11 Haziran 2024 Salı

İSLAM’IN ALTIN ÇAĞI

    İSLAM’IN ALTIN ÇAĞI

İslam Uygarlığı, kuruluşundan hemen 50 sene sonra sınırlarını Arabistan çöllerinden Mısır, Mezopotamya ve Pers sınırlarına kadar ilerletmiş, Bizans’ın gücünü zayıflatmış, Portekiz’e kadar uzanan bir uygarlığa kavuşmuştur.

Bunlar sadece askeri başarılarla kalmamış su yolları ele geçirilmiş, tarım devrimini gerçekleştirecek biçimde farklı ürünleri Akdeniz mevsimine uygun biçimde ıslah etmişlerdir.

Üretkenliği arttırmışlardır.

İslam Uygarlığı, VIII. yüzyıl ile XIII. yüzyıllar arasında bilimsel ve felsefi düşün anlamında dünyanın önderi konumuna gelmiştir.

Yunan bilgeliğinin mirasçısı olmuşlar ve bu bilgeliği sonraya taşımışlardır.

Bu dönem özellikle Batılı tarihçiler tarafından “İslam Rönesansı” olarak adlandırılmaktadır.

Yine bu devre “İslam’ın Altın Çağı” da denmektedir.

Bu dönemde matematikten tıbba ve fiziğe kadar pek çok alanda eşi benzeri görülmemiş başarılara imza atılmıştır. 

Antik Yunan Dönemi’nde yazılan eserler Arapçaya kazandırılmıştır.

Halife Memun MS. 832’de Bilgelik Evi’ni kurmuş ve burada yapılan faaliyetlerle Yunan felsefi ve bilimsel geleneği Arap Uygarlığı’na tanıtılmıştır.

Bir tür kolej görevi üstlenen medreseler daha çok bağışlarla ayakta kalırken, kütüphane ve gözlemevi gibi araştırma kurumları halifeler ve sultanlar tarafından finanse edilmiştir.

İslam Matematiği

Yunanlıların soyut geometrisi yerine, Müslüman bilginler pratik değeri daha çok olan aritmetik ve cebire daha fazla önem vermişlerdir.

Astronomik faydaları açısından trigonometrik çalışmaların ileri düzeylere çıkması şaşırtıcı değildir. Özellikle Harezmî’nin çalışmalarının bütün matematik tarihi üzerindeki etkisi çok fazla olmuştur.

İslam tıbbının gelişimi ve kurumsallaşması Müslümanların önemli bir diğer başarısıdır.

Arapların kendilerine has bir tıbbı vardı.

Hippokrat ve Galenos gibi Yunanlı tabiplerin metinlerini çevirdikten sonra bunları kendi bilgileriyle harmanlamışlardır.

Hint Uygarlığı’ndan gelen bilgileri de buna eklemişler ve tıpta önemli işlere imza atmışlardır.

Ebubekir Zekeriya Razi, el-Mecusi ve ibn Sinâ gibi bilginler teşhis ve tedavide önemli başarılar göstermişlerdir.

İslam optiği de ibn-ül Heysem sayesinde büyük işler başarmıştır.

Optik isimli kitabında deneysel yaklaşım göze çarpmaktadır.

Görme, kırılma, karanlık oda, içbükey aynalar, mercekler ve gökkuşağı gibi bir dizi deneysel bilim çalışmaları o dönemin en iyi çalışmalarıdır.

Kimilerine göre kimyanın atası olan Simya da İslam coğrafyasında sıkça rastlanan bir uğraşı alanı olmuştur.

Ölümsüzlük iksirini bulmak, değersiz madenleri altına çevirmek gibi bazı amaçlarla yola çıkan simyacılar aynı zamanda yoğun bir entelektüel çabaya da girmişlerdir.

Özellikle göksel olaylarla yersel olaylar arasında bağ kurma çabaları onları astrolojiye de yakınlaştırmıştır.

İslam coğrafyasında bilim ve teknoloji arasındaki irtibat da çok sınırlı kalmıştır.

Matematiğin dahi ismi Harezmî İslam Uygarlığı’nın en etkili isimlerinden birisi olmuştur.

Harezmî (780-850), Aral gölü yakınlarındaki Harezm bölgesinde yetişmiştir. el-Harezmî, Hikmet Evi’nde halife el Memun’ın hizmetinde çalışmıştır.

Harezmî’nin bilime temel katkıları matematik, astronomi ve coğrafya alanında olmuştur.

Aritmetik ve astronomide Hint yöntemlerini İslam dünyasına kazandırmıştır.

Yazdığı cebir kitabıyla İslam dünyasında bilimin gelişiminde temel bir rol oynamıştır.

Arapça aslı kayıp olan aritmetik kitabı Bathlı Adelard tarafından Latinceye tercüme edilmiştir.

Liber Algorismi de Numero Indorum yani Hint Rakamları ile Hesap kitabı olarak Latinceye çevrilen kitap bütün Avrupa ve İslam dünyasını derinden etkilemiştir.

Bir diğer önemli kitabı ise matematiğin cebir alanına ait olan el-Kitâb el-Muhtasar fî hisâb el-Cebr ve el-Mukabele ismini taşımaktadır.

Bu kitap halife el Memun’a ithaf edilmiştir.

Kitap cebir denklemlerinin çözümünü anlatmaktadır. (Bize Yön Veren Metinler I. Cilt İçinde) (http://byvm.kapadokya.edu.tr/1.-CEBIR-VE-CEBIR-HESABI-EL-HAREZMI)

Astronomi hattı ise yine önemli bir bilim dalı olarak karşımıza çıkmıştır.

Bu alanda çalışan en önemli isimlerden birisi el-Battâni’dir.

El-Battani (858-929), harran’da doğmuş daha sonra eğitim için Bağdat’a gitmiştir.

Selefi Sabit Ibn Kurra gibi kendisi de Sabîi dinine mensup olması sebebiyle yıldız ilmi ve göksel teoloji konusunda önemli bilgi donanımına sahiptir.

Doğu ve Batı’da ünlenmesini sağlayan eseri “Astronomi Üzerine” adlı eseridir.

Battanî bu kitabı yazma amacını kendisinden önce gelen astronomların hatalarını düzeltmek istemesidir. Kendisi de bu bakımdan Batlamyus’un yöntemini izlemiştir denilebilir.

Zira Batlamyus da kendinden önceki astronomlardan olan Hipparchus’un gözlemlerini ve kuramlarını düzeltmeye çabalamıştır.

Bu haliyle denilebilir ki İslam Dünyası bilginleri ve filozofları Yunanî düşüncenin koruyucusu ve taşıyıcısı olmuşlardır ve burada üretilen bilgi birikiminin kaybolmasını önlemişlerdir.

Bilimsel Faaliyetlerin Duraklaması

İslam Uygarlığı’nın bilimsel ve felsefi yönden ne zaman gerilemeye başladığına dair muhtelif görüşler vardır. Avrupa’nın Arapça ve Yunancadan Latinceye çeviri faaliyetleri, Rönesans ve Reform hareketleri, üniversitenin kurumsallaşması gibi başarıları sonucunda mı Doğu Uygarlığı gerilemeye başlamıştır?

Yoksa kendi içsel problemleri mi bu gerilemeye sebep olmuştur?

Bu sorulara bir çırpıda cevap vermek olanaklı değilse de hem içsel hem de dışsal sebeplerin bu gerilemeyi doğurduğu anlaşılmaktadır. İktisadî sistem, kültürel yapı, kurumsallaşma gibi pek çok nedenden dolayı İslam Uygarlığı parlak devirlerini XIII. yüzyıldan sonra gerilerde bırakmıştır.

Osmanlılar bir dönem bilimsel ve felsefi düşünceyi ilerletmeye ve fetihlere devam etmişse de XVI. yüzyıldan sonra durgunluk bu ülkeye de sirayet etmiştir.

Geçmişin parlak devirleri bir müddet sonra yerini durgunluğa ve sonra da gerilemeye bırakmıştır. Osmanlılar devrinde ise özellikle XV. yüzyılda parlak bir devir  yaşanmıştır.

Özellikle Osmanlı sultanlarından Fatih Sultan Mehmet’in bilim ve felsefeye verdiği önem sayesinde o dönemde Osmanlı-Türk düşüncesinde bir ivme yakalandığı görülmektedir.

Bu hareketlenme XVI. yüzyılda da kısmen devam etmiş ancak XVII. yüzyıl derin bir uyku dönemi başlamıştır.

Ancak XVIII. yüzyılın sonunda ve XIX. yüzyılda Osmanlılarda yeni bir uyanış devri başlamıştır.

Bilimsel ve felsefi eserlerde artış görülmeye başlamış Avrupalı modern düşünceler Osmanlı illerine girmeye başlamıştır.

Aydın Sayılı, “Ortaçağ İs­lam Dünyasında İlmi Çalışma Temposundaki Ağırlaşmanın Bazı Temel Sebepleri (Avrupa ile Mukayese)”, DTCFFAE Dergisi, cilt: I, Ankara 1963, ss.4-69.

https://acikders.ankara.edu.tr/mod/resource/view.php?id=124358


6 Haziran 2024 Perşembe

ÇOCUKLARIN SOSYAL MEDYADA TEŞHİRİ

 .  -  Ebeveynlerİn Çocuklarını Sosyal Medyada Teşhİrİ

§  Bilgi iletişim teknolojilerinin git gide gelişmesi iletişim kolaylığı sağlamasının yanı sıra, sosyal medyada "hakların ihlal" edilmesini de ortaya çıkarmaktadır.

§  Özel hayatını çocuğu ile renklendiren ebeveynler popülerlik uğruna çocuklarını da sosyal paylaşım sitelerine yüklemekte, doğar doğmaz çocuğu adına hesaplar açmakta ve onun adına fotoğraflar paylaşmaktadır.

§  Çocuğun her anını sosyal medyada paylaşma dürtüsüne engel olamayan ebeveynler (özellikle anneler) çocukları için bir tehdit unsuru olmaktadırlar.

§  Paylaşımların kötü amaçlar için kullanılmasını hiçbir ebeveyn istemez. Buna rağmen sürekli çocuğunu paylaşan ebeveyn modeli aynı zamanda psikolojik olarak paylaşım konusunda kendini engelleyememekte, rüştünü bu şekilde ispat etme yarışına istemsizce girmektedir.

§  Hızlı bir değişim içerisinde olan dünyada sosyal medya ve kullanım biçimleri değişirken, çocuğun konumu da sürekli olarak değişmektedir.

§  İnternetin içine doğan, büyüyen çocuklar ister istemez bu sanal ağın içerisindedir.

§  Bazı ebeveynler psikolojik doyum amacıyla sosyal medyada çocuğu ve ebeveynliği ile ilgili paylaşım yaparak onaylanma ihtiyacı duyabilmektedir.

§  Ebeveyn çocuğu ve ona verebileceği zararı öngöremez.

§  Sosyal medyanın tehlikeleri de sadece ebeveynin çocuğunu paylaşmasından ileri gelmeyecektir.

§  “Sharenting” kelimesi İngilizce’de share paylaşmak ve parenting ebeveynlik kelimelerinin birleşiminden türetilmiş, çocuğa dair hikaye ve görselleri sürekli sosyal medyada paylaşan bir ebeveynlik anlayışını ifade eder.

§  Bir çocuğun kişisel bilgileri asla halka açık olmamalıdır. Bu kişisel bilgiler sitenin hiçbir yerinde görünmemelidir

§  Her anı sosyal medyada ebeveyn tarafından sergilenen "çocuğun mahremiyet hakkının ihlali" ile Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi 1989 ve “unutulma hakkı” çerçevesinde çocuğun ihlal edilen hakları üzerine yoğunlaşılmıştır.

§  Sosyal medyada Facebook, İnstagram hesaplarına erişimin mümkün olduğu uygulamalar aracılığıyla dijital dünyanın izinden giden, hatta sürüklenen bir çocukluk ortaya çıkmıştır.

§  Fransız emniyeti ailelere yönelik “Çocuklarınızın fotoğraflarını Facebook’ta paylaşmak güvenli değil… Çocuklarınızı koruyun” mesajıyla farkındalık oluşturmaktadır.

§  Türkiye’de ise yeni yeni konuşulmaya başlanan çocuğun sosyal medyadaki mahremiyet konusu ebeveynler için özellikle boşanma ve veraset durumları söz konusu olduğunda gündeme gelen bir husustur.

§  İnternet yasaları ve internet etiği uzmanı Eric Delcroix (2016) BBC News’te4; çocukların ebeveynlerine, fotoğraflarını sosyal medyada paylaştıkları için dava edebileceğini ifade etmiştir.

§  Aynı zamanda empati yapmaları gerektiğini ve çocuklarının paylaştıkları fotoğraflarının paylaşıma açılmasını ileriki dönemde istemeyebileceklerini belirtmiştir.

§  Fransa Le Figaro gazetesi de bu konuda “Çocuklar bazı dönemlerinde fotoğraflarının çekilmesini ve o fotoğrafların paylaşılmasını istemez” şeklinde bir başlık atarak duruma farkındalık kazandırmıştır.

§  Çocuk hakları, insan hakları çatısı altında özel bir hak alanı olarak kavramsallaştırmıştır.

§  Türk Medeni Kanununda çocukları aileleri tarafından ihmal ve istismardan koruyan maddeler bulunmaktadır. Çocuğun korunmasına ilişkin olarak 346. maddede “Çocuğun menfaati ve gelişmesi tehlikeye düştüğü takdirde, ana ve baba duruma çare bulamaz veya buna güçleri yetmezse hâkim, çocuğun korunması için uygun önlemleri alır” hükmü yer almaktadır.

§  Çocuk Hakları Sözleşmesi’nde çocukları ilgilendiren tüm etkinliklerde çocuğun yararı fikrine odaklanılır. Çocuk yararı kavramıyla çocuğun kısa vadeli çıkarı kastedilmemiştir. Geniş kapsamlı gelecekteki ve toplumsal çevredeki “çocuk yararı” kastedilmiştir.

§  1961 Anayasasının 35. maddesinin II. fıkrasında “devlet ve diğer kamu tüzel kişileri, çocuğun korunması için gerekli tedbirleri alır ve teşkilâtı kurar” ana ilkesini getirmiştir.

§  1982 Anayasasının 41.maddesinde “Çocuklar başta olmak üzere, ailenin her bir ferdi temel insan hakları, birey ve vatandaşlık haklarına sahiptir” ilkesi yer almaktadır.

§  Medya ortamlarında çocuk ve haklarının korunması adına yapılacak iki temel husus sayabiliriz. İlki çocukların gelişimlerine zarar verebilecek içeriklere maruz kalmaktan korunmaları iken bir diğeri ise medya içeriklerine konu olan çocukların korunmasıdır.

§  Haber, televizyon programları ve reklamlarda yer alan çocukların görebilecekleri zararların belirlenmesi ve bunlardan kaçınılması için uyulması gereken kuralların oluşturulması için çalışılmaktadır.

§  Bireysel medyadan da "ebeveynlerine karşı" korunmaları gerekebilmektedir.

§  “Unutulma hakkı” ile çocuklar reşit oldukları an itibari ile mahkeme kararı ile internet üzerinde bulunan gönderi ve fotoğrafların içeriklerinin tamamen kaldırılmasını talep edebilirler.

§  Unutulma hakkı “kişisel verilerin korunması hakkının” temelinde ele alınmaktadır.

§   Unutulma hakkı ve kişisel verilerin korunması iki ortak noktada ele alınabilir. Her iki hakkın özünde, bireyin onurlu yaşaması, kişiliğini serbestçe geliştirmesi ve kişisel verileri üzerinde özgürce tasarruf etmesi yatmaktadır.

§  “Unutulma Hakkı” ile ilgili Anayasa Mahkemesi’nin 3 Mart 2016 tarihli kararı şöyledir:

§  - “...Anayasa’nın 17. maddesinde düzenlenen kişinin manevi bütünlüğü bağlamında şeref ve itibarının korunması hakkı ve Anayasa’nın 20. maddesinin üçüncü fıkrasında güvence altına alınan kişisel verilerin korunmasını isteme hakkı ile birlikte düşünüldüğünde devletin bireye geçmişte yaşadıklarının başkaları tarafından öğrenilmesi engellenerek “yeni bir sayfa açma” olanağı verme hususunda bir sorumluluğu olduğu açıktır... Unutulma hakkı kişilerin manevi varlıklarını geliştirmelerine bir fırsat vermek açısından devletin pozitif yükümlülüğünün bir sonucudur... Unutulma hakkı, internet ortamında bir haberin uzun süredir kolayca ulaşılabilir olması nedeniyle kişinin şeref ve itibarının zedelenmesi durumunda gündeme gelmektedir. Bu hakkın amacı, internetin yaygınlaşması ve sağladığı imkânlar nedeniyle ifade ve basın özgürlükleri ile kişilerin manevi varlığının geliştirilmesi hakkı arasında gerekli hassas dengenin kurulmasını sağlamaktır.” (AYM GK, B.2013/5653, T.3.3.2016, Bireysel Başvuru N.B.B. Kararı).

§  Dijital Yaşamda Çocuğun Var Olmama Hakkı “Mahremiyetin Yıkılışı”:

§  Yaşanan paylaşımların fazlalığı ve çocuk haklarının beraberinde de mahremiyetinin ihlalinin doğurabileceği sonuçları kestirebilmek yakın zamanda mümkün değildir.

§  Ancak akla ilk gelen siber zorbalık, akran zorbalığı ve sanal zorbalık olmaktadır. Lakin unutulan hatta atlanan nokta çocukların ilerleyen dönemlerde aileleri tarafından ilk doğdukları andan itibaren fotoğraflarının paylaşılması olmaktadır.

§  Daha doğmadan çocukları adına alınan hesaplar, paylaşılan fotoğraflar ve videolar çocuk 18 yaşını doldurduğu andan itibaren ebeveyni için bir tehdit unsuru olabilmektedir.

§  UNICEF 2017 yılında yayınladığı raporda “Her çocuk, dijital dünyanın sunduğu olanaklardan faydalanabilmeli ve kendilerini bekleyen çevrimiçi risklerden korunmalıdır” (Unicef, 2017) temel savına ters düşen durum ise ebeveynlerin anlık olarak çocuğun fotoğraf ve videolarına erişimi herkesle paylaşmalarıdır.

§  Mahremiyetin sınırlarını gizlilik belirler.

§  Mahremiyet ise bir kimsenin kendi alanının bölünmemiş özerkliğinin bölgesidir.

§  Bu alandaki hesaplaşma “ben kimim” “neyim” gibi sorgulamaları içerir.

§  Çocuğun her halini sosyal medyada paylaşan, paylaşma dürtüsünden kendini alıkoyamayan ebeveyn modeli sharenting’tir.

§  Çocuğun mahremiyetinin bir problem haline gelmesi ileriye dönük olsa da, çocuğun iyi olma halini anlamak adına bazı önlemler alınması gerekmektedir.

§  Ebeveyn çocuğunun kişisel bilgilerini çevrimiçi paylaşma konusunda kendi karar alır.

§  Ebeveynler her zaman koruyucu değildir. Çünkü çevrimiçi paylaşımlar çocuklara zarar verebilir.

§  Bazı ebeveynler çocuklarının yaşamlarını paylaşmalarının da ötesinde "hobi olarak" da sosyal medyada paylaşım yapabilirler.

§  Bu tarz paylaşımlar “ebeveynlerin çocuklarının mahremiyetini bu kadar düşüncesizce ihlal etmeleri nasıl mümkündür?” sorusunu akıllara getirir.

§  Ebeveynler çocuklarının hayata gelmelerini kutlamanın bir yolu olarak paylaşımlar yaparken, diğer yandan gelecekte bunun çocukları için ne gibi sonuçları olabileceğini düşünmemektedirler.

§  Birçok ebeveyn çocuklarının fotoğraflarını doğumdan hemen sonra paylaşmaktadır. Hatta çocuk daha doğmadan ultrason resimlerini dahi paylaşan ebeveynler bulunmaktadır.

§  Ana babalar yanı sıra sağlık personeli (özellikle kadın doğum uzmanları ve doğum fotoğrafçıları) kendi çocukları olmasa dahi daha çok reklam amaçlı kontrolsüzce bir başkasının çocuğunu paylaşabilmektedir. Bu fotoğraflarda "dünyanın her yerinde" #hashtag “etiketleme” sayesinde ulaşılır hale gelmektedir.

§  Çocuklarının fotoğraf ve videolarını sürekli paylaşması sonucu çocukları istemeden de olsa tehlikelere açık hale gelmektedir.

§  Çocuğunun bir başkası tarafından tüm gelişim evreleri takip edilebilmekte ve çocukları "pedofilerin" öznesi olma konumuna sürüklenebilmektedir.

§  Ebeveynler şimdi ve gelecekte bu paylaşımlar ile çocukların mahremiyet hakkını ihlal etmektedir.

§  Şu anda bu ebeveyn faaliyetlerinin gelecekteki sonuçlarını tahmin etmek mümkün değildir. Temel risk çocuğun gizliliğini kaybetmesiyle ilişkisidir.

§   

ALINTI: Cansu Dursun

https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/1335778


2 Haziran 2024 Pazar

SÜRÜ PSİKOLOJİSİ

 . "sürü psİkolojİsİ" , "çoğunluk etkİsİ", "sürü etkİsİ"

İnsanların, başkalarının da aynı şeyi yaptığına inandıklarında belirli bir şekilde düşünmesine veya davranmasına neden olan bilişsel bir önyargıdır.

Örneğin, sürü etkisi, birinin sosyal çevrelerindeki diğer insanların bir ideolojiyi benimsemesinden ötürü onlarla aynı siyasi ideolojiyi benimsemesine neden olabilir.

Bando vagonu etkisi, hayatın birçok alanında insanlar üzerinde güçlü bir etkiye sahip olabilir; bu yüzden onu anlamak önemlidir.

Çoğunluk etkisine bir örnek, insanların sosyal medyada çok sayıda beğeni veya olumlu oylar alan bir yorum gördüklerinde, kendilerinin de olumlu yönde oy kullanma olasılıklarının artmasıdır.

Çoğunluk etkisine başka bir örnek, insanların başkalarının borsaya para pompaladığını gördüklerinde, kendilerinin de yatırım yapma olasılıklarının artmasıdır; bu da spekülatif balonlara ve piyasa çöküşlerine yol açabilir.

Çoğunluk etkisinin insanları etkileyebileceği başka alanlar da vardır:

Örneğin:

Çoğunluk etkisi insanların siyasi tercihlerini etkileyebilir. 

Örneğin seçmenler, bazen belirli bir siyasi partiye, yalnızca o parti son anketlerde iyi sonuçlar aldığı için daha fazla destek verir (bazen çoğunluğa oy verme olarak adlandırılan bir davranış veya "kazananın etrafında toplanma etkisi" ya da "kazananı takip etme" olarak adlandırılır).

Çoğunluk etkisi, tüketicilerin hangi ürünleri satın alacaklarına ilişkin kararlarını etkileyebilir. 

Örneğin insanlar, genellikle son moda trendleri takip ettiklerini göstermek istedikleri için tanıdıkları diğer insanların giydiği kıyafetlerin aynısını satın alırlar (bu davranış bazen "bando vagonu tüketimi" olarak adlandırılır ve pazarlama/reklam sahasında bu davranıştan yararlanılır).

Çoğunluk etkisi, doktorların tıbbi kararlarını etkileyebilir. 

Örneğin birçok tıbbi prosedür, tıp topluluğu tarafından popüler olarak kabul edildiğinden, faaliyetleri için yeterli ve destekleyici kanıt olmamasına rağmen tarihin uzun dönemleri boyunca yaygın olarak uygulanmıştır.

Çoğunluk etkisi, insanların çöp atma eğilimini etkileyebilir. 

Örneğin, insanların önceden çöp olan bir ortamda çöp atma olasılığı daha yüksektir ve temiz bir ortamdaysa çöp atma olasılığı daha düşüktür.

Çoğunluk etkisi, kuruluşların yeni teknolojileri uygulamasını etkileyebilir. 

Örneğin, birçok konaklama şirketi, daha önce kendilerine satışta rekabet avantajı sağlayabilecekken, popüler hale gelene kadar web sitelerinde yeni özellikler uygulamadı.

Bando vagonu etkisinin bir başka iyi bilinen örneği ise, genellikle "asansör deneyi" olarak adlandırılan bir deneyde görülür:

Asansör deneyi=

1962'de Candid Camera adlı televizyon şovunda göründü.

Face the Rear başlıklı bir bölümde, habersiz ve bilinmeyen kişiler, herkesin arkaya baktığı bir asansöre girdiler.

Bu tamamen doğal olmayan bir şey olmasına rağmen, birçok kişi kalabalığa katılarak arkaya bakmaya başladılar.

Ek olarak, sürü etkisi insanları daha genel bir şekilde de etkileyebilir.

Çoğunluk etkisi insanları sadece belirli bir kararda değil, genel kültür ve çalışma ortamıyla ilgili olarak da etkileyebilir.

Grup tutumları ve normları 'bulaşıcıdır'.

Çevremizdekilerin tutum ve davranışlarından bilinçsizce etkileniriz.

Hepimiz kendimizi daha önce tatsız bir grubun içinde bulduk, belki de rötarlı bir uçuşu bekleyen pek çok kızgın havayolu yolcusundan biriydik.

Gerilim elle tutulur olabilir ve yanımızdaki yabancılara tepki olarak kendi kaygımızın arttığını görebiliriz.

Benzer şekilde, spor etkinlikleri ve performanslar gibi deneyimler de büyük ölçüde keyiflidir, çünkü kalabalığın heyecanı hepimize yayılır.

Son olarak, çoğunluk etkisi de çeşitli ve ilgili fenomenlerde merkezi bir rol oynar:

Tüm Reklamları Kapat

Sürü Davranışı: 

Bir gruptaki bireylerin, merkezi koordinasyondan ziyade yerel etkileşimler nedeniyle benzer şekilde düşünme ve hareket etme şeklidir.

Grup Düşüncesi: 

Belirli grupların, grupü üyelerinin düşüncelerini eleştirel olmayan ve zararlı bir şekilde kabullenerek, diğerlerinin düşüncelerine ve eylemlerine ayak uydurmaya çaba göstermeleridir.

Hatalı Konsensus Etkisi

Sosyal Bulaşıcılık

Çete Zihniyeti

"Bando vagonu etkisi" terimi bazen belirli bağlamlarda özel bir anlamda kullanılmaktadır.

Örneğin tüketim ve ekonomi bağlamında, çoğunlukla, başkalarının onu kullandığını görmenin bir sonucu olarak belirli bir mal için artan talebi ifade etmek için kullanılır.

İnsanlar Neden Çoğunlukla Sürü Etkisi Yaşar?

Çoğunluk etkisi (kalabalığı ve popüler eğilimleri takip etmek gibi onunla ilişkili davranışlarla birlikte), çeşitli psikolojik nedenlere bağlanabilir.

Bir neden, kalabalığa uyma ve başkalarından onay alma arzusundan başkalarıyla uyum sağlama eğilimini temsil eden normatif sosyal etkidir.

Buna benzer başka bir neden, diğerlerinin sizin bilmediğiniz bir şeyi bilebileceği veya durumu sizden daha iyi anlayabileceği varsayımı altında, haklı olma arzusuyla başkalarıyla uyum sağlama eğilimini temsil eden bilgisel sosyal etkidir.

Ayrıca, başkalarının görüşlerine ve eylemlerine güvenmek genellikle yararlı bir buluşsal yöntem olarak hizmet edebilir:

- Bu, özellikle insanların hızlı veya belirsizlik altında seçim yapması gerektiği gibi belirli durumlarda, onların yargılar oluşturmasına ve karar vermesine yardımcı olan zihinsel bir kısa yoldur.

Grup vagonu etkisinin bu şekilde bir buluşsal yöntem olarak kullanılması, insanların farkında olmadan sezgisel olarak yaptığı bir şey olabilir veya insanların aktif olarak yapmayı tercih ettiği bir şey olabilir.

Çoğunluk etkisine neden olan tüm bu faktörler, insanların diğer insanların bir şeye inandığına veya bir şey yaptığına dair işaretler olan bando vagonu ipuçlarıyla (ki bunlara bazen popülerlik ipuçları da denir) karşılaştığında, başkalarıyla aynı şekilde davranmanın faydalı olduğu veya diğer insanların yargılarına güvenmeye değer olduğu varsayımı altında bu ipuçlarını kendi eylemlerine rehberlik etmek için kullandıkları anlamına gelir.

Örneğin, insanlardan haber başlıklarının önemini derecelendirmeleri istendiğinde, bu makalelerin diğer haber ajanslarının da kapsadığı bir konuyu kapsadığına inandıklarında, başlıklara daha yüksek puanlar verme eğilimindedirler, çünkü bu, haber başlıkları öneminin bir işareti olarak hizmet eder.

Son olarak diğer faktörler de insanların sürü etkisi yaşamasına veya belirli durumlarda buna daha duyarlı olmasına neden olabilir.

Örneğin bazı durumlarda o yatırımın avantajlı olup olmadığını bilmeseler bile, diğer insanların benzersiz bir yatırım fırsatından yararlandığını sanması sonucunda insanları o kişilerle aynı şeyi yapmaya iten fırsatı kaçırma korkusu, insanları çoğunluğa duyarlı hale getirebilir.

Benzer şekilde, önde olduğu için bir adaya oy verilmesi durumunda, bir “kazananı” destekleme (veya bir "kaybeden"i desteklemekten kaçınma) arzusu insanları bando vagonu etkisine duyarlı hale getiren bir şey olabilir.

Bu nedenlerin herhangi bir kombinasyonunun insanların çoğunluğa yönelik düşünce ve davranışlarından sorumlu olabileceğini ve çoğunluğa yönelik etkisinin nedenlerinin insanlara ve koşullara göre değişebileceğini unutmayın.

Bu, örneğin, farklı kişilerin aynı koşullar altında farklı nedenlerden dolayı bando vagonu etkisini yaşayabileceği ve aynı kişinin farklı koşullar altında farklı nedenlerle çoğunluk etkisini yaşayabileceği anlamına gelir.

Genel olarak, insanlar, onaylarını almak için başkalarıyla uyumlu olmak istedikleri, başkalarının görüşlerine güvenmenin faydalı olduğuna inandıkları veya ek mekanizmalar tarafından motive edildikleri için, çeşitli nedenlerle çoğunluğa maruz kalırlar. kaybetme korkusu gibi.

Not: Çoğunluk etkisine çok çeşitli mekanizmalar yol açabileceğinden, farklı kişiler aynı koşullar altında farklı nedenlerle bunu deneyimleyebilir ve aynı kişi, farklı koşullar altında farklı nedenlerle çoğunluğa etki edebilir.

Buna ek olarak, insanlar bazen sürü etkisinden etkilenmeseler de, daha çok stratejik düşünceler gibi başka bir şey tarafından buna yönlendirildikleri için çoğunluğa yönelik davranışlarda bulunurlar.

******************************************DEVAMI*********************************************

KAYNAK:

https://evrimagaci.org/bando-vagonu-etkisi-nedir-insanlar-neden-suru-psikolojisi-ile-hareket-ederler-11409

31 Mayıs 2024 Cuma

VATAN

 .    VATAN

Adonis, “Kitap, Hitap, Hakikat”1 adlı kitabının 143. sayfasında şöyle yazar: 

- “Araplar olarak çoğumuz vatan ile dini birleştiririz.

Bu nedenle milliyetçilik ile dindarlığı da birbirine karıştırırız. Ama vatan ‘tek’ dindarlık ‘çok’tur.”

Bu cümleyi okuyunca aynı sayfanın boşluğuna alışkanlığım gereği, ben de şunları yazmışım: 

- “Din vatan değildir. Vatanın olmadan dinin olabilir. Vatan sana din verebilir ama din sana vatan veremez!”

İslamın ilkesi olan “ümmet” düşüncesi de vatanı yok sayar.

Vatan yoksa, vatanın yoksa “hiç kimse”sin artık.

Belki dinin vardır ama din vatan değildir.

AKP’nin Cumhuriyetin fabrikalarını, limanlarını, madenlerini kolayca satmasının nedenini arıyorsanız o neden buradadır.

Türkiye’yi vatan saymıyor. 

“Biz neyi satacağımızı çok iyi biliriz!” diyor.

Peki neden satıyorsun, satmasını çok iyi bildiğin şey vatanın önemli bir parçası değil mi?

Bu yazıyı defterlerimden birine de aktarmışım.

Sayfanın bir yerinde “

- Sanayinin gelişmesinde din adamlarının bir dirhem katkısı yoktur. İnsanlık bilim ve fen ile insan olup dünyayı değiştirdi” diye yazmışım.

Bir ulusun bağımsız ve egemen olarak üzerinde yaşadığı yeryüzü parçasına ve onun havası ile karasularına vatan denir.

Bir kimsenin doğup büyüdüğü; bir milletin hâkim olarak üzerinde yaşadığı, barındığı, gerekirse uğrunda canını vereceği toprak.

Bir kimsenin yerleştiği yere de vatan denir.

Vatan ile yurt aynı anlamdadır.

Vatanın anlamı sadece sözlük anlamından ibaret değildir.

Vatan ırz ve namustur.

Vatan “milliyet”tir!

Ataların mezarları neredeyse orasıdır. 

Herkül Millas, Orhan Kemal Ödülü (2021) alan Aile Mezarı adlı romanında trajikomik vurgularla çok iyi anlatmıştır.

Cenazeler bu nedenle bulundukları yerlerden ata mezarlarının bulunduğu yere gömülmektedir. Ah, ölülerin vatanına sahip çıkıldığı gibi dirilerin vatanına da sahip çıkılsaydı!

“Vatan karnının doyduğu yerdir” derler ama “Doğduğun yerdir” daha ağır basar.

İsterseniz Rumeli göçmenlerine, Şeyh Şamil “muhacirleri”ne sorun.

Çerkeslerin sesi Ürdün’den bile gelir. 

“Sürgün” demek “yitirilmiş vatan” anlamına gelir ve roman, tiyatro ve film konusudur.

1917 Komünist Sovyet Devrimi özellikle birçok edebiyat yapıtına analık etmiştir. 

“Rumeli göçmenleri” yakın tarihimizde önemli bir yere sahiptir.

Göçmen gittiği yeri aşılar, bulaşıcıdır.

Çerkesler ve Sefarad Yahudileri geldikleri Türkiye’ye kültürel ve ekonomik katkıda bulundular.

“Vatan” sadece toprak değildir:

Kokudur, sestir, sessizliktir, gürültüdür, yemek içmektir, ekmek kokusudur, rakı kokusudur. Geçenlerde, televiyonda dolaşırken bir programa düştüm.

Adam 1970-80’lerde Karadeniz’den kalkıp Fransa’nın Normandiya’sında benim çok sevdiğim Rouen’a düşmüş.

Çoluk çocuk, torun, torun çocuğu, takım taklavat, koskoca bir horanta, toplanmışlar.

Adam Karadeniz ağzıyla konuşuyor, horoz gibi kabarmakta, karısı bir tencereye salmış kepçeyi muhlamayı lastik gibi sündürmekte, odayı vatana döndürmekte.

Demek ki vatan yanında taşıyıp gezdirdiğin bir kutsallık.

Bazlamayı bilir misiniz?

Kadınlar ocağın önünde sacda etmek atarken arada bir 20-25 santim çapında bazlama yaparlar; içine tulum peyniri, soğan ve maydanozdan oluşan malzemeyi koyup “sıkma” yaparlar Toros köylerinde.

Şimdilerde, buna şehirliler “dürüm” diyorlar.

Bu sıkma da vatandır benim için.

Vatan sevilir, sayılır, korunur.

Ona ihanet etmek ölümden beterdir.

Vatana ihanet sadece düşmanla işbirliği yapmak değildir.

Beşli onlu çete oluşturup servet yapmaktır; hepsi vatan olan fabrikaları, üretim araçlarını batan geminin malı gibi satmaktır; eş dost, hısım akraba kayırıp nepotizm yapmaktır, beş kuruşluk bir kutu kibriti 15 kuruşa satın alıp 10 kuruşu arada kırışmaktır.

Çocukken, dedemin Toroslar’daki köy evinin damında yer yatağında yatıp el mesafeme gelen yıldızları toplayarak uyurdum.

Uyuduğum o güzel uykular da vatandır.

AKP’nin fabrikaları, limanları, ülkenin hayatını, madenlerini kumara basmalarının nedenlerini soruyorsanız, o neden buradadır, Türkiye’yi vatan saymıyorlar!

Sözünü ettiğim defterde şunlar da yazılı:

- “Din vatan değildir.

Vatanın olmadan dinin olabilir.

Vatan sana bir din verebilir ama din sana vatan veremez.”

Gerçekten dindar olan vatanını hor kullanmaz, yoksul “vatan+daş”larını aç bırakmaz.

.   .   Özdemir İnce,  28 Mayıs 2024 Salı

https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/ozdemir-ince/vatan-2211260

 

29 Mayıs 2024 Çarşamba

GEZİ PARKI OLAYLARI

     Gezİ Parkı olayları

27 Mayıs 2013 tarihinde başlayan, devamında yaşananlarla birlikte Türkiye’nin ve hatta dünyanın toplumsal protesto tarihine geçen Gezi Parkı olayları; siyaset, demokrasi, seçim, sandık, iktidar, muhalefet, halk, devlet gibi kavramları yeniden tartışmaya açması bakımından oldukça önemli bir süreci başlatmıştır.

Nasıl birdenbire toplumu tam da ortasından bölen büyük bir hadise hâline geldi? Kimler, bu süreçte nasıl etkili oldu?

Bu sorulara doğru cevaplar verebilmek için Gezi Parkı olaylarının nasıl kıvılcımlandığına ve nereye evrildiğine, bu bağlamda da olayların sebep-sonuç ilişkilerine bakmak gerekmektedir

Taksim Gezi Parkı’ndaki protestolar, “tarihimize sahip çıkıyoruz” iddiasıyla hareket eden siyasî iktidarın Topçu Kışlası’nın yeniden inşası çerçevesinde başlattığı yıkım faaliyetine bu yeşil alanın betonlaştırılmasını istemeyen duyarlı çevreci vatandaşların itiraz etmesiyle başlamıştır.

Ağaçların kesilmesine, yeşilin örtülmesine ve buraya Topçu Kışlası -daha sonra AVM (alışveriş merkezi) ve cami de işin içine girdi- yapılmasına tepki duyan duyarlı vatandaşların Gezi Parkı’nda toplanarak tepkilerini dile getirmesi, bunun üzerine Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın 29 Mayıs tarihinde

“Bu iş bitecek!”

şeklindeki sözleri sarf etmesi olayın fitilini ateşlemiş, sonrasında polisin aldığı emir doğrultusunda  göstericilere sert tutum takınması, oradaki çadırları zabıtalarla birlikte yakması, gaz bombası kullanarak eylemcileri dağıtmaya girişmesi olayları şirazeden çıkarmıştır.

Polisin göstericilere orantısız güç kullanması, gösterileri gazla, TOMA’lardan sıkılan tazyikli sularla bastırmaya kalkması göstericilerin tepkilerini daha da artırmış, siyasî iktidar temsilcilerinin göstericilere karşı kullandığı “çapulcu” gibi hitaplar ile

“Yüzde elliyi zor tutuyorum”,

“Bu saatten sonra Taksim’dekiler teröristtir”,

“Ayaklar ne zamandan beri baş oldu?”

gibi talihsiz açıklamalar eylemcileri daha da hırslandırmıştır.

Gezi Parkı olaylarını ganimet bilen “marjinal” grupların protestocuların içine karışmasıyla birlikte karşılıklı şiddetin arttığı bir sürece girilmiş, böylece Gezi Parkı’nda başlayan gösteriler ülke sathına yayılmış, kontrolden çıkmıştır.

Siyasî iktidarın bu gösterilere tepki olarak düzenlediği mitingler ise işin tuzu biberi olmuş, toplumun ikiye bölünmesine, tepkisel hareketlerin birbirini tetiklemesine yol açmış, istenmeyen pek çok hadisenin yaşanmasına sebebiyet vermiştir.

Olaylar sonunda 5 kişi hayatını kaybetmiş, binlerce vatandaş, polis yaralanmış, bini aşkın kişi hakkında adlî işlem yapılmış, ülke geneline yayılan gösterilerle mesele uluslararası arenada da önemli bir hadise hâline gelmiştir.

Hem hükümet kanadından hem de Cumhurbaşkanı tarafından “mesajın alındığı”na dair beyanatlar verilmesi de, Başbakan Erdoğan’ın sanatçılarla ve göstericileri temsilen oluşturulan Taksim heyetiyle görüşmeleri de, hatta Gezi Parkı ile ilgili referandum sözleri de olayların durmasını sağlamamıştır.

Eylemler daha sonra “duran adam”, “sarılan insan”, “Park meclisleri” gibi pasif itaatsizlik şeklinde yorumlanan bir sürece girmiştir.

Gezi Parkı ekseninde yaşananların arka planını farklı dünya görüşüne mensup kişiler çok farklı biçimlerde değerlendirmektedirler.

Bu olayı yalnızca bir “çevreci hareket”, halkın kentine sahip çıkması olarak görenler olduğu gibi, olayların büyüyerek ülke geneline yayılması sonrası Gezi Parkı’nda yaşananları mevcut iktidarın baskılarına, yanlış uygulamalarına, çarpık yönetim anlayışına, otoriterleşme eğilimine karşı bir direniş olarak görenler de çıkmıştır.

Hatta bunu yeni bir politik hareket olarak değerlendirenler de olmuştur.

Bu nedenledir ki, bir sanatçının bu olaylarda başrol oynayan sosyal medya ağlarından biri olan twitter’dan attığı

“Mesele sadece Gezi Parkı değil arkadaş, sen hâlâ anlamadın mı”

şeklindeki mesajı, Gezi protestolarının bu boyutunu ortaya koyan, iktidara dönük rahatsızlığın sembol cümlelerinden biri hâline gelmiştir.

İktidar da bu söylem üzerinden yeni “siyaset” ve yeni “mağduriyetler” oluşturma, nihayetinde “yeni komplo teorileri” kurma yoluna gitmiş ve kutuplaşmanın zeminini daha da katılaştırmıştır.

Gezi Parkı eylemi, ilk görüntü itibarıyla, parktaki ağaçların sökülmesine karşı çıkan birkaç çevreci aktivist ile başladı.

Daha sonra hem İstanbul’un pek çok bölgesinde hem de ülkenin diğer şehirlerinde bu kitle büyük kalabalıklara dönüştü, toplumun pek çok kesimini kapsayan bir halk hareketi hâlini aldı.

Peki Gezi Parkı eylemlerinde gerçekte kimler vardı?

Bu soru belki de bu süreçte en çok sorulan ve eylemleri anlamamızı sağlayabilecek sorudur.

Orada bulunanların kimler olduğu, ne istediği ya da ne istemediği, kimin neye “direndiği” konusunda pek çok görüş serdedildi.

Kimi yazarlara göre bunlar canı sıkılan, bohem bir hayatın anlamsızlığını üzerinden atmak için kendini eylemde arayan güruhtu.

Kimine göre ise, orada bulunanlar çoğu aşırı uç örgüt, sendika ve kimi çevrecilerin içinde olduğu muhalifler koalisyonuydu.

Hatta “Olayların arkasında uluslararası Siyonizm ve Türkiye taşeronları var!” diyenler bile çıktı.

Bütün bu görüşlerin karşısında olanlar ise protesto eylemlerinin ilk günlerinde yapılan ilk ankette gönderme yapmaktaydılar.

Bu anketin sonuçlarına göre Gezi Parkı’nda yer alan eylemcilerin yüzde 9,6’sı 19-25; yüzde 24’ü 26-30 yaşları arasında ve yüzde 75,8’i eylemlere sokağa çıkarak katılan gençlerdi.

Bu eylemcilerin yüzde 53,7’si daha önce hiçbir kitlesel eyleme katılmamıştı, yüzde 70’i ise kendini hiçbir siyasî partiye yakın hissetmiyordu.

Orada bulunanların yalnızca yüzde 15,3’ü kendini bir siyasî partiye yakın buluyordu.

Bu açıdan bakıldığında, Gezi Parkı eylemleri, büyük oranda apolitik bir grup tarafından gerçekleştirilmiş görünmektedir.

Bahsi geçen ankette yer alan

-“Eylemciler hangi gerekçelerle burada bulunuyorlardı?”

sorusu ve bu soruya verilen cevaplar da eylemin ilk çıkış noktasını anlamak için sağlıklı veriler sunabilecek ve tartışmaları aydınlatabilecek bir nitelik arz etmektedir.

Buna göre, eylemcilerin protestolara destek vermelerinde Başbakan’ın otoriter tavrı, polisin protestoculara uyguladığı orantısız güç, demokratik hakların ihlâl edilmesi, medyanın suskunluğu, ağaçların kesilmesi ilk sıralarda yer alırken, siyasî bir hareketin yönlendirmesiyle eylemlere katıldığını söyleyenlerin oranı ise oldukça düşüktür.

Gezi Parkı eyleminde bulunanların büyük çoğunluğunun kendilerini “özgürlükçü”, “laik” ve “apolitik” olarak tanımladığı görülmektedir.

Gezi Parkı’nda bulunanların büyük çoğunluğunun “darbe karşıtı” olduğu da bu ankette yer almaktadır.

Burada özellikle “darbe karşıtlığı” vurgusu büyük önem taşımaktadır.

Katılımcıların bu cevabı, Gezi Parkı eylemcilerinin, 2007 yılındaki Cumhuriyet mitinglerine katılanlardan farklı tutulmaya yönelik bir kaygıyla hareket ettikleri ve bu anlamda eylemin yalnızca demokratik talepler olarak algılanmasını istedikleri görülmektedir.

Anketteki bu ilk görüntü ve söylem, eylemin ilk günlerindeki toplumsal desteğin büyüklüğünün en önemli nedenlerinden biri olarak not edilmelidir.

Ancak -daha sonra bahsedileceği üzere- bu profil eylem süresince önemli değişikliklere uğramış ve zamanla toplumsal desteğin azalmasına yol açmıştır.

Özellikle şiddet sarmalının içine girilmesi, eylemcilerle esnaf arasındaki yakın temas, molotof kokteylli eylemciler, onların karşısında palalı saldırganlar, vb. Gezi Parkı olaylarının çehresini değiştirmiş ve ona bambaşka bir boyut kazandırmıştır.

Gezi Parkı olayları kapsamında adından en çok söz ettiren 90 kuşağına17 ayrı bir bahis açmak ve bu kuşağı biraz olsun ayrıntılı bir şekilde irdelemek gerekmektedir.

Çünkü Gezi Parkı eyleminde en çok konuşulan kitle hiç şüphesiz pek çok kişinin “apolitik” olarak nitelendirdiği, hatta “duyarsız, sorumsuz” gibi yakıştırmalarda bulunduğu 90 kuşağıydı.

Gezi Parkı eylemcileri arasında 1990’lı yıllarda doğan ve hayatlarının yarısını mevcut iktidar döneminde geçiren bir kuşağın büyük oranda yer aldığı görülmektedir.

Apolitik gençlik olarak adlandırılan bu neslin birdenbire böylesine büyük bir toplumsal olayın merkezine oturması, siyasî iktidar karşısında twitter ve facebook gibi sosyal medya araçlarını ve “ekşi sözlük”, “zaytung” gibi internet sitelerine özgü mizahı kullanarak önemli bir güce dönüşmesi, Gezi Parkı olaylarının irdelenmeye değer en önemli yanlarından birisi olmuştur.

Bu kuşak Gezi Parkı protestolarında bugüne kadar hiç görmediğimiz yöntemleri kullanarak, sloganlarıyla, sosyal medya kullanımıyla, mizah anlayışıyla, müziğiyle herkesi oldukça şaşırtmış, çoğu kimsenin hiç karşılaşmadığı farklı bir muhalefet anlayışını ortaya koymuştur.

Gezi Parkı protestolarının tam anlamıyla niteliğini çözebilmek için “Y” kuşağı adı da verilen bu neslin kimlerden oluştuğunu, nasıl bir ruh hâline sahip olduğunu, hangi saiklerle hareket ettiğini iyi analiz etmek gerekmektedir.

Ülkenin kaderinde söz sahibi olmak isteyen herhangi bir siyasî hareket, böylesi bir analiz sayesinde, kendisini nasıl bir siyasî-toplumsal yapının beklediğini de görebilecektir. “Y” kuşağı 1990’lı yıllarda doğan, dijital dünyada büyüyen, aşırı bireyselleşmiş, her türlü otoritenin, baskıcı anlayışın karşısında tavır alan bir nesil olarak karşımıza çıkmaktadır.

Bu kuşağın en bariz özelliği topluma “dijital vatandaşlık bağı”yla bağlı olmalarıdır. 90’ların kimlik tanımlamaları, hayata bakışları, itirazları, beğenileri, itirazları incelendiğinde, bu kuşağın siyasî iktidar tarafından “baş belâsı”19 olarak ilân edilen sosyal medya vasıtasıyla mümeyyiz hâle geldiği, bu gençlerin hayatlarının büyük bir bölümünün sosyal medyayla iştigal ederek geçtiği görülmektedir.

Kendilerini ifade ederken, sistemin yanlışlıklarını eleştirirken bunu sosyal medya aracılığıyla, müzikle, dansla, resimle, karikatürle yapan, her biri kendini özel kabul eden, kendi düşüncelerine saygı duyulması gerektiğini ifade eden bu kuşak için en iyi tanımlardan birisi de “Harry Potter kuşağı” olmalıdır.

90 kuşağının büyük bir bölümünün Harry Potter serisini okuduğu bilinmektedir ve bu seriyi okuyanların bariz bir özelliği dikkat çekmektedir.

Bu roman serisinde maceranın içinde yer alanların çoğu anti-kahramandır.

Bu romanlarda fantastik ancak şiddet içermeyen, lider kültü yerine herkesin bir şeyler yapabildiği, herkesin farklı bir yeteneğe sahip olduğu karakterler yer almaktadır.

Bu nedenledir ki, Gezi Parkı olayında protestocularla onların karşısında yer alanlar diye bir çetele tutulduğunda, karşı tarafta pek çok siyasî, adlî, bürokratik baskın figür sayılabilirken, protestocularda öne çıkan, liderliğe soyunan, tırnak içinde “kahraman” diyebileceğimiz bir karaktere rastlanmadığı görülmektedir.

Gezi Parkı olaylarının kontrol altına alınamamasının sebeplerinden birisi de budur.

Her biri kendisini yeterli gören, özgüveni olan, ancak hiçbir şekilde liderliğe soyunmayan bir neslin çoğunluğunu oluşturduğu eylemde doğrudan bir “elebaşı” bulmak çok zordur; çünkü orada bulunanlardan kimse kendisini öyle tanımlamamaktadır.

Böyle bir karakter olmadığı için de önceki toplumsal olayların tecrübesi burada işlememiştir.

Siyasî iktidar açısından oturup konuşabileceği, tabir-i caizse “kafalayabileceği”, daha da ileri gidilirse bir “makam” ya da “mevki” vererek uzlaşabileceği bir lider olmadığı için, eylemcilerin olmayan bir elebaşının sözlerini dinleyerek eylemlerini sona erdirmesi mümkün olmamıştır.

Başbakan Erdoğan’ın kendisini eleştirenlere “Kiminle muhatap olayım?” diye feryat etmesi biraz bundan dolayıdır.

“Eylemin başındaki adam kimdi?”

sorusunun cevabı verilemediği için, Gezi Parkı eylemi bugüne kadar yaşanan halk hareketlerinden çok farklı bir eylem olarak tarihe geçmiş durumdadır.

Gezi Parkı’ndaki eylemlerin böylesine yayılmasının sebeplerinden bir diğeri de eylemlerde başrol oynayan bu kuşağın çok farklı bir talebinin olmasıdır.

Esasında bahse konu talep, mevcut siyasî iktidarın anlamakta gerçekten zorlandığı bir talep olmuştur. İstikrar, maddî rahatlık, konformizm üzerine kurulu hayatları “yaşanılabilir en iyi hayatlar” olarak tanımlayan, 1980 öncesinde şâhit olduğu yaşadığı “kaos”un korkusunu sürekli içinde taşıyan eski kuşağın çok da hoşuna gitmeyen bir taleptir aslında söz konusu olan.

Gezi Parkı eylemlerinde yer alan ve çoğunluğunu “Y” kuşağının oluşturduğu eylemciler, insanların hayatlarında sadece düzen istemediklerini, özgürlüğü ve kendini ifade edebilmeyi pek çok şeyin üzerinde tuttuklarını, bu nedenle de burada olduklarını dile getirmişlerdir.

Eylemcileri “kadir kıymet bilmeyen kitleler” olarak niteleyen siyasî iktidar, meseleye doğru teşhis koymakta zorlanmıştır.

Bilhassa Başbakan Erdoğan’ın her şeyi maddiyata indirgeyen şu talihsiz sözleri, olayların neden bu aşamaya geldiğinin ipuçlarını sunmaktadır:

- “Her şeyi verdik. Bunların kadir kıymet diye bir kaygıları da yok.

Esnaf bunlardan illallah dedi, vatandaş bunlardan illallah dedi. Üniversite öğrencilerini sokağa döküyorlar.

Bazı rektör, dekan ve öğretim üyeleri.

Bu öğrencilere bunca imkânı veren iktidar AK Parti iktidarı değil mi?

Yurtsa, tarihinde görmediği yurtları yaptık.

Burs ise, tarihinde en yüksek burs rakamlarını verdik.

Ey öğrenciler, eğer solcuysan komünist ülkelerde de göremezsin. Harçları kaldıran da bu iktidar!”

Gezi Parkı eylemlerinin ilk safhasında öne çıkanlar bir kısım çevreci aktivistle birlikte olaya müdahil olan “Y” kuşağıdır.

Ancak, olay daha sonra reel-politik nitelikli bir hâl alınca, arenada yeni yüzler kendini göstermeye başlamış ve mesele bir anlamda “siyasî bilek güreşi”ne dönüştürülmüştür.

Bunda siyasî iktidarın Gezi Parkı’nın kendisine karşı bir komplo olduğunu iddia etmesi, iktidara yakın gazeteci ve yazarların bu minvalde yazılar kaleme almaya başlaması ve nihayetinde siyasî iktidarın karşı mitingler düzenlemesi oldukça etkili olmuştur.

Bu nedenledir ki Gezi Parkı eylemci profili de bu süreçle birlikte büyük oranda değişmiş, farklı bir çehreye bürünmüştür.

Hükümetin protestoları sertlikle bastırmaya yönelik tutumu belirginleştikçe, çevreci aktivistlerin ve “Y” kuşağının yanı sıra, kimi futbol taraftarı gruplar, kimi siyasî partiler, kimi sivil toplum örgütleri, sonrasında da kimi marjinal gruplar ve terör örgütleri Gezi Parkı eylemlerine kitlesel destek sağlamışlardır.

Çevrecilerin ve “Y” kuşağının hemen ardından eyleme sonradan dâhil olan gruplardan birisi; eski-yeni hesaplaşmasının tam da ortasında duran, “Beyaz Türk olarak adlandırılan, bazen “Cumhuriyet elitleri” şeklinde ifade edilen, hayat tarzlarına müdahale edildiğini düşünen, kendilerini Kemalist olarak tanımlayan ve çoğunlukla eski statükonun temsilcileri olarak görülen kesimdir.

Özellikle iktidar sözcüleri, bu grubun orada bulunmasını fırsat bilerek, Gezi Parkı olaylarının “Yeni Türkiye”ye dönük bir operasyon olduğunu ve olayların bizzat bu grup tarafından organize edildiğini iddia etmişlerdir.

Onlara göre bu grup, eski vesayetçi sistemi yeniden getirmek için böyle bir kalkışmaya girişmiş, başlatılan “çözüm süreci”ni kesintiye uğratmak amacıyla bu protestolar bu grup tarafından bizzat düzenlenmiştir.

İktidar borazanlığına teşne bu kalemlere göre amaç, Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da yaşanan “Arap Baharı”na benzer bir “Türk Baharı” yaratmak ve hükümetin istifasını sağlamaktır.

Uzun zamandır ortak menfaatleri gereği birlikte hareket eden, 2010 yılında yapılan referandumda “yetmez ama evet’” diyen sol-liberal kesimlerin de bu olayla birlikte siyasî iktidarla kıymış oldukları “geçici nikâhı” sonlandırdıkları, Gezi Parkı eylemcilerinden yana tavır koydukları görülmektedir.

Örneğin, iktidarın “Kürt açılımı” gibi projelerine destek veren Çengiz Çandar, Başbakan’ın “karizmasını çizdirmiş” olduğunu yazarken; Hasan Cemal bir yazısında Başbakan’a şöyle seslenmiştir:

“Tuttuğun yol yol değil; bu kafayla ne barış, ne de demokrasi gelir!”

Ayrıca bugüne kadar siyasî iktidarı destekleyen, ideolojik olarak iktidara yakın duran kimi muhafazakâr/cemaat tipi oluşumların daha önceleri başlayan eleştirilerinin, Gezi Parkı olayları dolayısıyla zirveye çıktığı görülmektedir.

Bu kesimler tarafından iktidarın otoriterleşmesine vurgu yapıldığı dikkat çekmektedir.

Başbakan Erdoğan’ın protestoculara yönelik “yüzde elli”, “sandık” “marjinal gruplar” çıkışlarına karşı “millî iradenin yüzde elliden ibaret olmadığı” ve “kimin marjinal ya da kimin merkez olduğuna siyasî iktidarın karar veremeyeceği” mesajını içeren yazılar, söz konusu yapılara yakın gazetelerde sık sık yayınlanmaya başlamıştır.

Siyasî iktidarın mazlumdan yana değil güçlüden yana tavır aldığını ifade ederek bu durumu “Karunlaşmak” olarak niteleyen, kendilerine “anti-kapitalist Müslümanlar” adını veren, Ramazan ayı süresince alternatif “Yeryüzü iftarları” düzenleyen muhafazakâr bir kesimin de Gezi Parkı protestocularının içinde yer aldığı görülmektedir.

Gezi Parkı’nın diğer bir bileşeni de Alevîler olarak karşımıza çıkmaktadır.

Mayıs 2013 günü gerçekleşen 3’üncü Boğaz Köprüsü inşaatının temel atma töreninde Başbakan Erdoğan,

“Ne yaparsanız yapın. Orası için karar verdik. Yapacağız!”

 şeklindeki açıklamasıyla bir bakıma Gezi Parkı olaylarının fitilini ateşlemiştir.

O gün 3’üncü Köprü’ye Yavuz Sultan Selim Köprüsü adının verilmesi ve bu isme gösterilen Alevî tepkisi, siyasî iktidarın çarpık Suriye politikası gibi nedenlerle de birleşerek Alevî vatandaşların Gezi Parkı olaylarının içinde yer almasında etkili olmuştur.

Gezi Parkı olaylarında hayatını kaybeden üç vatandaşın Alevî oluşu da bu tezi doğrular niteliktedir.

Gezi Parkı eylemlerinin en başında gösterilere mührünü vuran, elinde Türk bayrağı taşıyan, temelde özel yaşam ve cumhuriyet gibi kaygıları nedeniyle sokağa inen apolitik kitle hükümetin manipülasyonları sonucunda zamanla daha az görünür hâle gelmiş, meydanları marjinal gruplar, terör örgütü mensupları ve yandaşları doldurmaya başlamıştır.

Özellikle de İmralı’da mukim terörist-başından gelen “Direnişi anlamlı buluyor ve selâmlıyorum.

Elbette ki bu duruş yeni bir siyasal kırılma yaratmıştır.

Ancak hiç kimse ulusalcı, milliyetçi, darbeci çevrelere de kendini kullandırmamalı.

Bu hareketin onların denetimine girmesine Türkiyeli demokrat, devrimci, yurtsever ve ilerici çevreler izin vermemelidir!”  

mesajıyla birlikte eylem bir başka aşamaya evrilmiştir.

“Her yer Taksim her yer direniş”,

“Hükümet istifa” ve

“Çapulcular demokrasi istiyor”

gibi sloganların yanına -her ne kadar orijinal protestocular buna karşı dursalar da

“Öcalan’a özgürlük”

sloganları dâhil olmuş, ortalarda Öcalan posterleri görülmeye başlanmış, Gezi Parkı eylemci profili böylece çok farklı bir yöne doğru kaymıştır.

Gerek Öcalan’ın zamanlaması tuhaf beyanında gerekse terör örgütü yandaşlarının epeyce bekledikten sonra Taksim’e inişlerinde kimlerin parmağı olduğu, devletin bazı birimlerinin bu harekete geçmede yönlendirici rolünün bulunup bulunmadığı elbette ki ilerleyen yollarda çok tartışılacaktır.

Ancak tartışılmayacak olan husus şudur ki, Gezi Parkı eylemleriyle ilgili en önemli kırılma bu andan sonra yaşanmıştır.

Öcalan’ın söz konusu açıklamaları ve terör örgütü mensuplarının Taksim’deki bilindik şiddet içerikli eylemleri, bir anlamda Gezi Parkı eylemlerini hükümetin haksız uygulamalarına yönelik eylemler olmaktan çıkarmış, siyasî iktidarın kolayca manipüle edebileceği bir noktaya getirmiştir.

Siyasî iktidar tarafından dillendirilen “Terörist-başının posterleriyle Atatürk posterlerinin yan yana durduğu” eleştirisi, hükümetin Gezi Parkı eylemcilerine karşı kullandığı “faiz lobilerinin taşeronları” argümanından çok daha etkili olmuş, Gezi Parkı eylemleri toplumsal desteğini bu nedenle giderek yitirmiştir.

PEKİ MESELE SADECE “GEZİ PARKI” DEĞİLSE NEYDİ?

SONUÇ

Çok farklı kesimlerin içinde olduğu, hakkında çok farklı görüşlerin serdedildiği Gezi Parkı olayları; sonuçları itibarıyla hem sosyolojik hem de politik olarak dikkatle değerlendirilmesi gereken, Türkiye’nin önümüzdeki dönemlerini de şekillendirecek ve adından çokça söz ettirecek toplumsal hareketlerden birisi olarak tanımlanmayı fazlasıyla hak etmiştir.

Yaşanan süreçte siyasî irade tarafından ilk önce “bir avuç çapulcu” sıfatıyla anılan, sonrasında “faiz lobisi”nden “dış mihraklar”a kadar geniş bir hakaret yelpazesiyle eleştirilen Gezi Parkı eylemcilerinin profilinin bir hayli heterojen olduğu açıktır.

İşin içinde “Zello”, CNN International ile BBC’nin de olduğu iddia edilerek Sırbistan’daki CIA’ye bağlı bir örgüte, oradan da ABD’deki neo-con düşünce kuruluşlarına kadar bağlantı kurulan eylemciler ile onların “çözüm süreci”yle ilişkilendirilen eylemleri, kendi başına oldukça sofistike bir nitelik arz etmektedir.

Eylemciler açısından; otoriterleşen iktidara, özel hayata müdahaleye, demokrasinin yalnızca sandıktan ibaret olmadığına ve iktidara bu anlamda “sokaklarda” bir ders verilmesi gerektiğine dair düşüncelere göndermede bulunan bir durum vardır.

Ancak özellikle sonradan “sahaya inen” bazı grupların tek derdinin şiddet ve devlet otoritesini yıpratmak olduğu da dikkat çekmektedir.

Eylemcilerin sokaklara dökülmesine neden olan sosyal dinamikler bugün hâlen varlığını sürdürmektedir.

Siyasî iktidarın ise, ülkeyi yangın yerine çevirebilecek kıvılcımları söndürmek yerine, bu kıvılcımları aleve döndürecek kavgacı üslûbundan vazgeçmediği görülmektedir.

Bu şartlar altında, yeniden ciddî bir toplumsal kutuplaşma eğiliminin habercisi olabilecek Gezi Parkı olaylarının başka yönleriyle de ele alınması, siyasî tutum belirleme açısından önem taşımaktadır.

Politika belirleyicilerin konuyu ele alırken; olayların patlak vermesinden kısa bir süre önce yaşanan Reyhanlı saldırısının hükümetin itibarını/güvenirliğini sarsmış olduğunu, 3. Boğaz Köprüsü'ne koyulacak isim ve PKK ile yürütülen müzakere süreci gibi çeşitli konular etrafında şekillenen tartışmaların toplumda kutuplaşmalara yol açtığını ve hükümete karşı bir “öfke birikimi”nin yaşandığı gerçeğini dikkate almaları gerekmektedir.

Ne var ki, hükümetin toplumu kutuplaştıran söyleminin devam ediyor olması ve öfkeyle sarf edilen"tencere-tava çalan komşularınızı mahkemeye verin" tarzındaki açıklamalar, yaşananlardan ders çıkarılmadığına dair haklı kaygılara yol açmaktadır

KAYNAK:.......................................................................................

https://www.tasav.org/media/k2/attachments/analiz_4_shy_4_gezi_parki_yIGIt_son.pdf

TÜRKİYE HAYALİ

Hedefteki üniter, laik Cumhuriyet: .   ABD'NİN YENİ TÜRKİYE HAYALİ   . .    Samuel Huntington, “ Medeniyetler Çatışması ” adlı kitab...