10 Şubat 2021 Çarşamba

Goygoy Yapmak

     'Goygoy yapmak' ne demek, anlamı nereden geliyor?

Türkçe'de argoya yerleşmiş bir deyim var:

"Goygoy yapmak".

Türk Dil Kurumu'nun sözlüğünde "Goygoycu" için verilen karşılıklar, "Bilgisiz olarak, gereksiz yere çok konuşan kimse", "Şakşakçı", "Muharrem ayında kapı kapı dolaşarak ve ilahiler okuyarak dilenen kimse" ve "dilenci".

Peki, "goygoy yapmak", "goygoycu" nereden geliyor?

İşte dilimize dolanan bu deyimin Osmanlı dönemi İstanbul'una dayanan hikayesi...

Ceyhan Tunçöz, Stinpoli.com'da "Eski İstanbul'da Goygoycular" adlı yazıda bu deyime kaynaklık eden dilencileri anlattı.

Ezan vakitleri sokak ortalarında ilahi, kasideler okuyarak dolanan Kasideciler; su başına gidenlerden günlük nasibini çıkaran Sebilciler; mezarlıkların çevresinde dilenen İskatçılar; 1 Mayıs'tan kışa kadar ellerinde kabaklarla dilenen Kabakçılar...

Bu dilenci gruplarının dışında bir de çoğunluğu Anadolu’dan gelen ve İstanbul'da Muharrem ayının ilk günlerinde ortaya çıkıp dilenen "Goygoycular" veya "Hoygoycular" adı verilen bir kesim daha vardı.

Goygoycuların İstanbul’da ilk defa ne zaman ortaya çıktıkları üzerine kesin bilgiler olmamakla birlikte, birçok kaynakta Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasından sonra olduğu tahmin edilmekte.

Goygoycular, Şehzadebaşı'nda dini yapılarda gezici dervişlerin misafir edildiği Tabhâne adı verilen vakıf binasında konaklayan kör, topal ve sakatlardan meydana geliyordu.

Bu topluluk, sabahları yanlarında gözleri gören, "yedekçi" ya da "eydirci" adını verdikleri bir yardımcı eşliğinde sokaklara dağılır, beşer, altışar kişilik gruplar halinde birbirlerinin birer adım arkasında ve bir öndekinin omuzuna tutunarak, tek kol nizamında dolaşırlardı.

Goygoycu kafilesi bir evin önüne geldiğinde önce kendi aralarında bir halka oluşturur, ardından eydircinin çektiği gülbang ("Allah Allah" nidası) sonrasında ilahiler okurdu.

Yazıda bu ilahilere bir örnek de veriliyor.

Şehidlerin serçeşmesi
Enbiyanın bağrı başı
Evliya’nın gözü yaşı
Hasan ile Hüseyin'dir
Yâ hoy goy goy cânım!

Kerbelâ’nın yazıları
Şehit olmuş gazileri
Fatma ana kuzuları
Hasan ile Hüseyin’dir
Yâ hoy goy goy cânım!

Biz bakmayız sağa sola
Yerde insan gökte melek
Karpuz çıkar bazen kelek
Yâ hoy goy goy cânım!

Beni bir dağda buldular
Kolum kanadım kırdılar
Anın için inilerim
Yâ hoy goy goy cânım!

Biz Rumeli abdalıyız, Anadol'a göç ettik
Ar-u vakarı kaldırdık, kendimizi hiç ettik
Batınımız ma'mur oldu, hazineler iç ettik,
Yolda bir münkire çattık, zevkimizi piç ettik.
Yâ hoy goy goy cânım!
Bulgur aşk et imanım!

Biz goygoycu dervişleriz, her birimiz ermiştir
Maksadımız lokma, aştır, zikrimiz de geviştir
Biz ne Şii, ne Sunniyiz, mezhebimiz geniştir
Böyle bir dava çıkarmak, meded Allah ne iştir?
Yâ hoy goy goy cânım!
Bulgur aşk et imanım!

İşte goygoycular bunun gibi ilahiler okuyarak ev halkından isteklerde bulunurlardı.

Başlarındaki külâhlarında ince beyaz yemeni sarılı, sırtlarında ince beyaz cübbe, ayaklarına sarı papuç, ellerine uzun bir asa olduğu halde para, çeşitli gıda ve giyim eşyası toplayarak verilen erzakı, omuzlarında taşıdıkları ortasından bölünmüş, iki taraflı ve iki ağızlı bez torbalara koyarlardı.

Goygoycuların topladıkları erzak, yine Şehzade Câmii'ndeki tabhâneye getirilir ve bu erzakla yaptırdıkları aşureyi hem kendileri yer hem de başkalarına dağıtırlardı.

Hicri takvimin ilk ayı olan Muharrem ayının başından, yine aynı ayın onuncu günü olan Aşure Günü'ne kadar süren ve yılın sadece sekiz, on günü devam eden bu tür dilencilik, sadece eski İstanbul'a mahsus bir âdetti.

1909'da II. Meşrutiyet'in ilânı ile birlikte goygocuların sokaklarda dilenmeleri ve ilahi söylemeleri yasaklandı.

01.02.2017 -

 https://www.cnnturk.com/yasam/goygoy-yapmak-ne-demek-anlami-nereden-geliyor?page=1


 

7 Şubat 2021 Pazar

Demokrasi ve Temel İlkeleri

     Demokrasi ve Temel İlkeleri

. Demokrasi, ilk çağlardan beri filozof ve bilim adamlarının üzerinde konuştukları ancak net bir tanıma varamadıkları bir kavramdır.

. Demokrasi, eski Yunanca’da halk anlamına gelen “demos” ve yönetim anlamına gelen “kratos” kelimelerinin birleşiminden oluşmuş olup “halkın yönetimi” anlamına gelmektedir.

.        Demokrasinin Temel İlkeleri     .

         -Yasalara uyma zorunluluğu

Demokrasilerde hiç kimse yasaların üzerinde değildir.

Bunun anlamı, demokrasilerde herkes yasalara uymak zorundadır ve yasaları ihlal ettiklerinde suçlu sayılırlar.

Ayrıca demokrasi yasaların herkese eşit, adil ve tutarlı bir şekilde uygulanmasını gerektirir.

Bir kişi, grup veya zümreye özel yasa çıkarılamaz.

Yasalar, halkın iradesini yansıtır.

Hukukun egemen olduğu demokrasilerde, yasaları herkese eşit bir şekilde uygulamak için bağımsız mahkemeler bulunur.

      -Eşitlik

Demokratik yönetimler insanların eşitliğine dayanır.

Demokrasilerde ırk, dil, din, cinsiyet ayrımı gözetmeksizin herkes eşittir ve tüm insanlara aynı düzeyde eşit değer verilir.

     -Aktif Katılım

Demokratik bir yönetimin temel göstergelerinden biri de vatandaşların yönetim sürecine aktif katılımıdır.

Katılım, vatandaşların bir hakkı olduğu kadar aynı zamanda görevidir.

Demokrasilerde vatandaşlar, siyasal sürece yalnızca seçimler aracılığıyla değil, ülkenin sorunları hakkında bilgi edinerek sivil toplum kuruluşlarına (STK) üye olup çalışarak çeşitli etkinlikler yoluyla da katılmalıdırlar.

Vatandaşların topluma aktif katılımı, demokrasinin gelişmesi için en önemli unsurlardan birisidir.

     -Seçim

Demokrasi, halkın yöneticileri belirli aralıklarla, özgür ve adil bir seçimle seçmesini gerektirir.

Gerçek demokrasilerde seçimlerin de belirli ilkelere göre yapılması gerekir.

İlk olarak, oy kullanacak bireylerin; ekonomik durumları, cinsiyet, ırk, millet, yetenek, fiziksel durum ve toplumdaki statüleri gibi nedenlerle oy hakları kısıtlanamaz.

Bu, genel oy ilkesidir.

Seçimlerde uyulması gereken bir diğer ilke olan eşit oy ilkesi ise her seçmenin sadece ve sadece bir oy hakkına sahip olması anlamına gelir.

Ayrıca, seçmen iradesinin her türlü baskıdan uzak kalmasını sağlamak için seçmenin kime oy verdiğini kimsenin bilmemesi gerekir ki bu da gizli oy ilkesidir.

Seçimlerin özgür ve adil olabilmesi için genel, eşit ve gizli oy ilkelerine dayanması gerekir.

    -Çok Partili Sistem

Demokrasilerde ülke halkı, yönetimde söz sahibi olmak için seçimler aracılığıyla temsilcilerini seçer.

Elbette bir ülkede yaşayan halkın tamamının aynı fikirde olması beklenemez.

Farklı görüşteki kişiler temsilci olarak seçilmek için siyasi görüşlerini seçmenlere anlatmak ve taraftar toplamak amacıyla siyasi partiler oluşturabilirler.

Seçim serbestliğinin gerçek bir anlam taşıması için seçmenlerin kendi düşüncelerine uygun adayları seçmelerine olanak veren çeşitli alternatiflere sahip olması gerekir.

Bu gereklilik, çok partili sistem ile yerine getirilmektedir.

    -Çoğunluğun Yönetimi

Demokrasinin temel ilkelerinden biri de çoğunluğun yönetimini kabul etmektir. Demokrasilerde birden çok görüş ve siyasal parti vardır.

Bazen seçimlerde bu görüşlerden birisi kazanır ve yönetme yetkisini alır.

Bazen de iki veya daha fazla parti bir araya gelerek yönetme yetkisini kullanır.

Muhalefette kalan partiler ise yönetimin politikalarını eleştirerek demokratik işleyişe katkıda bulunurlar.

    -Çoğulculuk

Demokratik toplumlarda çoğunluğun, azınlığın haklarını koruması gerekir.

Çoğunluğun erkine (gücüne) ve azınlığın haklarına saygı duyulmuyorsa orada demokrasi yok demektir

Demokrasilerde, azınlığın haklarına saygı duyulmalı ve azınlığa, görüşlerini özgürce ifade etme serbestliği verilmelidir.

Demokratik toplumlar bazen farklı etnik veya dinî gruplardan oluşabilir.

Demokraside amaç, toplumdaki herkes için en iyi kararı alabilmektir.

Bu nedenle alınan kararlarda, toplumdaki her kesimin katkısının olması gerekir. Bu anlayış, gücü elinde bulunduran grubun tek başına kendi görüşlerine göre kararlar almasına da engel olur.

     -Hesap Verebilirlik
Demokrasilerde seçilmiş ve atanmış görevliler halka karşı sorumludurlar.

Görevliler görevlerini kendi istek ve ilgileri doğrultusunda değil, halkın istekleri doğrultusunda oluşturulan yasa ve kurallara göre yerine getirirler.

Seçilmiş veya atanmış görevliler, verdikleri kararlar ve yaptıklarından dolayı halka karşı sorumludurlar.

Demokrasilerde halka karşı hesap verebilirlik çeşitli şekillerde uygulanır. Bunlardan birisi, siyasal hesap vermedir.

Bu, özgür ve adil seçimler yoluyla gerçekleşir.

Diğer hesap verme mekanizmaları ise, yasal ve idari hesap verme yoludur.

     -Şeffaflık

Demokrasilerde yönetimin şeffaf olması gerekir.

Demokratik bir ülkede insanlar hangi nedenlerle hangi kararların alındığı, kamu harcamalarının nereye yapıldığı vb. konularda haberdar olmak isterler.

Şeffaf yönetimler aldığı kararlardan halkın haberdar olması için çeşitli yöntemler bulmak zorundadırlar.

Bu konuda medyaya da önemli görevler düşmektedir.

     -Anayasal Güvence

Demokratik yönetimler, vatandaşlarının haklarını korumak ve onlara değer vermek için çalışırlar.

Hatta genellikle temel insan haklarını ülke anayasasına koyarak onları garanti altına alırlar.

İnsanlar, devredilemez haklarla doğarlar.

Bu haklar insanın doğuştan sahip olduğu onuruyla yaşamasını sağlar.

Bu nedenle demokratik yönetimlerin insan haklarını koruma altına alması gerekir.

    -Güçler Ayrılığı

Demokratik bir yönetimde bulunması gereken özelliklerden birisi de yasama, yürütme ve yargı görevlerinin birbirine karşı bağımsız organlar tarafından yürütülmesidir.

Bu duruma güçler ayrılığı ilkesi denir.

Böylece demokrasilerde bu üç önemli görevin, birbirinden bağımsız organlar aracılığıyla dengelenmesi beklenir.

    -Laiklik

Demokrasinin ilkelerinden biri de laikliktir.

Laiklik, din ve devlet işlerinin birbirinden ayrı olması ve devletin kişilerin vicdan, dinî inanç ve kanaat özgürlüğünü teminat altına almasıdır.

Demokratik bir sistemde devlet, tüm inançlara eşit mesafede durur.

    -Sivil Toplum

Demokratik bir toplum için toplumun taleplerini devlete/yönetime ileten sivil toplum unsurlarının varlığı büyük önem taşımaktadır.

Sivil toplum, demokratik katılımı sağlama, hükûmeti ve devleti denetleme, toplumun ihtiyaç ve taleplerini ifade etme, toplumun sosyal sorumluluk seviyesini yükseltme, demokratik değerlerin toplum ve yönetim düzeyinde yaygınlaşmasını sağlama gibi misyonlara sahiptir.



Kaynak:

https://www.demokrasi.gen.tr/demokrasi-ve-temel-ilkeleri/

.

== GENEL BİLGİ OLSUN düşüncesi ile derlenmiştir. =



 

6 Şubat 2021 Cumartesi

ROBERT KOLEJ

      ROBERT KOLEJ

1863’TE DÖRT ÖĞRENCİYLE ÖĞRETİME AÇILAN

ROBERT KOLEJ ÜLKEMİZİN YÜKSEK DÜZEYLİ ÜNİVERSİTELERİNDEN BİRİNE DÖNÜŞTÜ.         1993 EKİM

Boğaziçi Üniversitesi, bugün üniversitelere giriş sınavında en yüksek puanları tutturan öğrencileri alan yüksek öğretim kurumlarından biri.

Bu, üniversitenin büyük ilgi görmesinin ve yüksek düzeyinin bir göstergesi sayılıyor. 130. kuruluş yıl dönümü kutlanan Boğaziçi Üniversitesi’ne “üniversite” statüsü verilmesinden bu yana yalnızca 22 yıl geçti. 1993 EKİM

Ama bu 22 yılın ardında 108 yıllık akademik geçmiş var. İlgiye değer bir geçmiş...

Bebek’te küçük bir evde açılan Kolej’in kumcusu, Kırım Savaşı sırasında Türklere yardım amacıyla İstanbul’a gelen Amerikalı misyonerlerden Cyrus Hamlin’di. “Robert Kolej bugün, 16 Eylül 1863’te İstanbul’da açıldı,” diye yazmıştı.

.   “Bizim ve dostlarımız için çok enteresan bir gün. Bugün 4 öğrencimiz var. Bu sayının iki üç hafta içinde yarım düzineye ulaşmasını bekliyoruz. Cesaretim arttı.”

Kolej, adını, bütün giderleri karşılayan Fransız kökenli bir Amerikalı tüccardan, Christopher Rhinelander Robert’den alıyordu.

Ölünceye kadar bu yardımı sürdüren Robert, mirasının beşte birini de bu öğretim kurumuna bıraktı.

1878’de ölümünden sonra mirasçıları Kolej’e 400 bin dolar verdiler.

1863-1877’de Robert Kolej’in müdürlüğünü yapan Hamlin ile Robert, Amerikan Hükümeti’nin desteğini de aldılar:

.     Bu destek sayesinde Padişah’tan, Kolej’e Amerikan bayrağı asma hakkı veren bir “irade” elde edildi.

Yine kuruluş aşamasında, telgrafın yaygınlaşmasını sağlayan ve “Mors Alfabesi” geliştiren Samuel Morse’un Kolej’e bağışladığı telgraf aygıtlarının montajına girişildi.

İlk ders yılının (1863-64) sonunda öğrenci sayısı 20’ye ulaşmıştı. Müslümanların yabancı okullara girmesine izin verilmediğinden, Kolej’e yabancılar ve Osmanlı uyruklu Hıristiyanlar ilgi gösteriyorlardı.

Kolej’in kurucusu Dr. Hamlin’in saat 06.30-22.00 arasında düzenlediği modern ve klasik diller öğretilen dil kursları da ilgi görmeye başlamıştı.

Burada kısaca Osmanlı Devleti sınırları içerisinde açılan öteki yabancı okullar üzerinde de durmak gerekiyor.

İstanbul’da ilk yabancı öğretim kurumlan Katolik misyonerlerince açılan kiliselerdi. Giderek Katolik okullarının sayısı artmıştı.

13. yüzyılda Dominiken (Dominicain) rahipleri yeni okullar açtılar.

1453’te İstanbul’un Osmanlı Devleti’ne geçmesinin ardından, din serbestliğinin sağladığı olanaktan yararlanılarak, çeşitli din ve mezheplere ait cemaat okulları kuruldu.

Zamanla bunlar yabancı devletlerin koruması altına girdi ve imparatorluk düzeyinde yaygınlaştı.

Daha ileriki yıllarda da, kapitülasyonlardan yararlanan yabancı devletlerin kurdukları okullar birbirini izledi.

İstanbul başta olmak üzere birçok kentte Fransız, İngiliz, Amerikan, İtalyan, Alman, Avusturya, Rus, İran ve Bulgar okulları açıldı....

1780’li yıllarda iki ülke arasında ticaretin başlamasıyla birlikte Osmanlı- Amerikan ilişkileri gelişti:

1811’de İzmir’de ilk Amerikan ticaret odası açıldı, 1820’de American Board of Comissioners for Foreign Missions adlı örgütün yönetimindeki ilk Amerikalı misyonerler İzmir’e ayak bastı. 1830’da Amerikalılara kapitülasyonlardan yararlanma hakkı veren ilk ticaret sözleşmesi imzalandı.

Bu gelişmelerin ardından misyoner okullarının sayısı hızla arttı.

Robert Kolej’in özelliği, sözü geçen misyoner örgütüne bağlı olmayışı, bu örgütle amicus usque ad aras (sonuna kadar dost) olmak dışında bir ilişkisinin bulunmayışıydı.

Kuruluş döneminde, Robert Kolej’in genişletilmesi, yeni binalar yapılması için Kuruçeşme sırtlarında bir arazi satın alındıysa da, kimi çevrelerin karşı çıkması ve sarayın izin vermemesi sonucu, buradan vazgeçildi.

Çok geçmeden, eski sadrazamlardan Ahmet Vefik Paşa’nın Rumelihisarı sırtlarında, Kayalar denilen yerdeki arazisi 16 bin liraya satın alındı ve inşaat izni verilmesi için Amerikan elçiliği tarafından saraya başvuruldu.

Ardından, Ahmet Vefik Paşa arazisinin geri kalan bölümü 20 bin lira karşılığında Kolej’e geçti.

Sarayın 1868 yılı sonunda izin ve ruhsat vermesi üzerine, “Hamlin Hail" adı verilen ilk binanın yapımına girişildi.

Temelini Amerikalı Bakan Hon. E. Joy Morris’in attığı, 60 bin dolara mal olan dört katlı binanın yapımında kullanılan briket ve demirler Ingiltere, Fransa, Belçika gibi Avrupa ülkelerinden gümrüksüz ithal edilmişti.

Eğitim, Amerikan sistemindeki “Self- Help” (kendi kendine yardım) ilkesi çerçevesinde yürütülüyordu.

Üretime dönük etkinlikler için kurulan un değirmeni ve ekmek fabrikası, öğrencilere hem cep harçlığı sağlıyor, hem beceri kazandırıyordu.

Kimi mezunlar özel seminerlerden geçirildikten sonra din adamı olarak yetiştiriliyordu.

1891 ’de “Science Hail” adlı bina ile profesörler için 15 odalı “Kennedy Lodge” yaptırıldı. Mühendislik Bölümü açılması kararı alındıktan sonra da, 1910'da “Gates Hail” ve “Anderson Hail” adlı binaların yapımına başlandı.

Binalar tamamlanınca, 1912-13 ders yılında Elektrik ve Mekanik Mühendisliği öğretimine geçildi.

Bu tarihlerde okul “Robert Akademisi” adıyla anılıyordu.

Lise düzeyindeki dört yıllık öğretim Türk okullarındaki gibi üç yıla indirilmiş; yükseköğretim yönünden de düzenlemeler yapılarak “Mühendislik”, “İş idaresi”, “Fen ve Yabancı Dil” olmak üzere başlıca üç bölüm oluşturulmuştu.

1871’de Gedikpaşa’da kiralık bir evde Home School adıyla bir de kız okulu açıldı.

Kurucuları, Boston’daki Kadın Misyonerler Heyeti’nin desteğiyle Amerika’dan gelmiş eğitimcilerdi, ilk yıl altı yaşlarında üç öğrenciyle eğitime başlandı.

1873’te öğrenci sayısı kırka ulaştı.

Okul, 1875’te Üsküdar’daki binasına taşındı.

Bu binaya Kadın Misyonerler Heyeti Başkanı Albert Bowker’ın anısını yaşatmak üzere “Bowker Hail” adı verildi.

1890'da Massachusetts eyaletince yüksekokul diploması verme yetkisi tanınan bu öğretim kurumu, artık Constantinople Koleji ya da İstanbul Amerikan Kız Koleji adıyla anılıyordu.

Kolej, ilk yedi mezununu 1891'de verdi.

Buradan diploma alan ilk Müslüman kızı, babası subay olan Gülistan İsmet’ti.

Birkaç Müslüman kızı okula gizlice devam ediyorlardı.

Ünlü yazar Halide Edip Adıvar (1884-1964) buradan lisans derecesi alan ilk Müslüman kızı olacaktı, ikinci Meşrutiyet’in ilanından (1908) sonra Müslüman öğrenci sayısı arttı.

1905’te Üsküdar’daki okul binası bir yangın geçirince, Arnavutköy1'de, Robert Kolej yakınında bir arazi satın alınarak yeni binalar yaptırıldı ve Kız Koleji 19l4’te buraya taşındı.

1908’de alınan berat, okulun Kadın Misyonerler Heyeti’nden bağımsız olarak, bir mütevelli heyetince yönetilmesini sağlamıştı.

1923’te imzalanan Lozan Antlaşmasından sonra yabancı okulların önemli bir bölümü kapandı.

Robert Kolej ve Amerikan Kız Koleji varlıklarını sürdürdüler.

Her ikisi de Milli Eğitim Bakanlığınca hazırlanan müfredat programlarını da uygulayarak, lise düzeyinde öğretim verdiler.

1958’de Bakanlar Kurulu kararıyla Robert Kolej Yüksekokulu kurulmasına izin verildi.

Bunun üzerine kimya, makine, elektrik dallarında öğretim veren “Mühendislik Fakültesi” ile “İş İdaresi ve İktisat”, “Fen ve Yabancı Diller” Fakülteleri ve “Robert Kolej Araştırma Merkezi” kuruldu.

1930’dan sonra Türk öğrenci sayısı, yabancı öğrenci sayısını aştı.

Başlangıçta öğretmenlerin tümü yabancıydı; zamanla Türk öğretmenlerin sayısı önemli ölçüde arttı.

İlk Türk öğretmenlerden biri de, 1889’da göreve başlayan ünlü Şair Tevfik Fikret’ti.

1963’te 100. yılını kutlayan Robert Kolej’in -yüzde 30’u burslu olmak üzere- 950 öğrencisi vardı.

O tarihe kadar mezun olanların sayısı 3 bini aşmıştı.

Öğretim kadrosundakilerin yarısı Türk’tü.

Robert Kolej’in lise bölümüyle Amerikan Kız Koleji, 1971’de Özel İstanbul Amerikan Robert Lisesi adı altında birleştirildi.

Aynı yıl, Anayasa uyarınca özel ve yabancı yüksekokullar devletleştirilirken, okulun mütevelli heyetiyle Milli Eğitim Bakanlığı arasındaki görüşmeler sonucu, kuruma üniversite statüsü verilmesi yolunda anlaşmaya varıldı.

Bu anlaşma doğrultusunda hazırlanıp TBMM’de kabul edilen ve 12 Eylül 1971’de yürürlüğe giren yasayla, Boğaziçi Üniversitesi kuruldu.

Yasa, üç yıllık geçiş dönemi sonunda kurumun, eski eğitim ilke ve özelliklerini de koruyarak, Üniversiteler Kanunu çerçevesinde öğretim vermesini öngörüyordu.

Geçiş dönemi iki yıl daha uzatıldıktan sonra, İngilizce öğretim veren Boğaziçi Üniversitesi -açılan yeni bölümleriyle birlikte- Türk üniversite sistemine bağlandı.

1983’te çıkan yasayla yeniden düzenlenen Boğaziçi Üniversitesi bugün Eğitim, Fen-Edebiyat, iktisat ve İktisadi Bilimler, Mühendislik Fakülteleri, Yabancı Diller Yüksekokulu ile öğretim vermektedir.

Ayrıca üniversiteye bağlı Atatürk ilkeleri ve inkılâp Tarihi, Sosyal Bilimler, Fen Bilimleri, Çevre Bilimleri, Biyo- Medikal Mühendisliği, vb. enstitüler vardır.

Yabancı okullara tanınan ayrıcalıklar nedeniyle bir zamanlar “devlet içinde devlet” diye nitelenen Robert Kolej, artık toplumsal yaşamın çeşitli alanlarında değerli hizmetler veren gençlerin yetiştiği yüksek düzeyli üniversitelerden birine, Boğaziçi Üniversitesi’ne dönüştü.

 

https://www.skylife.com/tr/1993-10/robert-kolej-den-bogzaici-ne-130-yil

 

Belgeyle iddia etti:

"ABD Boğaziçi arazisine el koyabilir"

Boğaziçi Rektörlüğüne Melih Bulu’nun atanmasına karşı protestolar devam ederken, dikkat çeken bir iddia ortaya atıldı.

06 Şubat 2021 Cumartesi, 

İstanbul Üniversitesi Araştırma Görevlisi Özgün Emre Koç tarafından Boğaziçi arazisiyle ilgili dikkat çeken bir belge paylaşıldı. Belgede, 1971 yılında Boğaziçi arazisinin Türkiye Cumhuriyeti tarafından Robert Koleji’nden alındığı, arazinin başka amaçlarla kullanımı durumunda, New York Eyalet Mahkemesi tarafından geri alınabileceği belirtildi.

Özgün Emre Koç belge ile ilgili, “Resmi belgelerin orijinalleri Columbia University Nadir Eserler ve Elyazmaları Kütüphanesi'nde arşivlenmiş durumda. İlgili belgelerin kütüphanenin Robert Kolej kayıtları bölümünde 45-55 no arası kutularda mevcut olduğunu gösterir” ifadelerini kullandı.

………

http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/abd-bogazici-universitesine-el-koyabilir-1811792

 

3 Şubat 2021 Çarşamba

HALİL VURAL ÖĞRETMENIMİN ARDINDAN

       KÖY ENSTİTÜLÜ HALİL VURAL ÖĞRETMENIMİN ARDINDAN

           Prof. Dr. Kemal Kocabaş

2 Şubat 2021 Salı günü sosyal medya üzerinden derneğimizin kuruluşunda, yirmi yıllık mücadele tarihinde çok değerli katkıları ve emeği olan büyüğümüz enstitülü Halil Vural Öğretmenimin Covid-19 nedeniyle vefat haberi geldi.

Vefat haberiyle sarsıldık, tarihimizden bir yaprak düşmüştü adeta.

Eşi, ülkemizin ilk kadın eğitmenlerinden Melahat Vural Teyze’yi henüz bir ay önce kaybetmiştik. Halil Vural, özel yaşamımızda ve Yeni Kuşak Köy Enstitülüler Derneği (YKKED) ailesinde bizim “Halil Amca”mızdı…

Halil Amca, bugün yani 3 Şubat 2021 günü aileden sadece beş-altı kişinin katılımıyla Narlıdere’de eşinin mezarına defn edildi. Salgın nedeniyle onu uğurlayamamanın acısını yaşadık gün boyunca…

Köy Enstitülü Halil Vural Öğretmen, YKKED imecesinin önemli ismi, bir eğitim kahramanı, Köy Enstitülerinin kanatlandırdığı yoksul bir köy çocuğu. 1928 yılında Çine-Karakollar köyü doğumlu, mübadele ile gelmiş yoksul bir ailenin çocuğu. Çok küçük yaşlarda sırayla anne ve babasını kaybeder, yoksul ve sıkıntılı bir çocukluk dönemi başlar.

İlkokul sonrası köyün ağasının yanında boğaz tokluğuna çalışırken Kızılçullu Köy Enstitüsü onun için umut olur, ışık olur. Köy Enstitülerinin en değerli kazanımlarından birisi yoksul halk çocukları ve kız öğrenciler için pozitif ayrımcı eğitim kurumları olması gerçeğidir.

1940’lı yıllarda dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan-Âli Yücel’in “…kendi kendine açıp solan çiçek bırakmayacağız” sözü enstitülerde karşılık buluyor, yankılanıyordu. Halil Vural için Kızılçullu Köy Enstitüsü de bir umut ve kurtuluş olmuştu, tüm enstitülü halk çocukları gibi. Halil Vural ilk üç yıl Kızılçullu Köy Enstitüsünde “iş içinde eğitim” ilkeleriyle şekillenir ve daha sonra Kızılçullu Köy Enstitüsü öğrencilerinin emekleriyle kurulan Ortaklar Köy Enstitüsünün öğrencisi olur. 1948 yılında mezun olduktan sonra öğretmen ve ilköğretim müfettişi olarak Tonguç’un “Köyün içten canlandırılması” imecesine katılır.

Köylerde öğretmenliğin yanı sıra modern tarım ve hayvancılığın, kooperatifçiliğin yerleşmesi çabalarına büyük emek verir. Eşi ile Çine Halkevinde evlenir, DP dönemini mücadeleler, soruşturmalarla geçirir. Üç kızının da iyi eğitimi alması için çabalarlar, Çine’de dergi çıkarır, demokratik öğretmen hareketinde önce Ege Bölgesi Köy Öğretmen Derneğinde, sonra TÖS ve TÖB-DER ‘de yer alır.

Aydın’dan senatör adayı olur, şiirler yazar, duygularını düşüncelerini hep ifade etmeye çalışır. Emeklilik süreçleri sonunda da İzmir’e yerleşir.

Halil Vural Öğretmen’imle ilk karşılaşmam ve tanışmam 1990’lı yılların başında üyesi olduğumuz konut yapı kooperatifinde gerçekleşti. Genel kurullarda divan başkanı olurdu, biraz sert bir görüntüsü vardı ama toplantıları başarıyla yönetirdi. Köy Enstitülü emekli ilköğretim müfettişi olduğunu o yıllarda öğrenmiştim.

Sıkıntılı geçen kooperatif sürecini hep birlikte oluşturduğumuz dayanışma ile tamamlamıştık. Bu dayanışmada Halil Amca’yı daha yakından tanıma olanağı bulmuştum. Daha sonra evlerimiz bitti, karşılıklı iki apartmanda komşu olduk. Onların torunlarının adları da kızlarımınki gibi Pınar ve Irmak idi. Kızlarım da Halil Amca ve Melahat Teyze’yi çok sevmişlerdi, okul dönüşlerinde onlara merhaba demeden geçmezlerdi. Anadol arabası vardı ve yaz aylarında Kuşadası’na yazlığa giderler, yaklaşık tüm yazı orada geçirirlerdi.

17 Nisan 2000 tarihinde İzmir Hasan Sağlam Öğretmenevinde Eğit-Der’in düzenlediği Köy Enstitülerinin 60. kuruluş dayanışma yemeği vardı. Sevgili babamın Kızılçullu Köy Enstitüsünden bir sınıf arkadaşına plaket vermek için beni sahneye davet etmişlerdi. Plaketi verdikten sonra 1978 yılında kaybettiğim babamın sınıf arkadaşına plaket vermekten duyduğum coşkuyu, sevinci ifade eden kısa bir konuşma yapmıştım. Salonda benim gibi babasını, annesini kaybetmiş enstitülü ailelerin çocukları vardı. Salondaki masalarda yaptığımız kısa konuşmalarla onların aziz hatıralarını yaşatmak için örgütlenme fikri çıkıverdi ortaya. Halil Amca da yanı başımızdaydı;

“Ben İzmir’deki tüm Köy Enstitülü ailelere ve onların çocuklarına ulaşırım” dedi. Liste hazırlama görevi Halil Amca’daydı. Yemekte ortaya çıkan “Enstitü bayrağını-ışığını geleceğe taşımak” fikri için Halil Amca imeceyi başlatmıştı.

Kısa bir süre sonra Hasan Sağlam Öğretmenevinde müdür yardımcısı arkadaşımız Ruhi Sayman’ın da katkısıyla iki yüz katılımcı ile üç toplantı gerçekleşti. Son toplantıda 12 kişilik kurucular kurulu oluştu. Bu kurul kuruluş bildirgesi ve tüzük hazırlayacaktı. Kurucular kurulunda Prof. Dr. Egemen İdiman, Prof. Dr. Oğuz Makal, Doç. Dr. Güzel Yücel, Prof. Dr. Kemal Kocabaş Mesut Güngör, Ruhi Sayman, Canan Alper, Raziye Şahin, Ayşe Benzer, Etkin Kanar, Alev Dağhan, Ülkü Yalçın, Nazan Yeşil ve Ülkü Alkan arkadaşlarımız yar aldı. Tüzük ve kuruluş bildirgesi hazırlığı yaklaşık altı ay sürdü. Tüm buluşmalar öğretmenevinde oluyordu. Önce çalışıyor sonra hep beraber yemekte beraber oluyorduk. Halil Amca da hep bizimleydi. Halil Amca, bu buluşmalarda zaman zaman şiir okurdu. Okuduğu şiirler büyük bir çoğunlukla enstitü ve Cumhuriyet temalı olurdu.

Bir gün sevgili Güzel Yücel “Halil Amca sen hiç aşk şiiri yazmadın mı?” diye sormuştu ve hep beraber gülüşmüştük. Daha sonra da bu espri “Halil Amca yağmur var mı?” şekline dönüştü. Çalışmalar yoğunlaştı ve Aralık 2001’de tüzüğü teslim ettik. Dernek kurulmuştu ve Sevgili Tolga Çandar’ın da katıldığı bir yemekle İzmir kamuoyunun karşısına çıkmıştık. Arkadaşlar ilk toplantıda derneğin başkanlığı için beni önerdiler ve YKKED imecesi Halil Amca’nın büyük emeği ve desteği ile enstitü ışığını günümüze taşımak adına çalışmalarına başladı.

2001 yılından 2021 yılına kadar geçen süreçte Halil Amca hep derneğin kurucusu olarak aramızdaydı. Zaman zaman farklı düşündük, tartıştık ama hep beraber davranmayı bırakmadık. 2003 yılında Yeniden İmece dergisini yayınlamayı ve şubeleşme sürecini başlattık. Halil Amca derginin yazarıydı artık. Tüm İzmir’e dolaşıyor, dergiyi tanıtıyordu. Şubelerin kuruluş süreçlerinde de hep beraberdik. İzmir şubesinde ona gereksinmemiz oldu ve iki dönem başkanlık yaptı. Derneğe yer edinme çalışmalarında bizlere olağanüstü katkılar sağladı.

Nisan 2015’de hep beraber “YKKED-Dr.Engin Tonguç İmece Evi”’nin açılışını gerçekleştirdik. YKKED, şimdi yirmi yaşında. Bu yirmi yıl, enstitülerin topluma anlatılmasına yönelik sempozyumlar, çalıştaylar, paneller, Aydınlanma Buluşmaları, yeni kitaplar, 17 Nisan kutlamaları, Aydınlanma Onur Ödülleri, basın bildirileriyle geçiverdi. Halil Amca yoğun olarak bu çalışmalarda hep yer aldı. Enstitülü öğretmenlerden fotoğraflar toplayıp 21 Köy Enstitüsünü içeren bir fotoğraf sergisi de hazırladı.

Halil Amca ve ailesi altı, yedi yıl önce önemli bir acı, üzüntü yaşadı, küçük kızları Serap Hanım’ı kaybettiler. Kendi sağlık problemleri yoğunlaştı. Tüm bunlara rağmen hayata tutunmayı ve yaşam sevincini hiç bırakmadı. Disiplinli bir yaşam tarzıyla hiç sigara içmiyor ve sabah sporlarını ihmal etmiyordu. Tansiyon hastası ama, her gittiğimiz yerde tuzsuz yemeğe çok dikkat ederek sağlığına özen gösteriyordu. Şiir yazmayı da, tutumlu, özenli bir yaşam tarzını da hiç bırakmıyordu. Halil Amca ile çalışmak hem zor, hem de kolay, onu anlamak önemliydi. Hep kendini ifade etmek ile ilgili beklentileri vardı. Bazen zamanlama, planlama problemleri nedeniyle bu konularda ayrıştığımız anlar oluyordu. Ama biliyoruz ki ikimiz de derneği geliştirmek, yüceltmek derdindeydik.

Halil Amca tüm yaşamını enstitülere borçlu olduğunu hissediyordu ve bu nedenle kendini enstitü davasına adamıştı adeta. Bu çok saygın bir davranıştı… Her gün derneğe uğrar ve yapılanları izler, dernek çalışanı arkadaşlarımıza bizlere iletmeleri için görüşlerini ifade ederdi. Son yıllarda epeyce yoruldu, biyolojisi Halil Amca’yı zorluyordu.

Halil Vural Öğretmenim, enstitü kazanımlarını yaşamına aktarmıştı. Dernek geceleri Halil Amca’nın Çökertme oynaması, Yenice Yolları türküsü ve Ziraat Marşı söylenmeden bitmezdi. Müzik dağarcığı çok zengindi ve saz, mandolin de çalıyordu. Enstitülerdeki sanat imecesi ve yazma becerisi kazandırma süreçleri onu dönüştürmüştü.

Çocukluğu acı, yoksulluk ve travmalarla geçen bir halk çocuğu enstitünün ona kazandırdığı becerilerle hayatı başarmıştı. Bizleri bularak, yan yana getirerek oluşan 23 şubeli YKKED imecesinde Halil Vural Öğretmen’imin büyük emeği tartışılamaz bir gerçekliktir.

YKKED, Halil Amca’nın büyük emeğine duyduğu saygı adına yazdığı “Karanlıktan Aydınlığa Köy Enstitüsü Işığı” kitabını 2015 yılında onurla yayımlayarak onu selamladı.

Halil Vural Öğretmenimi bugün sonsuzluğa uğurlarken dilimde onun çok sevdiği “Yenice Yolları” türküsünün “Yenice yolları bükülür gider/Zülüf ak gerdana dökülür gider/Yiğidin sevdiği güzel olunca/Ömrü ardı sıra sökülür gider” sözleri dilimdeydi.

İlerici, Cumhuriyetçi yaşam çizgisiyle, duruşuyla, tarzıyla hep bir Köy Enstitülü olarak yaşamaya özen gösteren Halil Amca, YKKED ailesi tarafından hiç unutulmayacaktır.

Anısına, emeğine saygıyla selamlıyorum…

          Kemal Kocabaş

         2021.02.03

 

 

 

2 Şubat 2021 Salı

Halil Vural

.     YENİ KUŞAK KÖY ENSTİTÜLÜLER DERNEĞİ 

   kurucu ve onursal başkanı eğitimci, yazar, öğretmen, komşum:

Bedellikten İlköğretim Müfettişliğine:

.       Halil Vural 

     Nüfusun %80’ine yakınının köylerde yaşadığı dönemlerde, kalkınmanın köylerden başlaması gerektiği düşüncesi ortaya atılmış ve köylere bilinçli öğretmen ve eğitmenler gönderilmişti. Yıl 1936.

Bu eğitim devriminin ürünü olan yüz binlerce köy çocuğu okutulmuş, eğitilmiş, öğretilmiş ve yine doğup büyüdüğü köylere geri gönderilmiş, kendi köyünün kalkınması için çalışamaya başlamıştı.

O köy çocuklarından biri olan Halil Vural ile birlikteyiz bu hafta.

GÖÇMEN ÇOCUĞU
Mübadeleyle Yunanistan’dan göç edip Karakollar Köyü’ne yerleşen bir ailenin çocuğu Halil Vural. 1928 yılında doğmuş.

Babası Nurettin, Annesi Fikriye; Göçmen Mango Osman’ın kızı; iki erkek çocuk doğurmuş ve 1931 yılında vefat etmiş. Babası başka bir kadınla evlenmiş. Halil Vural’ın o kadından üç kardeşi daha olmuş.
Annesinin ölümünden sonra Hali ile kardeşi İsmail’in hayatı zindan olmuş.
“Üvey Anne diye bir söz var ya; biz tam anlamıyla onu yaşadık” diyor Halil Vural.
“Kadın bize o kadar kötü davranıyordu ki anlatamam. O dönemde halamlar ve teyzemler bize destek oldular ama evin içinde o kadınla biz vardık.”

HALİL VURAL’IN ÖĞRETMENLERİ
Halil Vural zamanında ilkokulların ilk 3 yılı köylerde okunuyor ve diploma alınıyormuş. Üç yılı köyünde okumuş Halil Öğretmen.
“İlk öğretmenimiz Mehmet Hoca idi. İmam Hatipliydi o. Elinde sopayla dolaşırdı ve o sopayla kafamıza vurur dururdu. İkinci yıl Fevzi Cengiz geldi bize. Kazım Karabekir’in toplayıp okuttuğu çocuklardandı o. O ayrıldıktan sonra yine Öğretmen okullarından mezun olan Mehmet Oğuz geldi bize öğretmen olarak. 3. sınıfı Oğuz Öğretmende okuduk ve diploma aldık.”
“Çine’de Rüştü Bey vardı öğretmenimiz. Çine’den evliydi o. Uzun boylu bir adamdı. Müdürümüzün adı da İzzet Beydi. Onların soyadlarını şimdi hatırlayamıyorum. 4. sınıfı Çine’de okuduk ve sonra yeniden köye geldik. 5. sınıfta okurken yine öğretmenimiz Mehmet Oğuz’du.

KÖYLÜLER SOĞAN EKMEK GETİRMİŞ
1938 - 39 yıllarında, okula devam etmek için Çine’ye Kız Mektebi İlkokulu’na kaydını yaptırtıyor ve 4. sınıfı bitiriyor Halil Vural.
Okulun başladığı günlerde evden sefer tasıyla okula yiyecek götürüyor Halil Vural.

Okulun karşısındaki bir binanın iki odasından birini yakın köylerden gelen öğrencilerin yemek yeme yeri olarak ayırmışlar.
“Biz oturup yemek yemeye başladığımızda, kasabanın yerli (ki o zamanlar Çine çok da büyük bir yer değil ama merkez konumunda ve ilçe merkezi olduğu için yaşam biraz daha farklı) öğrenci zibidileri yanımızdan gelip geçerken ‘Aaa, bak, bak, bak. Köyüler pırasa getirmiş; zeytin, soğan getirmiş” gibilerden takılırlar, alayımsı konuşurlardı.

Bu konuşma ve takışmalardan sonra babama ‘ben okula çıkın götürmeyeceğim, bizimle alay ediyorlar’ dedim. Nenemi devreye soktum bu ara. Sonunda babam ikna oldu ve günde 5 kuruş vermeye başladı.”
“Beş kuruş çok para o zaman” diyor Halil Vural.
“100 parayla (40 para 1 kuruş) karnımızı doyuruyoruz. Bir tabak köfte, bir parça ekmekle karnımızı doyuruyoruz o zaman. Okulun karşısında uzun boylu, Abdurrahman adında bir köfteci vardı, onun orada yiyorduk köfteyi. Her zaman köfte yemiyoruz elbette.

Okulun tam karşısında Kırşehirli mi Akşehirli mi Ali Amca vardı; Oğlu vardı Etem, benim sınıf arkadaşım. Onun oraya helva ekmek yiyorduk bazı zamanlarda; o da aynı para.

YAŞAMIN GEÇİŞ DÖNEMİ
4. Sınıftan sonra bir yıl ara veriyor ve 1940 – 41 öğretim yılında köye 5. sınıf açılıyor ve okulu o yıl bitiriyor Halil Vural. Okulu bitirdiği sene Öğretmeni Mehmet Oğuz, onu Köy Enstitülerine göndermek istiyor ama babası kabul etmiyor.
“3 Çocuk seçti Mehmet Öğretmen. Babalarımız bizi kayıt için okula götürüyor. İlk ikisinin babası yolda çocuklarının okula kaydını yaptırtmaktan vazgeçti. Onlar vazgeçince Babam da vazgeçti.”
“Belki de babamın okumamı istememesinin nedeni 4. sınıfta yaşadıklarımdı” diyor Halil Vural.
“4. Sınıfta her gün yemek ve diğer giderler için 5 kuruş harçlık alıyordum ya; arkamdan kardeşim de geliyor.

Babam, ‘Sana her gün 5 kuruş harçlık veremem’ diyerek benim okula gitmeme engel olmuştu.

Kendince haklıydı elbette. Bir dolu buğday 20 kuruş. Ne kazanıyorsun da ne harcayacaksın? Okumamız mümkün değil o şartlarda.”

KÖYLÜNÜN MEKTUPLARINI YAZIYORDUK
“Karakollar Köyünde okuma yazma bilen iki kişi var o zaman” diyor Halil Vural.
“Babam ve Necip Çavuş; İkisi de hem eski yazı biliyorlardı, hem de Latin alfabesini.

Onlardan başka köyde okuma yazması olan yoktu o dönemde.

Benim doğduğum sene Latin alfabesine geçildi ya; ikisi de bir haftalık zaman içinde yeni yazıyı (Latin Alfabesini) öğrenmişler.

Babam bana ‘Sen çok şanslısın. Ben iki yıl gittim Arapçayı öğrenmek için; sen çok kısa zamanda okuma yazmayı öğreneceksin’ derdi.

Gerçekten de biz okula gitmeye başladıktan iki ay sonra okuma yazmayı sökmüştük.

Köye gelen mektuplar ya Necip Çavuşa geliyor ya da babama. Ben okumayı söktükten sonra, Babam gelen mektupları bana verip okutmaya, yazdırmaya başladı.”
“Ne yazıyor mektuplarda” diye soruyoruz.
“Her zaman yazılan şeyler” diyor Halil Vural.
“Herkesten birer kucak dolusu selam gönderilir önce. Ardı arkasına sıralanır selamlar: Anne, baba, dede, nine, kardeş, yakında olan dayı, amca falan; herkesten selam yazılır önce mektuba. Sağlıklarıyla ilgili bilgi verildikten sonra; Sen nasılsın, diye sorulur. Ardından da bir şey isteyip istemediğine gelinir. Diyelim Annesi ‘2,5 lira gönderelim’ dedi. Mektubunu bitimine doğru gönderilecek olan paranın miktarı da yazılır, bitirilirdi mektup. Mektubun onuna bir de beddua yerleştirilirdi: Haydi mektubum uğurlar olsun; seni yoldan alıkoyanın gözü kör olsun, diye.

HİZMETKÂRLIK AYLARI
Babası 1941 yılında vefat ediyor. Halil o zaman 13 yaşında.
“Babam kağnı arabasının altında kalarak öldü; benim gözümün önünde” diyor acı olayı anlatırken hüzünlenerek.
“Babam öldüğü yıl ben Kazım Ağaların (Kazım Kaz) yanına hizmetkârlığa durdum” diyor gülümseyerek.
“Küfürbaz, lafını ölçmeden söyleyen bir adamdı o. Gerçekten insanın gücüne gidecek şekilde küfür ederdi ama yapacak bir şey yok. Katlanacaksın; hizmetkâr durmuşsun sonuçta.

Yıllık 30 lira para aldım o hizmetkârlıktan; bir takım da elbise. Okula gidene kadar onların yanında kaldım. Lacivert bir takım elbise yaptırtmıştı bana Kazım Ağa.

Ben o lacivert takım elbiseyle Köy Enstitüsüne gittim.

TEYZEME BİTLİ ELBİSELERLE GİTTİK
“Babam öldükten kısa bir süre sonra Üvey Anne bizi evden kovdu” diyor birden geriye dönerek.
“O zaman Teyzem Nuriye bize sahip çıktı.

İlk evine gittiğimiz günü çok iyi hatırlıyorum. Teyzeme; ‘bizi içeriye alma’ dedim.

Almaması gerekiyordu çünkü üstümüz başımız bit içindeydi. Onun evini de bite boyamaya gerek yoktu. Dedim; ‘İçeriye girmeden, dışarıda halledelim bu işi.’ Teyzem benim bu sözümden sonra saman damının içine bir ocak yaktı; üzerine bir kazan koydu ve suyu kaynattı.

Bu ara köydeki yaşlı berberi çağırdı. Berber bizim saçlarımızı sıfır numara kesti. Elbiselerin dikiş yataklarında dizilmiş yüzlerce bitle dolu elbiselerimiz. Onları içinde su kaynayan kazanın içine attı ve elbiseleri bir güzel kaynattı. Bizi de tepeden tırnağa yudu, yıkadı.

Yıkandıktan sonra içeriye aldı bizi. İçerde kendi çocuklarının elbiselerinden elbiseler verdi ve biz temizlenmiş olduk.”

KÖY ENSİTÜSÜNE GİDİYOR
Babasının ölümünden sonraki yıl (1942), Halil’in 2. sınıftaki öğretmeni Öğretmen Fevzi Cengiz (Gezici Başöğretmen: Öğretmen iken kurslara katılıp bitirenler bu Ünvanı alıyormuş o zaman.

Bu öğretmenler Eğitmenlere yardımcı olmak için eğitilen kişiler) geliyor ve onun sayesinde yeniden Köy Enstitüleri gündeme geliyor.

Dilekçe gönderiliyor.
“O zamanlar Belediye’de arozözde çalışan, uzun boylu Mustafa adında bir adam vardı. Onun kız kardeşi ile evlenmişti Fevzi Öğretmen.

Bir süre daha kaldı o Çine’de sonra gitti buralardan.”
Köy Enstitüsüne başvuru dilekçesini Fevzi öğretmen yazıp göndermiş. Kısa bir süre sonra cevap gelmiş ve Halil Vural’ı kabul etmişler.
Kabul edilmiş ama kefil gerekiyor; köyde kendisine kefil olacak insan bulamamış ilk başta.

Çaresiz oturup kalmış ama Teyzesi “Abidin Dayına git, o sana kefil olur”  demiş. Evrakları alıp Abidin Dayısının yanına gitmiş.
“Dayım her zamanki gibi Kara Mehmet’in Kahvede Osman Efendi ile tavla oynuyordu” diyor.
“Yanına varıp durumu anlattım, evrakları aldı, imzaladı ve bana verdi. Biraz da para koydu cebime, beni gönderdi.”
Halil Vural iki yıl Kızılçullu’da okuduktan sonra 1945 yılında Ortaklara geliyor. 3 Yıl orada okuyor ve 1948 yılında Ortaklardan mezun oluyor.

DÖRT KÖYLER İLKOKULU
“Çine Akçaova 4 Köyler İlkokuluna tayin oldum.

Orada ilk yıl bekâr olarak kaldım ve 1949 yılında evlendim.

Eşim Melahat Eğitmen Kurslarından mezun.

O, evlendikten sonra 1. sınıfları okuttu. Ben diğer sınıfları okuttum.”
İlk maaşı 70 lira Halil Vural’ın. Öğretmenler o zaman İl Özel İdare’den alıyor maaşı. 7 lira da Başöğretmen ek maaşı var.
Eşi Melahat, Çine Hamidabat Mahallesinden, Kunduracı Tevfik’in kızı.
1950 yılında Kızı Ülkü dünyaya geliyor.

Bir yıl sonra (1951) Cumalıköy İlkokuluna tayini çıkıyor. Bir öğretmen daha verilmiş Cumalıköy’e.

Eşi ve o öğretmen ile birlikte üç öğretmen görev yapmışlar.

Orada 2. kızı dünyaya geliyor. 2. Kızından sonra eşi Eğitmenlik görevinden istifa ediyor.
“İki tane çocuğu bakmak zor oluyordu.

Bir kadın tutacak olsak, eşimin maaşı kadına vereceğimiz para kadar değil. Düşündük, taşındık ve istifa etti.”

YÖRÜKLER KÖYÜ TAYİNİ
1957 Yılında Askerliğini bitirmiş ve dönmüş Halil Vural. Askerden gelmeden önce Çine Milli Eğitime bir dilekçe yazmış.
“Kasım ayında terhis olacağım; o dönem tayin dönemi değil.

Önceden söyleyeyim ki yarın kış ortasında çocuklar için sorun olmasın, diye dilekçe gönderdim Milli Eğitime. ‘10 yıla yakın zaman köylerde öğretmenlik yaptım. Kasım ayında terhis olacağım.

Artık kasabada bir yerde öğretmenlik yapmak istiyorum. Bunun dikkate alırsanız memnun olurum’ diye yazdım dilekçeyi.”
“Niyetim İnönü İlkokulunda (Namık Kemal) göreve başlamaktı” diyor Halil Vural.
“Çünkü çocuklar orada okuyor o zaman. Merkez olmasa da olur, diye de düşünüyorum. Yakın köylere de razıyım: Evciler, Karakollar, Kahraman Köy gibi.”
Bütün bu uyarılara rağmen tayini Yörük Köyü’ne çıkmış Halil Vural’ın.

Yörükler Köyü Okulu yeni açılmış; o yıla kadar çocuklar Gökyaka İlkokuluna gidiyorlarmış. Köy Muhtarı o zaman İbrahim Kurkut; bir de Köy İmamı var, Konyalı. Onlarla ahbap olmuş kısa zamanda.

BANKAYA GEÇİŞ ÇALIŞMALARI
“Yörükler Köyü beni açmadı” diyor Halil Vural.
“İş Bankası’na müracaat ettim. Gittim Aydın Şube Müdürü ile tanıştım. O da öğretmenlikten gelmeymiş. Geçişim gerçekleşecek; her şey hazır. Aydın’da Bahçeli Evler mevkiinde ev arıyorum. Aydın’ın en iyi evleri o zaman oralarda. Uzun yıllar benim müfettişliğimi yapan biri var; Naci Sarıögmen. Onunla karşılaştım. O zaman İl’de Müdür Muavini Naci.

Ona durumu anlattım, ev aradığımı söyledim. Sohbet ederek yürüyoruz. Gazi İlkokulunun önüne geldiğimizde ders zili çaldı. Yüreğim cız etti benim.

O zildir beklide bankaya girmeme engel olan. Bir de Naci ısrar etti.”
“İyi düşün” demiş Naci Öğretmen Halil Vural’a.
“Bankada para babalarına hizmet edeceksin. Sen iyi bir öğretmensin. Git çocuklarını okut, eğit. Ne işin var bankada? Söz senin tayinini iki aya kadar merkeze aldıracağım” demiş.
Halil Öğretmen bu sözlerden sonra banka olayından vazgeçmiş.

Gelip yeniden Yörükler Köyü’nde göreve devam etmiş.
Naci Öğretmen gerçekten de kısa bir süre sonra tayinini Çine merkeze çıkartmış Halil Vural’ın.

AĞANIN ÇİFTLİĞİ YOLU KESMİŞ
“Muharrem Salcının çiftliği var köyün yolu üzerinde” diye başlıyor bir anısını anlatmaya.
“Adam sürmüş oraları, yolu da kapatmış: ekmiş tarlayı. Köylülerin gidiş geliş yolu uzamış, bilmem nereye çevrilmiş. Köylüler avukat tutmuşlar, dilekçeler yazdırmışlar, bir çözüm bulamamışlar.”
Yol sorunu, sorundan öteye Ağanın ‘benim yaptığım doğrudur’ dayatması yüzünden canını sıkmış Halil Vural’ın.
“Köylüye ‘Size bir dilekçe yazacağım’ dedim. ‘Onu götürüp Kaymakamlığa vereceksiniz. Orada Kemal Bey var, ona vereceksiniz’ dedim.”
Kemal Tunçelli; Nuri Güngör’ün damadı. Belediye Yazı İşleri Müdürü o zaman.
Dilekçeyi Kemal Bey alıyor ve iki jandarma ile keşfe geliyor köye.

Köyden ve çevre köylerden yaşlı birkaç adam bulduruyor Kemal Bey. Köyün eskiden beri kullanılan yolunun neresi olduğunu soruyor;
“Köyün kadim yolu burası” diyor ihtiyarlar; Muharrem Salcının sürüp ektiği yeri gösteriyorlar elbette. Kemal Bey bu beyanatlardan sonra alıyor kazıkları çakıyor ve yolun o andan sonra orası olduğunu söylüyor.
“Bayram günü, ben kayınvalidenin evindeyim. Köy Muhtarı, Topal Dede, yanlarında İhtiyar Heyeti benim bayramı kutlamaya gelmişler. Topal Dede o gün orada; ‘Biz sayfalar dolusu dilekçeler yazdırdık avukatlara, olmadıydı. Sen iki satır yazı yazdın; götürüp verdik. Yolumuz açıldı. Demek ki akıl yaşta değil, başta” dedi o zaman.”
Tayini çıktığı zaman gitmemesi için ısrar etmişler; sonra da öneri getirmişler:
‘Köylü; ‘Köyde 30 tane çoban var. Her biri sana birer koyun besleyecek. Köye lojman yaptırtacağız. Köyün yakınından sana 10 dönüm yer de vereceğiz; gitme’ dediler ama Yörükler Köyü’nü bağışlasalar durmayacağım.

Çünkü Çocuklarım Çine’de kayınvalidenin yanında kalıyor; okuyorlar.

Nasıl durayım orada?”

ÇİNE YILLARI
3 Ay sonra Çine Atatürk İlkokulu’na tayini çıkmış Halil Vural’ın; Atatürk İlkokulunda 5 yıl görev yapmış.

O zaman içerisinde aynı zamanda ortaokula müzik derslerine de giriyormuş. O dönemde Çine Ortaokulu Atatürk İlkokulunun üst katında. Mehmet Özcan Müdür o dönemde.
“Okulun ilk Müdürü Şadan Beydi” diyor Halil Vural.
“Bir yıl kadar kaldı ve gitti. Ondan Sonra Mehmet Özcan geldi; uzun yıllar kaldı Çine’de. Çine Ortaokulu Lise olduktan sonra müdürlüğe devam etti Mehmet Bey.”
O dönemde Ortaokulda öğretmen Emin Gezginci ile birlikte kapatılan Çine Halk Evi’nde bulunan kitapları alıp bir okuma salonu kurmuş Halil Vural.
“Bir çeşit kütüphane kurmuştuk” diyor.
“O kitaplar Halk Evi’nde toz, toprak içinde duruyordu. Aldık onları, temizledik ve bir kütüphane kurduk. Epey de okuyanımız vardı.”

MÜFETTİŞ HALİL VURAL
“1962 Yılında Pedagoji sınavlarına girmeye başladım” diyor Halil Vural.
“Pedagoji derslerini verenler o zaman ya meslek dersi öğretmeni oluyor ya da ilkokullarda müfettiş.

1963 Yılında sınavları bitirdim ve müfettiş olmayı hak kazandım. Kura çektim ve Ordu’ya tayinim çıktı.”
3 Yıl Ordu’da müfettiş olarak görev yapmış. Ordu’da bir de kitap kulübü kurmuş.
“Okumuyor öğretmenler o zaman. Bu da beni deli ediyor. Öğretmen okumak zorundadır. Okumadan çocuklara nasıl geleceğin yolunu açacaksın? Kendini eğiteceksin ki çocukları eğitebilesin.”
“Öğretmenlere ‘ayda 5 lira verecesiniz’ dedim.

Bir kitap servisi kuracağız. Merkez okulu müdürlerinden üç kişi seçtik. Onlar paraları toplayacaklar.

Ellerine liste verdim: Çeşitli kitap evlerinden alınacak olan kitapları belirledik. Bazı yayınevleri öğretmenlere %40’a varan indirimler yapıyorlardı.

O yayınevlerinden seçtiğimiz kitapları alıyorduk ve öğretmenlere dağıtıyorduk.”
3 Yıl Ordu’da görev yaptıktan sonra tayinini istemiş Halil Vural ve 1966 yılında Aydın Merkeze gelmiş. Emekli olana kadar (1981) Aydın’da görev yapmış. 15 yıl öğretmenlik, ardından 18 yıl müfettişlik görevinde bulunmuş Halil Vural.
Emekli olduktan sonra Aydın’da yaptırttığı evi satmış ve İzmir’e yerleşmiş Halil Vural.

DOKTORA GELEN MEKTUP
“Ordu’da Karslı Kemal adında bir doktorla ahbap olduk” diyor Halil Vural.
“Bizi, öğretmenleri çok seviyordu adam.

Özellikle Köy Enstitüsü mezunu öğretmenlerle çok ilgilenirdi. Bir gün teftiş evinde üç dört tane öğretmen toplandık, ziyaretine gideceğiz o doktorun. Karslı bir öğretmen arkadaş var, o geldi. Nereye gittiğimizi sordu. Biz de Kemal Beyi ziyarete gideceğimizi söyledik; o da gelmek istedi.

Bürosuna vardık; kapıya şöyle bir yazı asmış: 15 Dakika sonra buradayım. Geçip içeriye oturduk. Hemşerisi gitti masasına oturdu. Çekmecelerini kurcalıyor.
“Öğretmen ‘Aha’ dedi birden. ‘Yav, bizim Kelam bir kızla mektuplaşıyor.’
Karıştırmamasını falan söyledik ama bizi dinlemiyor. Okumaya başladı mektubu. Mektubu Kars ağzıyla okuyor bize.
“Sevgilim. Ben seni çok sevirem. Kalbim senin için yanir, tutuşir, alavlanir. Neden dirsen; işte ele. Seni anandan, bubandan isteyecem. Sen kalbini muhkem tut.”
Onu okuduktan sonra yine karıştırıyor çekmeceleri.
“Bak, bak cevabı gelmiş mektubun. Dinleyin, onu da okuyayım: Eşeğin oğlu eşek, köpeğin oğlu köpek. Ahan böyün, ahan yârin dersen, beni kandırisen. Geleceksen gel, yoksa babanın kemiğine okuram.”
Meğer orada mektup falan yokmuş, bizim arkada ezberden okuyormuş onları. Biz bu mektup işini ezberledik, yıllarca şaka konusu yaptık aramızda. Gerçekten de 15 dakika sonra geldi Kemal Bey.”

TELLAL HASAN BASRİ’NİN SÖYLEDİKLERİ
“1960 yıllarında Çine çarşıda kahvede oturur, sohbet ederdik öğretmen arkadaşlarla” diyor Halil Vural.
“Hasan Basri vardı Tellal. Ortalık yerde bağırır, çağırır, insanlara resmi ilanları okurdu. Resmi ilan dışında halk için gerekli olan ne varsa söyler, duyururdu. Bir olayı ya da emri duyurmaya çalışırken Çineliler gibi konuşmamaya, resmi ağızla konuşmaya çalışırdı; onu yaparken de eline yüzüne bulaştırırdı söylediklerini.
“Sayin Çineliler. Velinimetim Çineliler. Her kim ki bir inadda gayip veya zayi ettiyse Belediyeye gelsinler, bana başvursunlar.’
Turgut Gökler onun bu bağırırken kullandığı ağza çok güler, giden yanına tekrarlattırır, sonra da oturur kahkahalarla gülerdi.”

TURGUT GÖKLER
“Çok güzel şiir yazar ve çok güzel şiir okurdu” diyor Halil Vural Gökler için.
“Utangaç, kendi halinde takılırdı ilk zamanlarda. Şiir yazmaya teşvik eden benimdir onu. Çok güzel şiirler yazmıştır, Hepsi de yayınlandı. ‘Beni bu hale getiren sensin’ derdi bana.”
“Hasan Ali Gökler de çok açık, herkesle muhatap olan bir kişiliğe sahip değildi. Hidayet Yavaşoğlu’nun yanında tezgâhtar olarak çalıştı o bir süre.

O zaman müşterilerle muhatap olmayı öğrendi. Sonra açtı o Sümer Mağazasını. Onlar ailece sessiz, kendi halinde insanlardır.”
Talat Göklerin şu anda İstanbul’da yaşadığını söylüyor Halil Vural.
“Geçen gittiğimde uğradım yanına; sağlığı iyi sayılır. Kendine bakıyor. Yiyeceği yemeği kendisi yapıyor; öğrenmiş. Misafiri oldum bir gün.”

EMEKLİLİK
“Ölene kadar çalışmaya devam edeceğim” diyor söz emeklilikten açıldığında.
“Yeni kuşak Köy Enstitüleri Derneği çalışmaları, Yeniden İmece Dergi çalışmalarını sürdürüyoruz, sürdüreceğiz. Bizim gibi insanlar emekli olamıyor. Çevremizde birçok insan var, onlarla iletişimimizi koparamıyoruz, koparmıyoruz yani.

Bu böyle, ölene kadar sürecek. Bir yandan sürsün de istiyoruz elbette.

Biz hala üzerimize düşen görevler var diye düşünüyoruz ve onları yapmaya çalışıyoruz.”

BİZİMLE BUGÜNÜNÜ ÖĞRETMENLERİ ARASINDAKİ FARK
“Şimdiki öğretmenlerle aramızda çok büyük farklılıklar var” diyor Halil Vural.
“Biz öğretmenlik yaptığımız köyde kalıyorduk.

Şimdikiler ilçelerde bile kalmıyor; şehre gidip geliyorlar. Giriyor derse, öğleden sonra 3 olduğunda çıkıyor, biniyor arabaya ayrılıyor okulun olduğu mevkiden. Öğrenciyle, velilerle diyalog yok.

Bu şekilde verimli olamazsınız. Öğretmen öğrencisini tanımak zorunda; hangisi fakir, hangisinin aile sorunları var; bunları bilmek zorundasın. Değilse verimli olamazsın ki.”
Günümüz eğitim sistemini beğenmiyor Halil Vural.
“Onlar ezbere dayalı bir eğitimden geldiler. Üç gün kalır aklında, sonra unutursun ve bilgi gider. Biz yaparak, yaşayarak öğrendik, eğitildik. Yaşadığımız ortama hâkimdik biz. Yeni kuşak öğretmenler pratik olarak sıfır.  Biz fiziği öğrenirken yaşadığımız binanın elektriğini döşüyorduk. Açıları, geometriyi öğreniyorduk; marangozhanede bunları uyguluyorduk, yaşıyorduk.”

EĞİTİM ŞEKLİ İFLAS ETMİŞTİR
“Kısacası şimdiki öğretmenlerle aramızda çok büyük fark var” diyor Halil Vural.
“Birisi yorumcu, uygulayıcı; diğeri ezberci sizin anlayacağınız. Dayanağı olan bilgi değildir ezberlenen bilgi. Bu eğitim sistemi yıllar önce iflas etmiştir.
“Bunun en büyük kanıtı, geçtiğimiz yıllarda yapılan sınavların sonuçlarıdır. Bir ÖSS’de 50 bin çocuk sıfır alıyor. Bir KPSS sınavı oluyor; 70 bin çocuk sıfır alıyor. Okulda öğrendikleri test çözme pratikliklerini dershanelerde geliştiriyorlar ve ezberledikleri bilgileri sınavda uyguluyorlar. Zemin ve birikim yok. İflas etmiş durumda eğitim ve öğretim. Yeni kuşak çocuklar kendi durumlarını arz etmek için bir dilekçe yazabilecek yetenekten yoksun yetişiyor.
“Biz görerek, yaparak, uygulayarak öğrendiğimiz için bildiğimiz, öğrendiğimiz her şey hala aklımızın bir köşesinde duruyor, hala taze bilgiler şeklinde muhafaza ediyoruz. Bizim bir misyonumuz vardı:

Gittiğimiz köyü eğitme, öğretme, kalkındırma misyonumuz vardı bizim. Şimdiki öğretmenler köyü, köylüyü bilmiyor.”

 

7 Eylül 2012, Cuma 09:43

RÖPORTAJ: Arif Ali Uyguç

http://www.cinemadran.com/kultur-sanat/07/09/2012/bedellikten-ilkogretim-mufettisligine-halil-vural


*** ·         YENİ KUŞAK KÖY ENSTİTÜLÜLER DERNEĞİ kurucu ve onursal başkanı eğitimci, yazar, öğretmen,  Halil Vural’ın vefatı haberini aldım.

·         Allah rahmet eylesin. Başımız sağ olsun.

·         Ailesine ve dostlarına sabırlar diliyorum.

·         “KARANLIKTAN AYDINLIĞA KÖY ENSTİTÜSÜ IŞIĞI” adlı kitabı için çok çalışmış ve yayınlamıştı.

·         “Halil Vural” bir cumhuriyet ve demokrasi insanı idi.

·         Yurtsever ve her zaman çağdaş bir insandı.

·         Çok üzüldüm. Çok severdim kendisini. Uzun yıllar komşuluk yaptık. Sazını, sözünü dinledim sevgiyle saygıyla.

 .      Öğretmen Gönen ÇIBIKCI,

.      2021.02.02, MŞ.

 

TÜRKİYE HAYALİ

Hedefteki üniter, laik Cumhuriyet: .   ABD'NİN YENİ TÜRKİYE HAYALİ   . .    Samuel Huntington, “ Medeniyetler Çatışması ” adlı kitab...