13 Nisan 2024 Cumartesi

AKIL ve ZİHİN ÇAPI

 . -  AKIL ve ZİHİN ÇAPI

.       “Bilmeye cüret et (sapere aude)!” Kant

Doğal ve Beşeri Akıl

Doğal akıl, Tanrı vergisidir ama beşeri akıl tanrı vergisi değildir.

İnsanın kendisinin ürünüdür.

O nedenle hiçbir bebek, doğuştan beşeri akla sahip doğmaz.

Sonradan ona bu akıl, eğitimle monte edilir.

Yani insan, beşeri aklını üretirse bu akla sahip olur.

Üretmezse bu akla sahip olamaz.

Beşeri akıl, insanın anlamsal yani "manasal" yapısıdır.

Neden biz bir tane icat yapamıyoruz da elin oğlu binlerce icat yapabiliyor?

Halbuki onlarda da bizde de "doğal akıl" var.

Çünkü biz, icatları yapan beşeri aklı kullanmıyoruz.

Niçin?

Çünkü biz "beşeri düşünme işlemi" yapmıyoruz.

Beşeri Akıl

Osmanlı’nın ve müslümanların geride kalmalarının bir sürü sebeplerini keşfetmeye çalışmakla vakit israf etmek yerine, bugün ne yapmamız gerektiğine odaklanmak gerekir.

İleride bizim de bu düşünmeyi yapmadığımızı tarih yazacaktır.

Osmanlı’nın çöküşünün tek temel nedeni vardı.

O da; o devirlerde insanlığın yaptığı ve icatları üreten beşeri sistemli düşünme işlemini yapmamasıdır.

Çağımız; düşünme ve akılcı düşünme çağıdır.

Var olmak istiyorsak toplum olarak bu düşünmeye ulaşmamız ve onu yapmamız şarttır.

Başka her şey boş iştir.

Toplumunu seven, bu konuda toplumuna yardımcı olmalıdır.

Akılcı düşünemeyenlere yaşam yoktur artık bu yeryüzünde.

O nedenle "Beşeri aklın" ne olduğunu ve nasıl çalıştığını bilmek gerekir.

İşte biz, bunu yapmaya ve öğretmeye çalışıyoruz.

Bunu yapmak zor bir iştir.

Ve biz toplum olarak zor işlerden kaçarız.

Bu iş, zihinsel düşünme işidir.

Hadi yapalım!

Neden yapmıyoruz?

Yapmaya ne gerek var ki!

Bunu yapmadan da ülkeyi yemek imkanı varken neden yapalım ki, denmemelidir.

Çünkü halk olarak herkes bunun faturasını ödüyor ve ödeyecektir.

Bugün bile milletimizin karnını doyuramaz olduk.

Aslında canlıların ve insanların beyinlerinde akıl ve zihin diye bir lob yoktur.

Ama canlıların akıl ve zihin dediğimiz aygıtın işlevini gören "mekanizmaları" vardır.

Akıl, düşünme işlemini yapan aygıt ve mekanizmadır.

Akıl, düşünme komütatörüdür.

Felsefede akıl; soyut düşünme, anlama, kavrama, soyutlama ve hükme varma yetisidir.

Bir fikirden başka bir fikir üretmedir.

Aslında beşeri akıl, soru sormaktır.

Zihin, o soruyu cevaplama işlemidir.

Fikir ve bilgi soyut şeylerdir.

Manevi demek; manasal yani anlamsal demektir.

İlahi olan demek değildir.

 “İnsan; insani fikir ve bilgi ürününden ibarettir.”

AKIL ÇAPI NEDİR

Akıl çapı; olgu, obje ve olaylar hakkındaki bilgi, fikir, algılama ve düşünebilme miktarıdır.

Kişi, ne kadar çok boyutu ve katmanı biliyor, soruyor ve algılayabiliyorsa akıl çapı o kadar geniştir demektir.

Bir insanın akıl çapı ne kadar ise o kadar insandır.

 “İnsan demek; anlamak ve algılamaktır.”

Bir şeyi anlamak önemlidir.

Ama onu algılamak daha önemlidir.

Çünkü algılamak bir şeyi kavramak ve o şeyle oluşmaktır.

Bir şeyi algılamak ve onunla oluşmak ancak onun üzerinde düşünme işlemi yaparak zihinsel boğuşmakla olur.

Duyumdan anlamaya, oradan algıya, algıdan kavramaya gidilmelidir.

Hafızayı Geliştirmek

Hafıza, bilginin depolandığı yerdir.

Bilgi öğrenmek hafızayı geliştirir.

Yeni ürün; aklın, bilgi üzerinde düşünerek zihni kullanmasıyla üretilir.

Bilgileri boşuna ezberlemek önemli değildir.

Hafızanın gelişmesi, aklı ve zihni geliştirmez.

Öğrendiğimiz bilgilerin üzerinde düşünmek aklı ve zihni geliştirir.

İşte bize lazım olan da bu düşünmedir.

Sadece hafızanın gelişmesi, ağzın çok çalışmasına yarar. İnsanı boşboğaz, geveze yapar.

“İlim Çin’de de olsa alın,” söylemi yerine “ilmi sen üret,” söylemine geçmek gerekir.

Aklın ve Zihnin Çapını Genişletmek

Mevcudun ilerisine geçmek, öncelikle aklın ve zihnin mevcut çapını genişletmekle mümkündür. Mevcut akıl çapı ile mevcudun ilerisine geçilemez.

Aklın ve zihnin çapı bir tek işlemle genişler. O da; okumak ve üzerinde sistemli düşünme yapmaktır.

O nedenle ne kadar çok okuma ve düşünme yapılırsa akıl çapı o kadar çok genişler.

Düşünme işlemi yapmak, beyin moleküllerinin, hücrelerinin ve nöronlarının birbirleriyle bağ kurmasına ve etkileşime girmesini sağlar.

İşte beynin gelişmesi de budur.

 “İcatlar yapanlar; günde on saat okuyor ve üzerinde on saat düşünüyor.”

Biyolojik akıl somut düşünür.

Bedenimizin kendisi zaten somut düşünmeyi yapar.

Bizim ona müdahalemize gerek yoktur.

Ama beşeri akıl soyut düşünür.

Beşeri soyut düşünmeyi bizim yapmamız gerekir.

Biz yapmazsak ona sahip olamayız.

Düşünme yapılmadıkça var olan düşünme kaynağı tüketilir.

Anlamını anlamadan yapılan dinlemeler, düşünmeyi durdurur.

Fakat anlamaya çalışmaya zorlanmak, düşünmeyi en yoğun kullanmayı sağlar.

Çünkü bu durumda beyin nöronları birbirleriyle çapraz kontak kurarlar.

Nasıl ki mesela ananas meyvesini yemedikçe, onun tadı hakkında farkında olup akıl yürütemeyeceksek, sorgulamaksızın yeni bir boyutun farkında olamayacağız.

Düşünmenin Yapılışı

Beşeri düşünme soyut düşünmedir.

Soyut düşünme işlemi, olabildiğince çok sayıda soru sormak ve cevap bulmak için akıl yürütmektir.

Savunma beyni büzüştürür, sorgulama beyni akışkan yapar.

Neden-Sonuç

Düşünme, soru sorularak yapılır.

İngilizce Akıl, “reason” yani “neden”, akıl yürütme ise; “reasoning” yani “nedenleme” demek olması boşuna değildir.

Beyni geliştiren en önemli usul, neden-sonuç ilişkili düşünmedir.

Neden-sonuç ilişkili yapılmayan hiçbir şeyin değeri yoktur.

Kuru kuruya öğrenmek ya da kabul etmek, beyni öldüren şeydir.

Sorular

Düşünme, basitçe şu üç soru sorularak yapılır:

Bu nedir?

Bu neden böyledir?

Bu nasıl böyle oluyor?

Akıl çapını genişletmek için, karşılaşılan her şeye bu basit soruları sorup üzerinde düşünmek yeterlidir.

Göreceksiniz bunu yapınca daha çok öğrenmek isteyeceksiniz.

Çünkü öğrendiğiniz şeyden ve öğrenmekten zevk alacaksınız.

Hayata bakışınız değişecektir.

İnsanlığın aklı, beş milyon yıldır, düşünme işlemi yapanlar sayesinde sürekli gelişmiş ve bugünkü icatları yapabilir çapa ulaşmıştır.

Bugünkü akıl çapına insanlık, diktatör ve tiran hükümdarların, düşünürleri ve bilim adamlarını öldürerek, kitap ve kütüphane yakarak geldi.

 “Kıl ile akıl arasında bir harf kadar fark var. Doğallığı aşamayan kişi, bu bir harfi aşıp kılcılıktan akılcılığa ulaşamaz.”

Evet insanlık, bugüne düşünme yaparak gelmiştir.

Filozof ve matematik bilimadamı Theon, 2500 yıl önce, kızı Kadın filozof Hypatia (MÖ 415-370)’ya şöyle der: 

- “Herkes düşünme hakkını elinde tutmalıdır. Yanlış düşünmek bile, hiç düşünmemekten iyidir.”

Beyin

Beyin, kimyasal yapısı gereği, kaydettiği bilgilerden yeni bilgiler üretir.

Sinir uçları olan nöronların birbirleriyle kontak kurmasıyla çalışır ve bilgi üretir.

Beyne ne kadar çok çeşitli bilgi verilirse beyin, o kadar çok kontak kurar ve o kadar çok bilgi üretir.

Doğal beyin bunu basit şekilde ve tek boyutlu yapar.

Çünkü beş duyu organlarıyla aldığı maddi verilerle doğrudan yapmaktadır.

Tek boyutlu düşünenler, animal düşünüyor demektir.

İnsan, maddi olanların yanı sıra maddi olmayan anlamsal yani manevi verileri de beynine vermektedir.

Böylece insan beyni, diğer canlıların yapamadığı çok boyutlu çapraz düşünme yaparak yeni karmaşık bilgiler üretmektedir.

Ne kadar çok anlam verilirse beyin, o kadar çok düşünür ve yeni çok boyutlu bilgi üretir.

İşte aklın ve zihnin çapını belirleyen bu durumdur.

Beyin ve Zeka

Beynin büyüklüğü ve zekanın çokluğu pek önemli değildir.

Çünkü bunlar kendiliğinden fikir ve bilgi üretmezler.

Fikir ve bilgi, çok okumak ve çok düşünerek beyni olabildiğince çok kullanmakla üretilir. Mesela filozoflar ve icatları yapan bilim insanları pek zeki kişiler değildirler.

Ama çok okuyan ve çok düşünen kişilerdir.

Teorik fizikçilerin teorisine göre; insanların beyin boyutu, zihinsel işlemlerde bir farklılık yaratmıyor.

Örneğin Einstein’ın beyni 1.210 gram idi, ortalamadan bir hayli düşük.

İnsan beyni ortalama 1.5 kilo ağırlığındadır.

Filin beyni, insanın beyninden dokuz kat büyüktür.

Düz Kontak ve Çapraz Kontak Beyin

Çalışma açısından beyin iki çeşittir.

Biri düz kontak, diğeri çapraz kontak beyindir.

Doğal beyin, tek tip maddi somut veri aldığından monolektik düşünür ve düz kontak çalışır. Sadece insan, beynine fikir ve bilgi gibi soyut veriler verdiğinden, beynini çapraz kontakla çalıştırır.

Bedenin sinir sistemi bile sıcak ve soğuk gibi zıt verilerle çalışmaya programlıdır. Sadece soğuk veri verilen beyin, bir süre sonra sıcak veriyi algılamaz olur.

Tek tip okuma yapmak, beyinde milyarlarca nöronların birbiriyle kontak kurarak çalışmasına neden olur.

Bu okuma, beyni düz kontak çalıştırır.

Zıt şeyler okumak ve diyalektik düşünme yapmak, insan beyninin sinir uçlarının trilyonlara varan kontak yaparak çalışmasına neden olur.

Bu diyalektik düşünme, beyni çapraz kontak çalıştırır.

Bilgiler üzerinde çapraz, zıt ve karmaşık düşünme işlemi yapmak gerekir.

Bizim, toplumsal olarak tarihimizde diyalektik düşünme yaptığımıza dair kayıtlar da, eserler de yoktur.

Ama daha önemlisi bugün bile diyalektik düşünme, üniversitelerimizde bile yapılmıyor.

Neden icat yapamadığımızın nedeni böylece ortaya çıkmış oluyor.

İcatları yapan kişilerin ülkelerinin eğitim sisteminin her kademesinde diyalektik düşünme yapılıyor.

Dolayısıyla milyarlarca kontak yaparak çalışan beyin, trilyonlarca kontak yaparak çalışan beyin ile baş edemez.

İşte bu nedenle insanları sadece dinsel ya da sadece din dışı kitaplar okumaya zorlayanlar, insanlarına aynı en büyük kötülüğü yaparlar.

Çünkü her iki yol da, insanların düz kontak beyin olarak kalmalarına neden olur.

Sürekli aynı fikirde kalmakla övünmenin nedeni, işte bu tek boyutlu doğal somut düşünmektir.

Anne ve Babalar

Çocuğunu seven her anne ve babanın, öncelikle kendi akıl çaplarını genişletmeleri gerekir. Çünkü aklın gelişmesinden, önce çocuklar yararlanacaklardır.

Şimdi bir düşünün, akıl çapı dar kalmış ana-babanın çocukları, akıl çapı geniş olan ailelere göre dezavantajlı başlıyorlar hayata.

Akıl çapı dar olan bir toplumun çocukları da akıl çapı daha geniş olan diğer toplumlara göre dezavantajlı oluyorlar.

Onlarla nasıl baş edecekler ve rekabet edecekler?

Çocuklarınızın akıl çapını genişletmesini eğitim kurumlarından beklemeyin.

Oralarda bu iş yapılmıyor ve bu işi yapacak kişiler de yoktur.

Onun için görev anababaya düşmektedir.

Şimdi eğer kişi, kendisi özel çaba harcamadıysa profesör de olsa, beş yaşında çocuk iken ailesinden edindiği akıl çapı değişmiyor.

Felsefe Kitabı Okuma

.     Bir tavsiye

Okuyacağımız her kitap, aklımızı ve zihnimizi geliştiren kitap olmalıdır.

Boşuna okuma yapmamak gerekir. Mesela roman okuyacaksak, duygularımızı tatmin etmek için okumamak gerekir.

Önce edebiyat felsefesi, şiir felsefesi ya da dil felsefesi kitabı okumak gerekir.

Böylece hem okuyacağımız roman ya da şiir kitabında ne arayacağımızı biliriz hem de o kitaptaki fikirler üzerinde nasıl düşünme yapacağımızı biliriz.

Kitapçıya gidin.

Felsefe bölümüne geçin.

İlgi duyduğunuz konuda ya da herhangi bir konuda bir tane felsefi kitap, sadece bir tane kitap alın.

Birden çok kitap almayın.

Ama bu kitabı on kez okumayı kabul edin.

Bu kitabı bir kere, sıradan okuma ile okuyun.

İkinci de daha yavaş okuyun.

Üçüncüde kitaptaki fikirleri anlamaya çalışın.

Kitapta geçen her kelimeye internetten bakarak anlamını öğrenin.

Bildiğiniz kelimenin dahi anlamına bakın.

Daha önce bildiğiniz anlamları bir kenara bırakın.

Dördüncüde filozofun "nasıl felsefe yaptığına" dikkat ederek okuyun.

Daha sonra kitabın içindeki konulardan ilgi duyduğunuzu okuyun.

Beşincide okuduğunuzun üzerinde düşünün.

Böyle düşünme ile kitabı birkaç kere okuyun.

Bu işlemi bir kez yapmak, zor olan işin yapılmasını sağlayacak ve ondan sonra okuma ve düşünme işi kolaylaşacaktır.

Göreceksiniz ki farkında olmadan çok gelişmiş olacaksınız.

Zihniniz gelişecek, akıl çapınız genişleyecek, kelime ve ifade kalıplarınız gelişecek.

Ve siz, daha önceki siz olmaktan çıkacak gelişmiş bir kişi olacaksınız.

Daha önce sorduğunuz soruları sormaz olacaksınız.

Daha önce sorduğunuz cevapları kendiniz bulacaksınız.

Gördüğünüz bütün olgu, obje ve olayları anlayacaksınız.

Anlamlandıracaksınız.

Her şeyden ve hayattan zevk alacaksınız.

Sonuç

İslam dünyası ve Türkiye, çağımızın akıl çapına ulaşamadığı sürece, insanlık çizgisinin bugünkü kesiti tarafından insanlığın gelişmesine bir engel ve düşman olarak görülmeye devam edecektir. Çünkü insanlıkla uyumsuz görülecektir.

Bir an önce insanlık çizgisinin bugünkü kesitine eklemlenmek şarttır.

Bu eklemlenme, önce sadece beşeri sistematik düşünme yapmakla ve sonra da çağımızın “akılcı ve bilimsel” düşünme biçimine ulaşmakla mümkündür.

İslam dünyasının ve Türkiye’nin asıl “beka” sorunu budur.

Çünkü bu uyumsuzlukta direnildiği sürece, insanlık, uyumsuzları elimine etmeye çalışacaktır.

.  "Bizim gerek web sayfamızda gerekse televizyon programlarımızda ve gerekse youtube konuşmalarımızda hedefimiz, öncelikle Türkiye’ye sonra da İslam dünyasına, çağımızın gerçekliğini duyurmak ve çağımıza eklemlenmelerinde bir katkıda bulunmaktır.

Bu sunduğum bilgiler benim bulduğum buluşlar değildir.

Benim yaptığım iş, sadece milletimiz adına bu bilgileri okumak, algılamak, özümsemek ve milletimizin olabildiğince her kesiminin anlayacağı dilde ifade etmektir."

https://www.ulusaldemokrasienstitusu.org/1150-2/?s=AKIL+ve+Z%C4%B0H%C4%B0N+%C3%87API&x=5&y=11

27 Mart 2024 Çarşamba

TİYATRONUN GELİŞİMİ

.  Tİyatronun GelİŞİmİ     .

Mitolojinin Doğuşuna Dayanır

Tiyatronun tarihsel gelişimi oldukça eskiye dayanmaktadır.

Mitolojinin doğuşu, tiyatronun ortaya çıkışına farkında olmadan sebep olmuştur.

Mitolojik tanrılar onuruna şenlikler düzenlemek isteyen insanlar taklitler yaparak, güldürücü hikayeler anlatarak tiyatronun temelini atmış oldular.

Mitlerin ve ritüellerin ortaya çıkışıyla, dinsel tapınma sistemleşmeye başlamış ve tapınma törenlerinden tiyatro oluşmuştur.

Sonrasında tiyatronun tarihsel gelişimi nasıl olmuş merak ediyorsanız yazımıza göz atabilirsiniz.

Tiyatro Tarihİ ve Gelİşİmİ

Tiyatronun ortaya çıkışı, insanın var olmaya başladığı ilk çağ dönemine dayanır.

Henüz konuşmasını dahi bilmeyen insanlar, kendilerini anlatabilmek için çıkardıkları seslerle, duygu ve düşüncelerini aktarmak amacıyla kullandıkları beden dilleri, jest ve mimikleriyle oyunculuk tarihinin temelini atmışlardı.

Bilinen ilk tiyatro ise Antik Yunan tiyatrosudur.

Hayatın maddi manevi her getirisini bir masala ve mitolojiye bağlayan Antik Yunanlılar; bolluk, bereket, hasat, eğlence ve içkiyi temsil eden kahraman tanrılar oluşturmuş ve onlar için törenler düzenlemişlerdi.

Antik Yunan Tİyatrosu

Tiyatronun tarihsel gelişimi için Antik Yunan tiyatrosu ayrı bir öneme sahiptir.

Yunan tiyatrosu, M.Ö. 550 ile M.Ö. 220 arasında antik Yunanistan'da gelişen bir tiyatro geleneğidir.

Bugün bilinen en eski oyunculuk tekniklerinin temeli bu dönemde atılmıştır.

Antik Yunan Tiyatrosu hem kuramları, hem yazarları hem de oyunlarıyla günümüze kadar gelmiştir.

Antik Yunan oyunları her dönemde etkisini korumuş, uyarlamalarıyla var olmaya devam etmektedir. 

Tiyatro tarihi, Mısır ve Yunan tiyatrosuna dayanır.

Tiyatro oyunculuğu ilk olarak dinsel törenlerin bir biçimi olarak gelişmiştir.

Ses, maske ve oyunlarla insanlar önce tanrılara daha sonra hızlı bir gelişmeyle insanlara dönüşmüştür.

Batı tiyatrosunun kökenleri Antik Yunan tiyatrosuna dayanır.

Roma Tİyatrosu 

Roma tiyatrosu, Yunan tiyatrosunun örnek alınmasıyla ortaya çıkmıştır.

Eski Roma halkı; tanrılar onuruna bayramlar, merasimler ve ayinler düzenlerdi.

Bu kutlamalarda halk ikiye ayrılarak birbirlerine fikir beyan eder, şakalaşırlardı.

Bu karşılıklı tuluat olarak yapılan konuşmalara müziğin de eklenmesiyle olay boyut değiştirerek, tiyatro tarihi ve gelişimi için önemli bir dönüm noktası olmuş oldu.

Bugün melodrama olarak da tanımladığımız fars ve komedi formlarının tanımının kökeni Roma Tiyatrosu’na dayanmaktadır.

Ayrıca o dönemde oluşturulmuş ve günümüzde de varlığını sürdüren önemli tiyatro binalarına imza atılmıştır.

Binalara verilen teknik isimler ve tiyatroda kullanılan Latince kelimeler günümüzde de kullanılmaktadır. 

Ortaçağ Tİyatrosu

Ortaçağ Tiyatrosu, tiyatroya rağbetin ciddi oranda arttığı bir dönem olmuştur.

Ortaçağ tiyatrosu, tiyatro tarihi ve gelişimi için önemli bir dönemdir.

Ortaçağ’da pek çok devletin kurulması ve yaşanan kilise baskısı tiyatro tarihine yön vermiştir. Kilise baskısına karşılık sanatçılar kendilerini daha abartılı bir teknikle ifade ederek grotesk oyunculuğun temelini atmış oldular.

Tiyatronun gücünü keşfeden kilise; tiyatroyu halkı dine yakınlaştırmak için kullanmak istemiştir.

Bu sebeple dini oyunlar sergilenmeye başlanmıştır.

Zamanla tiyatro, kilise yönetiminden çıkmaya başladı.

Başlarda rahiplerden oluşan oyuncuları artık esnaf localarının belirlediği insanların oynaması tiyatro tarihine yön veren önemli adımlardan biri oldu.

Soytarılar olarak ifade edilen saray methiyecisi oyuncular ve gezici tiyatrolar da bu dönemde ortaya çıktı. Günümüzde hala kullanılan birçok oyunculuk tekniğinin ortaya çıktığı bu dönem, tiyatro tarihine büyük ve önemli bir yön vermiş oldu. 

Modern Tİyatro

Modern Batı tiyatrosu büyük ölçüde, tekniklerini, sınıflandırmalarını ve birçok temasını eski Yunan tiyatrosundan almıştır.

Modern tiyatroya damgasını vuran önemli isimlerden biri Konstantin Stanislavski olmuştur.

“Sihirli eğer” olarak bilinen oyunculuk kuramını geliştiren Stanislavski, gerçekçi akıma yön vermiştir.

Günümüzde oyunculuk, modern tiyatro teknikleri baz alınarak yapılmaktadır.

Modern tiyatro kendi içinde türlere ayrılır.

Bunlar; trajedi, komedi, dram ve müzikli tiyatrodur.

Bu üç tür hem klasik tiyatronun hem modern tiyatronun ögelerindendir.

Fakat modern tiyatro, klasik tiyatronun aksine oyuncuya yaratıcılığını katmak için daha fazla olanak tanır.

https://sinemaakademi.com.tr/tiyatro/tiyatro-tarihi-ve-gelisimi

 

TARİHSEL GELİŞİM SÜRECİNDE TİYATRONUN İŞLEVİ VE YÖNTEMİ

https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/1132044

DÜNYA TİYATRO TARİHİ

https://prometeatro.files.wordpress.com/2013/04/01-dtt.pdf

 

26 Şubat 2024 Pazartesi

HALİL CİBRAN

 .   Halİl Cİbran (1883-1931):

… Çok ilginç ve kısa bir yaşam…

… Dünyanın çok tanıdığı ünlü bir yazar ve şair…

… Çok kültürlü bir kişilik…

… Çok dilli bir yazarlık…

·       Lübnan asıllı Amerikalı felsefe yazarı, romancı, mistik şair ve ressam Halil Cibran,

·       ilköğrenimini Beyrut’ta tamamladıktan sonra ailesiyle birlikte Lübnan’dan Boston’a göç etti.

·       1898’de Lübnan’a dönerek Maruni Kilisesi’ne bağlı Me’hadü’l-Hikme’ye girdi ve burada mükemmel düzeyde Arapça öğrendi.

·       1903’te Boston’a dönüşünde bir Arap göçmen gazetesi olan el-Muhacir’de deneme türündeki ilk edebi ürünlerini yayımladı.

·       Resim bilgisini geliştirmek amacıyla 1908-1910 yılları arasında Paris’te yaşadı.

·       1912’de New York kentine yerleşerek, kendini Arapça ve İngilizce edebi denemeler, öyküler yazmaya ve resim yapmaya adadı.

·       ABD’de ölmesine karşın, vasiyeti üzerine Lübnan’a götürülerek gömüldü.

·       Cibran’ın aşk, ölüm, doğa ve yurt özlemi gibi konuları işlediği Arapça ve İngilizce yapıtları büyük bir etki yaratmıştır.

·       Sadece Arap dünyasının değil bütün dünya edebiyatının en tanınmış şairlerinden biri olan Halil Cibran,Lübnan’da Mârunî Katolik bir ailenin oğlu olarak doğdu.

·       1895 yılında, Halil 12 yaşındayken, ailesi ABD'ye göç etti.

·       Genç Halil, alkol ve kumara düşkünlüğü sebebiyle, babasıyla her zaman mesafeli oldu.

·       Annesi Kâmile ise, bilgisi ve şefkatiyle, Halil Cibran’ın hayatındaki ana figürlerden biri olacaktı.

·       Cibran, ABD'de geçirdiği yıllarda kendisini okuluna ve kültürel ilgilerine verdi.

·       Ancak,1902’de birkaç arayla önce iki kardeşini sonra annesini kaybeden Cibran, tarifsiz acılar içinde kaldı.

·       1908’de Boston’dan ayrılarak Paris’e giden Cibran, Fransız kültürel hayatının hareketliliğinden çok etkilendi.

·       Müzeler, sergiler ve sanat okulları, genç sanatçının başını döndürmüştü.

·       1913’te ilk İngilizce kitabı “The Madman” üzerinde çalışmaya başladı.

·       1914’te yeni bir Arapça kitap yayımladı ve nihayet, onu dünya çapında üne kavuşturacak “The Prophet”i (Türkçedeki adıyla: Ermiş) yazmak için kolları sıvadı.

·       Kitabın tamamlanması, tam dokuz yıl sürecekti.

·       Artık son derece tanınmış bir cemiyet figürü olan Cibran, ağrılarının ve psikolojik çöküntüsünün üstesinden gelebilmek için, kendini alkole verdi.

·       10 Nisan 1931’de, Halil Cibran, New York’taki bir hastanede son nefesini verdiğinde, henüz 48 yaşındaydı.

·       Sadece Arap dünyasının değil bütün dünya edebiyatının en tanınmış şairlerinden biri olan Halil Cibran, 6 Ocak 1883’te Lübnan’ın kuzeyindeki Bşarri kasabasında, Mârunî Katolik bir ailenin oğlu olarak doğdu. 

·       Babası Halil vergi memuru, annesi Kâmile ise ev hanımıydı.

·       Halil Cibran’ın ardından, ailenin iki kız evladı daha dünyaya geldi:

·       Mariana ve Sultana. 

·       Önceki evliliğinden, Kâmile’nin bir de Butros adında bir oğlu vardı.

·       Mütevazı şartlarda yaşayan ve ekonomik sıkıntı çeken aile, baba Halil’in alkol ve kumar alışkanlığı yüzünden kısa sürede ciddi bir gerilime sürüklendi. 

·       Yıllar böyle güçlükler içinde akarken, vergi toplamada usulsüzlük ve yolsuzluk iddiasıyla Halil’in geçirdiği bir soruşturma, ailenin bütün mallarına el konulmasıyla sonuçlandı. 

·       Zaten kötü olan durumları, böylece tam bir felâkete dönüştü.

·       Nihayet 1895 yılında, Halil 12 yaşındayken, Kâmile Cibran dört çocuğunu yanına alarak, daha iyi ekonomik şartlarda yaşama umuduyla ABD’ye göç etti. 

·       Baba Cibran ise, eldeki bütün birikim ailenin yolculuk masraflarına harcandığından, çalışmaya devam edebilmek için Lübnan’da kaldı.

·       Genç Halil, alkol ve kumara düşkünlüğü sebebiyle, babasıyla arasındaki mesafeyi her zaman koruyacaktı. Annesi Kâmile ise, bilgisi ve şefkatiyle, Halil Cibran’ın hayatındaki ana figürlerden biri olacaktı.

·       Kâmile Cibran ve çocukları, ABD’nin Boston kentine yerleştiler.

·       Çocuklar için okul imkânları araştırılırken, anne sokakta seyyar satıcılığa başladı.

·       Halil Cibran’ın kız kardeşleri, maddî sıkıntılar ve prosedürlerdeki zorluklar sebebiyle okullara kabul edilmezken, kendisi, Boston’a varışlarından tam iki ay sonra bir okula kaydoldu.

·       Çok sıkı çalışan ve aileyi geçindirecek kadar kazanç elde eden Kâmile’nin sabrı sayesinde, en büyük evlat Butros, bir bakkal dükkânı açmayı başardı. Kız kardeşleri Mariana ve Sultana da tezgâhtar olarak abilerinin dükkânında işe başladılar.

·       Ailesinin maddî sıkıntıları aşmasını fırsat bilen Halil Cibran, kendisini okuluna ve kültürel ilgilerine verdi.

·       Küçüklüğünden beri zaten resme ve heykele yeteneği vardı.

·       Boston’daki sanat ortamları, ona bu yeteneğini geliştirebileceği elverişli bir atmosfer sunuyordu. Okulda, yetenekleriyle zaten öğretmenlerinin dikkatini çoktan çekmişti. 

·       Çizimleri kitap kapaklarına basılmaya başlayan Cibran, Boston elitleri içinde hızla üne kavuşurken, annesi Kâmile, oğlunun eğitimini tamamlaması için Lübnan’a dönmesine karar verdi.

·       Eğitimini tamamlamak için Lübnan'a dönen Halil Cibran, sanat dünyasına adımını çoktan atmıştı.

·       1898’de Halil Cibran, Lübnan’ın başkenti Beyrut’taki Fransız lisesi College La Sagesse’de eğitime başladı.

·       Burada da tıpkı Boston’da olduğu gibi, öğretmenlerinin dikkatini hızlı bir şekilde üzerine çekti.

·       Arapçasını mükemmel hale getiren ve Fransızcayı da iyi derecede öğrenen Cibran, özellikle resme yoğunlaştı. 

·       Bu süre içinde yaz tatillerini memleketi Bşarri’de geçiren Cibran, 1902’de aldığı bir mektupla, kız kardeşi Sultana’nın ağır şekilde hasta olduğunu öğrendi ve Boston’a döndü.

·       4 Nisan 1902’de Sultana Cibran’ın henüz 15 yaşında hayata gözlerini yumması, ailenin arka arkaya yaşayacağı facialar serisinin ilkiydi. En büyük kardeş Butros, Halil Lübnan’dayken bakkal dükkânını bırakıp Küba’ya yerleşmişti. Sultana’nın ölümünden sonra, ağır hasta olarak Boston’a dönen Butros, 12 Mayıs günü hayatını kaybetti.

·       Ertesi ay, 28 Haziran’da bu defa annesi Kâmile’nin ölümüyle, Halil Cibran tarif edilemez bir sarsıntı yaşadı. Birbirini izleyen bu ölümlerin ardından, Boston’da kız kardeşi Mariana ile bir başlarına kalmışlardı

·       Mary Haskell, hayatı boyunca Cibran'ın her yönden destekçisi oldu.

·       En yakınlarını yitiren Halil Cibran, ailenin o zamana kadar edindiği ufak-tefek mülkü elden çıkarak maddî birikime dönüştürdü.

·       Bu sırada resim çalışmalarına da devam ediyordu.

·       Bostonlu dostlarının yardımıyla, 3 Mayıs 1904 günü ilk kişisel sergisini açtı.

·       Açılışta, Halil Cibran, hayatı boyunca kendisini etkisi altına alacak olan kişiyle, Mary Haskell’le tanıştı.

·       Halil Cibran’dan 10 yaş büyük olan Mary Haskell, oldukça varlıklı, eğitimli ve kadın hakları için mücadele eden bağımsız bir kadındı.

·       Haskell, Cibran’ı özellikle direkt olarak İngilizce yazması için teşvik edecek, yazımındaki gramer hatalarını bizzat düzeltecek, hatta genç sanatçının zihin dünyasına aşina olabilme adına Arapça bile öğrenecekti.

·       Halil Cibran, 1904’ten itibaren, ABD’ye gelen Arap mültecilerin çıkardığı “Muhacir” dergisinde yazılar yazmaya başladı.

·       Bu sırada İngilizce yazmayı da sürdürüyordu.

·       1905 ve 1906’da arka arkaya iki Arapça kitap yayımladı, bunları 1908’deki üçüncüsü izledi. 

·       Yazdığı yazılar ve kitaplar ses getirmeye devam ederken, Mary Haskell, Halil Cibran’a Paris’e giderek profesyonel sanat eğitimi almasını tavsiye etti. 

·       Bütün masrafları da elbette yine kendisi bizzat karşılayacaktı.

·       1 Temmuz 1908’de Boston’dan ayrılarak Paris’e giden Cibran, Fransız kültürel hayatının hareketliliğinden çok etkilendi.

·       Müzeler, sergiler ve sanat okulları, genç sanatçının başını döndürmüştü.

·       Fakat okullardaki formel eğitim, Cibran’ın dikkatini çekmedi.

·       Lübnan’dan arkadaşı Joseph Howayek’le birlikte Avrupa’yı gezdi, Londra’yı ziyaret etti.

·       Paris’e yerleşmesinden yaklaşık bir yıl sonra, 1909’un haziranında babasının ölüm haberini aldı.

·       31 Ekim 1910’da Boston’a dönen Halil Cibran, hamisi ve sponsoru Mary Haskell’e New York’a taşınma teklifinde bulundu. 

·       Haskell’in bunu uygun bulması üzerine, Cibran, bekâr kız kardeşi Mariana’yı Haskell’in korumasına emanet ederek New York’a taşındı. 

·       Yeni sanatsal ortam, Halil Cibran’a yepyeni ve farklı bir çalışma atmosferi sağladı.

·       Sonrasında kendisini dünya çapında üne kavuşturacak olan eserlerini burada kaleme almaya başladı.

·       Tam bu dönemde, Ortadoğu’dan gelen haberler, Osmanlı İmparatorluğu’nu dağılmaya sürükleyecek olan çatışmaların alevlendiğini gösteriyordu.

·       Halil Cibran, 1911’de İtalyanların Libya’ya asker çıkararak Osmanlı’ya savaş açmasını heyecanla karşıladı.

·       Bunun, hep hayalini kurduğu “Özgür Suriye” idealinin gerçekleşmesini hızlandıracağını düşünüyordu. New York’ta tanıştığı İtalyan General Giuseppe Garibaldi’yle yaptığı konuşmalar, heyecanını daha da arttırdı.

·       Üç yıl sonra, Birinci Dünya Savaşı patlak verdiğinde, Halil Cibran, Osmanlı topraklarına yönelik saldırı ve işgal girişimlerinin ateşli bir savunucusuna dönüşecekti.

·       1913’te ilk İngilizce kitabı “The Madman” üzerinde çalışmaya başlayan Cibran, Mary’nin yardımıyla kitabındaki gramer hatalarını tashih etti.

·       1914’te yeni bir Arapça kitap yayımladı ve nihayet, onu dünya çapında üne kavuşturacak “The Prophet”’i (Türkçedeki adıyla: Ermiş) yazmak için kolları sıvadı. 

·       Kitabın tamamlanması, tam dokuz yıl sürecekti.

·       Yazı hayatını Mary Haskell’in cömert yardımlarıyla sürdüren Halil Cibran’ın yolu, 1918’de bu defa sonradan bütün eserlerinin yayımcısı olacak Alfred Knopf’la kesişti. 

·       “The Madman”i tamamladıktan sonra hiçbir yayınevine kabul ettiremeyen Cibran, taze bir yayıncı olan Knopf’a verdi. 

·       Knopf, daha önce İngilizce kitap yazmamış olan bir Arap’ın kitabını basmayı kabul ederek büyük bir risk almıştı.

·       sırada, hayatının en kârlı işlerinden birine imza attığını elbette bilmiyordu.

·       “The Madman”, yayımlandıktan sonra büyük bir başarı kazandı.

·       Halil Cibran artık Amerikan edebiyat çevrelerinin ciddiye ve dikkate aldığı bir yazardı.

·       Sadece Arapça okuyup-yazan çevrelerin dışına çıkması, ona yeni bir dünyanın kapılarını açmıştı.

·       Kısa süre içinde, dört İngilizce kitap daha yayımladı:

·       May Ziyade, Halil Cibran'ın zihin dünyasına etki eden kadınlardan biriydi.

·       Halil Cibran, 1923’ten itibaren, dönemin tanınmış Arap entelektüellerinden May Ziyade ile yakın temas kurdu.

·       1912’de başlayan ilk yazışmalarını bu dönemde sıklaştırdılar. 

·       Filistin’de dünyaya gelen Ziyade, Cibran’ınkine benzer bir hayat hikâyesine sahipti.

·       1908’de Kahire’ye yerleşmiş ve şiirlerini orada yayımlamaya başlamıştı. 

·       Edebiyata meraklı bir insan olarak Cibran’dan elbette haberi vardı.

·       Aralarındaki sıkı temas, May’in, Cibran’ın hayatında Mary Haskell’in yerini almasına yol açtı.

·       Mary, Cibran kendisinden uzaklaşmasına rağmen, ekonomik olarak onu desteklemeyi sürdürdü.

·       1926’da Güneyli bir toprak zengiyle evlenerek Cibran’ı hayatından tamamen çıkarsa da, Mary, Cibran’ın eserlerinin ilham kaynağı olmaya devam etti. 

·       Ancak ömrünün son yıllarında sağlığının hızla bozulması, planladığı eserleri tamamlamasına engel olacaktı.

·       Mary’nin evlenerek sahneden çekilmesinin ardından, Halil Cibran, kendisine yeni bir kadın yardımcı buldu: Henrietta Breckenridge. 

·       Artık son derece tanınmış bir cemiyet figürü olan Cibran, Henrietta’nın yardımı ve desteğiyle ayakta durmaya çalışsa da, yıpranmış sinir sisteminin getirdiği yük ve vücudundaki ağrılar dayanılmaz hale gelmişti.

·       Cibran, ağrılarının ve psikolojik çöküntüsünün üstesinden gelebilmek için, kendini alkole verdi. ABD’de alkolün yasak olduğu bir dönemde, Cibran ağır bir alkolizme saplandı.

·       Adeta babasının kaderini kendisi de yaşıyordu.

·       Artık hayatının sonuna yaklaştığını sezen Cibran, doğum yeri olan Bşarri’de, çocukken civarında oynamayı çok sevdiği bir dağ manastırını satın almak istedi.

·       Burası, onun defin yeri olacaktı.

·       Bu isteğini, artık nadiren haberleştiği Mary’ye mektupla açtığında, hayatının son günlerini yaşıyordu.

·       10 Nisan 1931’de, Halil Cibran, New York’taki bir hastanede son nefesini verdiğinde, henüz 48 yaşındaydı.

·       Vücuduna yayılan kanser nedeniyle girdiği komadan uyanamamıştı.

·       Perde kapandıktan sonra, annesinden sonra hayatında en büyük yeri kaplayan üç kadın, Mary, Henrietta ve kız kardeşi Mariana, Cibran’ın bütün çalışmalarını titizlikle elden geçirdiler.

·       Kitaplar, notlar, müsveddeler, tablolar, çizimler ve diğer eşyalar tasnif edildi.

·       Temmuzda Marianna ve Mary, birlikte Lübnan’a giderek, Cibran’ın son isteğini yerine getirmek için girişimleri başlattılar.

·       Bşarri’ye hâkim bir dağın eteğinde bulunan Mar Sarkis Manastırı, Cibran’ın bıraktığı parayla satın alındı ve kendisi adına müzeye çevrildi.

·       Bütün kişisel eşyaları, okuduğu kitaplar ve çizdiği resimler için bölümler oluşturuldu. 

·       1932’de, Halil Cibran’ın cenazesi New York’tan Bşarri’ye getirilerek, hemşehrilerinin alkışları ve gözyaşları eşliğinde manastırın içindeki bir mağaraya defnedildi. 

·       Mağaranın ağzına konan kayanın üzerine iliştirilen ahşap levhaya, Cibran’ın şu dizeleri yazıldı:

·       Senin gibi ben de diriyim / Senin yanı başında duruyorum / Gözlerini kapa ve etrafına bak / Beni tam önünde göreceksin.

.     Halil Cibran'ın neredeyse tüm eserleri Türkçeye de çevrildi.

.   Kısa hayatı dünyanın iki farklı ucunda ve sert fırtınalar içinde geçen Halil Cibran’dan geriye kalan başlıca eserler şunlardı:

Müzik (1905, Arapça), Vadinin Perileri (1906, Arapça), Asi Ruhlar (1908, Arapça), Kırık Kanatlar (1912, Arapça), Gözyaşı ve Kahkaha (1914, Arapça), The Madman / Deli (1918, İngilizce), Gezgin (1919, Arapça), Fırtınalar (1920, Arapça), Ermiş (1923, İngilizce), Kum ve Köpük (1926, İngilizce), İnsanoğlu İsa (1928, İngilizce).

*************************************************************************************

Bir kaynak: https://www.gzt.com/mecra/iki-dunya-arasinda-bir-sair-halil-cibran-3427250

***** Beni düşünmeye yönelten asıl soru şu oldu:

Halil Cibran hangi etkilerden dolayı, nasıl oldu da bu denli üretebildi ve de dünya çapında bir üne ve okura erişebildi?

TÜRKİYE HAYALİ

Hedefteki üniter, laik Cumhuriyet: .   ABD'NİN YENİ TÜRKİYE HAYALİ   . .    Samuel Huntington, “ Medeniyetler Çatışması ” adlı kitab...