24 Ocak 2021 Pazar
11 Ocak 2021 Pazartesi
TÜRKÇE HUTBE
TÜRKÇE HUTBE
Türkçenin büyük utkusu:
Cemil Kılıç
Anadilde ibadet konusunun en
önemli alanlarından biri de hutbe meselesidir. Hutbe, Cuma namazında yer alan
dinsel söylev için kullanılan bir sözcüktür. Sözcüğün kökü zaten hitap etmek
fiiline dayanıyor. Hitap etmek, bir nevi söylev vermek demektir. Gerçi söylev
sözcüğü Arapça nutuk sözcüğünün karşılığı olarak türetilmiş bir öz Türkçe
sözdür. Ama hutbe yerine de kullanılabilir. Bu arada nutuk sözü aslında Arapçada
konuşmak anlamına geliyor.
Cuma namazında hutbe okumak
farz kabul ediliyor. Başka bir deyişle hutbesiz Cuma namazı olmaz. Hutbede
Allah’a övgü, peygambere saygı içeren sözler söylemek hutbenin
rükûnlarındandır. Buna hamdele ve salvele deniliyor. Daha sonra halifelere
saygı içeren sözler de söyleniyor. Özellikle de hutbenin okunduğu zamanda başta
olan devlet başkanına / sultana saygı sunmak da hutbede yer alan bölümler
arasında bulunuyor. Bu bölüm; “adına
hutbe okutmak” ifadesiyle dile getirilen bir egemenlik işareti
olarak Müslüman devletlerde olmazsa olmaz bir meşruiyet alameti kabul
edilmiştir.
Hutbede asıl kısım dinsel ya da
siyasal, toplumsal öğütlerin yer aldığı kısımdır.
Hutbenin hutbe olabilmesi için
başka bir deyişle dinsel bir gereklilik olarak yerine getirilmiş olması için
kesinlikle Arapça okunması / söylenmesi gerektiği şeklindeki görüş, İslam
ulemasının ezici çoğunluğunun ısrarla savunduğu bir görüştür.
İslam dünyasının her yerinde
hutbeler baştan sona yani her bölümü Arapça olarak okundu. Bu, yaklaşık 13
yüzyıl böyle sürdü. 19. Yüzyıla gelindiğinde ise kimi tartışmaların yapılmaya
başlandığını görüyoruz.
Ali Suavi, 1870’te Ulum
Gazetesi’nde yazdığı “Zamane
Hutbesi” başlıklı bir makalesinde bu konuyu işlemiştir. Ali
Suavi, dinde Türkçülük yahut Türkçeleşme düşüncesinin en ateşli savunucusudur.
O, namazların da Türkçe kılınabileceğini ve hutbenin Türkçe okunması
gerektiğini savunmuştur.
Ali Suavi’nin görüşleri, Ziya Gökalp
ve Yusuf Akçura gibi Türkçü düşünürler / aydınlar tarafından da savunulmuştur.
Muallim Naci ise, Medrese
Hatıraları’nda hutbelerin sonunda okunan Bal Arısı Bölümü 90. Sözünü / Nahl
Suresi’nin 90. Ayeti’ni aktarıp açıklayarak: “Şu makaleyi yazmakla her Cuma günü
hutbe dinleyip hatibin en sonra ne dediğini olsun anlamak arzusunda bulunan
ihvan-ı dine küçük bir hizmet arz etmiş olmaktan” bahsetmişti.
Bu konu Rusya Müslümanları
arasında da tartışılmıştır.
Nitekim hutbeler konusunda
dikkat çeken önemli bir girişimi ise Omsklu Niyazi Mehmet Süleymanov yapmıştır.
Kendi okuduğu hutbelerden oluşan “Türkî
Hutbeler” adlı kitabını Orenburg’daki Vakit Matbaası’nda
1910’da iki cilt hâlinde bastırmıştı. Rusya Müslümanları arasında bu hutbeler
büyük yankı uyandırmış ve Osmanlı basınına da konu olmuştu.
Osmanlı Devletinde, Dr. Mefail
Hızlı’nın aktardığına göre 1911 yılında Bursa’da ilk kez bir Cuma hutbesi
Türkçe okunmuştu. Hüdâvendigâr Camii’nde hatip, hutbeyi önce Arapça olarak
aktarmış, daha sonra öğüt-nasihat kısımlarını Türkçe olarak cemaate anlatmıştı.
Bu olay, hutbeyi veren hatip
tarafından kaleme alınarak Sırat-ı Müstakim Mecmuası’nda yayımlanmıştı. Bu
bilgiye göre; daha eski veya başka bir tarihsel belge yahut kayıt ortaya çıkana
kadar bu uygulama bir ilk olma özelliği taşımaktadır.
Bu konudaki bir başka bilgi ise
Hasan Basri Çantay’ın “Karesi
Gazetesi”nin 10 Eylül 1916 tarihli nüshasında “Güzel Bir Hutbe”
başlıklı makale-haberinde yer almaktadır.
Haberde: “…haber aldığımıza göre geçen Cuma,
(Balıkesir) İbrahim Bey Cami-i Şerifinde Hafız İsmail Efendi Arapça hutbeyi
müteakib olarak, hem de gayet selis ve açık bir lisan ile vaaz u nasihatte
bulunmuş” denilerek hutbenin Türkçe öğüt kısımlarının
kabul görüp yayılmasında büyük yararlar olacağı ifade edilmiştir.
Türkçe hutbe okunması
örneklerinden biri de Cumhuriyet’in ilanı öncesinde, 24 Kasım 1922’de İstanbul
Fatih Camii’nde Ayet-Hadis, Allah’a övgü, Peygambere de dua kısımları hariç;
Kırşehir Milletvekili Müfit Kurutluoğlu tarafından gerçekleştirilmiştir.
Cumhuriyet’in ilanından sonra
ise yaygınlaştırılması hedeflenen Türkçe hutbe okunması girişimleri sürmüş ve
bu konudaki ilk resmi çalışma, 1927 yılında Diyanet İşleri Reisi Mehmet Rıfat
Börekçi’nin imzasıyla yürürlüğe giren yönerge yoluyla gerçekleşmişti. Bu
yönergede hutbelerin ayet ve hadis metinleri dışında kalan bölümlerinin Türkçe
okunması istenmişti.
Bütün bu çabalara karşın
dönemin İslam bilginlerinin çoğu Arapça dışında bir dille hutbe okunmasına
karşı çıkmaya devam etti. Onlara göre hutbenin hutbe olabilmesi için Arapça
okunması şarttı, anlaşılmaması önemli değildi.
1932 yılının Ramazan ayından
itibaren uygulamaya konulan dinde Türkleşme ve ibadetin Türkçeleştirilmesi
girişimleriyle birlikte Ocak ayında ilk deneme Dolmabahçe Sarayı’nda
yapılmıştır. Ulu önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün buyruğuyla Hafız Yaşar
Okur, ilk Türkçe Kur’an’ı Yerebatan Camii’nde okumuş ve bunu Fatih Camii’ndeki
Türkçe ezan takip etmişti.
Bazı kaynaklarda geçtiği
şekliyle tamamı anlamında ilk
“Türkçe Hutbe” de 5 Şubat 1932 günü İstanbul Süleymaniye
Camii’nde okunmuştu. Sadettin Kaynak’ın bu konudaki ifadeleri şöyledir:
“Fatih Camii’nde ilk defa
olarak Türkçe Kur’an okudum. Bunu müteakip, Türkçe hutbeye sıra gelmişti.
Cumhurbaşkanı: “Haydi bakalım. Türkçe hutbeyi de Süleymaniye Camii’nde oku!
Amma okuyacağını önce tertip et, bir göreyim,” dedi. Yazdım ve verdim. Beğendi.
Fakat: “Paşam, bende hitabet kabiliyeti yok. Bu başka iş, hafızlığa benzemez”
dedim. “Zararı yok, tecrübe edelim” buyurdu. Bunun üzerine tekrar sordum:
“Hutbeye çıkarken sarık saracak mıyım?” “Hayır, sarığı bırak… Benim gibi başı
açık ve fraklı!” Ne diyeyim; inkılâp yapılıyor, peki dedim. O gün hınca hınç
dolmuş Süleymaniye Camii’nde cemaat arasına karışmış yüz elli de sivil polis
vardı. Bu tedbirin isabetli olduğu çok geçmeden anlaşıldı. Ben Türkçe hutbeyi
okur okumaz, kalabalık arasından bilahare Arap olduğu anlaşılan biri sesini
yükselterek: Bu namaz olmadı, diye bağırdı.”
Bu aktarılan bilgiler ve Türkçe
Hutbe, Akşam Gazetesi’nin 4788 numaralı ve 6 Ocak 1932 tarihli nüshasında şöyle
geçmektedir:
“Dün Süleymaniye Camii’nde ilk
defa olarak tamamıyla Türkçe hutbe okunmuştur. Süleymaniye Camii Türkçe hutbe
dinlemek isteyen binlerce kişi ile dolmuştu. Kalabalıktan camiye girmeğe
muvaffak olamayanlar karın altında dışarıda bekleşiyorlardı. On bin kişi kadar
alacağı tahmin edilen Süleymaniye Camii’nde dün en aşağı 20 bin kişi vardı, beş
bin kişi kadar da dışarıda bekliyordu. İç ve dış ezanlar okunduktan sonra Hafız
Sadettin Bey minbere çıkmış ve: “Ey cemaat! Başlangıcı ile hutbesini okumuştur.
Hafız Sadettin Bey hutbe arasında geçen bütün duaları da gene Türkçe olarak
okumuştur. Hutbe esnasında ve hutbe bittikten sonra güzel sesli birçok hafız
(Türkçe) tekbirler getirmişlerdir,” satırlarıyla yer almıştı.
Bu bilgiler son derece
değerlidir. Ne var ki, 1911 ile 1922 yıllarında Türkçe hutbe okunduğu ve 1928
yılında ikinci baskısı yapılan Diyanet İşleri Reisliği’nin hazırladığı “Türkçe
Hutbe” isimli kitap göz önüne alınacak olursa kimi kaynaklarda ve özellikle de
internette yer aldığı şekliyle “ilk Türkçe hutbenin 5 Şubat 1932’de Süleymaniye
Camii’nde okunduğu” bilgisi doğru değildir.
Ancak burada doğru olan bölüm
şudur ki o güne değin hutbelerin yalnızca öğüt bölümleri yahut dinsel, siyasal
ve toplumsal konuların işlendiği söylev bölümü Türkçe olarak okunmuşken, 5
Şubat 1932’de hutbenin tümü Türkçe olarak okunmuştur. Başka bir deyişle Allah’a
övgü, peygambere saygı ve çeşitli dualardan oluşan bölümler de Türkçe olarak
okunmuştur. Ne var ki bu uygulama kalıcı olamamıştır.
Evvelce Diyanet İşleri
Başkanlığı tarafından hazırlanan yönerge gereği hutbelerin, övgü ve saygı
içerikli sözleri (hamdele ve salvele) ile ayet ve hadislerin özgün Arapça
metinleri dışında kalan yerlerinin Türkçe olarak okunması uygulaması kalıcılık
kazanmıştır. Bugün de hutbeler bu şekilde okunmaktadır. Günümüzde ayet ve
hadislerin özgün metni okunduktan sonra Türkçeleri de okunmaktadır.
Emevi Halifesi Abdülaziz oğlu
Ömer döneminden beri her hutbede okunan Bal Arısı Bölümü 90. Sözün / Nahl
Suresi 90. Ayetin Arapça özgün metniyle birlikte Türkçesinin de okunması
uygulaması yakın dönemde -yaklaşık 20 yıl önce- başladı. Bir cuma namazında bu
uygulamaya ilk kez olarak tanık olduğumda hem çok şaşırmış hem de çok sevinmiştim.
Abdülaziz oğlu Ömer döneminden
önce Muaviye’den itibaren o ayet yerine Hazreti Ali’ye yönelik küfür sözleri /
sövgü sözleri okunuyordu.
Hutbelerin Türkçe okunması,
Türk dili için inanılmaz önemde bir kazanımdır. Türk dilinin İslam
mabetlerindeki yerinin genişlemesi, halkın ibadethanede Türkçe sözler duyması
açısından ve ana diliyle olan bağını mabette de devam ettirmesi bağlamında son
derece yaşamsal bir işleve sahip olan Türkçe hutbe uygulaması, Türkçe ezan ve
Türkçe namazdan bile daha önemlidir. Türkçe hutbe uygulamasından önce Türk dili
camilerde sadece vaaz bölümünde yer bulabiliyordu. Hutbe ile birlikte bu alan
çok genişledi. Türkçe, Arapça karşısında aslında bin yıllık bir büyük utku /
zafer kazanmış oldu.
Bu zaferin mimarı olan herkesi
saygıyla anmak gerek… Sanıyorum en büyük saygıyı büyük Türkçeci düşünür, yazar,
gazeteci, İslam bilgini ve vaiz Ali Suavi hak ediyor. Ziya Gökalp’i, Yusuf
Akçura’yı Sadettin Kaynak’ı, Hafız Yaşar Okur’u, Börekçizade Mehmet Rıfat
Efendi’yi ve daha nice Türkçeci aydınlarımızı, din bilginlerimizi ve
düşünürlerimizi de saygıyla anıyorum.
Hiç kuşku yok ki sunulacak
saygı konusunda büyük devrimci, ulu önder Gazi Mustafa Kemal’in yeri eşsizdir.
Atatürk’e olan saygımız, hayranlık ve sevgi duygularıyla perçinlenen kutlu ve
kutsal bir saygıdır. O, ulusumuzun en büyük oğullarından biridir.
İnanıyorum ki, hepsinin kutlu
tinleri; Bilge Tonyukuk’un, Bilge Kağan’ın, Kül Tiğin’in, Yollug Tiğin’in,
Kaşgarlı’nın, Karamanoğlu Mehmet Bey’in tinleri ile birliktedir.
Bu arada Türk dil devriminin
büyük adlarından biri olan değerli dilcimiz, Ermeni kökenli yurttaşımız, soyadı
bizzat Atatürk tarafından verilen, rahmetli Agop Dilaçar’a da özel saygımı
sunmak istiyorum. Onun Türkçe hutbe konusu haricinde dilimiz için yaptığı
çalışmalar övgüyü hak eden, eşsiz önemde çalışmalardır. Ulu Tanrı tinine
dinginlik versin, esirgeyiciliğini eksik etmesin.
Yeri gelmişken bir Gagavuz
Türk’ü ve aynı zamanda bir Hıristiyan din adamı olan büyük Türkçeci Mihail
Çakır’ı da saygıyla analım. Mihail Çakır, Gagavuz Türkçesini yaşatmak ve
korumak için çok büyük mücadele etmiş Türkçeci bir din adamıdır. Türkçeye sahip
çıkan ve katkı sunan, her dinden ve her kültürden Türkçecilere bin saygı, bin
sevgi olsun…
Unutmayalım; Türkçe varsa biz
varız, yoksa yoğuz.
https://www.toplumsal.com.tr/turkcenin-buyuk-utkusu-turkce-hutbe-makale,40330.html
m.cemilkilic@gmail.com
11 Ocak 2021, 14:13
31 Aralık 2020 Perşembe
Anadolu Demiryolu İnşaatı
Anadolu Demiryolu İnşaatı
Doğu'ya doğru tam gaz
ileride
Tüneller,
köprüler ve viyadüklerle 1000 kilometrelik demiryolu: 1888'de, bir mühendislik
harikası olan Anadolu Demiryolunun inşası için Boğaz'a başlangıç silahı
atıldı.
Alman
şirketleri, sözleşmeyi Osmanlılara silah satmak isteyen bir işadamına
borçluydu.
Alfred
Kaulla büyük bir iş sezmişti.
Alman
banker aslında sadece Osmanlılara silah satmak istiyordu. Üretici Mauser
adına, 1888'in başında Osmanlı İmparatorluğu'na girdi.
Ancak
İstanbul'da Osmanlı yetkilileri onu çok daha büyük bir iş yapmaya ikna etmeye
çalıştı: Anadolu Demiryolunun inşası.
Kaulla
etkilenmişti, çünkü girişimci Alman bankacı için bir şey açıktı:
Osmanlı
İmparatorluğu'nun acilen modernleşmeye ihtiyacı vardı. Habsburg başkenti
Viyana'yı iki kez kuşatan Hristiyan Avrupa'nın dehşeti, artık büyük Avrupalı
güçlerin ittiği "Boğaz'daki hasta adamdı".
Avrupa'daki
demiryolları zaten geniş bir demiryolu ağına sahipken, Osmanlı İmparatorluğu
meşhur ölü yolda bile değildi.
Ünlü
Orient Ekspresi İstanbul'da sona erdi.
Kaulla'nın
çabaları İngiliz büyükelçisini eğlendirmiş olmalı. Birkaç ay önce
hükümetini aşağılayıcı bir şekilde yazmıştı:
"Her
birkaç haftada bir Pera'da yeni bir plan ortaya çıkıyor".
Pera,
İstanbul'un en batı kısmıydı. Ama artık Osmanlı ciddileşti. Haliç'ten
döndükten sonra Kaulla çok sayıda mektup aldı ve yazarları ona baskı
yaptı.
Ve
Württembergische Vereinsbank'ın yönetim kurulu üyesi, önünde çok iş olduğundan şüpheleniyordu. Ancak
kendi bankası elini teşekkür ederek salladı. Bunun yerine, Kaulla'ya
finans kurumları arasında bir başka ağır siklet önerildi:
-Deutsche
Bank ve yönetim kurulu sözcüsü Georg von Siemens.
Toplam risk
Georg
von Siemens, soğukkanlı bir kafa olarak, Osmanlı İmparatorluğu'na yapılan büyük
yatırımların kumar anlamına geldiğinin oldukça farkındaydı.
Padişahın
devlet iflasını ilan etmesi 1875 yılına kadar değildi. Ayrıca böyle bir
anlaşma oldukça politik bir konuydu.
Tüm
büyük Avrupalı güçler, dünyanın bu bölgesindeki diğer ulusların
faaliyetlerini kartal gözleriyle takip etti.
Özellikle
İngilizler, filolarıyla Rusları Akdeniz'in dışında tutmak istiyorlardı.
Sadece
küçük bir iğne gözü, Rus İmparatorluğu'nun savaş gemilerini Karadeniz'den Akdeniz'e
göndermesine engel oldu. Osmanlı başkenti İstanbul'un bulunduğu Boğaz.
Başlangıçta
tereddüt eden Siemens yürütme sözcüsünün, Osmanlılar mali güvenliği garanti
ettikten sonra bile siyasi durumu ilk kez dile getirmesine şaşmamalı.
Deutsche
Bank Mitte, "İmparatorluk Osmanlı hükümeti bir süredir Küçük Asya'da
demiryolları inşa etme planıyla uğraşıyor. Güvenilir bir şekilde
bilgilendirildiğimiz gibi, bahsedilen hükümet ve özellikle Sultan SM, bu işin
yürütülmesini tercihen Almanlara emanet ederdi."
Ağustos
1888'de Berlin Dışişleri Bakanlığı'na gitti ve bu planla ilgili herhangi bir
endişenin olup olmadığını öğrenmek istedi.
Yaklaşık
iki hafta sonra, Şansölyeden bir posta geldi.
Otto
von Bismarck, bankacılara "başvuru hakkında siyasi kaygılar"
olmadığını yazdı.
Ancak:
"Bunun Alman sermayesi için doğurduğu tehlikeler yalnızca girişimciler
için bir yük olacak ve ikincisi, onları yurtdışındaki cüretkar girişimlerle
bağlantılı değişikliklere karşı korumak için Alman İmparatorluğu'na
güvenemeyecek." Politikacılardan çok ihtiyatlı onay. Yine de
Siemens memnun kaldı.
Biraz
tombul ama dinamik avukat ve keskin bakışlı bankacı bu arada proje için
yanıyordu. Sanayi finansmanı açısından yapılacak çok para vardı.
Ve
Alfred Kaulla - bu kez Deutsche Bank adına - İstanbul'a uzun bir yolculuk
yapmak zorunda kaldı.
Kazanda
Eylül
1888'in başında oraya geldi, işlerle dolu haftalar onu bekliyordu. Çünkü
şehir bir kazan gibiydi: Demiryolları için yaklaşan tavizlerin verilmesi,
iktidardakileri heyecanlandırdı.
Tüm
büyük güçlerden diplomatlar, bankalardan ve şirketlerden temsilciler,
çıkarlarını kapalı kapılar ardında güçlendirmeye çalıştılar. Bazen
birbirimizle, hızla birbirlerine karşı.
Kaulla
parmaklarının ağrımasını yazdı, görüşmeler sırasında eve 160 civarında mektup
gönderdi. Siemens'e yazdığı bir mektupta öfkeyle
-
"En inanılmaz söylentiler davamıza zarar vermek için yayıldı,"
dedi. Ancak 4 Ekim 1888'de kurtuluş geldi: "Yol boyunca zafer
kazandık."
Şaşılacak
bir şey yok:
Sultan,
Almanları destekledi çünkü onlarla neredeyse hiç çatışma potansiyeli yoktu -
diğer Avrupa güçlerinin tam tersi. Deutsche Bank emri elinde tuttu ve
Alman bankacılık konsorsiyumunun yardımıyla finansmanı sağladı.
Soyguncular
arasında
Pratik
çalışma kısa sürede başladı. Philipp Holzmann firmasının üyesi olduğu Fransız-Alman
"Küçük Asya Demiryolları İnşa Derneği", İzmit-Ankara demiryolu
hattının inşasını üstlendi. İzmit'e kadar İstanbul'dan trenle Anadolu'ya
90 kilometre kadar seyahat edebilirsiniz.
Almanlar
bu hattı İngilizlerden satın almışlardı ve sadece ray açıklığına dönüştürmek
zorunda kaldılar.
Mühendisler
ve işçiler artık masa planlarını uygulamak zorundaydı - kolay bir iş
değil. Marmara Denizi'ndeki İzmit'ten Anadolu Platosu'na kadar savaşmak
zorunda kaldılar.
Nehirleri
düzelttiler, 16 tüneli dağlardan geçirdiler, köprüler ve viyadükler inşa
ettiler. Bazen misafirperver olmayan alanlarda 900 metre yüksekliğe kadar
fethetmek gerekiyordu.
Ancak
deneyimli saha yöneticisi Otto Kapp'ın başka sorunları da vardı. Anadolu
Demiryolları Şirketi'nin 1889 yıllık raporunda: "Yerli alternatif ateşe ek
olarak, dang humması yetkililer ve işçiler arasında sonbahar aylarında
özellikle şiddetli bir şekilde şiddetlendi."
Ve
bir başka zorluk, inşaat işini daha da zorlaştırdı: "Hırsızlar parlak bir
yığının içindeydi." Tedarik kervanları kolay bir avdı.
Ancak
tüm zorluklara rağmen Kapp programa bağlı kaldı.
31
Aralık 1892'de yapıldı: Neredeyse 580 kilometre ray ve 44 tren istasyonu şimdi
İstanbul ve Ankara'yı birbirine bağladı.
1896'da
Konya şehrinin açılışı için başka bir bölüm programa göre faaliyete
geçti. Anadolu Demiryolu böylece yaklaşık 1000 kilometre yol kat
etti.
Aynı
zamanda Alman endüstrisi için de karlı bir işti, çünkü gerekli malzemenin
yaklaşık üçte ikisi, çok sayıda demiryolları da dahil olmak üzere Almanya'dan
geliyordu.
Yine
de bu devasa proje, Osmanlı İmparatorluğu'ndaki demiryolu macerasının yalnızca
başlangıcıydı. İki yıl sonra, Alman İmparatoru'nun İstanbul ziyareti daha
da büyük bir inşaat projesini harekete geçirecekti: Bağdat Demiryolu.
"Hamburg'dan
Basra'ya!"
II.
Wilhelm, İstanbul'a su ısıtıcıları ve trompetlerle girdi.
Alman
savaş gemilerinden gelen silahlı selamların gök gürültüsü altında, yatı
"Hohenzollern" 18 Ekim 1898'de İstanbul Boğazı'na girdi.
Burada
yeni Sultan II. Abdülhamid cesur bir planla kendisini bekliyordu: Anadolu
Demiryolunun yapımını çocuk oyuncağı gibi gösterecek bir proje olan 1.600
kilometrelik bir demiryolu daha yapılacaktı.
Biri
İstanbul ve Bağdat'ı birbirine bağlayarak uzak vilayetleri açıp onları daha iyi
kontrol ederdi.
Ancak
Georg von Siemens pek hevesli değildi. Her şeyden önce 4000 metreye varan
zirvelere sahip vahşi Toros Dağları, projeden uzaklaşmasını
sağlıyor. "Bu imtiyaz ve tüm Bağdat Demiryolu umrumda değil!"
Diye bağırdı bankacı.
Ama
şimdi Kaiser ve Alman halkı baskı yapıyor. "Hamburg'dan
Basra'ya!" basın zaten borazan ediyordu.
Bağdat
Demiryolu bu nedenle oldukça politik bir konuydu. Almanlar bu dünya
bölgesinde daha fazla nüfuz kazanmak ve aynı zamanda onu ekonomik olarak
geliştirmek istiyordu.
Bu
nedenle, Deutsche Bank da dahil olmak üzere Alman bankaları,
memnuniyetsizliklerini yutmak zorunda kaldı.
1899'da
ön lisans verildi. Alman mühendisler araziyi keşfetmek için havalandılar:
"Baş döndürücü yüksekliklerde dik yokuşlarda uzanan dar katır
yolları," dedi inşaat mühendisi Luis Weiler eve döndü.
Zorlu
araziye ek olarak, hastalıklar ve iklim, Alman plancıların hayatını
zorlaştırdı. En azından inşaat çalışmaları 1903'te
başlayabilirdi; Ancak Alman mühendisler bu sefer programa uymayı
başaramadı.
Alman
İmparatorluğu, Saltanat ve Osmanlı İmparatorluğu'nun sonunu getiren 1. Dünya
Savaşı'nın patlak vermesi tamamlanmasını engelledi.
Yolun
zaten geçilebilir olan kısımları savaşta Ermeni soykırımını işlemek için
kullanıldı: Bağdat Demiryolunda birçok Ermeni vagonlarla tehcir edildi.
İlk
trenin Bağdat ile İstanbul arasında 1940'ın ortalarına kadar çalışmaması
gerekiyordu - bu arada ikinci bir dünya savaşı zaten sürüyordu.
Gönderen Marc von Lupke
2 Ekim 2013 11:45
https:// www. spiegel.de/ geschichte/ bau-der-anatolischen-eisenbahn
2020.12.31 /MGÇ
27 Aralık 2020 Pazar
Martin Luther ve 500. Yılını
Martin Luther ve 500. Yılında
Reformasyon’un
Sonuçları:
·
“Reformasyon” Avrupa tarihinde en derin izler
bırakan olaylardan biriydi.
·
2017
yılında 500. yıl dönümü vesilesiyle Reformasyon’un etkileri ve kurucusu
tartışılacak.
·
Bundan
500 yıl önce asli olarak Alman coğrafyasında doğan ve dünya tarihinde derin
izler bırakan bir dönüşüm başladı.
·
O
günden bu yana Hıristiyanlıkta Katolik Kilisesi’nin yanısıra Protestan
mezhepler de var.
·
O
dönemden ittibaren de bireyin vicdan özgürlüğü gelişti, ayrıca bugün
bildiğimiz Almanca ve
meslek anlayışı da gelişti.
·
O
dönemde gerçekleşen bu değişimlere günümüzde “”Reformasyon”” adını veriyoruz.
·
Bu
büyük değişim küçük bir kent olan Wittenberg’de henüz yeni kurulan
üniversitenin ilahiyat kürsüsünde ders veren genç bir keşiş olan Martin
Luther’in (1483–1546) etkisiyle iyice alevlenen teolojik bir tartışma olarak
başladı.
·
Luther
1517 Ekiminde teolojik meselelere ilişkin
o
dönemde alışılageldiği üzere kamuya açık bir
şekilde
tartışmaya açmak istediği 95 tezini bir mektupla açıkladı.
·
Luther’in
bu tezleri Wittenberg’deki saray kilisesinin kapısına asmasıysa muhtemelen bir
efsane.
·
Her
ne kadar amacı bu olmadıysa da Luther’in bu çıkışı, mevcut tartışmanın
kızışmasıyla Hıristiyan kilisesinin bölünmesine ve onun ölümünden sonraysa
Katolik ve Protestan
hükümdarlar
arasında mezhep savaşlarının çıkmasına yol açarak Avrupa’da ülke sınırlarının
yeniden çizilmesini beraberine getirdi.
·
Luther
daha sonra Protestanlık olarak adlandırılacak Papalığa karşı çıkan ve bireysel
inanç üzerine kurulu bir teolojik anlayış geliştirmişti.
·
Augustinyen
tarikatından ayrılıp evlenen Luther İncil’i Almanca’ya çevirerek ve büyük
yankılar uyandıran pek çok yazıyı kaleme alarak bugünkü Protestan kiliselerini
kurmuş oldu.
·
Günümüzde
dünyadaki 2,2 milyar Hıristiyan’ın yaklaşık yüzde 37’si Protestan.
·
Alman
nüfusunun yüzde 29’unu Protestanlar, yüzde 30’unu ise Katolikler oluştururken
yüzde 34 herhangi bir dine bağlı değil.
·
Luther’İin
Latince yazdığı 95 tezi kültürel
hafızadaki yerini
Wittenberg’deki kilisenin kapısına çakılı şekilde aldı.
·
Bu
nedenle 2017 yılı
başta Almanya olmak üzere dünya
genelinde Reformasyon’un 500. yıldönümü olarak kutlanacak:
·
Alman
hükümeti ve kilisenin organize edeceği büyük etkinlikler, anma ve kutlamalar,
sergiler ve konferansların yanısıra 31 Ekim 2017 tarihi ilk defa tüm ülke
genelinde resmi tatil ilan edilecek.
·
Reformasyon’un
yıldönümü aslında Almanya’da kutlamalarına büyük ağırlık verilen bir yıldönümü
oldu.
·
Alman
Protestan Kiliseleri (EKD) ve devlet tarafı 2008 yılından başlayarak on yıl
sürecek bir “Reformasyon On Yılı” başlattı ve her yıl farklı konuları ele
alarak ve böylece Reformasyon’un kapsamlı içeriğini çok yönlü bir şekilde
değerlendirerek 500. yıldönümü kutlamalarına da hazırlanmış oldu.
·
Eşzamanlı
olarak hem Federal Hükümet hem
de çeşitli eyaletler bazında “Luther
2017” kutlamaları için pek çok ofis açıldı.
·
Federal
Yönetim özellikle Reformasyon’un sanat, kültür, toplum
ve
siyaset gibi alanlardaki etkilerini ve kazanımlarını ön plana çıkararak aynı
zamanda Almanya’yı “Reformasyon’un beşiği” olarak tanıtmayı ve bu büyük
mirasının yaşamasına aracı olmayı hedefliyor.
·
Reformasyon’un
Alman, Avrupa ve dünya tarihinin en sarsıcı olaylarından biri olduğu
tartışılmaz.
·
Almanya
ve Avrupa başta olmak üzere Batı kültürü genelinde teolojik, tarihi, zihinsel
ve siyasi kimlik anlayışları üzerinde derin izler bırakan Reformasyon aynı
zamanda Alman dilinin yanısıra hem müzik ve sanat alanlarında büyük bir etki
yarattı, hem eğitim alanına yeni bir yön veren değişimleri tetikledi, hem de
nihayetinde öz sorumluluk sahibi yurttaş konseptinin ortaya çıkmasını
sağlayacak toplumsal ve siyasi katılımın temellerini atmış oldu.
·
Reformasyon
olmasaydı dünyanın pek çok açıdan bambaşka bir yer olacağı konusunda yaygın bir
fikir
birliği süregidiyor.
·
EKD’nin
Kilise Ofisi
Başkan Yardımcısı ve Reformasyon yıldönümüne
yönelik kutlamaların genel düzenlemesinden sorumlu yetkilisi olan Thies
Gundlach ayrıca günümüzde temel ön kabullerin yeniden sorgulanmakta olduğu
“bir tür reformasyon öncesi dönemden” geçtiğimize inanıyor.
·
Gundlach
ayrıca Luther’in “Augustinyen” keşişliğinden kurumların dayattığı koşullardan
bağımsız inanç özgürlüğünün kaşifliğine uzanan yolunun özgürleşmeye giden
yolların arketipi olduğu görüşünde.
·
Fakat
ne tarihçiler ne de ilahiyatçılar Reformasyon’u salt bir tarihsel bir
özgürleşme öyküsü olarak ele alıyor.
·
Eğer
hedef bu olsaydı tarihçilerin yıldönümü kutlamalarına davet edilmemesi
gerekirdi.
·
Zira
onların Luther’in Yahudi düşmanlığıyla dolu yazılarından mezhep savaşlarına
Reformasyon tarihinin kutlamaya pek de elverişli olmayan yönlerine parmak basacaklarına
şüphe yok.
·
Fakat
bu konular da Reformasyon’un 500. yıldönümü etkinliklerinde özellikle de
EKD’nin inisiyatifiyle ele alınacak.
·
Düşünce
tarihi açısından bakıldığında Luther’in birçok öncülü vardır; ama Luther
cesareti
ve becerisi sayesinde, matbaanın da sağladığı imkanla Avrupa’da dikkatleri
üzerine çekmesiyle ve de dönemin siyasal ortamının desteğiyle öne çıkabildi.
·
Fikirleri
yıldırım hızıyla yayıldı. Yine de Reformasyon’un tarihi, tüm tarihsel süreçler
gibi içinde pek çok çelişkiyi barındırıyordu ve ucu açıktı:
·
Reformasyon,
Ortaçağ anlayışından kopmuş bir şey değildi, onun içinden doğdu.
·
Ortaçağ
“karanlık bir çağ” değildi.
·
Günümüzde
modern olarak algılanan pek çok fikir aslında o dönemde şekillenmişti.
·
Bu
anlamda Reformasyon Ortaçağ düşüncesinin aşılması değil onun zirvesine
ulaşmasıdır.
·
Ayrıca
Reformasyon yalnızca Luther’le sınırlı değildi.
·
Luther
her ne kadar merkezi bir figürdüyse de Reformasyon’un erken dönemlerine yön
veren pek çok kişiden biriydi.
·
Bu
bağlamda tıpkı Reformasyon’un kendisi gibi Ortaçağın son dönemlerini de büyük
bir çeşitlilik dönemi olarak ele almak gerekir.
·
Aslında
“Reformasyon dönemi” tanımının kendisi de yanıltıcı:
·
Bu
süreç yalnızca Reformasyon’un gerçekleştiği dönemi değil Rönesansı da kapsıyor.
·
Reformasyon’da
büyük rol oynayan isimlere EKD’nin her fırsatta işaret etmeyi görev bildiği
Huldrych Zwingli ve Johannes Calvin gibi çağdaşı olan reformcuların yanısıra
sanatçı Leonrdo da Vinci ve tarihçi ve devlet adamı Machiavelli gibi
Rönesans’ın büyük isimleri de dahil.
·
Dolayısıyla
ancak Luther aracılığıyla yenilenen Katolik Kilisesi’nin düşüşü teorisi artık
herhangi bir geçerliliğe sahip değil.
·
Tarihçi
Thomas Kaufmann’a göre Reformasyon tarihinin bütünü “Ortaçağın son dönemindeki
çok büyük çeşitliliğe sahip dindarlık anlayışı, teoloji ve kültürle” doğrudan
ilintili.
·
Reformasyon’un
tarihte sahip olduğu yer konusunda yürütülen çalışmalaraysa farklı görüşler
hakim.
·
Burada
“beklenmedik ve ani bir sıçrama anı”ndan mı yoksa “yavaş yavaş gelişen bir
dönüşüm”den mi söz edilmesi gerektiği konusunda tartışmalar sürüyor.
·
Fakat
uzmanlar kendi içinde kapalı ve tekil bir Reformasyon yerine çoğul bir
Reformasyon süreci olduğu konusunda hemfikir.
·
Kaufmann’a
göre Luther sonraki kuşaklar tarafından “çok farklı isteklerin, umutların,
düşmanlık duygularının ve hayallerin” yansıtıldığı bir figür olarak algılandı.
·
Öte
yandan kilise
tarihi uzmanı Volker Leppin’in dile
getirdiği ve tarihçilerin de üzerinde mutabık oldukları üzere “yeri
doldurulamaz bir kişilik”ten ziyade bugün bizim bakış açımıza çok da uymayan,
birçok bakımdan bizim algımıza “yabancı” bir adamdı.
·
Gene
de Luther’in büyük etkileri beraberinde getiren bir sürecin kaynağı olduğu ve
bugün dahi olageldiği kabul görüyor.
·
Bunu
onun ortaya koyduğu (Hıristiyan) özgürlük anlayışında görmek mümkün.
·
Luther
1520 yılında yayınladığı “Hıristiyanın Özgürlüğü Hakkında” başlıklı yazısında
Hıristiyan inancına sahip birinin bir yandan her şeyin “özgür efendisi” olduğu
ve kimsenin tebaası olmadığı, bir yandan da “sadık bir kul” olarak herkesin
tebaası olduğu üzerine kurulu bir anlayışı getirmişti.
·
Luther
bu teziyle insanın “içsel” ve dışsal” yönüne ilişkin beraberinde pek çok sonucu
da getirecek bir ayrım yapmıştır:
·
Bu
ayrım, Hıristiyanlığın merkezine “inancı” koyan Protestan teolojisinin temelini
oluşturur:
·
Buna
göre ruhun (içsel) selameti için ne “eserler”, ne “yasalar” belirleyicidir, ne
de kilise, yani “dışsal” olan hiçbir etken belirleyici değildir, sadece ve
sadece inanç ve Tanrı’nın rahmeti geçerlidir.
·
Luther’i
özgürlük kavramı esas olarak teolojik alana dair bir kavram olsa da farklı
şekillerde de algılanmıştır.
·
Daha
o zamanlar Alman Köylü Savaşları (1523–1526) sırasında dahi bu özgürlük
kavramının siyasi bir düzlemde ele alınması durumuyla karşılaşılmıştı.
·
Her
ne kadar “Luther” bu anlayışı reddettiyse de itaatkarlığın reddi bağlamındaki
özgürlük anlayışı büyük bir etkiye sahipti.
·
Pek
çok farklı taraf Luther’in tezlerini kendine mal ederek kimi örneklerde ulusal,
sosyal ya da siyasi bağımsızlığı temellendirmede kullandı.
·
Oysa
Luther modern özgürlük anlayışını ortaya koymamıştı.
·
Onun
yaptığı, özgürlük kavramının farklı yönlere evrilebileceği bir diyalektiği
güçlendirmesiydi.
·
“Tezlerin
halka açıklanmasının” 500. yıldönümünde Reformasyon’u anmak için pek çok sebep
var.
·
Bunlardan
biri Reformasyon’un kültürel ve sosyal tarih açısından önemli bir kırılma
olması.
·
İlahiyatçı
Ulrich Duchrow’a göre en önemlisi Reformasyon’un henüz sonuçlanmamış olmasıdır.
·
Ona
göre hala devam eden Reformasyon “dini, milli, bölgesel ya da çıkar bazlı
sınırları aşarak herkesi kucaklayabilen” yeni bir kilisenin kurulması demek.
·
“Reformasyon
teolojisinin kolonyalizm sonrası bu yorumu” açık ve net bir şekilde bugüne ve
şimdiye karşılık gelmeli.
·
Bu
bakış, Luther’in inancın bireyin anlayışında temellenmesi yaklaşımına da uygun
düşüyor.
·
Zira
Luther için Hıristiyanlık her şeyden önce “inancın hayata geçirilmesi” demektir.
·
05.07.2016
. KAYNAK:
www. deutschland. de /tr/ topic/
. GÖNEN ÇIBIKCI: 26.12.2020 ........
18 Aralık 2020 Cuma
Daha kısa karantinalar
Daha kısa karantinalar aslında COVID-19 salgınlarını önlemeye yardımcı olabilir
İki haftalık karantinalar zihinsel sağlığı ve finansmanı
zorlar.
Yeni araştırmalar,
haftalık kısıtlamaların bu yükü hafifletebileceğini ve temas izlemeyi
iyileştirebileceğini gösteriyor.
17 ARALIK 2020
Fotoğrafçı Justin Jin'in babası, Kasım ayı sonlarında Çin'de
evinde tıbbi bir acil durum yaşadığında, Belçika'da yaşayan Jin, hemen yanında
olmak için bir uçak bileti aldı. Ancak COVID-19 salgını, genellikle basit
yolculuğu iki buçuk haftalık bir sıkıntıya dönüştürdü.
Çin'de virüs artık iyi kontrol ediliyor, bu
nedenle hükümet yolcuların hastalığı yeniden başlatmasını önlemek için dikkatli
bir şekilde koreografiye tabi tutulmuş bir dizi ihtiyati adım attı. Uçağa
atlamadan kırk sekiz saat önce Jin, iki tür COVID-19 testi yapmak zorunda kaldı
- biri parmak ucunu içeren antikorlar için ve burun sürüntüsünü içeren bir
genetik test.
Sonuçlar, Çin
büyükelçiliğinin o gemiye binmeden önce onaylaması için bir uygulamaya
yüklendi. Uçuş sırasında tüm uçuş görevlileri baştan ayağa kişisel
koruyucu ekipman giydi. Yolcular varışta başka bir teste tabi tutuldu ve
ardından test sonuçlarına bakılmaksızın 14 gün boyunca sıkı gözetim altında
kalacakları bir karantina oteline götürüldü.
Otel karantinası katıydı: her yolcu bir
odada izole edildi ve kapılar bir kamera ile izlendi, böylece herhangi biri dışarı
çıkarsa güvenlik hemen uyarılacaktı. Her yeni varışta odalar ve koridorlar
fümigasyona tabi tutuldu.
Yemekler kapıya teslim edildi ve doktorlar
14 gün boyunca günde iki kez ısı kontrolü yapmak için geldiler. Jin'e
sifonu çekmeden önce tuvaletini sterilize etmesi için bir kova ve dezenfektan
verildi.
Jin, "Herkes bana çok dikkatli davrandığı için bir UFO'ya kaçırılan
bir örnek olduğumu hissettim" dedi.
Jin'in
deneyimi, 14 günlük karantinaların COVID-19 ile norm haline gelmesinden bu yana
dünya genelinde yaşanan hayal kırıklıklarına değiniyor.
Dikkat
akıllıca olsa da, araştırmacılar artık bu kadar uzun önlemlerin gerekli olup
olmadığını merak ediyor ve kamu güvenliğini koruyan daha kısa alternatifler
ortaya çıkarıyor.
Karantinalar
maliyetlidir, soyutlanmış olanların ruh sağlığını ve mali durumunu ve ayrıca bu
önlemleri uygulayan hükümetlerin ve şirketlerin kaynaklarını
zorlamaktadır.
Daha kısa
karantinalar bu yükü hafifletebilir, ancak bu eksen aynı zamanda insanların
karantina alabileceği alanlar, hızlı testlere erişim ve yemekler ve ilaç gibi
diğer ihtiyaçlar için destek gibi daha iyi lojistik gerektirir.
Bu
yatırımları yapmak, potansiyel olarak insanların gönüllü yönergelere uyumunu
artırabilir.
Daha kısa
karantina talepleri, koronavirüslü kişilerin dokuz veya 10 gün sonra bulaşıcı
görünmediğini gösteren akademik raporlarla destekleniyor. Ek olarak, yeni
araştırmalar, daha akıllı test stratejileriyle birlikte daha kısa
karantinaların COVID-19 bulaşma riskini azaltmak için aslında 14 günden fazla
karantina yapabileceğini gösteriyor.
Bu yeni
çalışmalar, 2 Aralık'ta ABD Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezlerinin
neden karantina için iki yeni seçenek açıkladığını açıklıyor . CDC, mümkün olduğunda hala 14
gün önermektedir, ancak bir kişi hala semptom göstermiyorsa ve potansiyel
maruziyetten sonra beşinci gün veya daha sonra negatif testler varsa, bir hafta
sonra kendi kendilerine uyguladıkları karantinayı sonlandırabilirler.
Alternatif
olarak, bir kişi teste erişemezse, 10 semptomsuz gün sonra karantinadan
çıkabilir.
Harvard Tıp
Fakültesi'nden hesaplamalı epidemiyolog Maimuna
Majumder , insanların önerilen süre
boyunca karantina altına almamasının ana nedeninin, özellikle birçok işçinin
hastalık izni olmadığı Amerika Birleşik Devletleri'nde kaybedilen ücretler
olduğunu açıklıyor .
İskoçya'daki
St. Andrews Üniversitesi'nde bulaşıcı hastalıklar doktoru Müge Çevik , Birkaç istisna dışında ( Vermont eyaleti gibi ) Avrupa ve Kuzey
Amerika'daki hükümetler, maddi kayıplara uğrayacakları veya kalabalık
konutlarda yaşayacakları için karantina alamayanları desteklemek için yeterince
şey yapmadılar, diye ekliyor .
Çevik,
"Gelir yardımı çok önemli. Teste çok fazla vurgu yapıldı, ancak yeterince
desteklenen izolasyonu vurgulamadık." "Kendi kendine izolasyon,
tüm dünyada test ve izleme programlarında en zayıf halka olarak
bırakıldı."
Karantinaları sıkıştırmak için enfeksiyonun seyrini anlamak
Hapsedilmekten birkaç gün
kurtulmanın yanı sıra, karantina süresinin kısaltılması, koronavirüs
kümelerinin oluşmadan önce önlenmesine yardımcı olabilir.
Son zamanlarda,
biyoistatistikçi Jeff Townsend liderliğindeki Yale Halk Sağlığı Okulu'ndaki
araştırmacılar, tam da bunu gösteren matematiksel modeller
geliştirdiler. COVID-19 testini kısaltılmış bir karantina ile stratejik
olarak birleştirmenin, potansiyel olarak maruz kalmış kişilerin yükünü
hafifletebileceğini buldular.
Bir karantina
ancak en bulaşıcı oldukları dönemde pozitif vakaları yakalarsa başarılı
olur. Yale'nin çalışması, SARS-CoV-2'nin kuluçka dönemine veya insanların
enfekte olduktan sonra semptom geliştirmelerinin ne kadar sürdüğüne ilişkin
yeni verilere dayanıyordu.
Ayrıca,
araştırmacıların bu yıl virüsü başkalarına bulaştırma yeteneğinin hastalığın
seyri boyunca nasıl değiştiğini ve bunun viral yük, bir kişinin vücudundaki
saptanabilir mikrop miktarı ile nasıl karşılaştırıldığını öğrendiklerine de
baktı.
Yaz gelmeden
önce, bilim adamları SARS-CoV-2 viral yükünün maruz kaldıktan sonra katlanarak
arttığı, beş gün sonra zirveye çıktığı ve ardından yavaşça azaldığı konusunda
kabaca bir fikre sahipti .
Semptom
başlangıcı da tipik olarak bu beş günlük işaret civarında meydana geldi. Bununla
birlikte, raporlar ayrıca, vakaların maruz kaldıktan iki ila 10 gün sonra koronavirüsü bulaştırdığını
göstererek, virüs ve semptomları tespit etmek için tatlı noktanın - beş
gün - insanların en bulaşıcı olduğu zamanı gerçekten tanımlayıp
tanımlayamayacağına dair soruları gündeme getirdi.
Bu bilgileri
birleştiren Yale ekibi, bir ön çalışmada ,
giriş ve çıkışta polimeraz zincir reaksiyonu (PCR) testi ile sekiz günlük bir
karantinanın, koronavirüs yayılmasını önleme açısından test yapılmadan 14
günlük bir karantina kadar iyi veya daha iyi olduğunu bildirdi.
Bir uyarı:
Testin, şu
anda inkübasyon penceresi ve bulaşıcılık hakkında bilinenlere göre, sonuçların
24 saat içinde ulaşmasıyla, karantinanın yedinci gününde uygulanması gerekiyor.
Yale araştırmacıları bu stratejiyi gerçek hayatta,
Avustralyalı BHP şirketinin sahip olduğu iki açık deniz petrol ve gaz kulesinde
denediler. Bir petrol platformunun sıkı sınırları, yüksek derecede
bulaşıcı bir hastalığın gelişmesi için ideal bir yerdir.
Ancak bir salgını kontrol altına almak için kapatmak son
derece pahalı olacak ve şirkete milyonlarca dolara mal olabilir, bu nedenle
çalışanlarını güvende tutmak ve operasyonları sürdürmek için en uygun yolu
bulmaya motive edildi.
Çalışmadan önce koronavirüs hakkında çok az şey bilinirken, BHP tüm
çalışanlarını üç günlük karantinaya girmeden önce test ediyordu.
Haziran ayından itibaren, bir teçhizat beş günlük periyotlara
taşınırken, ikinci teçhizat karantinalarını Ağustos ayından itibaren yedi güne
uzattı. Test, insanlar karantinaya girdiğinde ve tekrar çıkmaları
planlandığında gerçekleştirildi.
Yedi günlük seçenek için oran yarı yarıya
yükseldi. Genel olarak, bu stratejiler 16 enfekte mürettebat üyesini açık
deniz teçhizatına kadar yakaladı ve 11 gün sonra yapılan takip testleri sıfır
pozitif vakayı ortaya çıkardı.
Ekip potansiyel faydaları hesapladığında,
giriş ve çıkış testleriyle birlikte yedi günlük bir karantinanın karantina
sonrası aktarımın yüzde 98'ini önleyebileceğini tahmin ettiler.
Townsend'e göre paket servisi, biri karantinaya girdiğinde olumsuz bir
testin yanlış bir güvenlik duygusu üretebileceğidir ve çıkış yapmaları
gerektiği zaman test etmek, bulaşıcı bireyleri yakalamanın ve onları kendi
kendine tecrit altında tutmanın anahtarıdır.
Ekibinin sonucuna göre, testi yedi günden
fazla ertelemek faydalı olmadı. Townsend, planlarının o kadar başarılı
olduğunu ve diğer petrol ve gaz şirketlerinin de benzer politikalar
uyguladığını söylüyor.
Yale deneyi,
tatillerde geniş aile ve arkadaşlarıyla ziyaret etmeye hazırlananlar için
önemli bir dersi de ortaya çıkardı. Townsend, olabildiğince uzun süre
önceden karantinaya almanın yanı sıra, ailenizi ziyaret etmeden önce test
edilmeyi beklemenizi önerir.
Enfeksiyon
sırasında çok erken test yaparsanız, viral yük tespit için çok düşük olabilir
ve yanlış bir negatif sonuç alırsınız.
London School of Hygiene
and Tropical Medicine'deki araştırmacılar tarafından yapılan bir başka ön
baskı çalışması , uluslararası gezginler için stratejileri araştırırken
benzer sonuçlar buldu: Yedinci günde bir PCR testi ile varıştan sonra sekiz günlük
bir karantina, bulaşma riskinde benzer bir azalma sağlar. testsiz 14 günlük
karantina.
Dahası, Çevik ve
meslektaşlarının 19 Kasım'da The Lancet Microbe'da yayınladıkları
çalışmaların kapsamlı bir analizi, SARS-CoV-2 için kuluçka penceresini
doğruladı - ancak COVID-19 vakalarının dokuz gün sonra canlı virüs üretmediğini
de gösterdi. hastalık, daha kısa karantina pencereleri için motivasyonu daha da destekliyor.
Daha kısa karantinalar, daha kolay temas takibi?
Daha kısa karantinalar,
enfeksiyon kontrolünün üçüncü ayağı olan temas takibinin etkinliğini de
artırabilir. İnsanlar bazen iletişim izleyicilere sosyal yaşamları
hakkında bilgi vermekten çekinirler.
Yüksek riskli
faaliyetlere kabul edilmekten kaynaklanan korku ve damgalanmaya ek olarak,
arkadaşlarınızın kendi kendilerini izole etmelerinin isteneceğini bilerek
isimlendirmeniz konusunda çok fazla baskı var.
Örneğin Birleşik
Krallık'ta, mevcut test ve izleme sistemi temasların yalnızca yaklaşık yüzde
20'sini kapsıyor ve bunlar çoğunlukla hane halkı bağlantıları; sistem
potansiyel olarak etkilenen birçok insanı bulamıyor.
Çevik,
"Tüm bu sistem, destekli bir tecrit veya karantina olmadan gerçekten
çalışamaz çünkü her aşamada başarısız oluyor" diyor.
En yüksek
enfekte olma ve virüsü yayma riskine sahip temas noktalarına odaklanmanın, örtü
teması takibi yapmaktan daha etkili olabileceğini öne sürüyor. İkincil
enfeksiyonların neredeyse yüzde 80'i vakaların yüzde 20'si ile
bağlantılıdır.
Çevik,
"Tüm vakaların tüm temas noktalarına ulaşmamız gerekmiyor," diyor,
ancak yetkililer koronavirüsü ileriye doğru yayma olasılığı en yüksek olanlara
öncelik verebilir.
Yakın tarihli bir çalışma
makalesinde , Majumder ve doktora sonrası
araştırmacı Andrew Perrault , Çevik'in önerdiği şeyi tam olarak
yaptı. Amaçları, kapsamlı yönergeleri risk temelli bir yaklaşımla
değiştirerek toplam karantina günü sayısını azaltmaktı. Karantina süresi,
ilgili kişinin enfeksiyonu alma ve onu başkalarına iletme şansına bağlı
olacaktır.
Perrault, "Risk temelli karantina
sistemi fikri, semptomlar için belirli bir bireyin temaslarını
gözlemlemektir." aynı maruz kalma olayının daha sonra semptomlar
geliştireceğini de ekliyor.
Tipik olarak, onaylanmış bir COVID-19 vakası, bir izleyiciye temas
sağlar, bu kişi daha sonra tüm bu insanlara ulaşır ve onlardan iki hafta
boyunca karantinaya almalarını ister. Risk tabanlı bir sistemde, bir temas
izleyici, belirli bir olayda maruz kalan herkesi izler.
Bu bireylerden bazıları semptomatik hale
gelirse, hepsi karantinaya devam etmelidir. Ancak birkaç gün sonra
hiçbirinde semptom gelişmezse, herhangi birinin enfekte olma riski düşüktür ve
hepsi erken salınabilir.
Perrault, "Bu yaklaşımın avantajı, aynı sayıda karantina gününde
daha fazla aktarım azalması elde etmenizdir çünkü ilk önce en büyük yayıcıların
peşine düşersiniz," diye açıklıyor Perrault.
Bu yaklaşım aynı zamanda karantinaya uyma
motivasyonunu da artırıyor: Majumder, bir kişi aynı kaynaktan başka bir temasın
semptom geliştirdiğini bilirse, karantinadan çıkma olasılığının azalacağını
açıklıyor.
İletimi simüle etmek için bir bilgisayar modeli kullanan Perrault ve
Majumder, riske dayalı bir karantinanın, özellikle çıkış testi ile
birleştirildiğinde, iletim riskini düşük tutarken karantina günlerinin sayısını
azaltabileceğini tahmin ediyor:
Eski CDC yönergelerine göre, Bir ilk
yayıcıya bağlı tüm kişiler için karantinada geçirilen günler ortalama olarak
62,1 iken, risk bazlı plan kapsamında bu sayı 36,1 güne düşürülür.
Tatil seyahati için en önemli nokta, en iyi uygulamaların CDC'nin
orijinal önerilerinden çok farklı olmayabileceğidir, çünkü bu yeni yaklaşımlar,
hızlı geri dönüş süreleriyle test etme, sağlam temas izleme personeli gibi
evrensel olarak mevcut olmayan kaynakları gerektirir ve yerel liderlerden satın
alma.
Majumder, "Buradaki
anlaşma şudur:
Karantina bölmenizin dışında veya evinizin dışında arkadaşlarınızla ve
ailenizle tatiller için bir araya gelmek istiyorsanız, yine de iki hafta
karantinaya almanız gerekir. Gerçekten de bu," diyor Majumder.
https://www.nationalgeographic.com/science/2020/12/shorter-quarantines-could-help-prevent-coronavirus-outbreaks/
Öğretmen
Gönen ÇIBIKCI, 2020.12.18
/
TÜRKİYE HAYALİ
Hedefteki üniter, laik Cumhuriyet: . ABD'NİN YENİ TÜRKİYE HAYALİ . . Samuel Huntington, “ Medeniyetler Çatışması ” adlı kitab...
-
16 Kişilik Tipi ve Özellikleri - MBTI . MBTI yani "Myers-Briggs Type Indicator" (Myers-Briggs Tip Göstergesi); Isabel...
-
- "Opus Dei" Nedir? . Günümüzde Benzer Örgütler Var Mıdır? . Günümüz Versiyonları! Fetullahçı terör örgütü fetönün ;...
-
Türkiye'nin Cemaat Tarihi Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi'nden Doç Dr. Cengiz Anık Türkiye'nin cemaat tarihini ...

