13 Ekim 2021 Çarşamba

Bilinçaltımda Kim Dolaşıyor?

 Bilinçaltımda kim dolaşıyor?

Efsane film 'kuzuların sessizliği'nin afişinde, Jodıe foster'ın dudaklarına bakın.

Kelebeğin başındaki yedi çıplak kadını görebiliyor musunuz? 

Cevabınız muhtemelen "hayır"

Ama oradalar. üstelik bilinçaltınız bu görüntüyü çoktan algılamış durumda.

Tıpkı farkına varmadan her gün maruz kaldığımız yüzlerce diğer bilinç altı mesaj gibi.

İstanbul Gelişim Üniversitesi Öğretim Üyesi Sefer Darıcı’ya göre, Markette yaptığımız alışverişten izlediğimiz filmlere, oy verdiğimiz siyasal partilere dek bilinçaltı mesajlarla yönlendiriliyoruz.

Hepsi ikna edici olmasa da, örnekler ilginç. darıcı anlatıyor.
Günlük hayatımızda bilinçaltı mesajlarla gerçekten çok sık mı karşılaşıyoruz?
Maalesef evet. Yoğun bir bombardıman altında olduğumuzu söyleyebilirim.
Bilinçaltı mesajlar tam olarak nedir?
Kişilerde tutum ve davranış değişikliklerine neden olan psikolojik virüsler bunlar. Bilinç düzeyinde fark edemiyoruz. Çünkü duyma, görme gibi duyularımızın eşik değerlerinin altında veriliyorlar, dolayısıyla duyu organlarımızla algılayamıyoruz. Örneğin ‘Kuzuların Sessizliği’ filminin afişine bakıyorsunuz. Gördüğünüz yalnızca ağzına kelebek konmuş Jodie Foster’ın yüzü. Ancak arının baş kısmında, gözün normal olarak ayırt edebileceğinden çok daha küçük boyutta, çırılçıplak yedi kadın var. Bu mesajların bilinç düzeyinde verilenleri de var; fakat bu durumda, tutum değiştirmek için uzun süre ve sık sık tekrarlanmaları gerekiyor.
‘İftar sofrasının vazgeçilmezi Cola’
Ne için kullanılıyorlar?
Bilinçaltı mesajlar, küresel algı savaşının çok önemli bir parçası. İnsanlar neye ikna edilmek isteniyorsa onun için kullanılıyorlar. Bir ürünü satın almanız, bir filmi, diziyi izlemeniz, bir hizmeti almanız, hatta belli bir siyasal partiye oy vermeniz gibi çok çeşitli amaçlar için oluşturulabiliyorlar. En önemli unsur, tekrar olgusu. Blinç düzeyinde de süreç böyle işliyor. Bir fikri, görüşü çok uzun yıllar tekrar ettiğiniz zaman, insanlar o görüşü, düşünceyi benimsemeye başlıyor, kanaat oluşuyor. Örneğin muhafazakâr sağın tepki duyduğu ABD ile en çok özdeşleşen markalardan Coca Cola, bugün her iki kesim tarafından da yoğun biçimde tüketiliyor. Hatta ‘iftar sofralarının vazgeçilmez içeceği’ diye pazarlanıyor.
Reklam özünde, sürekli tekrara dayanan bir ikna etme yöntemi değil midir zaten?
Elbette. Karşı olduğum nokta, reklamların yayınlanması değil, içlerinde nöropazarlama tekniği kullanılarak yayınlanması. Kurguları, senaryoları, kimi reklamlarda insanların duygularına hitap eden, beyindeki hafıza öbekleriyle duyguları birleştiren gizli görüntü, ses ve kokuları kullanıp, bilinçaltımızı doğrudan etkilemeleri.
En ‘tehlikeli’ organ: Göz
Bunu nasıl yapıyorlar?
Beynin bazı zaaflarını kullanarak.

Süreci şöyle anlatayım.

Beynimizdeki limbik sistemin (Duygularımızın, anlık tepkisel davranışlarımızın kontrol merkezi) çok önemli bir parçası amigdala.

Bilinçaltı mesajlar, bu bölgeyi etkileyip, uyarıyor.

Beyine gelen bilinçaltı uyaranlar, burada duygusal tepkiyi yoğunlaştırıyor; amigdala’da endişe, korku, öfke, şiddet, cinsel istek gibi güçlü duygular üretiyor.

Amigdala, doğal sürecin dışında uyarılınca da mutluluk, neşe, sevgi, depresyon, cinsel istek, kıskanma gibi tüm duygularımız farklılaşmaya, bilinç düzeyimizde inanmadığımız, hatta reddettiğimiz ya da otonom davranışlar göstermeye başlıyoruz.

Örneğin tatmin duygusunu hissetmek için aynı markayı satın alma ya da aynı diziyi izleme gibi. Özellikle şartlı korkularda, amigdala önemli bir rol oynuyor.

Üstelik bir kere uyarıldıktan sonra, tekrar eski haline gelmesi de uzun zaman alıyor.
Peki amigdala’yı ne yönde etkileyeceklerini nasıl biliyorlar?
Genellikle, önce bir grup denek üzerinde, FMRI (Fonksiyonel Manyetik Rezonans Görüntüleme), göz izleme, galvanik deri tepkisi ölçen cihazlarla testler yapıyorlar.

Ne tür bilinçaltı görüntüye, sese veya kokuya nasıl tepki verdiğimizi ölçüyorlar.

Sonra da bunlara uygun olarak bilinçaltı mesajlar oluşturup, görme, duyma, koku alma eşiklerimizin altında kalacak şekilde yerleştiriyorlar.

Amigdala’daki koku, tat, dokunma ve görsel uyaranlara karşı özelleşmiş hücre gruplarıyla ilişki kurmak, etki altına almak için beş duyu organının tümü de kullanılıyor.

Ama en önemlisi göz.

Çünkü dış dünyayı, yüzde 1 tat alarak, yüzde 1.5 dokunarak, yüzde 3.5 koklayarak, yüzde 11 işiterek ve yüzde 83 görerek öğreniyoruz.

Görsel uyaranlara yanıt veren nöronlar da en yoğun amigdala’da bulunuyor.

Bu nöronların önemli bir kısmı yüz görüntüsüne duyarlı.

Duyguları harekete geçiren değişik yüz görüntüleri, bilinçaltı mesajlarda en fazla kullanılan uyaranlar. Elbette bu yüzleri, çoğu zaman göremiyoruz, çünkü dediğim gibi görme eşiğimizin altında hazırlanıyorlar.

Ama kolayca hareketli ya da sabit görüntülere yerleştirilebiliyor.

Sonra etki düzeyine göre işitme ve koklama geliyor.

Koku yoluyla nasıl veriliyor bu mesajlar?
Çeşitli yöntemlerle.

Örneğin dört boyutlu filmlerde verilen koku kartlarına yüklenebiliyor.

Filmi izlerken, koku kartıyla ilişkilendirilen sahnede yaratılan duygunun sizdeki yansıması çok daha güçlü olabiliyor.

Hem görsel, hem işitsel olarak zaten etkileyici bir patlama sahnesinde, elinizdeki koku kartından çıkardığınız barut kokusuyla, sahne hafızanızda daha fazla yer ediyor.

Benzer durumla karşılaştığınızda, benzer tepkiyi verebiliyorsunuz.
Evde, sokakta, her yerde
Peki, hangi yollarla, ne tür araçlarla bu mesajlara maruz kalıyoruz?
Afiş, poster, outdoor reklamlar, broşür gibi durağan görseller; video ya da televizyon gibi hareketli görüntü dosyaları, video klipler; işitsel dosyalar, mp3’ler ya da koku dosyaları olabilir.
Nasıl bu kadar kolay etkileniyoruz?
Hemen hepimiz, aynı anda bilinçli olarak en fazla beş ila dokuz farklı iş yapabiliyoruz.

Oysa gün içerisinde, duyu organlarımız aracılığıyla bize milyonlarca uyaran geliyor.

Peki onlara ne oluyor?

Elbette kaybolmuyorlar.

Yaşamsal deneyimlerimize ilişkin beynin ana hafıza öbekleriyle uyuşma durumuna göre saklanıyorlar. İşte burada özellikle gözün fovea noktası büyük önem taşıyor.

Çünkü bu nokta küçük ayrıntıları, -bilinçaltı mesajlar açısından bakarsak- görüntülerin içerisinde fark edemediğimiz yazı ve şekilleri beyine gönderiyor.

‘Kuzuların Sessizliği’ afişinde olduğu gibi.

Mesajların kalıcı hafızaya geçebilmesi için beyindeki diğer bilgilerle, her insanı etkileyebilmesi için de her insanda var olan ortak zihinsel unsurlarla uyuşması gerekiyor.

Bu uyuşmayı sağlayabilmek için her insanda aynı şeyi ifade eden, beynin aşırı tepki verdiği arketipler (ilk sembol) kullanılıyor.

Özellikle iki arketipe beyin, aşırı tepki veriyor:

- Doğum ve ölüm. Diğer her şey, bu iki unsura bağlı. Mesajın içerisinde bu iki arketipi çağrıştıran unsurlar varsa, mesaj hafızaya aktarılıyor.
Örnekler daha çok cinsellik üzerine.

Hatta çizgi filmlerin içeriğinde bile böyle.

Neden?
Cinsellik, üreme içgüdüsü nedeniyle insanlar üzerinde çok güçlü etki yaratıyor.

Tekrar tekrar bakmak istiyorsunuz.

Bu nedenle bilinçaltı mesajlarda, kişileri yönlendirmek için en çok bu tür simgeler, hatırlatmalar tercih ediliyor.
“Asıl tehdit altında olan, çocuklar”
Mesajlar, ne kadar sürede bilinci etkiliyor?
Bilinçaltı mesaj yüklenmiş bir film ya da reklam, bizi hemen davranışa yöneltmiyor.

Bu mesajların en önemli unsuru, tekrar.

Mesajın davranışa dönüşmesi de birçok faktöre bağlı.

Uyaranın özellikleri ve gücü, verildiği ortamın özellikleri, kişinin psikolojik durumu, tekrar aralığı gibi birçok farklı değişken rol oynuyor.
Herkesi aynı şekilde mi etkiliyor?
Bu mesajlarda kullanılan arketipler, (doğum-bebek, ölüm-kurukafa, cinsellik-üreme içgüdüsü vb.) her insanda ortak.

Bu nedenle maruz kalındığında her insanı etkiliyor.

Ama etkisi kişilerin mesajla karşılaşma sıklığına göre değişiyor tabii.

Örneğin saat reklamlarına dikkat edin, tüm saatler ya onu on geçiyordur, ya da ikiye on vardır.

Çünkü onay işareti oluşturur.
Çocuklarda etkisi nasıl oluyor?

Örneklerinizde, çizgi filmlerde birçok cinsellik içeren öğe var.

Ama çocuklar bunu anlamaz ki.
Henüz bilinçli beyinleri yani korteksleri gelişmediği için aslında en fazla çocukları etkiliyor.

Yetişkin beyni için bile hayal ile gerçek arasında ince bir çizgi var; çocukta bu, çok daha ince.

‘Ansal kurgu’ gibi bilinçaltı mesaj tekniklerinin yoğun kullanıldığı anlarda, kendilerini çevrelerine adeta kapatıyorlar.

Anneleri seslendiği zaman bile duymuyorlar.

Bu filmlerde kullanılan cinsel öğeleri, çocuklar ilk seyrettiklerinde anlamlandırmıyor ama büyüdüklerinde, bu bilinçaltı öğenin yüklü olduğu sahnede verilen mesaj neyse, onu çok daha güçlü biçimde kabul ediyorlar.
Müslüman mahallesindeki salyangozlar
Bu tür mesajlarla insanlar, hiç inanmadıkları şeylere de inanmaya başlarlar mı?
Başlarlar; ancak bu, kişinin psikolojik durumuna, mesaja maruz kalma sıklığına, mesajın onda yarattığı etkinlik düzeyine, çevresel faktörlere, bakış açısına göre değişir.

Türkiye’de bir zamanlar ‘kola’yı evine sokmayan, hatta Müslüman mahallesindeki salyangoz olarak nitelendiren aşırı muhafazakârların bile nasıl kolaya alıştığını, şimdi nasıl sofrasının başköşesinde bulundurduğunu, Türk askerinin başına çuval geçirilme hadisesinin olduğu dönemleri araştırırsanız, görürsünüz.

Coca Cola boykot edildiğinde, yerli bir marka kullanılarak, kola içme alışkanlığının azalmaması, hatta muhafazakâr çevrelere de bu içeceğin girmesi sağlandı.
Peki tutum ve düşüncelerdeki farklılaşmayı, kişinin yakınları fark etmez mi?

Sonuçta herkes aynı şeyi izlemiyor.
Sık tekrara dayalı ve yavaş ilerleyen bir süreç.

Fikir değişikliği bir anda olmadığı için diğerleri garipsemiyor.
Bu mesajları anlamanın, fark etmenin, daha önemlisi korunmanın yolu var mı?
Anlamak için değişik teknik yollar var elbette.

Ancak bireysel çaba yetmez.

Devletin önlem alması, denetlemesi gerekiyor.

Her şeyden önce Ulusal Algıyı Koruma Kanununun çıkarılması gerekiyor.

Günümüzde halkların algılarını yönetmek, toprak kazanmaktan önemli.

Bakın, Körfez Savaşı’ndan önce Irak’ta Kur’an yayını yapan bir radyonun verileri incelendi.

Ön plandaki Kur’an sesinin arkasında, klasik alt ses mesaj tekniği ile “Direnmeniz faydasız.

Boşuna savaşmayın” denildiği belirlendi.

Dolayısıyla bu iş, bilinçaltı mesaj ile örtülü reklamı ayırt edemeyen RTÜK’le, reklamcıların kurdukları öz denetim kurullarıyla falan olmaz.

Kanun çıkarılması gerekiyor.
Kitap dolusu örnek
Siz bu konuda araştırma yapmaya nasıl başladınız?
Uzun yıllar gazetecilik yaptım.

Ardından reklam ve halkla ilişkiler sektöründe çalıştım.

Bilinçaltı mesajlardan ilk kez sekiz, dokuz yıl önce yurt dışından gelen yabancı bir reklam ajansının efekt uzmanları söz etti, hatta kullandıkları tekniği bana da gösterdiler.

Çok ilgimi çekti ve algı, algı yanılmaları üzerine çalışmaya başladım.

Şu anda Colorado State Üniversitesi’nde Psikoloji Ana Bilim Dalı Sinirbilim (Neuroscience) alanında bütünleşik doktora yapıyorum.


Bu arada Türkiye’de de İstanbul Gelişim Üniversitesi'nde psikoloji yüksek lisansına başladım.
Bilinçaltı mesajları siz de tespit ettiniz mi?

Nerede (hangi filmde, reklamda, kanalda vd.) ve kimin yararınaydı bunlar?
Destek Yayınları’ndan yeni çıkacak ‘Subliminal İşgal - Sekssellers’ isimli kitabımda bütün bilimsel verileriyle, dünyadan ve Türkiye’den örnekleri anlattım.

Film ya da kanal ismi vermek istemem.

Bu mesajlarla ilgili olarak, psikiyatrist, psikolog ve görsel efekt uzmanlarıyla birlikte çalışıyorum.

Ben de görsel efektleri çok iyi kullanıyorum.

Bu nedenle de yakalayabiliyorum.

                             
EREN BAŞAĞAN / erenb@doganburda.com

https://web.archive.org/web/20130210063150/http://www.tempodergisi.com.tr/haberdetay/57763.aspx


 

9 Ekim 2021 Cumartesi

Anayasa, Kimlik Siyaseti

Anayasa, Kimlik Siyaseti ve Emperyalizm

Yeni anayasa tartışmaları, kimlik ve yurttaşlık tartışmalarıyla birlikte, gündemdeki yerini koruyor.

İktidarın, sayısal olarak da siyasal olarak da yeni anayasa yapacak gücü yok.

Anayasa değişikliği için de muhalefetle uzlaşmak zorunda.

Bu da olası değil.

Toplumun gündeminde ise ne yeni anayasa talebi var ne anayasa değişikliği.

Gündem işsizlik, yoksulluk, pahalılık… 

Kimlik siyasetini savunanlar, siyasal İslamcılar, etnik ayrılıkçılar, numaracı cumhuriyetçiler, genelleyici ve indirgemeci bir tavırla, hem insanları etnik, dinsel, mezhepsel kimlikleriyle tanımlıyor hem de ayrıştırıcı, dışlayıcı, ötekileştirici, ırkçı bir dil kullanıyorlar.

Hele de kendilerine “liberal sol” diyenler, bunu ilericilik sanıyorlar. Faşizme zemin hazırladıklarını bilmiyorlar. Sınıf siyasetini, sınıfsal çelişkiyi duymamışlar.  

Örneğin; HDP’ye oy veren yurttaşlarımızı anlatırken “Kürt seçmen” diyorlar.

Lakin CHP, MHP, İYİ Parti’ye oy verenleri anlatırken “Türk seçmen” demiyorlar.

Dahası, HDP’ye oy verenler arasında etnik olarak Kürt kökenli olmayan yurttaşlar olduğunu bilmedikleri gibi, diğer partilere oy veren yurttaşlar arasında da çok sayıda etnik olarak Kürt kökenli Türk seçmen olduğunu da bilmiyorlar.  

Kaldı ki Türkiye’de anne ve babası farklı etnik kökenlerden gelen, farklı mezhepsel ve dinse inancı olan milyonlar var. Bu yurttaşları nasıl tanımlıyorlar acaba?

Şöyle mi diyorlar?

 “Annesi Kürt, babası Türk seçmen”, “Babası Sünni, annesi Alevi seçmen”, “Annesi Arnavut, babası Çerkez seçmen”, “Babası Boşnak, annesi Gürcü seçmen”…   

İstanbul’da yaşayan Kürt etnik kökenli Türk yurttaşlarının, Diyarbakır’da, Hakkâri’de, Şırnak’ta yaşayanlardan daha çok olduğunu bilmiyorlar mı?

Biliyorlar elbet.

Ama sınıf siyaseti yapmak yerine, kimlik siyaseti yapıyor, ırkçılığı da devrimcilik sanıyorlar.

Bundan yararlanıyor, kullanıyorlar.

Çünkü kimlik siyasetinin hem iktidarda hem muhalefette alıcısı var.

Kimlik siyaseti, ABD ve Avrupa emperyalizminden destek görüyor, fon alıyor.  

EŞİT YURTTAŞLIK DEĞİL, "YURTTAŞLARIN EŞİTLİĞİ"  

Kimlik siyasetini güdenlerin bilmedikleri, bilerek çarpıttıkları, aynı olduğunu sandıkları başka kavramlar da var.

Nasıl ki laiklik ile sekülerlik kavramını bir ve aynı sanıyorlar, yurttaşlık ve eşit yurttaşlığı da birbirine karıştırıyorlar.

Oysa arada büyük fark var.  

Eşit yurttaşlık kısaca şudur: Anayasal yapı içinde, Türk kimliği dışında başka bir kimlik (veya kimlikler) daha tanınsın.

Tanınan ikinci kimlik de Türk kimliği ile eşit olsun.

Anayasal statüye kavuşsun.

Anayasada yer bulsun.

Pratikte şunu öneriyor eşit yurttaşlık diyenler:

 “Sen Türk olarak kal. Ben de Kürt olarak anayasada yanına geleyim. İsterse Çerkez, Arnavut, Boşnak, Kafkas, Çeçen, Laz, Gürcüler de gelsin.” 

Bu yaklaşımı savunanlar, Türklüğü üst kimlik, ortak kimlik, ulus kimlik olarak görmüyorlar.

Türkiye’deki etnik gruplardan biri olarak görüyorlar.

O nedenle Türkçenin tek resmi dil olmasına da karşılar. 

Mustafa Kemal Atatürk’ün ulus tanımını da (Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir), yurttaş tanımını da (Ne mutlu Türküm diyene) reddediyorlar.  

Yurttaşların eşitliği ise anayasa ve yasalar önünde tüm yurttaşların eşit olması anlamına geliyor. Yurttaşlar arasında ırk, din, mezhep, soy, bölge, köken ayrımı yapmıyor.  

ANAYASA VE YURTTAŞLIK  

Eşit yurttaşlık; kimlik siyasetini önceler.

Bölücülüğe zemin hazırlar.  

   Yurttaşların eşitliği ise demokratiktir, halkçıdır, ulusal bütünlüğü ve toplumsal kaynaşmayı savunur.  

Farklı etnik, mezhepsel kimliklere, alt kimliklere saygı duymak, onların dilini, kültürünü, geleneğini özgürce öğrenmesini, konuşmasını, öğretmesini, aktarmasını savunmak, bunu doğal bir hak olarak görmek, kişisel özgürlük kapsamında ele almak başkadır.

 Bunu bir ayrıcalık olarak görmek, grup kimliği kapsamında tanımlamak, siyasallaşmasını savunmak başkadır.  

 Alt kimliklerin, kişisel hak ve hürriyetler kapsamında görülmesine kimse itiraz etmez.

Ama bunların grup kimliği olarak öne çıkarılmasına, siyasallaştırılmasına, ayrıcalık talep etmesine, bölücülük yapmasına izin verilemez.  

Anayasa; yurttaşları esas alır, yurttaşları muhatap alır, yurttaşları tanır.

Sözleşmeyi yurttaşlarla yapar.

Etnik yapılarla, dinsel kümelerle, feodal gruplarla, bölgesel kimliklerle değil.

                           09 Ekim 2021 Cumartesi Barış Doster

https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/baris-doster/anayasa-kimlik-siyaseti-ve-emperyalizm-1875333



 

8 Ekim 2021 Cuma

60 yıllık işe alım anlaşması

Türkiye ile 60 yıllık işe alım anlaşması

  60 Jahre Anwerbeabkommen mit der Türkei

Yanında sadece yiyecek ve biraz çamaşır olan bir bavulu vardı. 

Ekim 1964'te Şerafettin Tüzün'ün İstanbul'dan Münih'e trenle üç gün sürdü. 

Ardından otobüsle Köln'e hareket. 

81 yaşındaki "Almanya'ya gitmeyi gerçekten istiyordum.

Çalışmak" diyor. 

Kalabalık kompartımana girdiğinde 24 yaşındaydı ve tek kelime Almanca bilmiyordu. 

O dönemdeki yüz binlerce hemşehrisi gibi o da ekonominin patladığı ve işçilerin umutsuzca işçi aradığı “Almanya”yı umuyordu. 

Alman-Türk işe alım anlaşması üç yıl önce imzalanmıştı ve 30 Ekim'de 60 yaşında olacak.

Tüzün, ağır ağır ve gülümseyerek,

"Çok zordu. Taşlama bandında ağır metal işi" diye anlatıyor. 
Klöckner-Humboldt-Deutz motor işlerinde bir yıl çalıştı. 

"Ben tek evde yaşıyordum. Bir odada dört kişiydik." 

Kira, maaşlardan kesildi. 

Tüzün haftada 110 Alman Markı kazandı. 

Bundan sonra Hattingen'de bir çelik fabrikası kiraladı ve ailenin kendisine katılabilmesi için boş yere bir daire aradı. 

"Ama yabancıları istemediler, her zaman dediler ki:

-  Üzgünüm, daire çoktan gitti." 

Karadeniz'in Sinop şehrinden gelen Tüzün, askerlik hizmeti ve arkasında bir tekstil fabrikası bulunan, şansını bilinmeyen Almanya'da denemeye karar vermeden önce yoksulluk içinde yaşadı.

1955'ten bu yana Federal Cumhuriyet çeşitli ülkelerle, 30 Ekim 1961'de Ankara ile işe alım anlaşmaları imzalamıştı. 

Ruhr bölgesi gibi bölgeler ekonomik mucizenin motoruydu, birçok "misafir işçi" yeraltında veya fabrikalarda istihdam edildi. 

Çalışma ve yaşam koşulları aşırıydı. 

Gizli görevdeki muhabir Günter Wallraff, 1985'in en çok satan kitabı "Ganz unten"de koruyucu önlemler alınmadan angarya, aşağılama ve sömürüyü kınadı. 

Bunun için Ali için iki yıl sözde Türk işçi olarak çalışmıştı.

Selahattin Civelek 1973 yılında geldi.

İzmir'de oto boyahanesi vardı. 

"Ama Almanya'da bir sürü arkadaşım vardı: Gelmelisin. Almanya'da para sokakta." 

21 yaşında Duisburg'a gitti ve Thyssen'de çelik işçisi oldu. 

71 yaşındaki

"Çelik tozunda, çelik ocakta koruyucu maske olmadan çalıştım.

Salonda gerçekten gazımız vardı. Çok sıcaktı, çok gürültülü" diyor. 

Sağ kulak zarı patladı. 

"Ciğerlerim kırıldı, kulaklarım kırıldı."

Yine de Civelek, elde edilenlerden memnun ve gururlu görünüyor. 

"İlk başta çok büyük bir hata yaptığımı düşündüm.

Türkiye'de patrondum, Almanya'da işçiydim.

Burada bütün Türkler pis işler yaptı.

" Motivasyonu: "Ailemin iyi yaşamasını istedim." 

Bir yıl sonra karısını ve kızını Duisburg'a getirdi ve iki çocuğu daha doğdu. 

"Boyahanede de çok çalıştım, sadece dört saat uyudum". 

Geceleri Almanca kelime öğrendi. 

Hızlıydı, fark edildi, ustabaşı oldu. 

"Orada saatte 60 pfennig daha fazla kazandım."

Bu arada Deutsche Bahn'a başlamış..

1968'den beri vardiyalı işlerde kompartıman temizliği yapan Tüzün, 2000'de emekli olana kadar orada kalmış.

Karısını ve kızlarını ne kadar özlediğini, her kuruşunu neredeyse bütün parası için biriktirdiğini hâlâ hatırlıyor, gönderilecek ücretler. 

Tren sonunda ona bir daire aldı, 1969'da sevdikleri geldi. 

Ve şimdi evi nerede? 

"Türkiye benim de evim. Ama burası iyi, ailem burada." 

Yedi çocuğu var, üçü Almanya'da doğdu. 

Yollarına çıktılar, birçoğu okudu, çoğunun Alman pasaportu var. 

Tüzün'ün Almancası inişli çıkışlı kaldı. 

"İşte sadece Türkler vardı."

Türkiye Araştırmaları ve Uyum Araştırmaları Merkezi başkanı Hacı Halil Uslucan'ın dediğine göre, ilk yıllarda işçiler Almanlarla çok az temas halindeydiler, dikkat çekmek istemediler, canlanmadılar. 

"Ana amaç, kısa sürede çok para kazanmak ve daha sonra hızla geri dönmekti." 

Yaklaşık dörtte üçü erkek ve dörtte biri kadındı. 

Genç insanlar. 

Ancak kaldıkları, ailelerini getirdikleri, yerleştikleri zaman, kreşler, okullar, eğitim hakkında sorularla toplumda açıkça görünür hale geldiler.

Federal Almanya Cumhuriyeti 1973'te işe alım yasağı getirdiğinde, Almanya'da yaklaşık dört milyon "misafir işçi" yaşıyordu.

Neredeyse üçte biri Kuzey Ren-Vestfalya'da. 

Cumhuriyetçiler ve NPD gibi sağ partiler ajitasyon yapıyorlardı. 

Uslucan, federal hükümetin 1980'den 1983'e mali bir teşvikle geri dönüşlerini zorlamak istediğini açıklıyor. 

Türkler o zamanlar buna "Hau-ab-Premium" adını verdiler:

Birkaç bin D-Mark vardı ve biriktirilen emekli maaşları altı ay sonra ödendi. 

Bununla birlikte, çoğu Almanya'da kaldı.

Bugün Almanya'da yaklaşık 2,8 milyon Türk kökenli insan yaşıyor. 

Yarısının Alman pasaportu var. 

Biontech'in kurucuları Uğur Şahin ve Özlem Türeci gibi birçok başarı öyküsü var. 

Ya da bir haftadır Federal Meclis'e yeni üye olan NRW Eyaleti Uyumdan Sorumlu Devlet Bakanı Serap Güler'in misafir işçi çocuğu.

Bu salı, "misafir işçilerin" hizmetleri, Berlin'de Federal Cumhurbaşkanı Frank-Walter Steinmeier ile bir törenle onurlandırılacak. 

Essen'deki Ruhr Müzesi veya Köln'deki Domid belgesel merkezi gibi sergiler de onların yaşamlarına ve başarılarına odaklanıyor. 

Uslucan, torunlarının daha özgüvenli hale geldiğini biliyor. 

ZfTI araştırmaları, Türk kökenli insanların yüzde 60 ila 80'inin - eğitimde, başvurularda, iş ve konut piyasasında - ayrımcılığa maruz kaldığını göstermiştir. 

Bu artık kabul edilmeyecek. 

"Mehmet, Sebastian ile aynı fırsatları ve hakları talep ediyor."

Civelek, Türkiye'ye hızlı bir dönüş planlamıştı, ancak daha sonra doğru zamanı kaçırdı - çocuklar okulda, okuyor, bir aile kuruyor. 

Gözünde bir parıltıyla "2005'te emekli oldum.

Ben de 'Hoşçakal Almanya' dedim.

Şimdi İstanbul'da güzel bir evim var.

Almanya'da da tatildeyim" diyor.

Duisburg / Köln (dpa) -

4 Ekim 2021, 13:19

https://www.sueddeutsche.de/politik/migration-koeln-60-jahre-anwerbeabkommen-mit-der-tuerkei-dpa.urn-newsml-dpa-com-20090101-211004-99-470297!amp?fbclid=IwAR17ICRWdh1PVb5tvQA-Bvbgk0ZugdiVdoayG3mtfg1zGXaX_CDPv0oiGrg


 

5 Ekim 2021 Salı

İyi Bir Anne Baba

 Nasıl iyi bir anne baba olunur?

Yani bazı çocuklar ailelerinin katı tutumu yüzünden asi olurken,bazı anne babalar ise gevşeklikleri yüzünden çocuklarını kaybediyor edepsiz olmalarına sebebiyet veriyorlar,bazıları da çocuklarını sürekli takip ediyorlar,onlara tam olarak güvenmek mi lazım yoksa doğrusu gözlerin sürekli üzerinde olması midir?

Bunun ortası nedir?

Çocuklarımız bize emanet biz onların sahibi değil,emanetçisiyiz.

Ahlakını güzel bir şekilde geliştirmek,iyi eğitmek için disiplinli davranmak,tabiri caizse ipin ucunu sıkıca tutmak ama çocuğa hareket alanı bırakarak, bizim her daim onların arkasında olduğumuz güvenini vererek hareket etmeliyiz.

İnatlaşmaya gitmeden saygınlığı korumalı

Anne- babanın çocuk üzerinde ısrarlı olduğu; olmazsa olmaz konular olmalı, gereksiz konularda inatlaşmaya girip saygınlığı yitirmemeli.

Örneğin yemek yemesi, (aynı standartlarda olan bizim beğendiğimiz) kıyafeti giymesi ya da seçmesi gibi…

Detay konularda mümkün olduğunca anlayışlı olup, ahlak ve eğitimine ait konularda kararlı ve istikrarlı olmalı.

Tabi bunu yaparken yöntemimiz yumuşak ve sevecen olmalı.

Öncelikle her zaman övme, yüreklendirme, ödül yöntemi kullanılmalı.

Eğer bu yöntem hiç etkili olmuyorsa,o zaman bazı sevdiği şeylerden mahrum ederek yerleşmesi gereken davranışı yerleştirmeliyiz.

Her çocuk ayrı bir kainattır

-Fazlaca sertlikte güç eksikliğidir, fazlaca yumuşaklık gibi.

Esas marifet çocuğun karakterini,iç dünyasını keşfedip ona uygun yöntemi uygulamaktadır.

Mesela içe dönük hassas bir çocuğumuza hafif cezalı davranmak daha etkilidir.

Ya da ona insanların önünde düşeceği durumu hatırlatmak onun için ne kadar rencide olabileceğini hissettirmek daha etkili olabilir.

Dışa dönük bir çocuğa ise bu tarz şeyler çok etkili olmayıp onun heyecanını arttıracak ödüller vaad etmek daha caydırıcı olur.

Yani her çocuk ayrı bir kainattır ve ayrı bir sistem ister.

Bir de beklentilerimiz çocuğun yaş, cinsiyet ve gelişim özelliklerine uygun olmalıdır.

Örneğin küçük bir çocuğun kırılacak eşyaların bulunduğu bir ortamda,onlara dokunmadan oynamayı öğrenmesi fazla bir beklentidir.

Her çocuğun bir oyun ortamına ihtiyacı vardır.

Hiperaktif çocuğa sahip bir annenin gittiği misafirlikte çocuğunun en fazla bir saat uslu durabileceğini bilmesi gerekir.

Yoksa sonuçlar her iki taraf için de zorlayıcı olacaktır.

Sevgisiz disiplin olmaz

-Sevgiyi alan çocuk disiplin kurallarına daha iyi uyum sağlar.

Çocuğumuzla kaliteli bir iletişim içinde olup vakit ayırmak çocuğumuzun en çok anlayacağı sevgi belirtme yöntemleridir.

Okul öncesi ve ilkokul dönemindeki çocukla oyun oynayarak, ergen yaştaki çocuğumuzla arkadaşça vakit geçirerek sevgimizi göstermeliyiz.

Disiplinin geçerli olması için sevginin iyi hissettirilmesi gerekir.

Sevgiyi hissettirmeden verilen disiplin kuralları sadece otoriteden öteye geçmez.

Kıyamamak adına vermemiz gereken eğitimi verememek de fazlaca yumuşaklığa girer.

Sevgi ve disiplini dengeli bir şekilde alan çocuk kendi içinde barışık ve dengeli olur.

Her çocukta disiplin beklentisi vardır

Disiplin eksikliği çeken çocuk güç ihtiyacı içindedir ve “bakalım bana ne zaman hayır denecek” diye sınırları zorlamaya çalışır. Hayır anlamındaki tepkiyi gördüğünde rahatlar.

”Annem babam beni takip ediyor yönetiyor, güçlü bir anne babaya sahibim” diye hisseder.

Sınırsızlık içerisinde olmak yerine,belli sınırlar dahilinde olduğunu bilmek,her çocuk ve her kişi için ihtiyaçtır.

Bu sebeptendir ki yetişkinler için de din kuralları ve yaratıcı otoritesi ihtiyaçtır.

Psik.TubaErdönmez Yıldırım

http://myakwa.wordpress.com/ruh-sagligimiz/soru-cevap/nasil-iyi-bir-anne-baba-olunur/


Sarılmak

 Sarılmak pek çok insana kendini "iyi" hissettirir.

Peki, bir insan neden başka bir insana sarılma ihtiyacı duyar ve başka bir insana sarılmak neden iyi hissettirir?

Tabii ki, sarılmak insana iyi hissettirir ve birçok ‘sorunun’ üstesinden gelmemizi sağlayabilir.

Yalnız hissetmekten kurtulmak, iş yerindeki ya da okuldaki stresten uzaklaşmak gibi.

Aynı zamanda eski bir dostla karşılaştığınızda ya da özlediğimiz birine kavuştuğumuzda özlem gidermek için de bu eylemi gerçekleştirebiliriz.

Yani, sarılmak insan ilişkilerinde önemlidir.

Hatta Japonya’da sarılmak bir mesleğe de dönüşmüş durumda.

Japonya’da insanlara belirli bir ücret karşılığı sarılma hizmeti veren merkezler mevcut.

Peki, bir insan neden başka bir insana sarılma ihtiyacı duyar ve başka bir insana sarılmak neden iyi hissettirir?

The Conversation’a dayandırdığı habere göre; sarılmanın insan ilişkilerinde önemli bir yeri olduğunu söylemiştik.

Aynı zamanda sarılmak da dokunmanın bir çeşididir.

İnsanların birbirlerine dokunmaları, bir çeşit sosyal anlaşma-ilişki yöntemidir.

Dokunma üzerine yapılan araştırmalar da bunu doğrular nitelikte.

Dünya genelinde çoğu yerde benzer bir işleyiş var;

İnsan ilişkilerinde samimiyetin derecesine göre, insanlar birbirlerine daha çok ya da daha az dokunuyorlar.

Hatta dokunarak anlatmak istediklerimizi de karşımızdakine iletebiliyoruz.

Örneğin küçük bir çocuğa aferin demek için kafasını okşuyor ya da arkadaşımıza her şey daha iyi olacak demek için omzuna dokunuyoruz.

Kucaklaşma konusunun da daha iyi anlaşılması için primat geçmişimiz üzerinde düşünmemiz gerek.

Maymunlar ve apeler arkadaşlıklarını sosyal tımarlama ile oluşturur ve sürdürürler.

Bu tımarlama, deride ve tüylerin arasında kalmış çer çöpün temizlenmesi için kullanışlı olabilir.

Fakat aynı zamanda bu tımarlama sırasında, tımarlanan canlı kendisini daha iyi hisseder.

Bu davranışın tabii ki insanlarda da karşılığı var.

Örneğin anneler çocuklarının saçlarını okşadıklarında çocukların hoşuna gidiyor ya da kuafördeyken saçımızla ilgilenilmesi ve karıştırılması bizi rahatlatıyor.

Sarılma içerisindeki küçük dokunuşlar da belirli sinirlerin uyarılmasını sağlıyor.

Afferent c-tensel nöronlar yalnızca tüylü derilerde bulunurlar ve dokunma acı ve baskı ile ilgili bilgiyi ileten sıradan sinirlerden farklıdırlar.

Afferent c-tensel nöronlar yalnızca ışığa ve yavaş dokunmaya tepki verirler.

Bu nöronlar doğrudan beyin ile olan bağlantıları sayesinde endorfinlerin salınımını tetikleyebilirler.

Endorfinler ve nöropeptitler, beyindeki nöronlar tarafından birbirlerine sinyaller iletmek için kullanılırlar.

Endorfinler acı kontrol sisteminin bir parçasıdırlar ve uyuşturucu-benzeri ağrı kesici etki yaratırlar.

Aslında endorfinler morfin gibi uyuşturucu hapların kimyasal akrabalarıdır fakat 2 noktada morfinden ayrılırlar:

- Endorfinler ağrı kesici olarak morfinden yaklaşık 30 kat daha etkilidir, ve endorfinlere bizi yıkacak şekilde bağımlı olmayız.

Bu konu üzerinde yapılan bir çalışmada sarılmanın etkisinin çözümlenmesi için, araştırmacılar kısaca PET olarak bilinen bir beyin görüntüleme formu kullandılar ve insan gövdesine yavaşça dokunmanın beyinde ciddi endorfin cevabı olduğunu gösterdiler- tıpkı apeler ve maymunlardaki gibi.

Dokunmanın başka bir versiyonu olan sarılma da aslında primat tımarlamasının insan formudur ve ilişkilerimizi oluşturup düzenlememizi sağlar.

Çünkü psikolojik acı hissetme durumunda işleyen beyin bölgeleri ile fiziksel acı hissedilirken işleyen beyin bölgeleri aynıdır.

Endorfinler de fiziksel ve psikolojik acının dindirilmesini sağlar.

Bu sebeple ağlayan birisine sarılmak onun için oldukça rahatlatıcıdır.

Endorfinler aynı zamanda beynin ödül ile alakalı bölgelerini de çalıştırırlar.

Bu da insanların bu davranışı tekrarlamalarını sağlar.

https://www.sozcu.com.tr/hayatim/yasam-haberleri/sarilmak-neden-iyi-hissettirir/?_szc_galeri=1


TÜRKİYE HAYALİ

Hedefteki üniter, laik Cumhuriyet: .   ABD'NİN YENİ TÜRKİYE HAYALİ   . .    Samuel Huntington, “ Medeniyetler Çatışması ” adlı kitab...