4 Eylül 2020 Cuma

ATATÜRK'ÜN İKTİSADİ POLİTİKA ANLAYIŞI


ATATÜRK'ÜN İKTİSADİ POLİTİKA ANLAYIŞI
Ulu önder Atatürk'ün hayatını ayrıntısı ile inceleyenlerin ulaştıkları önemli bir sonuç, Atatürk'ün gençlik yıllarında başlayan ve hayatının son günlerine kadar devam eden öğrenme, en son bilgilere sahip olma arzusu ile yaşama isteğine, engin bir bilgi ve enerji kaynağına sahip çok güçlü bir lider olduğudur.
Atatürk askerlik yanında politika, iktisadî ve sosyal konularla en geniş şekilde ilgilenmiş, geleceğe bakış ufkunu devamlı olarak bilgi ile zenginleştirmiş, yorumları ile genişletmiştir.
Atatürk adeta ülkesinin makûs talihini yenmek için kendisini yetiştirmiş, bir gün kurtaracağı ve yeniden hayata kavuşturacağı ülkesini ve halkını çağdaş medeniyet düzeyine ulaştıracak yolları açmış, sağlam temelleri atmıştır.
Atatürk, yaşadığı dönemde yayınlanmış pek çoğu Fransızca veya İngilizceden Fransızca'ya çevrilmiş ve bir bölümü Türkçe olan iktisat kitaplarını okumuştur.
Atatürk savaş meydanlarında halkının makûs talihini yenmek için ordusunun başında amansız bir mücadele verirken, savaş sonrasının bağımsız Türkiye'sinde uygulanması gereken iktisadi politikayı oluşturmak için özel bir heyet oluşturmuş başına Ziya Gökalp'i geçirmiş ve fırsat buldukça bu uzmanlar kurulunun çalışmalarına katılmıştır.
Atatürk için, iktisadi yapıyı güçlendirme, dengeli ve sürekli bir iktisadi gelişme sağlama daima en önde gelen unsur olmuştur.
Atatürk için iktisadî zafer, en büyük askerî zaferlerden çok daha önemli idi.
Daha 1923 Ocak ayında,
- "Yeni Türkiye Devleti temellerini süngü ile değil, süngünün dahi istinat ettiği iktisadiyatla kuracaktır. Yeni Türkiye Devleti cihangir bir devlet olmayacaktır. Fakat, Yeni Türkiye Devleti iktisadî bir devlet olacaktır" diyordu.
Atatürk bu ifade ile, iktisadî kalkınma sağlanmadıkça, güçlü bir iktisadî yapı kurulmadıkça, asıl savaşın kazanılmamış olacağını vurguluyordu.
- "Bir ulusun doğrudan doğruya hayatı ile ilgili olan, o ulusun iktisadıdır.
Tarihin ve tecrübenin yoğunlaştırdığı bu gerçek biçim ulusal hayatımızda ve ulusal talihimizde tamamen tecelli etmiştir.
Gerçekten Türk tarihi incelenirse, yükseliş, çöküş nedenlerinin iktisat sorunlarından başka bir şey olmadığı derhal anlaşılır.
Tarihimizi dolduran zaferlerin yahut bozgunların tümü iktisat durumumuzla bağlantılı ve ilişkilidir.
Yeni Türkiye'mizi layık olduğu yüksek düzeye ulaştırabilmek için iktisadımıza birinci derecede ve en çok önem vermek zorundayız.
Zamanımız tamamen bir iktisat devrinden başka bir şey değildir".
Dünya tarihini ve ülkelerin başarılarını ve karşılaştıkları güçlükleri çok iyi yorumlayan Atatürk, iktisadi bağımsızlığın temel unsur olduğunun farkındadır ve iktisadî bağımsızlıkla güçlendirilmeyen bir siyasî bağımsızlığın kalıcı olamıyacağını haykırmakta
- "Ben Hakimiyet-i milliyeyi, millî hakimiyet-i iktisadiye olarak anlarım.
Böyle olmazsa hakimiyet-i milliye "serap" olur.
Muhakkak tam bağımsızlığını sağlayabilmek için yegane hakiki kuvvet, en kuvvetli temel iktisadiyattır" demektedir.
         Aslında Atatürk ulusal bağımsızlığın temel dayanağının iktisadî bağımsızlık olduğunu daha önce 1 Mart 1922 de T.B.M.M.'nde yaptığı konuşmada belirtmiş ve
- "Bugünkü savaşımızın hedefi, tam bağımsızlıktır.
Tam bağımsızlık için ise ekonomik bağımsızlığa sahip olmak şarttır.
Maliyesi bağımsızlıktan yoksun bir devletin, diğer bütün uzuvları da bağımsız olamaz"
diyerek, ileride 29 Ekim 1923'de kurulacak Genç Türkiye Cumhuriyeti'nde görev üstlenecek, sorumluluk taşıyacaklara hazırlık yapmaları için hedefi göstermiştir.

      .      ATATÜRKÜN İKTİSADİ POLİTİKA ANLAYIŞI
      .      Prof. Dr. Necdet SERİN A.Ü. Rektörü


         https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/20826



Türkiye'nin Cemaat Tarihi


     Türkiye'nin Cemaat Tarihi
Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi'nden Doç Dr. Cengiz Anık Türkiye'nin cemaat tarihini anlattı.
12.02.2014     NESRİN YILMAZ    İNTERNETHABER-ANKARA

-
Türkiye cemaatlerle ilk ne zaman tanıştı?
- Cemaatler siyasetin içine nasıl dahil oldu?
- Cemaatlerin tamamen ilk olarak bir siyasi partinin içine dahil olması hangi parti dönemine denk gelir?
- Şu an yaşananların sebebi ne?
- Cemaatler siyasi tarihimizden siliniyor mu?

Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi'nden Doç Dr. Cengiz Anık tüm bu soruların yanıtını İnternethaber'e verdi...

İşte, Türkiye'nin cemaatlerle sınavını ilk kez bu kadar açık okuyacağınız röportajımız...


OSMANLI DÖNEMİNDE CEMAATLERİN SİYASİ KAYGISI YOKTU

Cemaatler Türk siyasetine nasıl ve ne zaman girdi?
Cemaatler öteden beri vardır ama Osmanlı döneminde cemaatler, resmi iradenin nüfuz edemediği alanlarda teşekkül etmişti. Osmanlı'nın, kendi topraklarındaki insanları belirli bir ideolojik form içinde yeniden inşa edip, yeniden var etmek gibi bir kaygısı olmamıştır. Osmanlı bir imparatorluktu, kendine göre hedefi vardı, fetih ülküsü üzerine kurulmuş bir imparatorluktu. Dolayısıyla İstanbul dışında yaşayan insanların nasıl yaşadığı ve nasıl yaşaması gerektiğini düzenlemek ile ilgili bir niyeti yoktu. Bundan dolayı, imparatorluğun veya saltanatın birebir muhatap olduğu alanlar dışındaki pek çok hizmeti, başta eğitim, cemaat ya da tarikat diyeceğimiz oluşumlar ifa etti. Hemen her sosyal alanda vakıf vardı, sokaklardaki kuşları beslemek için bile. Hatta hizmetçi azar işitmesin diye kırdığı tabağı tazmin eden vakıf vardı ve bunlar, infakla finanse edilen belirli biçimlerdeki tarikatlardı. Amaçları ahlaklı, dinini bilen, dünyevi hayatını sürdürecek kadar ilim ve irfan bilgisine sahip insan yetiştirmekti. Bunların siyasi hiçbir kaygısı yoktu, imparatorlukla kavgası da.
Kontolü altındaki insanların kendisi gibi düşünmesi amacıyla Osmanlı, son dönemlerine doğru kendi cemaatini oluşturmaya başlıyor. Peki bu tarikatların Türk siyasetine ilk girişi anlamına mı geliyor?

İLK DEFA YAVUZ'DAN SONRA
"Evet, Yavuz’dan sonra, Osmanlı ilk defa, siyasi iradenin amaçlarını bir biçimde dini jargonla vatandaşa anlatsın ve siyasi iradenin icraatlarını meşrulaştırsın diye, bazı tarikatları güdümüne almaya, bazılarını da düşman gibi görmeye başladı. Ne zaman ki, siyasi fermanların yanı sıra, dini açıklamalar yapmak durumunda kalırsınız, işte o zaman siyasi iradenin emrine amade bir dini kuruma ihtiyaç duyarsınız."
Türk siyaseti ilk defa dini söyleme ne zaman ihtiyaç duydu?
"Yavuz'dan sonra, yani dini erk ile siyasi erkin tek elde toplanmasından sonra, siyasi icraatları meşrulaştırmak amacıyla dini açıklamalara ihtiyaç duyulmuştur ve bir bakıma din, siyasetin emrine amade hale gelmiştir."
Sonra hep devam etti mi?

SİYASİ İRADEYE KARŞI İLK MUHALİF CEMAAT BEKTAŞİLERDİR
"Bir süre devam etti ama kendi muhaliflerini de oluşturdu. İlk defa, Osmanlının son dönemlerinde, siyasi iradeye karşı muhalif bir biçimde oluşmuş cemaat, Yeniçeriler arasında da yaygın olan bir tür Bektaşiliktir. İktidarın emrine amade kılamayacağı dini oluşumlar, iktidarın en fazla nüfuz ettiği alanların içinde, yani Yeniçeri ocaklarının içinde teşekkül etmiştir. Tam bu noktada, siyasi iradenin emrinde olan dini gruplar var ve siyasi iradenin emrine amade gibi görünüp de gizli muhalefet eden dini gruplar var diyebiliriz."

OSMANLI DEVLETİ'NİN YIKILMASIYLA CEMAATLER DEJENERE OLDU 
"Cemaatler, Osmanlı'nın yıkılma devrinde inanılmaz dejenere oldular. Aslında, Cumhuriyet kurulduğunda ilk işi olarak tekke ve zaviyelerin kapatılması mantıksız değildir. Bununla birlikte Kurtuluş Savaşına çok ciddi katkıları olan dini cemaatler de vardır. Mustafa Kemal, Erzurum'da, Sivas'ta tarikat liderleriyle toplantılar yapmıştır. İlk meclis zabıtlarında da bir takım dini gruplara atıflar yapılır. Sonraları, milli iradenin dini telkinler altında kalması risk teşkil edebilir endişesiyle, tekkeler ve zaviyeler kapatılır. Milli istibdat dönemi denilen İnönü döneminde, siyasi iradenin dini cemaatlere karşı ciddi bir taarruzu vardır."
Ne zaman cemaatler tekrar canlandı?

CEMAATLER İLK DEFA SİYASİ ALANDA GÜÇ ELDE EDEBİLECEĞİNİ DEMOKRAT PARTİ ZAMANINDA GÖRDÜ 
"Milli istibdat döneminde cemaatler neredeyse devletin en büyük düşmanı olarak tasavvur edildi. Siyasi iradenin karşısındaki bütün güçler dini sıfatlarla tanımlandı. İlk defa, Demokrat Parti'nin bazı cemaatlerle açık açık flört ettiğini biliyoruz. Uzunca bir aradan sonra bazı cemaatler; siyasi irade içinde kimi roller üstlenerek, kimi güç alanları elde ederek, kendi tarikatları lehine bazı sonuçlar elde edebileceklerini ilk defa Demokrat Parti döneminde gördüler. Diyebiliriz ki bazı cemaatler, ilk defa, siyaset üzerinde inanılmaz biçimde tasallutları olabileceğini, Demokrat Parti zamanında öğrendiler."
Bunu öğrenen bütün cemaatler, mesela Nur cemaati bunu görüp harekete geçmedi mi o zaman?

NUR CEMAATİ SİYASET DIŞI OLARAK TANIMLANMIŞTIR

"Hayır geçmedi. Çünkü, Said-i Nursi'nin çok açık telkinleri vardır. Kesinlikle siyaset dışı ve siyaset üstü bir pozisyonlarının olduğunun altını ısrarlı bir biçimde çizmiştir. Said-i Nursi, Nur Cemaati'ni, siyasetin içine sokmamak için çok ısrarlı bir tavır sergilemiştir. Bu yüzden Nur Cemaati'nin bazı kollarının daha sonraları, şu veya bu biçimde herhangi bir siyasi parti ile rahat irtibat kurabilmesinin nedeni budur. Çünkü ‘bizim parti’ diye belirli bir siyasal organizasyona hiçbir zaman kendilerini müntesip görmemişlerdir. Nur Cemaati geleneğinin içinde, paradoksal bir biçimde, "A Partisi ile de stratejik işbirliğim olabilir. B partisi ile de C ile de" diye düşünüp, belirli bir siyasi partinin mensubu asla olmamışlardır. Çünkü siyasetin müridi değillerdir.
Siyasetin içine belirli bir amaç için girmişler, orada belirli bir takiyye yapmışlar, gerektiğinde gidip bir başka partinin içinde bir başka takiyye biçimiyle, o partinin içinde güç elde edebilmişlerdir. Bunun temeli aslında şaşırtıcı biçimde, Said-i Nursi'nin kendi cemaatini siyaset dışı bir oluşum olarak kurmasından kaynaklanır."
Her partiye yerleşmeleri "paralel yapı" olarak da algılanamaz mı?

SAİD-İ NURSİ'NİN TELKİNLERİ CEMAATLERİN DEVLET İÇİNDE GÜÇLENMESİNİ SAĞLAMIŞTIR
Böyle düşünen bir Cemaat müridi her partide rahatlıkla çalşabilir. Bu takiyye anlayışı, yani, "Ben her siyasi partinin içine gizlice adam sokabilirim" anlayışı, "paralel yapı" suçlamasına muhatap oluşumların meşruiyetini İLK DEFA bu şekilde sağlamıştır. Yani, "Benim her siyasi partide adamlarım olabilir, ben siyasetin dışında bir varlığım, dolayısıyla siyaseti kendi amaçlarım doğrultusunda etkileyebilmem için her siyasi parti içinde görev alabilirim. Orada da bunu dile getirmem, takiyye yaparım" inancının, meşrulaştırmalarının temeli, Nur Cemaati'nin siyaset dışı bir oluşum olarak tasarlanmasında yatar. Kısacası paradoksal bir biçimde, Said-i Nursin'in "siyaset dışı olma" telkini, bazı cemaatlerin devlet içinde güç sahibi olması için uygun bir imkan sağlamıştır."
Dindar derin devlet var mıdır?

DİNDAR DERİN DEVLET VARDIR 
"Evet vardır. Abdülhamit zamanında Teşkilat-ı Mahsusa denen oluşum bizzat iç politikada devlete karşı oluşabilecek bütün hareketleri, vaziyet alışları anlamak, bilmek ve denetim altına alabilmek için kurulmuş bir örgüttür. Kuşkusuz ki bu oluşuma karşı (örneğin ittihat terakki gibi siyasi oluşumlar eli ile) çok berbat, yani provakasyonlar yapan, cinayetler işleyen derin devletler, devlet içinde oluşturulmuştur
İlk kez bir cemaat bir partinin içine tam kadro ne zaman dahil oldu?

 İLK DEFA TOPYEKÜN SİYASİ PARTİYE ANAP'TA DAHİL OLDULAR
"Cemaatler 1960'lardan itibaren ne Milli Nizam Partisi ne de diğer partilere tamamen entegre olmuştur. Belirli bir siyasi partinin içinde bir-iki milletvekili olarak bulunmuşlardır. Fakat hiçbir cemaatin, bir siyasi partinin içinde topyekün yer almak gibi bir amacı olmamıştır. Dolayısıyla belirli bir siyasi partinin içinde topyekün yer alıp, devleti ve milleti "benim inançlarıma inkılap ettireyim" gibi dertleri de olmamıştır. 80'lerde Turgut Özal'la birlikte belirli bir tarikat, devletin tarikatı olmak gibi bir fırsatı yakalamıştır. O dönemdeki, İran’a karşı ılımlı islam projesi, çok uygun imkan yaratmıştır. Yani ilk defa bir cemaat topyekün biçimde bir siyasi partinin içine girmiştir ve Anavatan Partisi'nin pek çok kararında pek çok faaliyetinde bire bir etkili olmuştur. Yine İlk defa bir cemaatin birden fazla bakanı olmuştur kabinede. Siyasi irade içinde bir siyasi partinin rotasında etkili olabilecek bir biçimde bir cemaatin gücünü biz Anavatan Partisi'nde gördük."
O cemaat ANAP'la kopuş yaşadı mı ya da bir cemaat şimdiye kadar, içine dahil olduğu siyasi partiye düşman olmuş muydu?

İLK CEMAAT SİYASET KAVGASI ERBAKAN ZAMANINDADIR


"Hayır, hiç olmamıştı. Sadece Erbakan zamanında bir hocayla partinin arası bozuldu. İlk siyasi iradeyle cemaatin kavgası Erbakan zamanındadır. Burada dikkat edilmesi gerekir, Demirel'le değil, Türkeş'le değil, Ecevit'le değil, Özal'la değil, çok dindar bir siyasi liderle bir cemaat liderinin kavgasıdır. Pek çok başka sebep vardır ama cemaat liderinin Erbakan'a söylediği "Bavul bavul paraları nerede yedin" sözüdür."
Peki gelelim bugüne... Paralel devlet kurmakla suçlanan cemaatle, AK Parti nasıl buluştu ve neden ayrıştılar?

CEMAAT İÇİN AK PARTİ UYGUN KARAKTERDİ


1980'lerden itibaren İslam coğrafyası üzerinde ılımlı islam projesinin realize edilebilmesi için bazı kurumsal değişikliklere ihtiyaç vardı (Katı olan her şey buharlaşmalı, İdeolojilerin sonu gelmeli ve küresel olarak her yerde serbest Pazar olmalıydı). Bunun için Türkiye model ülkeydi. Dolayısıyla Türkiye'nin dindar jargon kullanan, herkesin önünde namazını kılabilen, başörtüsü ile her yerde bulunabilen ve batı dünyasının dindar insanlara karşı asla bir tavrının olmadığını kanıtlayabilecek bir siyasal oluşuma ihtiyaç vardı. Sivil dini bir organizasyon, akıncılar ya da keşif bölükleri gibi, bir taraftan az gelişmiş ülkelerde İngilizce eğitim veren okullar açmalıydı. Diğer taraftan da siyaseten bunu dillendirecek bir siyasi organizayon olmalıydı. ANAP tam olarak bu ihtiyaca cevap veremedi ama AK Parti bu organizasyon açısından uygun bir karakter arz ediyordu.
Yani, birbirlerine ihtiyaçları vardı, buluştular, ne oldu da ayrıldılar?

 İLK DEFA BU KADAR GÜÇLÜ BİR CEMAAT
"Paralel yapı" diye suçlanan yapı, kendi işlev alanı içinde, uluslararası düzeyde müslümanların hizmet aşığı insanlar olduğunu gösterecekti. Siyasi parti ise demokrasi ile islamın nasıl uzlaştığını ve muhafazakar demokrasinin demokratik kurumlarla islami düşüncenin ne kadar mükemmel bir sentez oluşturduğunu gösterecekti. Bu iki yapı bir bütünleşme meydana getirdi ve çok uygun koşullarda birliktelik oluşturdular. İlk defa, dini bir cemaat, topyekün biçimde, bir siyasi partinin içine bütün güçleriyle entegre oldu. Özal döneminden farkı şudur; AKP ile iş tutan cemaat, dış bağlantılarıyla değerlendirildiğinde çok güçlüdür. Özal döneminde Anavatan partisine giren cemaatin bu kadar gücü yoktu. Bu sefer ki cemaat, entegre olduğu siyasi partinin tosladığı noktalarda (kapatılma gibi) devreye girip, onun önünü açacak kadar güçlü bir cemaat idi."
Neden gözden çıkardı AK Parti bu gücü?

ERGENEKON'UN BOŞALTTIĞI YERİ PARALEL YAPIYLA DOLDURDU


2000'lerin ortalarından itibaren yol ayrımları hep oldu. Fakat birbirlerinin karşılarına dikilmemeleri için haklı gerekçeleri vardı. Siyasi iradenin içinde Ergenekon dediğimiz bir devlet içi yapılanma vardı, bunun tasfiye edilmesi gerekiyordu. Devletin içinde onlar kadar güçlü olması gereken bir başka yapının devreye sokulması gerekiyordu. Dolayısıyla siyasi irade, Ergenekon'un boşalttığı bu alanı paralel yapıyla doldurdu. Bu aralıkta çok da birbirlerinden haz etmemelerine rağmen, şartlar bunları stratejik işbirliğine zorladı. Ergenekon tasfiye edilince cemaat siyasi partiye "siyasi varlık olarak benim sayemde varsın, ben olmasam seni sinek gibi ezeceklerdi" anlamında tazizler talep eden tavır içinde oldu.

AK PARTİ HER YERDE CEMAATE TOSLADI 
AK Parti, referandumdan sonra kendini çok güçlü hissetmeye başladı ve siyaseten hakim olması gereken bütün alanlara, bütün devlet gücüyle sirayet etmeye çalıştı ve işte o zaman inanılmaz bir biçimde, özellikle bürokraside, cemaate tosladı. Kriz de o zaman başladı. En son seçimde de cemaat, belirli bir milletvekili kontenjanı istedi ama parti buna izin vermeyince bu siyasi partinin varlığını cemaat tehdit olarak algılamaya başladı."
Nasıl biter bu savaş?

TAYYİP ERDOĞAN MUTLAKA CUMHURBAŞKANI OLMALI 
Bence Tayyip Erdoğan bir biçimde Cumhurbaşkanı olmalı. Bu süreç, bunu gerektiriyor. Tayyip Erdoğan'ın önce kendisini ıslah etmesi gerekiyor, yani bir devlet adamı böyle mahalle kabadayısı gibi konuşamaz. Bir siyasi partinin genel başkanı kimliğinden, devlet adamı kimliğine inkılap etmeli. Türkiye cumhuriyeti Devleti'nin aldığı mesafenin tehlikeye girmemesi için, kargaşaya ve karışıklığa meydan verilmemesi için Tayyip Erdoğan seçilmiş bir Cumhurbaşkanı olmalı ama AK Parti'nin yerine de mutlaka ama mutlaka, merkezde bir siyasi parti oluşmalı. Bu, bizim demokrasimiz açısından çok gerekli. Bunu, AK Parti'nin içinden, CHP ve MHP’nin içinden bir grup ve başkalarıyla birlikte bir araya gelip muhakkak gerçekleştirmelidir. Tayyip Erdoğan'ın arka bahçesi gibi göremeyeceği bir siyasi iktidar şimdiden oluşmalıdır. Aslında bana göre önümüzdeki yerel seçimler tam da bunun için laboratuvar işlevi görecektir"
Ne olur bundan sonra, daha çok şaşıracağımız şeylerle mi karşılaşacağız?

HIRSIZLIK OLDUĞUNU HERKES BİLİYOR
"İki taraf da yalama oldu. Cemaat ne kadar hırsızlık var derse desin, AK Parti'nin lehinde kanaat sahibi olanların düşüncelerini belli ki değiştiremiyor. Bir hırsızlık var mı, evet var, bunu herkes biliyor mu, evet biliyor. Kamuoyunun hırsızlığı hazmetmesinin nedeni bence şu; devlet, milletin çıkarları doğrultusunda resmi olmayan bazı işbirliklerine girmiş. Vatandaş kendi kendine "bu kötü bir şey mi?" diye soruyor ve "hayır" diyor.

CEMAAT ELİNE YÜZÜNE BULAŞTIRDI 
Cemaat de burada kendine bir rol biçti "bu işi ben çözerim" dedi, işin içine girdi ve eline yüzüne bulaştırdı. Böyle olunca da kendisinin de kontrol edemeyeceği bir cephenin içinde buldu kendisini ve tahrip olmaya başladı. Dış dünyada onu gaza getiren güçler, kendilerine de zarar vereceği gerekçesiyle, artık cemaatin yanında yer almamaya başladılar.
Cemaat kaybetti ama peki AK Parti kazandı mı, ya da kazanacak mı?

TÜRKİYE KAYBETTİ


Hayır bu savaşın kazananı olmadı. Ama kaybedeni çok açık. Hepimiz, yani Türkiye kaybetti. En kötüsü de şu: Hasımlarımıza yumuşak karnımızı gösterdik
Cemaat bu “savaşta” kaybettiyse bundan sonraki varlığı için ne söylenebilir?

CEMAAT DAHA AZ MEVZİYLE YETİNMEK ZORUNDA KALIR

Cemaat silinmez, bence Hizmet hareketi varlığını aynen korur. Bürokraside bir tasfiye yaşanmaz. Merkez valiliği gibi varlığını korur ama devlette çok daha az mevzi ile yetinmek zorunda kalır. Onun çıkardığı ders de şudur:
- Türkiye Cumhuriyeti devleti kolaylıkla avlanıp şişe gerilecek bıldırcın asla değildir.

https://www.internethaber.com/iste-turkiyenin-cemaat-tarihi-mutlaka-okuyun-641237h.htm



Siyaset Tarikat İlişkisi

Siyaset Tarikat İlişkisi 

___    NTV’de  10 Şub 2007 ___

Tarikat lideri Esat Coşan’ın ölümüyle yeniden gündeme gelen tarikat-siyaset ilişkisi, dün akşam NTV’de Oğuz Haksever’in yönettiği tartışma programında ele alındı.

Programa katılan uzmanlar, özellikle 1950’lerden bu yana tarikatlarla siyasetin iç içe girdiğinin altını çizdi. Esat Coşan’ın Bakanlar Kurulu kararıyla Süleymaniye Camii haziresine defnedilmek istenmesine dikkat çeken katılımcılar, siyasetin tarikatları kullanmaması gerektiği görüşünde birleşti.

Trafik kazası sonucu Avustralya’da yaşamını yitiren Nakşibendi Tarikatı’na bağlı İskenderpaşa Cemaati lideri Esat Coşan’ın cenazesinin Süleymaniye Camii haziresine defnedilmek istenmesi üzerine gündeme gelen tarikat-siyaset ilişkisi, dün akşam NTV’de Oğuz Haksever’in yönettiği tartışmada ele alındı.

İzleyicilerin e-posta aracılığıyla gönderdikleri sorularıyla yön verdiği ve yaklaşık 3 saat süren “Tarikat-Siyaset İlişkisi” başlıklı tartışmaya; NTV Siyaset Danışmanı Ruşen Çakır, NTV Strateji ve Savunma Danışmanı emekli Koramiral Atilla Kıyat, Radikal Gazetesi yazarı Tarhan Erdem, Bilgi Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. İlter Turan, Sosyolog Prof. Dr. Nur Vergin ve politika sosyoloğu Gürbüz Evren ve Demokrat Parti Genel Başkanı Korkut Özal katıldı.

SİYASETİN DİNE BAKIŞI DEĞİŞMELİ
       Programda, tarikatları yasaklamanın sorunu çözmediğinin altı çizilerek, siyasetin dine bakışının sorgulanması gerektiği vurgulandı. Türk siyasetinin 1950’lerden bu yana dini siyasete alet ederek oya dönüştürme çabası olduğuna dikkat çeken katılımcılar, buna rağmen seçmenlerin siyasal İslama prim vermediğini belirtti.
     
ÇAKIR: DEVLET TARİKATLARI KULLANDI
       Siyasal İslam üzerine araştırmalarıyla tanınan gazeteci-yazar Ruşan Çakır, tarikatların çok köklü yapıları olduğunu belirterek, Türkiye’de önde gelen bazı tarikatların dünyada yansımaları olduğunu söyledi. Tarikatların Cumhuriyet’ten sonra da varlığını sürdürdüğünü kaydeden Çakır, devletin bazı dönemlerde tarikatları kullandığını söyledi. Çakır, şunları söyledi:
        “En önemlisi Nakşibendiler. Bir ekol oluşturdular. İkincisi Kadiricilik. Cerrahilik var, Mevlevilik var, Menzil Cemaati var. Yoksulların tarikatı. İsmail Ağa tarikatı esnafa hitap eder. Işıkçılık olarak adlandırılan bir başka Nakşibendi kolu var. Nurculuk da kendi içinde bir çok kola ayrılmış durumda. Zehra Vakfı, Güneydoğu kökenli bir Nurcu hareketi. Süleymancılık, Rufaicilik var. Tarikatlar gizli kapaklı Masonik teşkilatlar gibi algılanıyor. Devlet kimi zaman hoşgörü gösteriyor, kimi zaman baskı uyguluyor. Kimi zaman birini diğerine tercih ediyor.
       Siyasetçilerin dini kullandığının altını çizen Çakır, “İki tarafın da birbirine karşı bir pozisyonu var. İki taraf da az verip çok almaya çalışıyor. Genellikle tarikatlar suçlanagelmiştir. Bence asıl sorgulanması gereken siyasetçinin dine bakışıdır” diye konuştu.
     
“ÖNCELİKLİ HEDEF, BU TOPLUMUN İÇİNDE YAŞAYAN BİREYLER OLDUĞUMUZU KARŞILIKLI OLARAK KABUL ETMEKTİR”
       Esat Coşan’ın adının, ölümünden önce çok az bir kesim tarafından bilindiğini belirten Çakır, şöyle konuştu:
       “Halbuki kendisi Türkiye’nin en eski dini gruplarından birinin lideridir. Adını da koyalım şeyhtir. Bunun nedeni, birincisi, kendisi gizliyordu, çok öne çıkmak istemiyordu. İkincisi de toplumun ona karşı olan kesimleri de onu ihmal ediyordu, görmezden geliyordu. Ama sonuçta bir bakıyoruz bu cenaze olayında gördüğümüz gibi, hepimiz aynı toplumda yaşıyoruz. Yani Esat Coşan’ın kendisini gizlemesi de, ya da karşıtlarının bu ismi gizlemesi de mesela bir ölüm olayıyla beraber ortadan kalktı. Demek ki burada yapılması gereken bence çok kapsamlı bir şekilde herkesin, öncelikle bu toplumun içinde yaşayan bireyler olduğunu karşılıklı olarak kabul etmesidir. Herkesin -bunu illa ki bir dialog, hoşgörü gibi adlandırmaya gerek yok- en azından birbirimizin varlığını cenazeden cenazeye hatırlamaması gerekiyor.”
     
ERDEM: SEÇMENLER PRİM VERMEDİ
      Radikal Gazetesi yazarı Tarhan Erdem de, tüm siyasi partilerin tarikatlardan oy istediğini, ancak buna rağmen seçmenlerin oylarını dini nedenlerle değil, daha çok ekonomik ve diğer toplumsal ihtiyaçlarını göz önünde bulundurarak kullandıklarını söyledi. Erdem, şöyle devam etti:
       “Her tarikata her parti gitmiştir. Ve buna rağmen şuanda bizim beceremediğimiz bir şey yoktur demokrasi bakımından. Demokrasi netice etibarıyla İslamcılık cereyanının 1980 sonrasındaki mümessilleri (temsilcileri), tarihe gitmeyelim, 80 sonrasındaki mümessillerinin alabildiği, konjonktürel aldığı oyları bir tarafa koyarsanız, en fazla yüzde 15’tir, 12’dir aslında.
       Yani siyasete doğrudan doğruya katılmak isteyen, katılan bir öğreti, İslam dini, bu öğretiye rağmen, siyasete katılma isteğini, dünyayı düzenleme amacına ve kararına rağmen, Türkiye, Türk seçmeni, okuma yazması bu seviyede olan, eğitimi bu seviyede olan Türk seçmeni büyük ölçüde prim vermemiştir. Bütün seçimlerde bence etkin olan dini tercihler değildir. Daha çok ekonomik ve diğer toplumsal ihtiyaçlardır. Bu ihtiyaçlara göre oy verilmiştir. Dolayısıyla Türk toplumu şuanda İslam dininin veya tarikatların isteklerine netice itibarıyla boyun eğmemiştir.”
     
ÖZAL: TARİKATLARIN İYİSİ DE VAR
       Geçtiğimiz günlerde yaptığı açıklamada sarf ettiği, “Ben de, kardeşim Turgut Özal da, Esat Coşan’ın müretleriydik” sözleriyle dikkat çeken Demokrat Parti Genel Başkanı Korkut Özal, tarikatların Hz. Muhammet’ten bu yana faaliyet gösterdiğini belirterek, “Tarikat çok, bunların iyisi de var, kötüsü var” dedi. Cemaatlerle tarikatların ayrı tutulması gerektiğini savunan Özal, şöyle devam etti:
       “Aczimendilik diye bir tarikat var, bir de Nakşilik diye bir tarikat var. Bunların ikisi aynı kaba konulamaz. Apayrı şeyler. Aczimendilik’in kökü yok, bir yere bağlantısı yok. Yani onun için yanlış oluyor. Tarikat, yüksek ahlak sahibi insanı yetiştirmeyi amaçlar, usta çırak ilişkisi içinde... Tarikate girmenin amacı daha iyi bir müslüman olmaktır. O insanlar çok özel insanlardır.”
     
KIYAT: ÇOK PARTİLİ DÜZENE GEÇTİKTEN SONRA SİYASETÇİLER DİNİ KULLANDI
       İslam dininde ruhbanlık sınıfının olmadığının altını çizen emekli Oramiral Atilla Kıyat ise, “Din kimsenin tekelinde değildir. Toplumu laik ve Müslüman gibi ikiye bölmemeye çalışırken, iyi Müslüman az iyi Müslüman gibi bir ayrım yapmamak gerekir” diye konuştu. Atatürk’ün “Hayatta En Hakiki Mürşit İlimdir” sözüne atıfta bulunan Kıyat, şöyle devam etti:
       “Atatürk hep dini kullananlara dikkat çekti. Anzavur isyanları, Hilafet ordusu, bölgesel isyanlar… Çerkez Ethem ve Yeşil Ordu, Şeyh Sait İsyani, Kubilay olayı. Bunların hepsini Atatürk gördü. En önemli tarikatın medeniyet olduğu keşke savunup yaşatabilseydik. Onun ölümüne kadar bu değer yaşadı. Fakat çok partili düzene geçtikten sonra dünyanın her yerinde olduğu parti yöneticileri dini kullandılar.

       CHP 7. kurultayında laikliğin biraz yumuşatılması gerektiği konuşmalarına sahne oldu. Demokrat Parti döneminde 14 Mayıs zaferinden sonra ezanı Arapça’ya döndürme icraatı başladı. Tarikatlar için Türkiye’de bir cennet ortamı yaratılmış oldu. Said-i Nursi, fikirlerini rahatça yayabildi. DP de din oylarını istismar ederek ilerledi. Çok partili düzene geçtikten sonra dini kaçınılmaz olarak kullanmaya kalkanlar bugünü göremediler.”
     
ECEVİT’E ELEŞTİRİ
       Atilla Kıyat; Başbakan Bülent Ecevit’in, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in, tarikat lideri Esat Coşan’ın Süleymaniye’ye defnini öngören kararnameyi geri göndermesinin ardından yaptığı açıklamayı da eleştirdi. Ecevit’in, daha önce benzer definlerin yapıldığını ortaya koyarak “Bu yolu ben açmadım, bu yol açılmıştı” şeklindeki sözlerine tepki gösteren Kıyat, “Bu mantıkla yolsuzlukları da ben başlatmadım diyebilir” diye konuştu.
     
EVREN: TARİKATLAR AMAÇLARINDAN SAPTI
       Politika sosyoloğu Gürbüz Evren ise; tarikatların, ortaya çıktıkları zamandan bugüne dek bir değişime uğradıklarını, kaynaktaki amaçlarından çok büyük bir oranda saptıklarını söyledi.

       İlk zamanlarda tarikatların amacının, “himmetli insan yetiştirmek, İslam’ın erdemli insanını ortaya çıkarmak ve ibadetin iyisini gösterebilmek” olduğunu ifade eden Evren, Osmanlıların topluma müdahale edebilmek amacıyla tarikatları kullandığını söyledi. Cumhuriyet döneminde de bazı tarikatların kullanıldığını söyleyen Evren, özetle şunları söyledi:
     
“TARİKATLAR ŞEFFAF OLMALI”
       “Tarikatların yapısını beğensek de beğenmesek de, hoşumuza gitse de gitmese de çok büyük toplumsal bir gerçek olarak, çok ağır bir gerçek olarak önümüzde duruyor. Önce onun ne olduğunu anlamamız gerekiyor. Ama biz anlarken yani toplumdaki insanlar, bunu anlarken; her şeyden önce tarikatlara düşen de bir görev var: Şeffaflık ilkesi. Yani saydam olmak zorundalar. Dışarıya bir fazla bilgi akışı sağlamak zorundalar. O kapalı kutu olma özelliklerini bir kenara bırakmaları lazım.”
       Türkiye’deki nüfusun yaklaşık yüzde 40’ının köylü olduğunu, büyük kentlerin varoşlarında yaşayan yüzde 25’lik bir kitlenin de gizli bir köylülük yaşadıklarını anımsatan Evren, şöyle devam etti:
     
“TARİKATLARIN YOĞUN OLARAK ÇALIŞACAKLARI BİR TARLA: VAROŞLAR”
       “Yani bu insanlar metropollerdeki birtakım olanaklardan yararlanamayarak, sıkıntı içerisinde ve yalnızca tarikatlar değil başka radikal söylemlere de aynı şekilde meyil edebiliyorlar. Ama, o Türkiye’nin hızlı kentleşememesi, o kentleşememeden kaynaklanan sorunlar sonrasında bu insanlar hangi toplum içerisinden geliyorlar? Feodal bir toplum içerisinde geliyorlar. Feodal toplumda iki tane önemli unsur var. Nedir etkili olan, hakim olan unsur? Bir tanesi ağalık, bir tanesi din. Ağalık baktığımız zaman geldiği yerde, yani o tarımsal toplumda, kırsal kesimde ağalığı bırakıyor. Ama kente geldiği zaman, kentte din öğesi yine ağır basıyor. Ta ki o kentleşme tamamlanıncaya kadar. Din ögesi ağır basarken de bir yerde bakıyorsunuz yine şeyhlerin, tarikatların çok yoğun olarak çalışabilecekleri bir tarla ortaya çıkmış oluyor. Ve bununla birlikte bunun sonucunda ben doğal olarak İslam’ın da siyasallaşmasından dolayı, yani bir siyasal İslam’ın ortaya çıkmasıyla birlikte tarikatlar da bu siyasal İslam’ın ister istemez, ya da dinlere ki tabi bilinmeyerek kullanıldıkları, onlara hizmet eden ögeler haline geliyorlar.”
     
VERGİN: TÜM TOPLUMLARDA DİN KULLANILMAK İSTENDİ
       Sosyolog Prof. Dr. Nur Vergin de, tarikatların sosyal boyutları olduğunu belirterek, “Başlangıç noktası itibariyle ve sonuç itibariyle tarikatların tabii ki bir de siyasal boyutu da var. Bu da çok normal bir şey” dedi. Din ve siyasetin sadece İslam toplumunda değil, diğer toplumlarda da iç içe olduğunu savunan Prof. Vergin, şöyle devam etti:
       “Bundan epey yıl önce Karadeniz Ereğlisi bölgesinde bir köy araştırması yapmış bulunuyorum. Söz konusu bölgede, yani demirçelik fabrikası kurulmadan önce olmayan Nakşibendilik orada yeşermeye başlamış. Ve bu tabi tamamen sosyolojik. Neden olmuş? Çünkü birden bire ‘insancıkların’ hayatları alabora olmuş. Şimdi yeni bir uyum sağlamak için, adaptasyon sağlamak için insanlar hangi olaylara başvuruyorlar ayakta durabilmek için? En iyi bildikleir dili kullanıyorlar. En iyi bildikleri dil de dinin dili. Şimdi bu siyasetle ilgili mi, sosyolojik kökeni nedir? Sonuçları siyasi midir? Tabii ki öyledir...
 Bakınız, Fuat Köprülü’nün ‘kolonizatör dervişler’ diye birçok ünlü makalesi vardır. Şimdi bizim Anadolu’yu Türkleştiren, kolonisi eden kimlerdir? Dervişlerdir, yani birtakım tarikat mensupları. Tabii ki bunlar toplumsal dokuyla, siyasetle iç içe. Evet, Osmanlı devleti, tarikatları kullanmıştır ve Cumhuriyet Devleti de kısmen bu işbirliğine gitmeye devam etmektedir. Bütün dünyada bütün devletler, ben devletim diyen devletler, her zaman dini kullanmaya çalışmışlardır. Yani bunu şey önermiştir. ‘Bir zahmet lütfen dindar gibi gözükür müsünüz?’ demiştir prensine. Bunu İngiltere yapmıştır...”

TURAN: ATATÜRK’ÜN AMACI, ÖZGÜR DÜŞÜNCEYE ELVERİŞLİ BİR ORTAM YARATMAKTI
       Prof. Dr. İlter Turan da, Türkiye’nin laiklik tarihini, Osmanlı döneminden miras alınan süreçle birlikte değerlendirerek şöyle aktardı:
“Türkiye’de Atatürk laikleşme devrimlerini gerçekleştirdiği zaman, hangi siyasi ihtiyaçlar içerisinde bulunuyorduk ve hangi siyasi miras üzerine bu inşaa edildi? Buna bakmamız lazım. Birincisi, Osmanlı’nın son dönemindeki çağdaşlaşma hareketlerinin ortaya çıkardığı laik bir aydın tipine karşı, özellikle Abdülhamit’ten başlayarak bir siyasi meşruiyetini din kanalıyla güçlendirmek için bir girişim var. Yani Abdülhamit bir anlamda bu çağdaş işte mekteplilerin laik belki de hükümdar tanımaz, hükümdarın iradesini tanımaz havasına karşı bir mistik dinci grupları teşvik etmiştir. Şimdi bunun çözülmesi gerekiyordu, bir.

       İkincisi; biz bir imparatorluktan, o imparatorluk içerisinde kendisini bir millet olarak görme alışkanlığını kazanmamış, ümmet olarak gören bir şeyden bir millet yaratma ihtiyacıyla karşı karşıyayız. Ve millet yaratma da hani dini unsurların bir süre için arka plana atılması, ulusal nitelikteki unsurların da ön plana çıkarılmasıyla gerçekleştirilebiliyor. Dolayısıyla Atatürk derinliğini bu şekilde anlamlandırmak lazım.
       Ve yani Atatürk’ün yapmaya çalıştığı neydi dediğiniz zaman, dini ortadan kaldırmak değil, özgür düşünceye elverişli bir ortam yaratmak. O ortam geliştikçe zaten tabi olarak yani dine karşı özel bir mücadele vermek ihtiyacı da ortadan kalkıyor. Tabii ki dünyanın her yerinde olduğu ölçüde fakat belki kendi ülkemizde daha da fazla, hani dini hareketleri kendi amaçları için kullananlar olabiliyor. Bunlar son derece laik siyasetçiler de olabiliyor. Yani bu ve burda belki tarikatlardan çok bunu acaba kendi siyasi ihtiyaçlarım için kullanabilir miyim diye düşünen siyasetçiler de...

http://arsiv.ntv.com.tr/news/62972.asp


Cemaatler ve Siyaset


Cemaatler ve siyaset

10.06.2018 
Aydın Tonga

Cemaatlerin çoğu demokrasiye inanmadıkları halde neden bir siyasi partiye üstelikte aleni biçimde destek veriyorlar? Çünkü cemaatler gelinen noktada yalnızca “dini endişelerle” hareket etmiyorlar. Onlar artık kimi ticari sektörlerin önemli bileşenleri arasında gelmekte. Dolayısıyla “kurumların” geleceklerini düşünmek zorundalar

24 Haziran seçimlerine giderken cemaatler de oylarının rengini belli etmeye başladı. Öyle ki Menzil ve Erenköy cemaatinden sonra Yahyalı ve İsmailağa cemaati de seçimlerde AKP’yi destekleyeceklerini açıkladılar. Cemaatlerin dünden bugüne siyasi partilerle kurduğu ilişkileri hatırladığımızda sürpriz bir sonuç değildi bu. Dahası önümüzdeki günlerde bu listeye yenileri de eklenebilir ki, bu vesileyle ifade etmiş olalım.
Yukarıda isimlerini zikrettiğimiz dini grupların demokrasi ve cumhuriyete yaklaşımlarının hiç de olumlu olmadığını hatta kimilerinin demokrasiyi “küfür” olarak tanımladığını biliyoruz. Misal şu sözler İsmailağa cemaatinin önde gelen isimlerinden Cübbeli Ahmet’e ait: “Demokrasi çok tehlikeli bir laf Allah muhafaza! Ne Demokrasisi, biz Şeriatçıyız.

Demokrasi demek... Ben Allah’ın işine karışırım demek. Demokrasi lafı kadar tehlikeli bir laf yok. Din yönetime karışmaz demek Allah karışmaz demek. Sen nasıl dersin Allah karışamaz. Kafir olursun. Din karışacak. Allah’ım Kur’ani nizam nasip eyle, İslami düzen nasip eyle” İfade ettiğimiz üzere malum yapıların birçoğu demokrasiden hiçte hazzetmemektedir. Hal böyle iken cemaatlerin bir siyasi partiye destek vermek üzere sıraya girmelerini nasıl açıklamalı peki?

Sorunun yanıtına birazdan geleceğiz. Lakin ona geçmeden önce şunu ifade edelim ki, Türkiye sağı dünden bugüne neredeyse bir tarikatlar-cemaatler koalisyonu olarak var olmuştur. Öyle ki Demokrat Parti, Adalet Partisi, Milli Nizam, Milli Selamet Partileri ile Refah, Anavatan, Doğru Yol, MHP ve nihai olarak AKP bu koalisyonun temsilci partileri olarak siyasi arenada yerlerini almışlardır. Bu bağlamda Necmettin Erbakan, Korkut Özal, Turgut Özal, Yusuf Bozkurt Özal, Hüsnü Doğan, Mehmet Keçeciler, Vehbi Dinçerler, Nevzat Yalçıntaş, Eymen Topbaş, Ahmet Denizolgun, Göksal Küçükali, Tahir Büyükkörükçü, Lütfü Doğan, Oğuzhan Asiltürk, Muhsin Yazıcıoğlu, Ökkeş Şendiller gibi isimler muhtelif cemaatlerle ilişkilendirilmiştir hep. Şimdilerde ise Taner Yıldız, Recep Akdağ, Ali Babacan, Abdulkadir Aksu, Hilmi Güler ve hatta Binali Yıldırım ile Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da cemaat kökenli olduğu haberlerine rastlamaktayız. Dolayısıyla dini cemaatlerin siyaset içerisindeki varlıkları bilinenin aksine oldukça ileri düzeydedir.

Şimdi gelelim yukarıda sorduğumuz soruya. Ne demiştik; cemaatlerin çoğu demokrasiye inanmadıkları halde neden bir siyasi partiye üstelikte aleni biçimde destek veriyorlar? Çünkü cemaatler gelinen noktada yalnızca “dini endişelerle” hareket etmiyorlar. Onlar artık kimi ticari sektörlerin önemli bileşenleri arasında gelmekte. Dolayısıyla “kurumların” geleceklerini düşünmek zorundalar. Sahip oldukları ekonomik, siyasi ve nüfuz gücü bunu zorunlu kılıyor. Zira o gücün kalıcılaşması, şirketleşen cemaatlerinin emin adımlarla yürüyebilmesi için kendilerine yakın siyasi güçlerle yürümeleri gerekiyor. Tam bu noktada cemaat tabanı “varlığımızın bekası için siyasi ittifaklar içerisinde olmamız şart” argümanı ile ikna ediliyor. Hal böyle olunca “demokrasinin küfrü de, faizden, içkiden ve dahi birçok haramdan beslenen düzenin günahları” da süresiz biçimde ertelenebiliyor. Ne de olsa serde “cemaatin bekası” var; bundan ala sahip çıkılması gereken mesele mi olur!

Cemaat-siyaset ilişkisinin yakın geçmişini -kendisi de bir cemaat mensubu olduğu ileri sürülen- Dr. Muhammet Çakmak “Nakşibendiliğin Sosyolojik Evreni-Elazığ ve Siirt Örneği” başlıklı doktora tezinde şöyle yorumluyor: “50’lerde DP’nin bu gruplarla ilişkisi bir profesyonel ilişki değildi. CHP karşısında DP dışında kim olsaydı destekleyeceklerdi. Ama 80’li yıllardan sonra durum değişti. Artık, tarikatlar ve cemaatlerin siyasete oyuncu yetiştirdikleri eğitimli bir kadroları vardı. O yıllardan sonra o yetişmiş kadroları merkez sağda yer alan her partide görmek mümkündü. Çünkü, tarikat ve cemaatler artık siyasete sadece oy veren değil, eleman veren ve yönlendiren sosyolojik bir organizasyona dönüşmüştü.”

Çakmak’ın deyimiyle sosyolojik dönüşümün lokomotif kuvvetleri olarak da karşımıza çıkan cemaatlerin bu dönüşümden etkilenmediklerini söyleyemeyiz. “Şirketleşme eğilimi” bu dönüşümün cemaat saflarında görülen adıdır. Onlar artık ne kadar dini ve itikadi yapılarsa bir o kadar iktisadi kurumlardır. Büyük cemaatlerin varlıkları incelendiğinde bu durum ortaya çıkacaktır. Ezcümle dini cemaatler ve siyaset arasında yaşanan ilişki hiç olmadığı kadar bilançoların bekası adına yürütülmektedir. Bunu yalnızca biz söylemiyoruz. Bakınız aynı tarikata mensup olmasına rağmen Fatih Medreseleri gurubundan Cihan Vakfı Başkanı Ömer Turna ne diyor: “Cübbeli Ahmet A.Ş. olarak çalışır, cemaat olarak çalışmaz.”

https://www.birgun.net/haber/cemaatler-ve-siyaset-219003


Cemaat Tarikat Diyanet Siyaset


Cemaat Tarikat Diyanet Siyaset
Orhan UĞUROĞLU
27 Nisan 2020
Laik, demokratik ve hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti sizi çok rahatsız ediyor. Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün Anadolu'yu işgal eden, paylaşan ve parçalayan emperyalist ülkeleri efsane kurtuluş savaşları ile kovmasından çok rahatsızsınız?
Anlıyoruz ki Atatürk'e düşmanlığınızı kusmak için posterlerini ters asıyorsunuz…
Atatürk, Cumhuriyet, Demokrasi ve Laik Devletimin düşmanları topunuza tepkim var: Allah layığınızı versin…
Atatürk posterlerinin ters asılması konusunda baştan sona hükümetten tek bir tepki duydunuz mu? Neden tepki yok?
Cumhuriyet savcılarına sorum var: Neredesiniz?
Değerli okurlarım,
Prof. Dr. Haydar Çakmak'ın Medya Siyaset web sitesindeki yazısı ülkemizdeki cemaat ve tarikat gerçeğini ortaya koyuyor. Özetliyorum:
"Türkler 4000 yıllık tarihlerinde 123 devlet kurmuşlardır.
Türkler hiçbir surette devletlerini dini kurallara göre yönetmemiştir.
900 yılından itibaren Türklerin tamamına yakını Müslümanlığı seçmiştir. Türkler, İslamiyet sonrası büyük devletler kurmuş ama hiç birinde Şeriat düzeni kurmamış ve hiç birinde şeriat isteyen kişiler ve örgütler olmamıştır.
İngilizler, Osmanlı imparatorluğu içinde 5. Kol faaliyetlerine başlamışlar ve bunu da en iyi kamufle olacakları milli olmayan dini örgütler içinde olabileceğini görmüşler ve 19.Yüzyıldan itibaren kurulan cemaat ve tarikatların önemli bir bölümü Yahudi-İngiliz ortaklığının kontrolünde kurulmuş ve onların çıkarlarına hizmet etmiştir.
Çünkü kendilerini saklayabilecekleri ve halkın uyanmasını önleyebilecekleri en iyi yer dini kurumlardır.
Türkiye Cumhuriyeti devletinin ilk icraatlarından birisi de 30 Kasım 1925 de 677 sayılı yasa ile kokuşmuş ve ihanet için de olan cemaat, tarikat, zaviye ve tekkeleri kapatmasıdır.
Bu yasa Türkiye'nin devrim yasalarından birisidir ve Anayasa kadar önemlidir.
Tayyip Erdoğan dönemlerinde bu yasaya özen gösterilmemiştir.
Cemaatler ve Tarikatlar günümüzde altın yıllarını yaşamaktadır. Din kisvesi altında ticaret ve siyaset yapmaktadır.
2018 yılında yapılan bilimsel bir çalışmada, Türkiye de aktif olarak 30 tarikat ve cemaat bulunmaktadır.
Bunlara bağlı 400 kol, 800 'ün üzerinde medrese ve İstanbul da 445 tekke bulunmaktadır.
Bu cemaat ve tarikatlarla 2,6 milyon yurttaşın organik bağı bulunmaktadır.
Bu çalışmayı yapan Prof. Dr. Esergül Balcı, araştırmasında bu tarikat müritlerinin %9'nun ılımlı İslam tabirini reddettiğini ve radikal bir düşünce olan İslam'ın özünün cihat olduğuna inandığını belirtmektedir.
Türkiye de 10 bin 53 özel okul bulunmaktadır. Bu okulların üç te biri cemaat ve tarikatların okuludur.
Bu cemaat okullarında öğrenci sayısı 210 bindir.
4 bin özel öğrenci yurdundan 2 bin 480 tanesi cemaatlerindir.
Hükümet 2014 yılında çıkarttığı bir yasayla özel okullara öğrenci başı yaklaşık 3 bin TL yardım yapmaktadır.
Bu yardımların hangi özel okullara yapıldığı tahminini sizlere bırakıyoruz.
Diyanet İşleri Başkanlığının hiç sesi çıkmamaktadır.
Başkanlığın bünyesinden iki terör örgütü lideri çıkmıştır,
- Müftü Cemalettin Kaplan, Vaiz Fethullah Gülen.
Bugün itibariyle diyanetin içinde neler oluyor, hangi faaliyetlerde bulunuyorlar, milletin paraları nerelere harcanıyor,  kimler görev yapıyor, bu görev yapan kişiler Türk devletine ve Türklere hangi gözle bakıyorlar bilmiyoruz, kapalı bir kutudur.
Türkiye de dindar hiç Türk kökenli yok mudur ki bu cemaat ve tarikatların şeyhleri hep dönmeler veya Türk kökenli olmayan unsurlardan oluşmaktadır.
Bu soru ırkçılık suçlamasıyla ve dışlanmaktan korkulduğu için sorulmamaktadır.
Irkçılığı ve ayrımcılığı lanetliyoruz ve bir insanlık suçu olduğunu da kabul ediyoruz.
Ama ortada dönen dolapları da Türk milletinin bilmesinin gerektiğine inanıyoruz.
Düşünün ki dini bir cemaat olduğunu iddia eden Fethullah Gülen cemaati mensupları olan asker müritleri kendi halkına silah sıkacak ve milletin meclisini uçakla bombalayacak hale gelmektedir.
Bundan daha büyük tehlike olabilir mi?
Daha da acısı 21.Yüzyılda koskoca profesörler, bürokratlar ve bir yığın insan eğitimsiz cahil cemaat şeyhlerinin emrinde ve iradelerini bu cahil, çağ dışı insanlara terk etmeleridir.
Cemaatler ve tarikatlar, kendilerine özgü bir insan türü yaratmışlar, düşünmüyor, anlamıyor, dinlemiyor ve kendi milletine ihanete hazır bir güruhun bir parçası oluyorlar.
Dünya'nın başka bir ülkesin de böyle bir insan türü ve yurttaşı yoktur."
Değerli okurlarım,
Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı caminin içinden siyaset yapıyor ama ses çıkartan yok. Çünkü Alinur Aktaş AKP'li…
Ekrem İmamoğlu'nun camide Yasin-i Şerif okumasını eleştirenler neredesiniz?
Camide siyaset yapmak AKP'lilere serbest mi?
Cemaat, Tarikat, Siyaset ve Diyanet Türkiye'de işte bu boyutta…

https://www.yenicaggazetesi.com.tr/cemaat-tarikat-diyanet-siyaset-55573yy.htm



Siyasete damgasını vuran tarikat

Siyasete damgasını vuran tarikat


19.09.2006

Nakşibendilik:

Türk siyasi hayatının en etkin tarikatı. İşte A'dan Z'ye nakşibendiler

Batılılaşma ve Cumhuriyet'e en çok direnen tarikat olarak tanınıyor...

Nakşiler politikayı seviyor, parti kuruyor, siyaseti yönlendiriyor...

Nakşiliğe girenlerin 11 ilkeye sıkı sıkıya uyması gerekiyor. Turgut Özal dahil pek çok tanınmış Nakşibendi politikacı var.
Nakşibendilik: Türk siyasi hayatının en etkin tarikatı

Türkistan çıkışlı olan Nakşilik,Türkiye'de özellikle 1980 sonrası meşruiyet kazandı ve yakın dönemde Türk siyasi hayatını derinden etkileyen tarikat oldu Cumhuriyet'in ilk yıllarında Menemen isyanı ile yeni yönetimle çatışan Nakşilik, süreç içinde MSP, RP, ANAP ve AKP ile siyaseti yönlendirmeye çalıştı.

Yakın dönem Türk siyasi hayatını en derinden etkileyen tarikatların başında Nakşilik gelir. Kurucusu, 1318-1389 yılları arasında Türkistan Buhara'da yaşayan Muhammed Bahaüddin'dir. Tarikat ismini Farsça nakş ve bend (nakış yapan) kelimesinden alır. Zira şeyhin müridin kalbini işlediği, onun üzerine süsler yaptığı varsayılır. Bu nedenle kurucusunun isminin sonuna Nakşibend kelimesi eklenmiş, tarikat da bu nedenle Nakşibendi ya da Nakşi adlarıyla anılır. Anadolu'ya ilk kez 15'inci asrın sonlarında gelen tarikatın bugün yaygın ve en güçlü tarikat olmasının nedeni şeyhe bağlılık ilkesinin diğer tarikatlara göre çok daha sıkı uygulanması.

EN KOLAY TARİKAT
Nakşilik tüm tarikatlar arasında en kolay olanı olarak nitelendirilir. Zira Nakşilik'te şeyh müritten daha fazla çalışır. Tarikatta en büyük mürşid (yol gösterici) şeyhtir ama daha alt düzeyde de mürşitler vardır. Nakşilik'te mürşit görevini üstlenenler de kalbindeki tüm güzellikleri aktarmak zorundadır. Nakşilik'i diğerlerinden ayıran en önemli özellik gizli zikir ilkesidir. Yani Allah'ın adını yüksek sesle söylemek ve bunu ayine dönüştürmek yoktur. Allah'ın adı ya içinden ya da çok küçük bir sesle anılır. Nakşilik'e özgü bu zikre Hatm-i hacegân denir ve yabancılar bu zikre alınmaz.

ŞAPKA VE MENEMEN
Osmanlı'daki batılılaşma ve tanzimat hareketlerine karşı çıkmış olmaları. Kendi deyimleriyle Osmanlı'daki Batı taklitçiliği zihniyetini frenlemeyi savunmuşlardır. Aynı kelimeleri siyasi hayatında sıkça kullanan Necmettin Erbakan'ın bu sözleri nereden aldığı da böylece anlaşılabilir. İslam'dan uzaklaşma hareketleriyle mücadele etmeyi en önemli görev haline getiren Nakşiler bu nedenle Cumhuriyet döneminde devletle en çok karşı karşıya gelen tarikat oldu. Bu durum özellikle tekke ve zaviyelerin kapatılması, dini esas ve inançlardan ayıklanmış kanunların yapılması ve Batılı anlamda laiklik üzerine kurulu bir devlet kurulması gibi uygulamalarda kendini gösterdi. Nitekim Nakşi İskilipli Atıf Hoca Frenk Mukallitliği taklitçiliği) ve Şapka isimli yazısından dolayı yargılandı ve idam edildi. Yine Şeyh Esat Efendi de Menemen Olayı'nda yargılandı, tutukluyken yaşamını yitirdi.

1960 SONRASI
Nakşibendi tarikatının sosyal hayattaki ve politikadaki ağırlığının artması 1960 sonrasına denk gelir. Özellikle Milli Nizam Partisi ve Milli Selamet Partisi hareketlerinde Nakşilik'in gücü önemli ölçüde siyasi hayatta kullanıldı. Ancak bu partilerin dince kutsal
ERBAKAN TARİKATLARLA EN SIKI İLİŞKİYE SAHİP LİDERDİ Kapatılan Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan, Türk siyasetinde tarikatlarla iyi ilişkiler kuran siyasetçilerin başında geliyor. Erbakan, İskenderpaşa cemaatinin ölen şeyhi Esat Çoşan’ın cenazesine de katıldı.sayılan şeyleri bile politik malzeme konusu yapması sonradan tarikat içinde de büyük eleştiri aldı. Ama asıl olarak yakın dönemde bu konuda büyük bir fatura ödeyen dini çevreler rahatsızlıklarını yüksek sesle dile getirdi. Buna rağmen siyasetçiler her dönemde bu tarikatla ilişkilerini siyasi malzeme olarak kullanmayı sürdürdü. Nakşilik'in son dönemde yaygınlaşıp güçlenmesi Şeyh Bursalı Mehmet Zahid Kotku sayesinde oldu. 12 Eylül 1980 darbesi sonrasında Necmettin Erbakan yeni partinin çekirdek kadrosunu yine Nakşilerden oluşturdu. O günlerde Kotku, Erbakan'a yakınlık gösterdi ve büyük destek verdi.

KOTKU'NUN ÖLÜMÜ
Kotku 1980 yılında öldü. Yüzbin kişinin katıldığı tören sonrasında cenazesi, Milli Güvenlik Konseyi'nin özel izniyle Süleymaniye Camisi'nde bulunan ve Nakşi şeyhlerinin gömüldüğü bölüme defnedildi. Kotku yaşadığı dönemde İstanbul Fatih'te görev yaptığı İskenderpaşa Camisi ve çevresini Nakşiliğin merkezi haline getirdi. Nakşilik'in aynı dönemdeki bir diğer önemli ismi de Üsküdar'daki Şeyh Sami Efendi'ydi. Gerek Sami Efendi gerekse Kotku'nun ardı ardına ölümünün ardından tarikatın Adıyaman Menzil'de yaşayan ismi Mehmet Raşit Erol ile yine Fatih'te Yavuzselim Camisi imamlığı yapan Mahmut Ustaosmanoğlu öne çıktı. Ancak Kotku'nun ölümünün ardından tarikatta ayrılıklar da su yüzüne çıktı. Kotku'nun yerine uzun yıllar Avusturalya'da yaşayan damadı ilahiyat profesörü Esat Coşan geçtiyse de tarikatı tek merkezde toparlayamadı. Kısa süre sonra ölen Prof. Esat Coşan'ın yerine de oğlu Nurettin Coşan geçti. Tarikat bu nedenle birden fazla merkezden yönetiliyor. Başında Nurettin Coşan'ın bulunduğu İskenderpaşa Cemaati, başında Mahmut Ustaosmanoğlu'nun bulunduğu İsmailağa Cemaati, liderliğini Osman Nuri Topbaş'ın yaptığı Erenköy Cemaati ve Abdülkadir Erol'un başında bulunduğu Adıyaman'daki Menzil Cemaati. Bu arada tarikatın yaşayan en yaşlı kişisi Şeyh Nazım Kıbrıslı'nın da tarikatta önemli bir ağırlığı bulunuyor.

NURCULUK EKOLÜ
Nakşilik'in bir başka önemli noktası da Türk siyasi hayatında çok tartışılan Nurculuk'unda kendisi bir Nakşi olan Saidi Nursi tarafından kurulması. Saidi Nursi'nin ölümünün ardından kendisi de birkaç kola bölünen Nurculuk içinde elbette ki en önemli akım Fethullah Gülen Cemaati. Öyle ki bir zamanlar Nurculuk'un Nakşilik'ten ayrı bir tarikat olup olmadığı tartışılırken şimdilerde Fethullahçılık'ın bizatihi kendisinden sık sık tarikat olarak bahsediliyor.
'Tarikatlar Osmanlı'da şimdikinden daha ılımlıydı'

Bahçeşehir Üniversitesi Rektör Yardımcısı, Sosyolog Prof. Nilüfer Narlı, tarikatların ve Nakşibendilerin Türk siyasetindeki durumunu değerlendirdi: Bugün tarikatların temsil ettiği İslam anlayışı ile Osmanlı'daki tarikatların temsil ettiği İslam anlayışı arasında temel farklılık şimdiki tarikatların daha radikal olması. İbadetin dışa vurulmasından ziyade, tanrı sevgisi, insan sevgisi, kendini bilmek gibi fikirlere açık, insan yüzü daha güçlü bir İslam anlayışı vardı. Radikalleşme süreci Cumhuriyetin kurulması ile başladı. Cumhuriyet'in tekke ve zaviyeleri kapatması ile birlikte tarikatların kendilerini isyanlar ile ifade etti.

RESTORASYON
195'li yıllarda Demokrat Parti'nin ortaya çıkması ile birlikte tarikatlar yeraltında mı kalalım yoksa kurulan bu partiler ile açık kapalı ittifaklar mı yürütelim tartışmasına başladı. Özellikle Nur cemaati Demokrat Parti ile ittifaka girdi. Bunun sonucunda mesela ezanın tekrar Arapça söylenmesi, türbelerin tekrar ziyarete açılması gibi tavizler aldılar. Bu dönemle birlikte İslami restorasyon dönemine geldiğimizi görüyoruz. 1960 darbesi de şaşırtıcı bir biçimde tarikat ve cemaatlere yaradı. 1961 Anayasası'nın özgürlükçü ortamı, toplanma ve dernekleşme hürriyetini genişletmesi son derece işlerine yaradı. Daha kapalı hareket eden tarikatlar, cami yaptırma dernekleri kurarak kendilerini daha legal ifade etmeye başladılar. 1970'lere kadar legal yapılanmanın yüzde 75'ini bu cami yaptırma dernekleri oluşturdu.

MSP ÖRNEĞİ
1970'li yıllarda ise tarikatlar ve cemaatlerin varolan partiler ile ittifak kurmak yerine kendi partilerini kurmayı yeğlediler. Milli Selamet Partisi bu nedenle Nurcular ve Nakşibendilerin ittifakı ile kuruldu. Çeşitli hükümetlerde iktidar ortağı olması ile birlikte ise imam hatip okullarının liselere denkliği kabul edildi ve tarikat bağlantısı olan kişiler çeşitli devlet görevlerine getirildi. 12 Eylül 1980 darbesinin her ne kadar gerekçeleri arasında ünlü Konya Mitingi'nde yaşananlar olmasına karşın darbe sonrası tarikatların daha rahat hareket ettiler. Bugün tartışılan Ilımlı İslam teorisinin de aslında 12 Eylül sonrasında askerlerin desteklediği Türk-İslam sentezi ile gerçekleştirilmek istendi. Tarikatlar 80'li yıllar da ise şirketleşmeye ve vakıflaşmaya yöneldi. Kurdukları şirketlerin dünyaya açılması ile birlikte onlarda globalleşiyor. Örneğin bir tarikat Avustralya'da çok büyük yatırımlara rahatlıkla girdi.
Tarikatla ilişkisi olduğu basına yansıyan siyasiler

Necmettin Erbakan
Korkut Özal
Turgut Özal
Yusuf Bozkurt Özal
Hüsnü Doğan
Mehmet Keçeciler
Vehbi Dinçerler
Nevzat Yalçıntaş
Eymen Topbaş
Ahmet Denizolgun
Hasan Aksay
Göksal Küçükali
Tahir Büyükkörükçü
Lütfü Doğan
Osman Demirci
Fehim Adak
Oğuzhan Asiltürk
Muhsin Yazıcıoğlu
Ökkeş Şendiller
Tarikat Sözlüğü

ŞERİAT: İslam dinindeki uygulamaya dair hükümlerin tümüne şeriat denir. Şeriatın bu hükümleri, doğrudan doğruya dini alanda, ibadet ilgili kurallarla, İslam dünya görüşünün hukuka, ekonomiye, devlet idaresine, ticarete ve dünya kaideleri olarak iki ana bölüme ayrılır.
ÜMMET: Millet kavramından daha geniş olarak ümmet kavramı, İslami dünya görüşünde ve islamın peygamberinin manevi şahsiyeti etrafında birleşmiş müslüman toplumunun adıdır.
MEZHEP: İslamiyetin kuruluşunu takip eden asırlarda bir takım görüş ayrılıkları, çeşitlilikler ve hatta bazı sapmalar olmuştur. Kabul edilen dört mezhep vardır: Hanefilik, Malikilik, Şafiilik ve Hanbelilik. Bunlar da ana ve temel hükümlerde beraberdir.
TARİKAT: Arapça'daki tarikat (Yol) kelimesinin çoğulu olup yollar anlamına gelmektedir. Kavram şöyle de açılabilir: Allah'a ulaşma gayesini güdenlerin izledikleri özel tarz, yol, metot, hareket biçimi. Bazı uzmanlara göre, tarikat ve şeriat birbirinden ayrı düşünülemez. Şeriat esastır, tarikat onun içinde yeni bir boyuttur.
Nakşiler zikirlerini nasıl yapıyor?
TARİKATLARDA zikir adı verilen ayinleri Nakşiler tarikatın denetimindeki camilerde ya da tarikat mensuplarının özel işyeri ve evlerinde yapıyor. Hatm-i hace olarak adlandırılan bu ayinde müritler yan yana oturarak bir halka oluşturuyor. Önce ayini yöneten şeyh ya da hoca okunacak sureyi söylüyor. Müritler bu surenin kaç kere okunduğunu biliyorlar ve karanlıkta sessiz bir şekilde sureyi okuyorlar. Zikirden önce müritlerle hoca arasında din üzerine sohbetler yapılıyor. Bu sohbet herkesin gelmesi ve halkanın tamamlanmasına kadar sürüyor. Nakşilerin zikirlerine müritler bazen o güne kadar zikire katılmamış bir yabancıyı da beraberinde getirebiliyor. Ancak yeni gelenin kimliği ya da dini konulardaki düşünceleri asla sorulmuyor. Zikir bittikten sonra katılanlar sağdan sola doğru birbirlerinin ellerini sıkıyor. Buna musafaha deniyor ve musafaha zikiri yöneten hoca ya da şeyh efendi ile sona eriyor. Nakşilerin toplantılarının en önemli özelliklerinden biri de çay içilmesi. Zikirden sonra hep birlikte yemek yeniyor ve ardından çay içilerek sohbet ediliyor.
TARİKATIN   11 İLKESİ
Nakşilik'te tarikata girenlerin 11 ilkeyi her zaman gözetmesi gerekmektedir. Bunlar; Soluk alıp verdikçe Allah'tan hatırlamak; Yürürken sağa sola bakıp oyalanmamak; Allah'a yönelip gidildiğini unutmamak; Kalabalıkta bile Allah'ın huzurunda yalnız başına olunduğunu düşünmek; Sessiz olmak kaydıyla Allah'ı kalbiyle anmaya devam etmek; Allah'ı anarken dileğim senin rızandır demek; Bu dünyaya ait şeyleri yürekten silip atmak; Her zaman Allah'ı düşünmeye çalışmak; Tarikat prensiplerinden olan zikir sayılarına mutlaka uymak; Zamanını Allah'a ulaşmaya harcamak; Zikrederken soluğunu tutup Allah'a bağlanmak. Nakşilerde zikrin, hangi duaların, ayetlerin kaç kez nasıl söyleneceği kesin bir biçimde saptanmıştır. Hatta toplu ya da tek başına yapılan zikirler bile birbirinden değişiktir. Örneğin tek başına zikir mutlaka temiz bir elbiseyle, temiz bir yere oturularak, geceleyin başa beyaz örtü alıp, kıbleye dönülerek yapılır.
https://www.haberturk.com/gundem/haber/478-siyasete-damgasini-vuran-tarikat


TÜRKİYE HAYALİ

Hedefteki üniter, laik Cumhuriyet: .   ABD'NİN YENİ TÜRKİYE HAYALİ   . .    Samuel Huntington, “ Medeniyetler Çatışması ” adlı kitab...