadır.

İlaç Tedavileri ve Psikoterapiler

İlaç tedavileri, , sigara bırakıldığında ortaya çıkan yoksunluk ve diğer belirtilere yönelik “semptomatik” tedavileri ve sigara içme isteğini azaltan ilaçları içerir.

Bu durumlar için çeşitli ilaçlar, Nikotin bantları (yerine koyma tedavisidir), antidepresanlar ve diğer bazı ilaçları kullanılır..

Nikotin bağımlılığında kullanılan ve etkileri çeşitli araştırmalarla kanıtlanmış bir çok anti depresan vardır .

Bunun yanında psikososyal tedaviler nikotin bağımlılığının tedavisinde kullanılmaktadır.

Ruhsal eğitsel yaklaşım, kognitif davranışçı tedaviler, tiksindirme yöntemleri ve gevşeme tekniklerini içeren davranışçı tedaviler ve  hipnoz kullanılan yöntemlerdir.

Kognitif  Davranışçı Tedavide temel amaç bilişleri (düşünce tarzlarını, olaylara bakış açısı ve değerlendirme tarzlarını) değiştirmek, özellikle sigara kullanımı  açısından yüksek risk taşıyan ortamlar ve durumlarda kullanılan da baş etme mekanizmalarını güçlendirmektir.

Bu tedavinin en etkili ve gerekli olduğu durumlardan biri yinelemeyi (nüks) önleme çalışmalarıdır. Davranışçı teknikler ise içtiği sigaraların kaydını tutma, sigara ile ilişkili duygu düşünce ve davranışları kaydetme, bunlara yönelik farkındalığı artırma, içmeyi geciktirme, ertelemeyi içeren yaklaşımları sigara markasını değiştirme bitmeden yenisini almama gibi davranışları içerir. Bireylere sınırlı sayıda sigara taşımaları, sigaraya ulaşmayı zorlaştırmaları, sigarayı bitirmeden yarıda söndürmekleri, kül tablaları ve izmaritleri biriktirmeleri önerilmektedir.

Sigara içme dürtüsü geldiğinde buna karşı seçenek bir tepki geliştirmeleri, dikkat dağıtıcı yaklaşımları kullanmaları önerilir.

Başvuranların sigara bırakmayla elde edecek avantajlarla ilgili bir liste hazırlamaları istenir. Sigarayı bırakmak için uygun bir tarih belirlemeleri, yaşamı düzenlemeleri ve etkinlik yapmaları, sigarayı bırakmaya yönelik bir zihinsel hazırlık yapmaları, buna yönelik bir davranışsal hazırlık ve gözlem yapmaları istenir.

Sigara bırakma sürecinin başarılı olmasında en önemli etkenlerden biri de ödüllendirmedir. Bireyin bırakmayı bir törenle yapması,  bıraktığı ve izleyen süreçte de yeniden başlamadığı için kendini ödüllendirmesi istenir.

Çevrenin ödüllendirmesinin de büyük yararı vardır.

Tedavinin en önemli parçalarından biri uzun süredir bırakmış olan birinin yeniden başlamaması için uygun beceriler geliştirmesini sağlamaktır.

Nüks önlemeye yönelik beceri eğitimi verilmelidir. Bunun için kendin yardım materyalleri kullanılabilir.

SONUÇ OLARAK

Unutulmaması gereken en temel ve can alıcı gerçek şudur.

·       Sigara Sağlığa Zararlıdır.

·       Sigara yalnızca sigara tekellerine yarar sağlamaktadır..

·       Sigara kullanımı, ve sigara bağımlılığı önlenebilir bir sorundur.

·       Sigara, sadece içenleri ilgilendiren bireysel bir sorun değil,.içenlerin yanında yaşayan eş ve çocuklardan, olağanüstü büyük paralar kazanmaları nedeniyle dolaylı şekilde sigara içimini özendiren sigara şirketlerine, Sağlık bakanlığından, Milli Eğitim bakanlığına dek bir çok kişi ve kurumu kapsayan ciddi bir psikososyal bir sorundur.

Bu nedenle:

·        Eğitim kurumlarında çok erken yaşlardan başlayarak yaygın eğitim programları uygulanmalı,

·        Sigara ve tütün ürünlerinden alınan vergiler artırılmalı, bu ürünlerin fiyatları cazip olmaktan çıkartılmalı,

·        Sigara ve tütün ürünleri üreten fabrika kurulması koşulları zorlaştırılmalı hatta sigaranın bir sektör olmaktan çıkarılmasını sağlayan düzenlemeler yapılması,

·        Tütün yetiştiriciliği yapılan.tarım alanlarında başka ürünlerin yetiştirilmesini özendiren devlet destek programlarının hazırlanarak uygulanması

·        Tüm sağlık kurumlarında yaygın, kamu sağlığı hizmeti olarak sigara bağımlılığı önleme ve tedavi birimleri kurulmalı, bağımlılığın önlenmesi ve tedavisinde kullanılan ilaçlar ve diğer tedavi yaklaşımları sosyal güvenlik sistemi kapsamında katkı payı alınmadan ve ücretsiz sağlanmalıdır.

Sigarasız bir dünya dileğiyle… 

https://psikiyatri.org.tr/halka-yonelik/46/nikotin-sigara-bagimliligi

2 Temmuz 2021 Cuma

ARAP HARFLERİNDEN KURTULMA

 OSMANLI’NIN ARAP HARFLERİNDEN KURTULMA ÇABALARI

Onlardan bazıları; Padişah lll.Selim – Ahmet Cevdet Paşa – Mehmet Tahir Münif Paşa – Kılıçzade Hakkı – Mustafa Celalettin Paşa – Namık Kemal – Celal Nuri İleri – Enver Paşa – Sultan ll.Abdülhamit – Ziya Gökalp
Sultan Abdulhamit bile, 
CEHALET’in sebebi olarak Arap harflerini sorumlu tutmuş..
İşte Arap Alfabesi ile Latin Alfabesinin 130 yıllık serüveni;
Türk tarihinde Latin harfleriyle yazılan ilk Türkçe metin, 3. Selim döneminde görülür. 

Fransız Devrimi’nin yapıldığı 1789 yılında tahta çıkan 3.Selim, saray hizmetinde görevlendirmek için Fransız mimar Antoine Ignace Melling’i, bilinen adıyla Melling Paşa’yı himayesi altına aldı. Kısa sürede Türkçeyi söken yetenekli mimar, hiçbir zaman arapça harfleri öğrenmedi. İstanbul’daki ilk işi padişahın kız kardeşi Hatice Sultan‘ın Ortaköy’deki sarayını restore etmekti. Ancak ortada bir sorun vardı; namahrem olduğu için Hatice Sultan’ın karşısına geçip yüz yüze görüşemezdi.

O da düşüncelerini sultana Türkçe olarak Latin harfleriyle kaleme aldı. Hatice Sultan da Melling’in mektuplarına yine Latin harfleriyle yazılmış Türkçe yanıt verdi. Bu sıra dışı tecrübe, çok geçmeden Osmanlı aydınları arasında dilde reform ve yeni alfabe tartışmaları su yüzüne çıkardı.

Osmanlı’da modernleşme ve yenileşme hareketinin başladığı Tanzimat Dönemi‘nden (1839-1876) Cumhuriyet’e kadar geçen sürede alfabede reform yapmak için çok farklı görüşler ortaya çıktı.

Macit Paşa gibi Ermeni alfabesini kullanmayı önerenlerden, Orhun ve Uygur alfabesine dönmeyi teklif edenlere kadar çeşit çeşit görüşler boy gösteriyordu.

Aslına bakılacak olursa Tanzimat’ın ilk dönemlerindeki hakim görüş, Arap harfleri üzerinde reform yapılması ve Avrupa dillerinde olduğu gibi sözcüğü oluşturan harflerin ayrı ayrı yazılmasıydı. Ancak bu görüş zaman içinde Latin alfabesine geçiş yönünde evrim geçirdi.
*
Alfabe ile ilgili Fitili ilk ateşleyenler olarak Ahmet Cevdet Paşa ve Münif Paşa’yı gösterebiliriz.

Onlar, Arap alfabesinin Türkçe’deki bazı sesleri ortaya çıkarmada yetersiz kaldığını ve bunu aşmak için bir takım iyileştirmeler yapılması gerektiğini ilk savunanlar.

Münif Paşa, 1862 yılında verdiği bir konferansta Avrupalı 6-7 yaşındaki çocukların okuyup-yazmayı kolaylıkla öğrendiklerini, böylelikle toplumun her tabakasının kendilerini ifade edecek kadar iyi yazabildiğini dile getiriyordu.

Münif Paşa, mevcut alfabede ıslahat yapılması gerektiğini savunuyordu
*
1863 yılında İstanbul’a gelen Azeri yazar Mirza Feth Ali Uhundof, aslı kril alfabesine dayanan ama Lâtin el yazısına benzeyen, bir yazı dizgesi ortaya attı. Önerisi, farklı bir alfabeye yönelimin ilk örneklerinden olması bakımından önem taşıyordu.
*
1869 yılında “Eski ve Modern Türkler” kitabında Türklerin, Turan ve Aryan ırklarının karışımı olduğunu iddia eden Nâzım Hikmet’in dedesi Polonya kökenli Mustafa Celaleddin Paşa da, Latin alfabesine geçilmesini savunuyor, hatta kızına Latin harflerle Türkçe mektuplar yazıyordu.
*
1869’da Terakki Gazetesi yazarı Hayrettin Bey, “Maârif-i Umûmiye” adlı makalesinde doğrudan doğruya Latin alfabesini almaktan söz ediyordu. Hayrettin Bey’e göre toplum, içinde bulunduğu zorlukları ancak Lâtin yazısı ile aşabilirdi. Latin harfleri sayesinde yüzde 3’ü geçmeyen “okur-yazar” oranının artacağına inanıyordu.
*
Yine
 1869 yılında Türk milliyetçiliğinin ilham kaynaklarından olan Namık Kemal bir yazısında “İslam ülkeleri alfabelerini ıslah etmedikçe, talim ve terbiyede kolaylık, dolayısıyla Avrupa medeniyeti seviyesine yükselebilmek imkânsızdır.” ifadelerini kullanmıştı..
*
Birinci Meşrutiyet’i
 1876′da ilan ederek anayasal düzeni kabul eden Sultan 2.Abdülhamit’in de Arap harfleriyle okuma ve yazmanın zorluğunu dile getirdiği bir sır değildi. Ali Vehbi Bey tarafından Fransızca çevrilerek yayımlanan SİYASİ HATIRATIM isimli kitabında Abdülhamit

- “Halkımızın büyük cehaletine sebep, okuma yazma öğrenimindeki güçlüktür. Bu güçlüğün nedeni ise harflerimizdir,” der ve bu soruna çözüm olarak “Belki bu işi kolaylaştırmak için Latin alfabesini kabul etmek yerinde olur,” ifadesini kullanır.

Ancak Latin harflerini kullanma konusunda oldukça olumlu bir yaklaşım sergileyen Abdülhamit‘in, Mustafa Kemal‘in gösterdiği cesareti o günün şartları altında göstermesi mümkün olmadı, gerici mollalara laf anlatamadı ve projesi yarıda kaldı.
*
1884’te Ebuziya Tevfik, Şinasi gibi devrin önemli simaları basımda 500’ü aşan harf sayısını 112’ye indirme denemelerinde bulunmuş ve kendi matbaası için harfler döktürmüştü. Pek başarılı sonuç alınamasa da yaptıkları, bu konuda atılmış en somut örneklerden biri sayılabilirdi.
*
20. yüzyılın başlarında alfabe konusunda söz alanların sayısı artmaya başladı. 
1908 yılında ilan edilen İkinci Meşrutiyet sonrası Latin harflerine dayanan bir Türk alfabesi fikrini savunanların sayısı da çoğalmıştı.
1909 yılında Maarif Nezareti’nin “İmla, Dilbilgisi ve Kelime Komisyonları” kurması bu konudaki ilk resmi girişim olarak tarihe geçti. Devlet kanadının üzerinde durduğu konu, Arap alfabesinin ıslah edilerek Türk diline uyarlanmasıydı.
Trablusgarp genel valisi
 Ali Kemalî Paşa’nın Bâbıâli’ye gönderdiği telgraflardan bir kısmı Lâtin harfli Türkçe telgraflardı. Valilerin bir kısmı telgraf işlemlerinde “Türkçe Mors Alfabesi”ni kullanır olmuşlardı.
*
Latin harflerini savunanların başında 
Celal Nuri(İleri) geliyordu.

Önce “Tarih-i İstikbal” kitabında “Latin harflerini alalım.” diyen İleri, daha sonra “Tarih-i Tedenniyât-ı Osmaniye ve Mukadderât-ı Tarihiye” adlı eserinde, “Bunu yalnız biz kabul etmiş olmayacağız. Bundan evvel Romanyalılar da ‘Kiril’ harflerle yazı yazarlardı; bilâhare Latin harflerini kabul ettiler, Almanlar yavaş yavaş ‘Gotik’ harflerini bırakıp, Latin harflerini alıyorlar dedikten sonra başka örnekler de sıralıyordu..
*
1910 yılında Arnavutluk Lâtin alfabesine geçmek için Saray’a başvurur.. Padişah başvuru yazısını Şeyhülislâmlığa havale ederek konuyla ilgili fikrini sordu. Şeyhülislâm Sinop Mebusu Müftü Hasan Fehmi Efendi de, bunun hiç biçimde olamayacağını, Kuran’ın Latin harfleriyle yazılamayacağını, dolayısıyla Latin harfleriyle hiçbir Latin ülkesinde kullanılamayacağını belirten fetva vermişti.

*
Alfabe tartışmasına dahil olan 
Ziya Gökalp de, Lâtin alfabesine geçişi savunanlardandı. Gökalp, Arap alfabesinin Türkçeye uygun olmadığını dile getirmişti.
*
1911 yılında Kılıçzâde Hakkı ile Hüseyin Cahit fırsat buldukça Lâtin yazısını savunmayı da ihmal etmemişlerdir.
Tanin Gazetesi’nde 1913’te her gün birkaç yazısını Latin harfleriyle okuyucularına sunmuştu. Ancak bu girişim yeni yönetimin ilgisini çekmeyi başaramadı.
Dikkati çeken
 Serbest Fikir dergisi oldu. Latin harflerini destekleyici yazıları bulunan Kılıçzade Hakkı ve Celal Nuri’nin çıkardığı dergi bir süreliğine yönetim tarafından kapatıldı.
*
Enver Paşa da, dil konusuyla yakından ilgilenen isimler arasındaydı ve bu konuda bir uygulamaya imzasını atmıştı. Birinci Dünya Savaşı’ndan (1914-1918) aylar önce telgraf haberleşmelerini basitleştirmek adına harflerin ayrık yazılması (huruf-ı munfasıla) sistemini uygulamaya koydu. 

Enver Paşa, ordu içi yazışmalarda kullanılmasını istediği bu yazıyı savaşın başlaması üzerine ertelemek zorunda kalmıştı. Söz konusu yazıya “Ordu Elifbası”, “Hatt-ı Cedit”, “Enver Paşa Yazısı”, “Alman Alfabesi” gibi isimler takılmıştı.
*
Alfabe konusu savaşların oluşturduğu havadan ötürü birkaç yıl geri plana itildi.
*
1922 yılında Azerbaycan’da yapılan alfabe tartışmaları konuyu ülkemizde yeniden gündeme taşıdı. Yapılan tartışmaların bir sonucu olarak Lâtin alfabesinin kabulü teklifinin en somut şekli 21 Şubat 1923’te İzmir İktisat Kongresi’nde ortaya çıktı. Kongrenin işçi delegelerinden İzmirli Ali Nazmi ve iki arkadaşı tarafından Latin Harflerine geçilmesi için teklif verdi. Oturumu yöneten Kazım Karabekir Paşa tarafından “Lâtin harflerinin İslam birliğini bozacağı” gerekçesiyle gündeme alınmadı.

*
Alfabe konusunda en önemli gelişme Dünyadaki Türk Devletleri
 1926 yılında Bakü’ da 1’inci Türkoloji Kongresi’nde buluşmuşlar.. Türkoloji Kongresinin en önemli kararı ise hiç şüphesiz tüm Türk devletlerini Latin harflerine geçirme kararını almasıdır.

Görüldüğü üzere Arap Alfabesinden Latin Alfabesine geçiş bir gecede öyle gökten zembille iner gibi inmedi… Olayın arkasında Osmanlı aydınlarının 70 yıllık mücadeleleri vardı..

En çok da Türk devletlerinin Latin Alfabesine geçme kararı vardı..

Mehmet Kurthan 

https://haberalgazetesi.net/ilk-latin-harfi-osmanlida-uygulandi/

 

1 Temmuz 2021 Perşembe

Amerikan Dış Politikasının Kökenleri

 Amerikan Dış Politikasının Kökenleri

ve Amerikan Dış Politik Kültürü

Amerikan dış politik kültürünü daha iyi anlayabilmek için Amerikan dış politikasının kökenlerine eğilmemiz gerekmektedir.

ABD’nin sahip olduğu dış politik kültürün tek bir yüzünden bahsedilemez; farklı yüzleri bulunmaktadır.

ABD sahip olduğu eşsiz konumla, yumuşak güç araçlarını etkili bir biçimde kullanarak klasik bir hegemonyacı bir güç olmak yerine dünyaya liderlik yapan bir güç olmayı amaç edinmiştir.

Fakat dünya gücü olmanın gerekleri ile ABD’nin hegemonyacı eğilimlerinin birleşmesi ABD’nin sahip olduğu dış politik kültürün evrim geçirerek dış politikada bir Amerikan kültünün yaratılmasıyla sonuçlanmıştır.

Bunda Soğuk Savaş yapılanmasının da önemli payı olmuştur.

Bu durum, ABD’yi kökenlerinden uzaklaştırmış ve dış politikasını geri dönülmez bir noktaya getirmiştir.

Siyaset biliminde, siyaset ile siyasi kültür arasındaki bağı iyi anlamak gerekmektedir.

Çünkü siyaset, siyasi kültür süzgecinden geçerek oynanan bir oyun ve hayatiyet kazanan bir faaliyettir.

Siyasi kültürün bu süzgeçlik işlevi son derece önemlidir.

Siyasi kültürden söz edildiği zaman, ilk olarak anlaşılan iç politik kültürdür.

Etkisi iç siyasi kültür kadar yaygın olmamakla birlikte, dış politik kültürden bahsetmek de mümkündür.

Dış politik kültürü bir devletin dış politikasına hâkim olan davranış kodu olarak tanımlayabiliriz.

Dış politik kültürler, dış politika analizlerinde önemli bir yer işgal ederler.

Bu değişken, dış politikanın tamamen rasyonellikle açıklanamayan yönünü ifade eder.

Dış politikanın bu kültürel yönü, rasyonel sayılabilecek ortalama bir dış politikadan sapmalar konusunda açıklayıcı olabilir.

Dış politika uğraş alanı olarak daha çok seçkinlere hitap eden bir alan olduğu için, dış politik kültürlerin etkisi iç politik kültürler kadar baskın hissedilmez.

Dış politik kültürlerin etkili olmasında o ülkedeki kamuoyu seçkinlerinin büyük rolü vardır.

Normal bir iç politik kültür gibi, dış politik kültürün oluşumu da zaman alır.

Elbette her devletin belirgin bir dış politika kültürüne sahip olduğunu söyleyemeyiz.

Her şeyden önce söz konusu ülkenin etkili bir dış politikasının bulunması gerekir.

Bu gerçekleştiği takdirde, kökü derine inen dış politik kültürler bir devletin dış politikasında kendisini güçlü bir biçimde hissettirebilir.

Bu durum dış politikanın kültürel veya ideolojik süzgeçten geçmesi durumuna işaret eder.

Örneğin bazı devletlerin dış politik kültürlerinde Batı karşıtlığı önemli bir yer tutar.

Bunların yanında, doğal olarak salt reelpolitik çıkar anlayışına dayalı olarak dış ilişkilerini yürüten ve herhangi bir geleneğin etkisinde olmayan devletler de söz konusudur.

Dış politik kültürdeki en köklü değişim devrimlerde görülür.

Devrimler, bir devletin dış politika referanslarını değiştirerek o devletin dış politik kültürünün yeniden oluşturulması anlamına gelir.

Dış politika referanslarda görülen değişiklikler dünyanın yeniden tanımlanmasına işaret eder.

İç politika dış politika ayrımı ortadan kalkar.

Klasik al-ver tipi bir diplomasiden ayrılarak, aşkın değerlerle hareket etmek, biz-onlar şeklinde ayrımlar yapmak bu değişimdeki en bilinen referanslardır

Uluslararası politikanın birincil aktörü olan devletlerin dış politikalarında benzerlikler bulmak mümkündür. Uluslararası sistem analizleri, aktör davranışları konusunda ipuçları verir.

Ancak izlediği dış politika bakımından farklılık gösteren bir devletin dış politikasını anlayabilmek için, o devletin içyapısına ve siyasal gelişimine bakmak gerekir.

................

Devamı için:

Gültekin Sümer Yrd. Doç. Dr.,

Maltepe Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler ve Avrupa Birliği Bölümü

https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/539890

 

12 Mayıs 2021 Çarşamba

Salgınlar ve Toplum

Bir kitap: Salgınlar ve Toplum: Kara Ölüm'den Günümüze

Yazar: Frank M. Snowden

Kara Ölüm’den bugüne kitlesel salgınların toplumu nasıl şekillendirdiğini inceleyen Frank M. Snowden, açık bir üslupla, hastalıkların tıp bilimini ve halk sağlığını etkilemekle kalmayıp, aynı zamanda sanatı, dini, entelektüel tarihi ve savaşı da dönüştürdüğünü ortaya koyuyor.

Büyük salgınların tıbbi ve sosyal tarihinin multidisipliner ve karşılaştırmalı bir incelemesi olan Salgınlar ve Toplum, tıbbi tedavinin evrimi, veba literatürü, yoksulluk, çevre ve kitlesel histeri gibi temalara değiniyor.

Snowden, çiçek hastalığı, kolera ve tüberküloz gibi hastalıklar hakkında tarihsel bir perspektif sağlamanın yanı sıra, HIV/AIDS, SARS, Ebola ve Covid-19 gibi salgınların sonuçlarını ve dünyanın gelecek nesil hastalıklara hazır olup olmadığı sorusuna yanıt arıyor.

“Dünyada salgın hastalıkların tekrarlama şekli olduğunu herkes bilir; yine de mavi bir gökyüzünden başımıza çarpanlara inanmakta zorlanıyoruz. Tarihimizde savaşlar kadar bela olmuştur; yine de her zaman vebalar ve savaşlar insanları aynı ölçüde şaşırtmaktadır." Albert Camus'un bu sözleri esrarengiz bir şekilde zamanında.

2020 kışının sonlarında, Amerika Birleşik Devletleri ve dünyadaki diğer birçok ülkenin halkı, öfkeli bir solunum virüsü her şeyi durma noktasına getirdiğinden Camus'un sözlerinin önemini anlamaya başladı. 

Okullar ve üniversiteler, parklar, hizmetler ve çoğu işletme kapandı. Ve ilk müdahale ekipleri, sağlık uzmanları ve polisler, eczacılar, çiftlik işçileri, bakkallar ve çöp toplayıcıları da dahil olmak üzere zorunlu çalışanlar hariç, milyonlarca kişi yerine oturmak için verilen emirleri takip etti. 

İnsanlar her yerde toplanmaya, televizyonların etrafında toplanmaya, 24 saat boyunca kablolu haber yayınlarını takip etmeye ve hasta olanların ve ölenlerin sayısındaki dramatik artışların günlük raporlarıyla yüzleşmeye başladılar.

Üç ay içinde ölü sayısı, Birinci Dünya Savaşı'nda ölen herkesi ve Amerikalıların II.Dünya Savaşı'nın sonundan beri savaştığı savaşlarda ölen herkesi geride bıraktı. Ekonominin 1930'lardan beri görülmeyen derinliklere ani bir şekilde dalması da dahil olmak üzere Covid-19 olarak bilinen bir koronavirüs formunun doğrudan ve yan etkisi de her yerde hissedildi.

Tüm bunlarla ilgili yapılması gerekenler, sağlık yetkililerinden, ekonomistlerden, politikacılardan ve kamu görevlilerinden, özellikle de hükümetlerin en yüksek kademelerinde bulunanlardan gelen bir dizi karışık sinyalle işaretlendi. Bu ülkede, cumhurbaşkanı önce Çin'de başlayanların kıyılarımıza ulaşacağını inkar etti. Sonra, nihayet bunu kabul ettiğini ve hızla yayıldığını anladıktan sonra, bunu ele almak için özel bir görev gücü kurdu. 

Ancak sosyal mesafeden maskeler takmak, test etmek ve kapatmaktan - ve ne zaman ve nasıl tekrar açılacağına kadar her şey hakkındaki tavsiyeleriyle sürekli olarak çelişiyordu. Enfeksiyon oranlarının artmaya devam etmesi ve kişisel koruyucu ekipmanların ve saldırı ile başa çıkmak için vantilatör gibi cihazların artan sıkıntısıyla, salgın kısa sürede tıbbi olduğu kadar siyasi bir mesele haline geldi.

Çok az teselli olsa da, kablo haberleriyle ilgili haberlerde ve büyük gazetelerde, halka bunun gibi bir pandeminin yeni bir fenomen olmadığı defalarca söylendi. Yorumcular birçok örnek verdi; sık sık Camus'tan alıntı yaptılar ve başkalarının eserlerini alıntıladılar.

Şu anki salgınla ilgili hapsedilme ve endişe, bazılarının izlemekten ve dinlemekten Camus'un Veba'sını (1947) ve Samuel Pepys'in Büyük Veba (1665) ve Daniel Defoe'nun A Veba Yılı Yolculuğu (1722), on yedinci yüzyılın ortalarında Londra'yı harap eden hıyarcıklı vebanın her iki açıklaması, Katherine Anne Porter'ın Pale Rider'ın (1939) İspanyol gribi hakkındaki ilk öyküsü gibi modern tasvirlere 1918, bu ülkeyi Covid-19 düşmanı ile vuran son kişi

Kitapçılar, bu tür klasiklere ek olarak, Michael Crichton'un The Andromeda Strain (1969) ve Gabriel Garcia Marquez'in Love in the Time of Cholera (1985) adlı eserlerinin satışlarında bir artış olduğunu bildirdiler . Araştırmacı gazeteciler ve akademisyenler tarafından yapılan çalışmalara da bir ilgi artışı vardı, buna Laurie Garrett'ın yazdığı ThComing Plague: Newly Emerging Diseases in a World Out of Balance (1994), Sheldon Watts's Ideology and Epidemics: Disease, Power and Imperialism (1999) ), Amanda Ripley'in The Unthinkable: Who Survive When Disaster Strikes - and Why (2008) ve Sonia Shah's Pandemic (2017).

Frank Snowden'ın yeni ders kitabı Epidemics and Society , zararlı vejeteryanlarla ilgili bu kitap rafına eklenmelidir. Kapsam olarak ansiklopedik, kapsamlı ve okunabilirliği yüksek olan bu kitap, genel konu hakkında daha fazla bilgi edinmek isteyen herkes için bir tür çalışma kursu sağlar. Ve yazarın niyeti buydu.

Kitabın doğuşu, Yale'de emeritus bir tarih profesörü olan Snowden, bu tür bağlamlarda nadiren kapsanan bir konuda veya bu nedenle tıp fakültelerinde ve hatta halk sağlığı okullarında lisans öğrencileri için bir müfredat hazırlarken ortaya çıktı. 

Ders notlarını bir kitaba dönüştürmedeki amacı, “ilgili alanlardaki uzmanlara ulaşmak değil, daha çok salgın hastalıklara ilgi duyan ve bir toplum olarak endişesi veya hazırlığı olan genel okuyucular ve öğrenciler arasında tartışmayı teşvik etmek olduğunu söyledi. Yeni bir mikrobiyal zorluklara. "

Snowden, acı çeken kalabalıkları tarayan Grim Reaper'ın resmiyle uygun bir şekilde resmedilmiş bir kapağın altında, salgın hastalıkların tarihini, epidemiyolojisini, etkisini ve sonuçlarını tartışıyor. 

Okuyucular sayfalarında, usta öğretmenin sunduğu derslerde, yaklaşık 600 sayfalık bir kitabın büyük bir bölümünü oluşturan ve son kısmı yüzlerce kitaptan oluşan oldukça kapsamlı bir bibliyografyayı içeren çok çeşitli gerçekler ve rakamlar bulacaklar. ve genel konu, sıhhi hareket ve belirli hastalıklar ve bunlara verilen tepkiler üzerine makaleler.

Pek çok çağda ve birçok farklı iklimde çok sayıda insanın sağlığı ve refahı üzerindeki korkunç sonuçları belgelemenin yanı sıra, bu kitabı sosyal bilimlerdekiler için bu kadar benzersiz ve önemli kılan şey, birçok salgının her birinin izlediği yollardır. alıntılar, bir sosyal krizin yazı büyüklüğünde bir örneğini ve çoğu zaman da politik bir krizi temsil eder. 

Tartışılan her hastalık, toplum çapında bir tür anomik ile sonuçlanmıştır.durum. Her biri yalnızca tüm sosyal kurumları etkileyen normatif düzendeki çöküşleri içermiyordu, aynı zamanda bunlara verilen tepkiler, genellikle görünüşlerini, yayılmalarını ve genellikle açıklanamayan nedenlerini açıklamanın kültürel olarak özel yollarına dayanıyordu. 

Nadiren bu, sorumluluğu kötü güçlere yüklemek anlamına geliyordu, çoğu kişi en iyi Şeytani olarak tanımlanıyordu. Bunlar genellikle Şeytan'a veya onun temsilcisi olarak görülenlere, örneğin Orta Çağ'daki "hain" Yahudilere atfedildi. 

Son yüzyıllarda, haydut unsurlar ve büyük hastalıklardan sorumlu taraflar, kötü rüzgarlardan, düşman ajanlar tarafından ekilen ve dağıtılan zehirlerden, pislik ve yoksulluktan yarasalar ve çeşitli mikro organizmalar gibi çeşitli hayvan taşıyıcılarına kadar çeşitlilik göstermektedir.

Kim ya da her ne suçlanacak olursa olsun, salgın hastalıklar kaçınılmaz olarak toplumda sanat ve edebiyatta, hükümetlerde ve uygulamalarda ve bilim, teknoloji ve halk sağlığı uygulamalarında yansıyan önemli değişikliklere neden olmuştur. 

Snowden'ın farklı hastalıkların kroniği ve toplumda bunlarla ilgili sık sık dramatik değişikliklere ilişkin canlı açıklamaları, Norbert Elias'ın "Uygarlaşma Süreci" adını verdiği sosyal yaşamın evrimi hakkındaki fikirlerine çok iyi uyuyor. Salgınlar ve Toplum , Hollandalı sosyolog Johan Goudsblom'un Ateş ve Medeniyet üzerine yazılarında ortaya atılan türden Promethean argümanları da çağrıştırıyor .

Örneğin, Avrupa nüfusunun üçte biri olan tahmini 20 milyon insanın ölümüne neden olan hıyarcıklı bir bela olan Kara Ölüm, Orta Çağ'ın sonunun ve insanlık tarihinde yeni bir dönemin başlangıcının sinyalini verdi. Hayatta kalanlar, yaşadıklarıyla başa çıkmaya çalışırken, enfekte olanların cesetlerini yakan ateşin küllerinden yeni yenilikler geldi. Elias'ın ifade edeceği gibi, hesaplanamaz acılara, akıl almaz sayıda ölüme, umutsuzluğa ve saldırıdan önce bilindiği gibi sosyal yaşamın enkazına neden olan viral hastalıkların ani patlamasının yanı sıra, yaratıcılık ve hayal gücü unsurlarının da ortaya çıktığını görebiliriz.

Bu tür anıtsal trajedilerin tarihsel portrelerinde sıklıkla ihmal edilen bu konular, Snowden tarafından iyi bir şekilde belgelenmiştir ve şu sözleriyle özetlenmiştir: tarihsel değişim ve gelişme. Toplumsal gelişmeyi anlamak için, savaşlar ve devrimler kadar toplumsal değişimdeki güçlü güçler kadar önemlidirler. "

Snowden'ın tüm bunları açıklama yaklaşımı çok düzeylidir: her hastalık geniş tarihsel, kültürel ve sosyal bağlamına yerleştirilir. 

İnanç, bilim ve siyasetin rolleri ve antik çağlardan günümüze açıklama ve iyileştirme arayışındaki bir dizi anahtar figürün hayatları ve kişilikleri de dikkate alınmaktadır. 

Profesör, salgın hastalıkların nasıl neredeyse her zaman günah keçisi aramaya, kitlesel histeriye, dindarlık patlamalarına ve hayatın hemen her alanında yeni tepkilere yol açtığını açıklıyor. 

Ayrıca, tüm popülasyonların kendilerini aynı fırtınanın içinde bulabildiklerini, ancak hepsinin aynı gemide olmadığını belirtiyor. Sosyo-ekonomik faktörler ve çeşitli baskın ve azınlık kuşaklarının göreceli durumları, vebaların kısa ve uzun vadeli etkilerini anlamak için son derece önemlidir.

Bunu bugün, yalnızca hastalık oranlarını değil, aynı zamanda kimin hasta, kimin ölmekte ve kimin iyileştiğini gösteren demografik "çapraz sekmelerini" gösteren her yerde bulunan grafiklerde görüyoruz. 

ABD'de özellikle çarpıcı olan şey, Covid-19'un sadece yoksullar ve yaşlılar üzerindeki orantısız etkisi değil, üç azınlık kohortundakiler: kırmızı, siyah ve kahverengi Amerikalılar.

Salgın Hastalıklar ve Toplum içeriğinin hızlı bir şekilde incelenmesi metnin zenginliğini gösterir. 

Genel konuya ilişkin bir girişin ve Hipokrat günlerine ve antik çağlardaki salgınlara verilen tepkilere odaklanan "Humoral Medicine: The Legacy" üzerine ikinci bir bölümün ardından Snowden, çeşitli ölümcül salgın türlerinin semptomolojisi ve patolojisi üzerine bir söylem sunuyor - hıyarcıklı, septisemik, pnömonik ve ardından "Vebaya Tepkiler" üzerine genel bir bölüm. 

Bunlar, daha sonra çok daha odaklanmış ve ayrıntılı vaka çalışmalarında tartışacaklarına dair bir ön tat veriyor. 

Birincisi, on dördüncü yüzyılda Avrupa'da meydana gelen daha önce bahsedilen Kara Ölüm'dür. Daha sonra diğer hıyarcıklı vebalar, kolera, sıtma, sarı humma, tüberküloz, felçli çocuk felci ve daha yakın zamanda ortaya çıkan MERS, HIV / AIDS, SARS ve Ebola salgınları dahil olmak üzere birçok başka salgını değerlendiriyor. 

"Yirmi Birinci Yüzyıl İçin Kıyafet Provaları" başlıklı son bölümde alevlenmelerine değiniyor. Tuhaf bir şekilde ileri görüşlüydü.

Mevcut veba ile ilgili olarak, bazı epidemiyologlar şimdi bir salgın olarak başlayan ve bir salgına dönüşen şeyin geçmeyebileceğini söylüyorlar. 

Çeşitli nedenlerden dolayı COVID-19 veya benzeri bir şey, pekala endemik hale gelebilir ve tüm Homo sapiens için artan bir tehdit olabilir. 

Bu, Dünya Sağlık Örgütü'nün de yakın zaman önce , Risk Altındaki Dünya başlıklı bir raporda uyardığı bir şeydi . 

Trump yönetiminin organizasyona destek altından bacaklarını kestikten ve onunla çalışanların başka bir SARs- veya MERs- veya Ebola için hazırlanmış epidemiyolog, biyoistatistikçi ve virolog olarak faaliyetlerini keskin bir şekilde azaltmasından kısa bir süre sonra 2019'da yayınlandı. salgın gibi.

Snowden'ın bu "gelecek şimdi" meselesi hakkındaki kendi düşünceleri, sonunda değil, Epidemics and Society'nin yeni ciltsiz baskısının Önsözünde yer almaktadır :

.     Tüm pandemiler gibi, COVID-19 da tesadüfi veya rastgele bir olay değildir. Salgın hastalıklar, toplumları, insanların çevre, diğer türler ve birbirleriyle olan ilişkilerinin yarattığı belirli kırılganlıklar yoluyla etkilemektedir. Salgını ateşleyen mikroplar, evrimi onları hazırladığımız ekolojik nişleri doldurmaya uyarlayan mikroplardır. COVID-19, oluşturduğumuz topluma uygun olduğu için alevlendi ve yayıldı. 

Çoğunluğu son derece kalabalık şehirlerde yaşayan ve hepsi hızlı hava yolculuğu ile birbirine bağlanan yaklaşık sekiz milyar insanın yaşadığı bir dünya, pulmoner virüsler için sayısız fırsat yaratıyor. Aynı zamanda, demografik artış ve çılgın şehirleşme, hayvan yaşam alanlarının istilasına ve tahrip olmasına yol açarak, insanların hayvan dünyası ile ilişkisini değiştirir.

Ayıklayıcı bir iddia ve korkutucu bir olasılık.

https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC7371815/

TR:

34,12 TL

https://www.kitapyurdu.com/kitap/salginlar-ve-toplum-kara-olumden-gunumuze/579287.html&manufacturer_id=236932


 

 

TÜRKİYE HAYALİ

Hedefteki üniter, laik Cumhuriyet: .   ABD'NİN YENİ TÜRKİYE HAYALİ   . .    Samuel Huntington, “ Medeniyetler Çatışması ” adlı kitab...