19 Ekim 2021 Salı

TÜSİAD "YİKT" AÇILIŞ KONUŞMASI

 TÜSİAD YÜKSEK İSTİŞARE KONSEYİ TOPLANTISI

AÇILIŞ KONUŞMASI

SİMONE KASLOWSKİ - TÜSİAD YÖNETİM KURULU BAŞKANI

     .  19 Ekim 2021

Değerli Üyeler,

Tam on gün sonra Cumhuriyetimizin kuruluşunun 98. Yıldönümünü kutlayacağız.

Yüzüncü yıla da sadece iki sene kaldı.

Bu toplantıda, geleceğe ışık tutmaya çalışacak olsak da, geçen 98 yılın anlamı üzerine de bazı görüşlerimi de sizinle paylaşmak istiyorum.

Zira geçmişlerinden ders alamayan, hatalarını, eksiklerini görmezden gelen ya da ellerindeki değerli unsurların kıymetini bilmeyen toplumlar ileriye dönük sıçramalarını asla gerçekleştiremezler.

Cumhuriyeti kuran kadrolar yıkılan bir İmparatorluğun yarattığı travmayı aşıp, yerine o günün ileri ülkelerinin eşiti olacak bir ulus-devlet koyma projesine giriştiler.

On yıldan uzun süren savaşların yıkımına uğramış, felaketler yaşamış Anadolu’dan yeni bir ulus yaratmaya çalıştılar.

Bunu gerçekleştirirken kendilerine rehber olarak Aydınlanma çağının ilkelerini aldılar.

Bunların en önemlilerinden birisi ve son tahlilde Cumhuriyet rejiminin harcını oluşturan, bugün de demokratik bir rejimin ve barış içinde bir toplumsal yaşamın olmazsa olmaz koşulu sayılması gereken ilke, laiklik idi.

Laiklik din ve vicdan özgürlüğünün güvencesidir.

Laiklik ilkesini özümsememiş bir toplumda eşit vatandaşlık kavramının ve bilincinin yerleşmesi çok zordur.

Hatta imkansızdır.

Vatandaşlık bilincinin olmadığı yerde ise modern ve demokratik bir toplumu kurmak, korumak güçleşir.

Modern ve demokratik bir toplumun yapı taşlarından birisi de kadınların her alanda var olmasıdır.

Kadınların toplumsal hayata katılmaları, tüm beceri ve enerjileriyle toplumun ilerlemesine ve değerlerini oluşturmaya katkıda bulunmaları ise, ancak laik bir ortamda gerçekleşebilir.

Geçmişin başarılarıyla gurur duymalıyız.

Ancak bunların ışık hızıyla değişen bir dünyada yeterli olmayacağını da görmeliyiz

 

Değerli üyeler,

 

1999 sonunda Türkiye’nin Avrupa Birliği adaylığı kabul edildi.

Bunu takip eden 2000-2007 yılları arasında Türkiye’de yasal ve anayasal reformların yapıldığı çok olumlu bir dönem yaşandı.

Bu dönemde anayasadan ceza hukukuna, dernekler hukukundan medeni hukuka birçok alanda kanunlar çıkartılarak, AB normlarını kısmen veya tamamen karşılayan bir dizi reform hayata geçirildi.

Hak ve özgürlük alanları genişledi, yargı bağımsızlığı, bireysel haklar, devlet-toplum ilişkileri ve hukukun üstünlüğü alanlarında çok önemli kazanımlar elde edildi.

Türkiye’de o dönemde toplumsal enerji kabarmış, geleceğe güvenle bakmamızı sağlayan güçlü bir iyimserlik dalgası ülkenin her yanına yayılmıştı.

Bu dönemin, son elli yılda en olumlu ekonomik gelişmenin yaşandığı dönem olması bir tesadüf değildi.

Tüm bu gelişmelerin sonucuydu.

Ne var ki 13 yıl sonra kişi başına gelirimiz 2007 seviyesinin dahi altına düştü.

Çalışabilen nüfusumuzun iş gücüne katılım oranı ancak %50-55 civarında takılı kalıyor.

Bugün iş gücü piyasasında, en geniş tanımlı işsizlik oranımız % 22 gibi oldukça yüksek bir seviyede, Dünya Adalet Projesi hukukun üstünlüğü endeksinde 139 ülke içinde 117. Sıradayız.

Bu tabloya baktığımızda bizim yeni bir Kalkınma anlayışına duyduğumuz ihtiyaç çok açıktır.

Öte yandan toplum olarak büyük bir çoraklaşma tehdidi de yaşıyoruz.

Denizlerimiz ve akarsularımız kirleniyor, göllerimiz kuruyor.

Katliam boyutlarında bir ağaç kesimine maruz kalan ormanlarımız, son yıllarda sayısı artan ve engellenemeyen yangınların da etkisiyle yok oluyor.

Meclisimizde onaylanmasından büyük memnuniyet duyduğumuz Paris Antlaşması kriterlerine bir an önce uyum sağlamalıyız.

Yoksa çölleşme ve diğer çevresel tehditler ile baş edemeyiz.

 

Değerli üyeler,

 

Çoraklaşmanın her anlamda vahim sonuçlarını yaşıyoruz.

En becerikli, eğitimli, yetenekli, hayalleri olan gençlerimiz, gözbebeklerimiz istikbali başka ülkelerde arıyor.

Ülkemiz 1960’lardan beri göç veriyor.

Ancak bugünkü göç yeni ve daha önce benzerini görmediğimiz, bizi kemiren bir göç.

Genç işsizliği, özgürlük alanlarının daralması, güzel bir hayat kurabilme olanaklarının azalması da bu yeni nesil göçün hızlanmasına yol açıyor.

Doktorlarımız, yazılımcılarımız, girişimcilerimiz, yaratıcı beyinlerimiz, geleceklerini başka yerlerde kurmak üzere ülkemizi terkediyor.

Bu durumu durduramaz ve tersine çeviremezsek ülkemiz insan kaynağı açısından da çoraklaşacak.

Yeni bir anlayışla geleceğimizi inşa etmek, bizi bu olumsuz girdaptan da çıkartacaktır.

 

Değerli Üyeler

 

Günümüzde refahın asıl belirleyicisi ne yer altı kaynakları ne fiziksel sermaye ne de ucuz emeğe dayalı üretimdir.

Yer altı kaynaklarına dayanarak zenginleşmiş ülkeler bulunmakla birlikte, gelişmiş ülke olmak için bu tek başına yeterli değildir.

Toplumların refahının en önemli belirleyicileri maddi olmayan kaynaklarıdır.

Bu çerçevede, çağın dinamiğini kaçırmamak, ileri ülkelerin gerisinde kalmamak için acilen ve tüm kaynaklarımızla, raporumuzun ısrarla vurguladığı şu üç unsuru ön plana çıkaracak bir seferberlik içine girmemiz gerektiğine inanıyoruz

  - İnsani gelişme ve yetkinleşme

  - Bilim, teknoloji ve inovasyon

  - Siyasal, ekonomik, toplumsal kurumlar ve kurallar

İnsan, bilim, kurumlar olarak özetleyebileceğim bu üç unsur bir bütünlük arz eder; eş zamanlı gelişme gerektirir, “içinden dilediğini seç-beğen-al” menüsü değildir.

Bu çalışmada yer verdiğimiz 105 ülkeyi kapsayan ekonometrik analiz şunu gösteriyor.

İnsani gelişim, bilim teknoloji ve kurumlarda kendimizi OECD ortalamasına çıkarmak için gereken adımları atabilirsek, 20 yıl içinde kişi başı millî gelirimizi mevcut seviyesinin 3 katından fazla olan 30 bin dolar seviyesine yükseltebileceğiz.

Fakat altını çizmek isterim ki hedefimiz sadece zenginlik değil, bu üç alanda büyük ilerlemeler kaydederek, gelişmiş, saygın, adil ve çevreci bir Türkiye’yi birlikte inşa etmek olacaktır.

Bu hedefe giden yoldaki temel unsurları biraz açmak isterim.

 

Değerli üyeler,

 

Eğitimli, sağlıklı, mutlu insan; kalkınmanın hem öznesi hem de hedefidir. 

İnsanı, eğitimli ve dijital çağın aradığı niteliklere sahip olmayan toplumların gelecek kuramayacakları artık nerdeyse bir matematik kesinlik haline geldi.

Matematik demişken, matematik ve diğer bilimsel alanlarda ileri yetkinlik düzeyine ulaşamayanların, ayakta kalmakta çok zorlanacakları bir çağa girdik bile.

Eğitim, aynı zamanda toplumsal eşitsizliklerin giderilmesinde de en önemli unsur.

Eşitsizliklerin giderilmesi ve insanımızın çağımızın gerektirdiği yetkinlikleri kazanması için eğitim kalitesine yatırım yapmayı bir öncelik haline getirmediğimiz taktirde, dünyada ön sıralarda yer alamayız.

Eğitimde bölgesel, sosyo ekonomik özellikler ve cinsiyete dayalı farklılıkların ortadan kaldırılması, özellikle okul öncesi eğitim başta olmak üzere eğitime ayrılan kaynakların artırılması zorunludur.

Önümüzdeki dönemin dünyada büyük ekonomik, stratejik, ideolojik çekişmelerin yaşanacağı bir dönem olduğu çok söylendi ve halen söyleniyor.

Yeni güç dağılımında iş bölümünde çağa ayak uyduran ülkeler öne çıkacak.

Bizim gelecek nesillere sorumluluğumuz, ülkemizi bu kritik kavşakta dünya ile aynı dalga

boyunda tutmak ve o şekilde ilerletmektir.

Dünyadan kopuşun maliyeti hayli yüksek ve hasarı geri döndürülemez olacaktır.

 

Değerli üyeler,

 

İnsani gelişmişliğin en önemli göstergesi kadınların toplumdaki konumudur.

Gelecek dönemin en önemli toplumsal dinamiklerinden biri kadın haklarının ön plana çıkması ve savunulmasıdır.

Bugün, Taliban Afganistan’ında dahi kadınların her türlü tehlikeye göğüs gererek kazandıkları hak ve özgürlükleri kaybetmeme mücadelesini verdiğini görüyoruz.

Kadın hakları mücadelesi, kanımızca geri döndürülemeyecek ve döndürülmemesi gereken bir dinamiktir.

Osmanlı döneminden beri kadınların eşitlik mücadelesi verdikleri, pek çok gelişmiş ülkeden önce siyasal haklarına kavuştukları Türkiye’nin böyle bir dönüm noktasında İstanbul Sözleşmesi’nden çıkması kabul edilebilecek bir durum değildir.

 

Değerli üyeler,

 

Günümüzde refahın üç temel unsurundan birinin kurumlar ve kurallar olduğunu belirtmiştim.

Devletin ve kurumların tüm işlemlerinde hukukla bağlı olması, yargı bağımsızlığının sağlanması, tüm hak ve özgürlüklerin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi standartlarında güçlendirilmesi, her bireyin her düzeyde etkin hak arama imkanına sahip olabilmesi elzemdir.

Avrupa Konseyi’nde hukuk ve demokrasi standardı sorgulanan bir ülke olmaktan çıkmalıyız.

Adil yargılanma hakkının gereklerini, sanık kim ve suç ne olursa olsun harfiyen uygulamalıyız.

Aksi taktirde adalete güven duygusu onarılmaz yaralar almaktadır.

Çoğulcu demokrasi ve kuvvetler ayrılığının güçlendirilmesi, şeffaf, hesap verebilir bir kamu yönetimi, denetleyici ve düzenleyici kurumların özerkliği, bizi kurumsuzlaşma girdabından koruyacaktır.

Kurumsuzlaşma Türkiye’nin cezbedebileceği ve ihtiyaç duyduğu yatırım sermayesinin gelmemesinin sebeplerinden biridir.

Kurumsuzlaşma ülkemizin en hayati dış ilişkilerinde erime, hatta kopmalar ile sonuçlanmaktadır.

Yıllardır zirve sonuçlarında, Türkiye’den aday ülke diye bahsetmeyen AB’de komisyonun son idari şema değişikliklerinde Türkiye’yi güney komşu kategorisinden Ortadoğu-Kuzey Afrika masasına almış olduğunu derin bir üzüntü ve tepkiyle karşılıyoruz.

Sığınmacılara karşı tampon bölge anlayışını temel alan alışveriş ilişkisindeki ilkesizlik ve güvensizlik hiçbir tarafın çıkarına değildir.

Türkiye’nin geleceğinde, bu ilişkilerin üzerinde yükseleceği zeminin de entegrasyon hedefiyle yeniden müzakere edilmesi gerekecektir.

ABD ve Rusya gibi büyük güçlerle ilişkilerde de gündelik iniş çıkışlardan uzak, uzun vadeli bir stratejik perspektif için ülkemizin kurumsal ve tarihsel birikimine fazlasıyla ihtiyaç vardır.

Geleceğin ekonomisinde çevreci hassasiyetlerin ve ilkelerin üretim biçimlerini, tüketici tercihlerini,

ticaretin yönünü belirleyeceğini biliyoruz.

Bu durumda her alanda hem gelir ve fırsat eşitliğini, hem de çevresel sürdürülebilirliği sağlayıcı kurumsal mekanizmaların en etkin şekilde hayata geçirilmesine ihtiyaç duyuyoruz.

Ekonomimizin içinde bulunduğu istikrarsızlık girdabı da kurumsuzlaşmanın bir sonucudur.

 

Değerli üyeler,

 

Bilim, teknoloji ve inovasyonda ciddi ilerlemeler sağlayacak programları hazırlamak, düşünce kalıplarımızı buna göre yeniden şekillendirmek önemli bir hedefimizdir.

Bu, aynı zamanda genç nesillere umut aşılamak, onların geleceğe güvenle bakmalarını, geleceklerini kendi ülkelerinde kurabileceklerine dair inançlarını perçinlemek açısından da önem taşıyor.

Bu konuda topyekûn bir seferberliğe ihtiyacımız olduğuna inanıyoruz.

İş dünyamız da raporda tanımlanan yeni dünya içinde kayda değer bir yer bulmak

istiyorsa kendi çabalarını artırmalı, toplumsal enerjiyi harekete geçirecek bir vizyonu da toplumla

paylaşabilmelidir.

Bu gündemi, hedeflere ulaşamamanın maliyetini toplumun tüm kesimlerine anlatmak da, iş dünyamızın sorumluluğu olmalıdır.

 

Değerli üyeler,

 

Raporda dile getirilen, dikkat çekilen adımlar atılmazsa ülkemizin gelişmişlik düzeyinin ve refahının dünya klasmanında gerilerde kalması kaçınılmazdır.

Yeni Bir Anlayışla Geleceği İnşa, bu nedenle yalnızca milli gelir, kişi başına gelir, istihdam rakamlarıyla ilgilenen, kalkınmanın, refahın yalnızca maddi/parasal yönünü öne çıkaran bir rapor değil.

Çalışma, ortak bir gayeye sahip, enerjisini, kendisiyle kavga etmeden bu yöne akıtabilen bir toplum haline gelebilmemizin çerçevesini belirliyor.

TÜSİAD olarak kuruluşumuzun 50. yılında, içinde bulunduğumuz koşulların nedenleri ne olursa olsun, ülke olarak birikimlerimizin bizi ekonomik ve toplumsal olarak çok daha iyi seviyelere getirebileceğine inanıyoruz.

Ortak geleceğimizi, kimseyi geride bırakmadan inşa etmek için toplumsal dayanışmaya ve işbirliğine ihtiyacımız var.

Bu çalışmayı ülkemizin geleceği için fikir üreten, çalışan tüm politika yapıcıların, kanaat

önderlerinin, akademinin, farklı toplum kesimlerini temsil eden sivil toplum örgütlerinin, basının ve vatandaşlarımızın tartışmasına ve geliştirmesine açıyoruz.

Ülkemizin geleceğini ilgilendiren her konuda en başta gençlerin söz sahibi olması gerektiğini düşünüyor, raporumuzu, geleceğimiz olan gençlerle buluşturuyoruz.

Ülkemizin her bölgesinden katılımla gerçekleştireceğimiz gençlik çalıştaylarıyla Türkiye’nin geleceğinin inşasında gençlerin fikirlerini alacağız.

Raporumuzun gözünüzde daha iyi canlanması için temalarını 4 dakikalık bir filme sığdırdık.

Yeni anlayışın özelliklerini anlatmak için de kısa filmlerimiz var.

Çalışmamıza katkı sağlayan Yönetim Kurulu üyelerimize, proje koordinatörümüze, rapor yazarımıza ve proje danışmanlarımıza, genel sekreterliğimize ve iletişim çalışmalarında tüm emek verenlere teşekkür ediyorum.

Filmden sonra bugün katılımıyla bizi onurlandıran konuk konuşmacımız Sayın Daron Acemoğlu konuşmasını yapacak, kendisine katılımı için çok teşekkür ediyorum.

 

Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

SİMONE KASLOWSKİ -

TÜSİAD YÖNETİM KURULU BAŞKANI

19.10.21 Simone Kaslowski Yüksek İstişare Konseyi Toplantısı Açılış Konuşması - PDF

https://tusiad.org/tr/basin-bultenleri/item/10853-tusi-ad-yuksek-i-stisare-konseyi-toplantisi-i-stanbul-da-gerceklestirildi


16 Ekim 2021 Cumartesi

Doktorlar Ellerinizi Yıkayın!

Doktorlar Ellerinizi Yıkayın!

Welttag des Händewaschens am 15. Oktober 

.     15 ekim "Elleri Yıkama Günü"   .

Yeni koronavirüs salgını nedeniyle “ellerimizi nasıl yıkamamız gerektiğini” konuşurken asepsinin yani "ellerin hastalığı taşımaması için yıkanması gerektiğinin" ‘mucidi’ Ignaz Semmelweis yeniden dünyanın gündeminde.

Yeni koronavirüs salgını nedeniyle “ellerimizi nasıl yıkamamız gerektiğini” konuşurken asepsinin yani ellerin hastalığı taşımaması için yıkanması gerektiğinin ‘mucidi’ Ignaz Semmelweis yeniden dünyanın gündeminde.

Salgın başladığından beri “elleri 20 saniye sabunla ovuşturarak yıkama” uyarılarını dinlerken konunun google tarafından bu şekilde hatırlatılması insanlık için olumlu bir şey çünkü “el yıkama” denildiğinde Semmelweis'in “trajik hikayesi” pek de hatırlanmak istenmiyor.

Çünkü yaşadığı dönemde bulguları bir türlü hak ettiği bilimsel itibarı kazanmıyor ve kapitalizm, tutuculuk ve dışlanma karşısında bilimin nasıl çaresiz kalabileceğini gösteren hikayelere fazla meraklı değil.

El yıkama buluşu “koruyucu hekimlik” bahsine dokunduğu için de aslında sistemin yine pek meraklısı olmadığı bir konu.

Bırakın el yıkama işlerini dini ritüelleriyle çözsünler…

Tıp tarihindeki hikayesine ne gerek var değil mi?

Ancak, önünde sonunda hekimliğin tedavi etmekten ibaret bir alan olmadığı, hastalığı sağaltan pratik kadar önemli bir unsurunun önleyici pratik olduğu tamamen gözardı edilemiyor.

Çünkü türümüz bu olmadan yapamaz ama olabildiğince sistematiğinden çıkarılarak ve şirketlerin ve küresel organizasyonların ortaklığında düzenlenen kampanyalarla yürütülüyor bu çalışmalar.

İlk Küresel El Yıkama günü 2008'de 15 Ekim'de başlatılmış, bir dizi adım atılmış.

 Ancak Semmelweis'in hikayesi fazla gündemde değil ortamlarda.

SEMMELWEIS REFLEKSİ

Yıllar sonra itibarı iade edilen* ve hatta ismi “yeni bir bilgi ya da kanıtın, yerleşik norm, inanç ya da paradigmalarla çeliştiği için refleks olarak reddedilmesi” durumunu tarif etmek için Semmelweis refleksi ya da Semmelweis efekti şeklinde kullanılmaya başlanan bu komünist hekimin hikayesini bugünlerde bir kez daha görünür hale getirmek gerekiyor.

ALTIN ÇAĞIN ÖNCÜ HEKİMLERİNDEN

Alman asıllı Macar hekim Ignaz Semmelweis, “döneminin insanı” olarak niteleniyor ve o dönem hekimlerin altın çağı olarak görülüyor.

Çünkü artık hekimler kadavralar üzerinde bilimsel çalışmalar yapıyor ve açıklamalarını “kötü hava şartları ya da kötü ruhlar” üzerine kurmuyor.

Döneminin insanı, Semmelweis önce hukuk alanına yöneliyor ancak daha sonra sağlıkta uzmanlaşmayı seçiyor.

Hekimlik eğitiminden sonra Viyana Hastanesi'ndeki doğum kliniğinde çalışmaya başlıyor, kadavralar üzerinde araştırmalarını sürdürürken, klinikteki lohusa humması vakaları ve yaşanan ölümler üzerine yoğunlaşıyor.

Daha sonra bilimsel keşfinin temel bulgularını aktardığı “The etiology, concept, and prophylaxis of childbed fever” (Lohusa ateşinin etiyolojisi, kavramı ve profilaksisi) makalesinde de belirttiği şekilde, konuyla ilgili bir dizi gözlem ve deney yapıyor.

Hastanenin iki doğum kliniği var ve bunlardan birinde lohusa hummasının sebep olduğu ölümlerin diğerine nazaran daha fazla olduğu görülüyor.

Ölüm oranlarındaki bu farkın nedeni üzerine bir dizi hipotez geliştiriyor; yatakların konumu, kliniklere bakan hekimlerin (bu klinikler başlangıçta kadın ve erkeklerin baktığı klinikler olarak ayrılırken daha sonra birinde hekimler, diğerinde hemşireler hasta bakıyor) özellikleri, sokak doğumlarıyla kliniklerde yapılan doğumlardaki ölüm oranları vs.

'MİKROP'UN İLK NÜVESİ

Ancak Semmelweis'ın asıl buluşunu yapmasını sağlayan kıvılcım, 20 Mart 1847 'de hastanedeki bir adli tıp hekiminin ölüm nedenini öğrenmesiyle parlıyor.

Tıp öğrencileriyle adli çalışmalarını sürdüren Profesör Jacob Kolletschka, daha önce otopside kullanılan bir bıçağın eline saplanması sonucu hastalık kaparak ölüyor.

Kolletschka'nın ölüm hikayesinde, lohusa humması ölümlerinin benzeri semptomlarını okuyan Semmelweis klinikler arasındaki ölüm oranlarının farklılığının açıklamasını buluyor:

Birinci klinik, otopsiye giren tıp öğrencilerinin taşıdığı çürük bedensel organik cisimler (faul animal organic matter) nedeniyle daha fazla ölümün yaşandığı kliniktir.

Hekimlerin altın çağı olsa da dönem “mikrop” kavramının oluşmadığı bir dönem; Semmelweis bu cisimleri germ (mikrop) olarak adlandırıyor, ancak buluşu o dönem “Semmelweis refleksi”nin kabul gördüğü bir dönem olmadığından bu refleksin kurbanı oluyor.

EL YIKAMANIN ÖNLEYİCİ NİTELİĞİ

Semmelweis, tıp otoritelerine bir türlü kabul ettiremediği için ilerletemediği bu buluşun ardından, ölümleri engellemek için yöntemler geliştiriyor.

Önce klorlu sıvı, daha sonra maliyeti nedeniyle kireçli sıvı kullanımını uygulayarak ölüm oranlarının düşüşünü gösteriyor.

Otopsiye giren hekimlerin, hamile ve lohusalarla temasında kireçli suyla ellerini yıkamaları, ölüm oranlarında gözle görülür düşüşlere neden oluyor.

Yine de bu uygulama önerisi kurumsal bir prosedür haline getirilemiyor.

Semmelweis'ın buluşu uzun süren tartışmalara neden oluyor.

Bir açıklamaya göre, tıp camiasında kimi hekimler kendilerinin (henüz tanımlanamamış) bir şeyleri hastalara taşıdığı fikrine öfke duyuyor.

Ama biz meselenin bundan ibaret olmadığını, sonraki dönem verdiği mücadelede Semmelweis'ın buluşunun insanlığa malolmasının yalnızca tıp alanının tutuculuğu değil, komünist kimliği nedeniyle de engellendiğini biliyoruz.

Dönemin öncü bilim insanlarından Semmelweis, bu dışlanmanın ağır yükünü taşıyamıyor ve girdiği ağır depresyon sonucu akıl sağlığını koruyamıyor.

Ölümüne neden olan sürecin nasıl geliştiğine dair karanlık noktalar olsa da, 1865'te bir psikiyatri kliniğine yatırılmasından iki hafta sonra enfeksiyondan öldüğü biliniyor.

Semmelweis'ın buluşu, Louis Pasteur'ün mikrop teorisini doğrulaması, Fransız mikrobiyologlarının araştırmaları üzerinden Joseph Lister'ın hijyen yöntemlerini kullandığı pratiklerin büyük başarılar sağlaması sonrasında yaygın kabul görüyor.

KAPİTALİZMİN İADE-İ İTİBARI

Ama yaşadığı dönemde verdiği mücadelenin doğru tarihinin yazılması ve kendi kimliğine uygun şekilde hatırlanması için, bağlandığı ideallerin gerçeklik bulduğu bir toplumsal düzen kurulması gerekiyor. Verdiği mücadelenin karşılığının pratikte hayat bulduğu bir sağlık sistemini kuracak bir toplumsal düzen.

İyi ki yaşadın, iyi ki “el yıkamayı” öğrettin Semmelweis yoldaş!

Odatv.com

https://odatv4.com/guncel/el-yikamayi-ogreten-komunist-22032032-180697

http://www.tipdunyasi.dr.tr/2021/05/semmelweis-refleksi-veya-bilgiyi-reddetme-refleksi/

https://www.facebook.com/ZDFinfo/videos/302916654644553

https://www.br.de/wissen/haendewaschen-handhygiene-welthygienetag-infektionen-who-100.html#:~:text=WHO%2DWelttag%20Handhygiene%2FH%C3%A4ndewaschen%20H%C3%A4ndewaschen,15.%20Oktober%20ins%20Leben%20gerufen.

 


13 Ekim 2021 Çarşamba

Bilinçaltımda Kim Dolaşıyor?

 Bilinçaltımda kim dolaşıyor?

Efsane film 'kuzuların sessizliği'nin afişinde, Jodıe foster'ın dudaklarına bakın.

Kelebeğin başındaki yedi çıplak kadını görebiliyor musunuz? 

Cevabınız muhtemelen "hayır"

Ama oradalar. üstelik bilinçaltınız bu görüntüyü çoktan algılamış durumda.

Tıpkı farkına varmadan her gün maruz kaldığımız yüzlerce diğer bilinç altı mesaj gibi.

İstanbul Gelişim Üniversitesi Öğretim Üyesi Sefer Darıcı’ya göre, Markette yaptığımız alışverişten izlediğimiz filmlere, oy verdiğimiz siyasal partilere dek bilinçaltı mesajlarla yönlendiriliyoruz.

Hepsi ikna edici olmasa da, örnekler ilginç. darıcı anlatıyor.
Günlük hayatımızda bilinçaltı mesajlarla gerçekten çok sık mı karşılaşıyoruz?
Maalesef evet. Yoğun bir bombardıman altında olduğumuzu söyleyebilirim.
Bilinçaltı mesajlar tam olarak nedir?
Kişilerde tutum ve davranış değişikliklerine neden olan psikolojik virüsler bunlar. Bilinç düzeyinde fark edemiyoruz. Çünkü duyma, görme gibi duyularımızın eşik değerlerinin altında veriliyorlar, dolayısıyla duyu organlarımızla algılayamıyoruz. Örneğin ‘Kuzuların Sessizliği’ filminin afişine bakıyorsunuz. Gördüğünüz yalnızca ağzına kelebek konmuş Jodie Foster’ın yüzü. Ancak arının baş kısmında, gözün normal olarak ayırt edebileceğinden çok daha küçük boyutta, çırılçıplak yedi kadın var. Bu mesajların bilinç düzeyinde verilenleri de var; fakat bu durumda, tutum değiştirmek için uzun süre ve sık sık tekrarlanmaları gerekiyor.
‘İftar sofrasının vazgeçilmezi Cola’
Ne için kullanılıyorlar?
Bilinçaltı mesajlar, küresel algı savaşının çok önemli bir parçası. İnsanlar neye ikna edilmek isteniyorsa onun için kullanılıyorlar. Bir ürünü satın almanız, bir filmi, diziyi izlemeniz, bir hizmeti almanız, hatta belli bir siyasal partiye oy vermeniz gibi çok çeşitli amaçlar için oluşturulabiliyorlar. En önemli unsur, tekrar olgusu. Blinç düzeyinde de süreç böyle işliyor. Bir fikri, görüşü çok uzun yıllar tekrar ettiğiniz zaman, insanlar o görüşü, düşünceyi benimsemeye başlıyor, kanaat oluşuyor. Örneğin muhafazakâr sağın tepki duyduğu ABD ile en çok özdeşleşen markalardan Coca Cola, bugün her iki kesim tarafından da yoğun biçimde tüketiliyor. Hatta ‘iftar sofralarının vazgeçilmez içeceği’ diye pazarlanıyor.
Reklam özünde, sürekli tekrara dayanan bir ikna etme yöntemi değil midir zaten?
Elbette. Karşı olduğum nokta, reklamların yayınlanması değil, içlerinde nöropazarlama tekniği kullanılarak yayınlanması. Kurguları, senaryoları, kimi reklamlarda insanların duygularına hitap eden, beyindeki hafıza öbekleriyle duyguları birleştiren gizli görüntü, ses ve kokuları kullanıp, bilinçaltımızı doğrudan etkilemeleri.
En ‘tehlikeli’ organ: Göz
Bunu nasıl yapıyorlar?
Beynin bazı zaaflarını kullanarak.

Süreci şöyle anlatayım.

Beynimizdeki limbik sistemin (Duygularımızın, anlık tepkisel davranışlarımızın kontrol merkezi) çok önemli bir parçası amigdala.

Bilinçaltı mesajlar, bu bölgeyi etkileyip, uyarıyor.

Beyine gelen bilinçaltı uyaranlar, burada duygusal tepkiyi yoğunlaştırıyor; amigdala’da endişe, korku, öfke, şiddet, cinsel istek gibi güçlü duygular üretiyor.

Amigdala, doğal sürecin dışında uyarılınca da mutluluk, neşe, sevgi, depresyon, cinsel istek, kıskanma gibi tüm duygularımız farklılaşmaya, bilinç düzeyimizde inanmadığımız, hatta reddettiğimiz ya da otonom davranışlar göstermeye başlıyoruz.

Örneğin tatmin duygusunu hissetmek için aynı markayı satın alma ya da aynı diziyi izleme gibi. Özellikle şartlı korkularda, amigdala önemli bir rol oynuyor.

Üstelik bir kere uyarıldıktan sonra, tekrar eski haline gelmesi de uzun zaman alıyor.
Peki amigdala’yı ne yönde etkileyeceklerini nasıl biliyorlar?
Genellikle, önce bir grup denek üzerinde, FMRI (Fonksiyonel Manyetik Rezonans Görüntüleme), göz izleme, galvanik deri tepkisi ölçen cihazlarla testler yapıyorlar.

Ne tür bilinçaltı görüntüye, sese veya kokuya nasıl tepki verdiğimizi ölçüyorlar.

Sonra da bunlara uygun olarak bilinçaltı mesajlar oluşturup, görme, duyma, koku alma eşiklerimizin altında kalacak şekilde yerleştiriyorlar.

Amigdala’daki koku, tat, dokunma ve görsel uyaranlara karşı özelleşmiş hücre gruplarıyla ilişki kurmak, etki altına almak için beş duyu organının tümü de kullanılıyor.

Ama en önemlisi göz.

Çünkü dış dünyayı, yüzde 1 tat alarak, yüzde 1.5 dokunarak, yüzde 3.5 koklayarak, yüzde 11 işiterek ve yüzde 83 görerek öğreniyoruz.

Görsel uyaranlara yanıt veren nöronlar da en yoğun amigdala’da bulunuyor.

Bu nöronların önemli bir kısmı yüz görüntüsüne duyarlı.

Duyguları harekete geçiren değişik yüz görüntüleri, bilinçaltı mesajlarda en fazla kullanılan uyaranlar. Elbette bu yüzleri, çoğu zaman göremiyoruz, çünkü dediğim gibi görme eşiğimizin altında hazırlanıyorlar.

Ama kolayca hareketli ya da sabit görüntülere yerleştirilebiliyor.

Sonra etki düzeyine göre işitme ve koklama geliyor.

Koku yoluyla nasıl veriliyor bu mesajlar?
Çeşitli yöntemlerle.

Örneğin dört boyutlu filmlerde verilen koku kartlarına yüklenebiliyor.

Filmi izlerken, koku kartıyla ilişkilendirilen sahnede yaratılan duygunun sizdeki yansıması çok daha güçlü olabiliyor.

Hem görsel, hem işitsel olarak zaten etkileyici bir patlama sahnesinde, elinizdeki koku kartından çıkardığınız barut kokusuyla, sahne hafızanızda daha fazla yer ediyor.

Benzer durumla karşılaştığınızda, benzer tepkiyi verebiliyorsunuz.
Evde, sokakta, her yerde
Peki, hangi yollarla, ne tür araçlarla bu mesajlara maruz kalıyoruz?
Afiş, poster, outdoor reklamlar, broşür gibi durağan görseller; video ya da televizyon gibi hareketli görüntü dosyaları, video klipler; işitsel dosyalar, mp3’ler ya da koku dosyaları olabilir.
Nasıl bu kadar kolay etkileniyoruz?
Hemen hepimiz, aynı anda bilinçli olarak en fazla beş ila dokuz farklı iş yapabiliyoruz.

Oysa gün içerisinde, duyu organlarımız aracılığıyla bize milyonlarca uyaran geliyor.

Peki onlara ne oluyor?

Elbette kaybolmuyorlar.

Yaşamsal deneyimlerimize ilişkin beynin ana hafıza öbekleriyle uyuşma durumuna göre saklanıyorlar. İşte burada özellikle gözün fovea noktası büyük önem taşıyor.

Çünkü bu nokta küçük ayrıntıları, -bilinçaltı mesajlar açısından bakarsak- görüntülerin içerisinde fark edemediğimiz yazı ve şekilleri beyine gönderiyor.

‘Kuzuların Sessizliği’ afişinde olduğu gibi.

Mesajların kalıcı hafızaya geçebilmesi için beyindeki diğer bilgilerle, her insanı etkileyebilmesi için de her insanda var olan ortak zihinsel unsurlarla uyuşması gerekiyor.

Bu uyuşmayı sağlayabilmek için her insanda aynı şeyi ifade eden, beynin aşırı tepki verdiği arketipler (ilk sembol) kullanılıyor.

Özellikle iki arketipe beyin, aşırı tepki veriyor:

- Doğum ve ölüm. Diğer her şey, bu iki unsura bağlı. Mesajın içerisinde bu iki arketipi çağrıştıran unsurlar varsa, mesaj hafızaya aktarılıyor.
Örnekler daha çok cinsellik üzerine.

Hatta çizgi filmlerin içeriğinde bile böyle.

Neden?
Cinsellik, üreme içgüdüsü nedeniyle insanlar üzerinde çok güçlü etki yaratıyor.

Tekrar tekrar bakmak istiyorsunuz.

Bu nedenle bilinçaltı mesajlarda, kişileri yönlendirmek için en çok bu tür simgeler, hatırlatmalar tercih ediliyor.
“Asıl tehdit altında olan, çocuklar”
Mesajlar, ne kadar sürede bilinci etkiliyor?
Bilinçaltı mesaj yüklenmiş bir film ya da reklam, bizi hemen davranışa yöneltmiyor.

Bu mesajların en önemli unsuru, tekrar.

Mesajın davranışa dönüşmesi de birçok faktöre bağlı.

Uyaranın özellikleri ve gücü, verildiği ortamın özellikleri, kişinin psikolojik durumu, tekrar aralığı gibi birçok farklı değişken rol oynuyor.
Herkesi aynı şekilde mi etkiliyor?
Bu mesajlarda kullanılan arketipler, (doğum-bebek, ölüm-kurukafa, cinsellik-üreme içgüdüsü vb.) her insanda ortak.

Bu nedenle maruz kalındığında her insanı etkiliyor.

Ama etkisi kişilerin mesajla karşılaşma sıklığına göre değişiyor tabii.

Örneğin saat reklamlarına dikkat edin, tüm saatler ya onu on geçiyordur, ya da ikiye on vardır.

Çünkü onay işareti oluşturur.
Çocuklarda etkisi nasıl oluyor?

Örneklerinizde, çizgi filmlerde birçok cinsellik içeren öğe var.

Ama çocuklar bunu anlamaz ki.
Henüz bilinçli beyinleri yani korteksleri gelişmediği için aslında en fazla çocukları etkiliyor.

Yetişkin beyni için bile hayal ile gerçek arasında ince bir çizgi var; çocukta bu, çok daha ince.

‘Ansal kurgu’ gibi bilinçaltı mesaj tekniklerinin yoğun kullanıldığı anlarda, kendilerini çevrelerine adeta kapatıyorlar.

Anneleri seslendiği zaman bile duymuyorlar.

Bu filmlerde kullanılan cinsel öğeleri, çocuklar ilk seyrettiklerinde anlamlandırmıyor ama büyüdüklerinde, bu bilinçaltı öğenin yüklü olduğu sahnede verilen mesaj neyse, onu çok daha güçlü biçimde kabul ediyorlar.
Müslüman mahallesindeki salyangozlar
Bu tür mesajlarla insanlar, hiç inanmadıkları şeylere de inanmaya başlarlar mı?
Başlarlar; ancak bu, kişinin psikolojik durumuna, mesaja maruz kalma sıklığına, mesajın onda yarattığı etkinlik düzeyine, çevresel faktörlere, bakış açısına göre değişir.

Türkiye’de bir zamanlar ‘kola’yı evine sokmayan, hatta Müslüman mahallesindeki salyangoz olarak nitelendiren aşırı muhafazakârların bile nasıl kolaya alıştığını, şimdi nasıl sofrasının başköşesinde bulundurduğunu, Türk askerinin başına çuval geçirilme hadisesinin olduğu dönemleri araştırırsanız, görürsünüz.

Coca Cola boykot edildiğinde, yerli bir marka kullanılarak, kola içme alışkanlığının azalmaması, hatta muhafazakâr çevrelere de bu içeceğin girmesi sağlandı.
Peki tutum ve düşüncelerdeki farklılaşmayı, kişinin yakınları fark etmez mi?

Sonuçta herkes aynı şeyi izlemiyor.
Sık tekrara dayalı ve yavaş ilerleyen bir süreç.

Fikir değişikliği bir anda olmadığı için diğerleri garipsemiyor.
Bu mesajları anlamanın, fark etmenin, daha önemlisi korunmanın yolu var mı?
Anlamak için değişik teknik yollar var elbette.

Ancak bireysel çaba yetmez.

Devletin önlem alması, denetlemesi gerekiyor.

Her şeyden önce Ulusal Algıyı Koruma Kanununun çıkarılması gerekiyor.

Günümüzde halkların algılarını yönetmek, toprak kazanmaktan önemli.

Bakın, Körfez Savaşı’ndan önce Irak’ta Kur’an yayını yapan bir radyonun verileri incelendi.

Ön plandaki Kur’an sesinin arkasında, klasik alt ses mesaj tekniği ile “Direnmeniz faydasız.

Boşuna savaşmayın” denildiği belirlendi.

Dolayısıyla bu iş, bilinçaltı mesaj ile örtülü reklamı ayırt edemeyen RTÜK’le, reklamcıların kurdukları öz denetim kurullarıyla falan olmaz.

Kanun çıkarılması gerekiyor.
Kitap dolusu örnek
Siz bu konuda araştırma yapmaya nasıl başladınız?
Uzun yıllar gazetecilik yaptım.

Ardından reklam ve halkla ilişkiler sektöründe çalıştım.

Bilinçaltı mesajlardan ilk kez sekiz, dokuz yıl önce yurt dışından gelen yabancı bir reklam ajansının efekt uzmanları söz etti, hatta kullandıkları tekniği bana da gösterdiler.

Çok ilgimi çekti ve algı, algı yanılmaları üzerine çalışmaya başladım.

Şu anda Colorado State Üniversitesi’nde Psikoloji Ana Bilim Dalı Sinirbilim (Neuroscience) alanında bütünleşik doktora yapıyorum.


Bu arada Türkiye’de de İstanbul Gelişim Üniversitesi'nde psikoloji yüksek lisansına başladım.
Bilinçaltı mesajları siz de tespit ettiniz mi?

Nerede (hangi filmde, reklamda, kanalda vd.) ve kimin yararınaydı bunlar?
Destek Yayınları’ndan yeni çıkacak ‘Subliminal İşgal - Sekssellers’ isimli kitabımda bütün bilimsel verileriyle, dünyadan ve Türkiye’den örnekleri anlattım.

Film ya da kanal ismi vermek istemem.

Bu mesajlarla ilgili olarak, psikiyatrist, psikolog ve görsel efekt uzmanlarıyla birlikte çalışıyorum.

Ben de görsel efektleri çok iyi kullanıyorum.

Bu nedenle de yakalayabiliyorum.

                             
EREN BAŞAĞAN / erenb@doganburda.com

https://web.archive.org/web/20130210063150/http://www.tempodergisi.com.tr/haberdetay/57763.aspx


 

9 Ekim 2021 Cumartesi

Anayasa, Kimlik Siyaseti

Anayasa, Kimlik Siyaseti ve Emperyalizm

Yeni anayasa tartışmaları, kimlik ve yurttaşlık tartışmalarıyla birlikte, gündemdeki yerini koruyor.

İktidarın, sayısal olarak da siyasal olarak da yeni anayasa yapacak gücü yok.

Anayasa değişikliği için de muhalefetle uzlaşmak zorunda.

Bu da olası değil.

Toplumun gündeminde ise ne yeni anayasa talebi var ne anayasa değişikliği.

Gündem işsizlik, yoksulluk, pahalılık… 

Kimlik siyasetini savunanlar, siyasal İslamcılar, etnik ayrılıkçılar, numaracı cumhuriyetçiler, genelleyici ve indirgemeci bir tavırla, hem insanları etnik, dinsel, mezhepsel kimlikleriyle tanımlıyor hem de ayrıştırıcı, dışlayıcı, ötekileştirici, ırkçı bir dil kullanıyorlar.

Hele de kendilerine “liberal sol” diyenler, bunu ilericilik sanıyorlar. Faşizme zemin hazırladıklarını bilmiyorlar. Sınıf siyasetini, sınıfsal çelişkiyi duymamışlar.  

Örneğin; HDP’ye oy veren yurttaşlarımızı anlatırken “Kürt seçmen” diyorlar.

Lakin CHP, MHP, İYİ Parti’ye oy verenleri anlatırken “Türk seçmen” demiyorlar.

Dahası, HDP’ye oy verenler arasında etnik olarak Kürt kökenli olmayan yurttaşlar olduğunu bilmedikleri gibi, diğer partilere oy veren yurttaşlar arasında da çok sayıda etnik olarak Kürt kökenli Türk seçmen olduğunu da bilmiyorlar.  

Kaldı ki Türkiye’de anne ve babası farklı etnik kökenlerden gelen, farklı mezhepsel ve dinse inancı olan milyonlar var. Bu yurttaşları nasıl tanımlıyorlar acaba?

Şöyle mi diyorlar?

 “Annesi Kürt, babası Türk seçmen”, “Babası Sünni, annesi Alevi seçmen”, “Annesi Arnavut, babası Çerkez seçmen”, “Babası Boşnak, annesi Gürcü seçmen”…   

İstanbul’da yaşayan Kürt etnik kökenli Türk yurttaşlarının, Diyarbakır’da, Hakkâri’de, Şırnak’ta yaşayanlardan daha çok olduğunu bilmiyorlar mı?

Biliyorlar elbet.

Ama sınıf siyaseti yapmak yerine, kimlik siyaseti yapıyor, ırkçılığı da devrimcilik sanıyorlar.

Bundan yararlanıyor, kullanıyorlar.

Çünkü kimlik siyasetinin hem iktidarda hem muhalefette alıcısı var.

Kimlik siyaseti, ABD ve Avrupa emperyalizminden destek görüyor, fon alıyor.  

EŞİT YURTTAŞLIK DEĞİL, "YURTTAŞLARIN EŞİTLİĞİ"  

Kimlik siyasetini güdenlerin bilmedikleri, bilerek çarpıttıkları, aynı olduğunu sandıkları başka kavramlar da var.

Nasıl ki laiklik ile sekülerlik kavramını bir ve aynı sanıyorlar, yurttaşlık ve eşit yurttaşlığı da birbirine karıştırıyorlar.

Oysa arada büyük fark var.  

Eşit yurttaşlık kısaca şudur: Anayasal yapı içinde, Türk kimliği dışında başka bir kimlik (veya kimlikler) daha tanınsın.

Tanınan ikinci kimlik de Türk kimliği ile eşit olsun.

Anayasal statüye kavuşsun.

Anayasada yer bulsun.

Pratikte şunu öneriyor eşit yurttaşlık diyenler:

 “Sen Türk olarak kal. Ben de Kürt olarak anayasada yanına geleyim. İsterse Çerkez, Arnavut, Boşnak, Kafkas, Çeçen, Laz, Gürcüler de gelsin.” 

Bu yaklaşımı savunanlar, Türklüğü üst kimlik, ortak kimlik, ulus kimlik olarak görmüyorlar.

Türkiye’deki etnik gruplardan biri olarak görüyorlar.

O nedenle Türkçenin tek resmi dil olmasına da karşılar. 

Mustafa Kemal Atatürk’ün ulus tanımını da (Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir), yurttaş tanımını da (Ne mutlu Türküm diyene) reddediyorlar.  

Yurttaşların eşitliği ise anayasa ve yasalar önünde tüm yurttaşların eşit olması anlamına geliyor. Yurttaşlar arasında ırk, din, mezhep, soy, bölge, köken ayrımı yapmıyor.  

ANAYASA VE YURTTAŞLIK  

Eşit yurttaşlık; kimlik siyasetini önceler.

Bölücülüğe zemin hazırlar.  

   Yurttaşların eşitliği ise demokratiktir, halkçıdır, ulusal bütünlüğü ve toplumsal kaynaşmayı savunur.  

Farklı etnik, mezhepsel kimliklere, alt kimliklere saygı duymak, onların dilini, kültürünü, geleneğini özgürce öğrenmesini, konuşmasını, öğretmesini, aktarmasını savunmak, bunu doğal bir hak olarak görmek, kişisel özgürlük kapsamında ele almak başkadır.

 Bunu bir ayrıcalık olarak görmek, grup kimliği kapsamında tanımlamak, siyasallaşmasını savunmak başkadır.  

 Alt kimliklerin, kişisel hak ve hürriyetler kapsamında görülmesine kimse itiraz etmez.

Ama bunların grup kimliği olarak öne çıkarılmasına, siyasallaştırılmasına, ayrıcalık talep etmesine, bölücülük yapmasına izin verilemez.  

Anayasa; yurttaşları esas alır, yurttaşları muhatap alır, yurttaşları tanır.

Sözleşmeyi yurttaşlarla yapar.

Etnik yapılarla, dinsel kümelerle, feodal gruplarla, bölgesel kimliklerle değil.

                           09 Ekim 2021 Cumartesi Barış Doster

https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/baris-doster/anayasa-kimlik-siyaseti-ve-emperyalizm-1875333



 

TÜRKİYE HAYALİ

Hedefteki üniter, laik Cumhuriyet: .   ABD'NİN YENİ TÜRKİYE HAYALİ   . .    Samuel Huntington, “ Medeniyetler Çatışması ” adlı kitab...