28 Mayıs 2024 Salı

GELECEK DÜNYA, GELECEK KUŞAK

 .   GELECEK DÜNYA, GELECEK KUŞAK: ALFA KUŞAĞI

“Kuşaklar,  demokratik kurallar uygulanıp bilimsel gelişmeler takip edilirse, kendi dünyalarını yaşantılarına uygun bir şekilde oluşturabilirler.”

Bu yıl 2011 doğumlu öğrencilerimiz ilkokula başlayacaklar.

Bu başlangıç aynı zamanda 15 yıl sürecek olan alfa kuşağının ilk temsilcileri olarak süreç içerisinde farklı özellikleri ile biz öğretmenlerin dikkatini çekeceklerdir.

Kim bu Alfa Kuşağı, neden bu şekilde isimlendirildiler, nelerden hoşlanırlar, nasıl öğrenirler, nasıl eğlenirler, gelecek için planlama yaparken biz neler yapmalıyız.

Bu yazı hafta sonu  Alfa kuşağı ile ilgili yaptığım okumalardan elde edilen bilgilerden oluşmaktadır.

'' NEDEN ALFA KUŞAĞI ''

Avusturalyalı nüfus bilimci Mark McCrindle, 2010’dan sonra doğan çocukların Alfa kuşağı olarak isimlendiriyor.

Alfa kuşağı tablet bilgisayarlarla büyüyen, akıllı telefonsuz bir hayatı bilmeyen, saniyeler içinde düşüncelerini internete aktarabilen, bugüne kadarki ‘en fazla dönüştürme’ yeteneğine sahip kuşak olarak dikkat çekiyor.

Bugün 6 yaşına kadar olan çocuklar, dokunmanın öne çıktığı teknolojileri kullanarak büyüyorlar ve dokunmanın verdiği yakınlık nedeniyle onlar teknolojiyi, gerektiğinde kullanılacak bir şey olarak değil de kendi hayatlarının doğal bir parçası olarak görüyorlar ve bunlar kendi yaşadıklarından farklı bir dünyanın olmasına imkân olmadığını sanıyorlar; eski hiç yokmuş gibi düşünebiliyorlar.

İşte bu öğrenciler alacakları eğitimlerle, oluşturacakları kendi çağlarının gerçeklikleriyle mücadele edecek bir anlayış kazanmaya çalışacaklar.

Esas soru burada geliyor aslında X ve Y kuşağı karışımı olan öğretmenler Alfa kuşağı çocuklarının eğitimleri için ne kadar hazırlar.

Kuşak tanımını TDK:

-“ Yaklaşık olarak aynı yıllarda doğmuş, aynı çağın şartlarını, dolayısıyla birbirine benzer sıkıntıları, kaderleri paylaşmış, benzer ödevlerle yükümlü olmuş kişilerin topluluğu, yaklaşık yirmi beş, otuz yıllık yaş kümelerini oluşturan bireyler öbeği, göbek, nesil, batın, jenerasyon” olarak açıklamaktadır.

 Aynı kuşağı paylaşan kişiler içinde bulundukları dönemin ekonomik koşullarından, eğitim olanaklarından, teknolojisinden etkilenmekte ve olayları algılamaları ve değerlendirmeleri, hayattan beklentileri, kişilik yapıları bir önceki kuşaktan farklılaşmaktadır.

İçinde bulunduğumuz zaman aralığında farklı kuşaklar bir arada yaşamakta, dolayısıyla kuşaklar arasındaki özellikler gerek aile ve gerekse iş hayatında çatışmalara sebep olmaktadır.

Kuşakların sınıflandırılması amacıyla yapılan çalışmalarda, kuşaklara has özelliklerin kültürden kültüre farklılaştığı, tarih aralıklarının da her toplum için aynı olamayacağı, ayrıca aynı kuşak bireylerinin hepsinde aynı özelliklerin bulunamayacağı kanısına varılmış olsa da toplumun çeşitli katmanlarında kuşak çatışmalarının yaşandığı yadsınamaz.

KUŞAK ÖZELLİKLERİNE KISACA BAKALIM?

Sessiz kuşak / Gelenekselciler 1925 - 1945 arasında doğmuş olanlardır.

Büyükannelerimiz, büyük babalarımız bu dönemin üyeleridir.

2. Dünya savaşı sırasında doğmuş olan bu kuşağın üyeleri tüm dünyadaki ekonomik bunalımdan, kıtlıktan, yokluktan, işsizlikten etkilenerek risk almaktan hoşlanmayan, tedbirli davranışlar sergileyen bireylerdir.

Geleceğe yönelik endişe ve güven arayışı onları ekonomik yönden para biriktirmeye, tutumlu olmaya, gereksiz yere harcama yapmamaya yöneltmiştir.

İş hayatında da denge ve güven arayışları içindedirler, bu yüzden bu dönemde özellikle devlet dairesinde çalışmak veya maaşlı bir iş sahibi olmak önemlidir.

Girdikleri işte uzun süre çalışmayı tercih etmişlerdir.

Kendilerine verilen görevleri sessizce kabul etmiş ve yerine getirmişlerdir.

Otorite kabul ettikleri kişilere karşı son derece saygılıdırlar, kendileri de saygı beklerler. Aralarında yüksek eğitim alanlar olduğu gibi lise mezunu olmak o dönemde iyi bir eğitim olarak kabul edilmiştir.

Günümüzde bir kısmı hala iş hayatında üst mevkilerde çalışmaktadırlar.

Teknolojiye pek uyum sağlayamamakta gerekli bilgiyi kağıttan okumayı tercih etmektedirler.

“Bebek Patlaması” kuşağı  

2. Dünya Savaşının ardından 1946 – 1964 yılları arasında nüfus patlaması yaşanmıştır ve bu tarihler arasında doğanlar için kullanılmaktadır.

Bu dönemde savaş bitmiş, ekonomik yönden rahatlamayla birlikte politik, siyasi değişiklikler yaşanmıştır.

Türkiye’de de dünyada olduğu gibi radyo altın çağını yaşamakta, yavaş yavaş evlere buzdolabı, merdaneli çamaşır makinesi girmeye başlamıştır.

Teknolojik gelişim hızla ilerlemiş televizyon, elektrikli aletler evlerde kullanılmaya başlanmış, iş yerlerinde üretimi artmasını sağlamıştır.

Bilgisayarlar, cep telefonları ve internet iş ve eğitim hayatında önemli rol oynamaya başlamışsa da bebek patlaması kuşağı bireylerinin büyük kısmı bu konuda zorluk yaşamaktadır.

Bu grubun üyeleri de otoriteye saygılıdır.  

İş hayatında idealist, sadık, çalışkandırlar, uzun süre aynı iş yerinde çalışabilirler.

Maaşlı çalışmayı tercih ederler, takım çalışmasına yatkındırlar.

Bu dönemde yaşam kalitesinin yükseldiği, sağlık, tatil, güzellik ve bakım harcamalarının arttığı görülmektedir.

Beklentileri rahat bir emeklilik olan bireylerin çoğu emekli maaşlarıyla geçinmeye çalışmakta ve maaşlarının azlığından yakınmaktadırlar.

Yüz yüze iletişimi tercih etseler de cep telefonunu da iletişim aracı olarak kullanabilirler.

Eğitim açısından geleneksel kuşağın devamı gibi görebiliriz, öğretmeni otorite olarak yaşamlarında önemli bir yere koyarlar.

Öğrenme tercihleri soru-cevap, geribildirim ve derse katılımdır.

Sorunlarının çözümünde kendi deneyimlerinden ve daha önce sorunun başkaları tarafından nasıl çözüldüğüne göre yöntem ararlar.  

Bencillik, iş koliklik, kuralcılık olumsuz özellikler olarak sayılabilir.

Bazı kaynaklarda “çalışmak için yaşamak”  sözlerinin bu grubu tam olarak tanımladığı söylenmektedir.

X kuşağı 1965 – 1979 yılları arasında doğan bireylerin oluşturduğu gruptur.

Bu dönem çocukları ekonomide durgunluğa, petrol krizine, globalleşmeye, teknolojinin hızlı gelişiminin sonucu yeni icatlara ve buluşlara uyum sağlamaya çalışmışlardır.

Doğdukları andan itibaren çamaşır makineleri, buzdolaplarına, radyo, kasetçalar ve pikapla karşılaşmış, küçük yaşlarda televizyonla tanışmışlardır.

Bilgisayarların iş dünyasında önemli hale gelmesiyle değişen iş koşullarına  uyum sağlamışlar, teknolojiyi zorunlu oldukları için kullanmaya başlamışlar ve  bir kısmı başarıyla kullanmaktadır. Genel olarak kurallara uyumlu, çalışkan, sağduyulu bireylerdir.

Kendilerine güvenirler, esnektirler, çok stresli işlerden kaçınmakta daha çok keyif alacakları işlerde çalışmayı tercih etmektedirler.

Gelecek endişesi yaşamakta, maaşlı ve iş garantisi olan işler önemlidir, kendilerini bireysel emeklilik, özel sağlık sigortası gibi bazı yatırımlarla garanti altına almaya çalışmışlardır.

Kadınlar da iş hayatında yer almıştır.

Evliliklerde boşanmalar daha çok görülmeye başlamıştır.

İletişim şekli olarak e–posta ve cep telefonlarını kullanmaktadırlar. 

Eğitim açısından bakarsak; öğretmen bir idol olmaktan çıkmış, kendi kendilerini okuyarak, çalışarak yetiştirmek isteyen, e – öğrenme sistemini kullanan bireylerdir.

Kendilerinden ne istendiğini tam olarak bilerek ilerlemek istemekteler.

Meslek seçimleri üniversite sınavından aldıkları puanla belirlenen bu nesil yaşamak için çalışmaktadırlar.

Şu anda bir kısmı iş hayatında yönetici pozisyonundadır.

Y kuşağı: milenyum kuşağı, indigo çocuklar gibi farklı isimlerle de anılan bu dönem 1980 – 2000 yılları arasında doğan bireylerdir.

Y kuşağı genellikle çekirdek ailelerde yetişmişlerdir, ilgi odağı olmaya alışmış olan bu bireylerin hayattan beklentileri de çok yüksektir.  

Kabaca dörtte birinin ebeveynlerinden en az biri üniversite mezunudur, aralarında boşanmış ebeveyne sahip olanlar da neredeyse üçte bir oranındadır.

Kendilerini beğenirler, kendilerine fazla güvenirler,  bireyci ve girişimcidirler.

Çok çalışmaktan hoşlanmazlar ama çoğu daha iş hayatına atılır atılmaz en üst mevkiye gelmeyi hedeflemektedir.

İyi eğitimli, zeki, özgürlüğüne düşkün, otoriteye karşı agresif tutum içinde olan Y kuşağı bireyleri için teknolojiyi çok iyi kullanan, sosyal medya hayranı kişiler diyebiliriz.

Aşağı yukarı 5 – 6 yaşlarında bilgisayarla karşılaşmışlardır.

Akıllı telefonlarla, mesajlarla, e postayla,  internetle, bilgisayar oyunlarıyla, twitter, facebook, instagram ve selfie’ile iç içe büyüyen, anında arkadaşlarıyla haberleşebilen, kendini sosyal medya sayesinde ifade edebilen bir nesil.

Aynı anda birçok işi yapabilme kapasitesine sahipler.

Takım çalışmasına yatkın, değişime çabuk ayak uyduran, hızlı düşünebilen, çabuk bilgi sahibi olabilen bireyler aynı hızla yaptıkları işten sıkılmaktadırlar. 

Eğitim yaşamlarında bir önceki nesle göre çok daha fazla sınava girdiler.

İyi bir eğitim almak uğruna dershaneye gitmek, özel öğretmenden ders almak zorunda kalan Y kuşağı kendini daha ilkokul sıralarında rekabetçi bir ortam içinde bulmuştur.

Bir yandan ailelerin beklentisini karşılamak, bir yandan ergenlik sorunlarıyla uğraşmak ve sınav başarısına odaklanmak bu bireylerin büyük bir kısmının sınav kaygısı hissetmelerine neden olmuştur.

Gerek eğitim gerekse iş hayatında problem çözme süreçlerinde interneti kullanmayı ve beyin fırtınası yapmayı tercih ederler.

Günümüzde eğitimine devam edenlerin olsun, iş hayatında çalışanların olsun en büyük sıkıntıları eğitimcilerinin ve üstlerinin kendilerini anlayamamış olmasıdır.

Ülkemiz nüfusunun % 35’ ini oluşturan Y kuşağı çalışanları sıklıkla iş değiştirebilirler.  

İş yaşamıyla özel yaşamlarını dengede tutmaya çalışırlar.

En önemli özelliklerinden biri de hayali ürünlere, hayali projelere prim vermemek somut olanlarla ilgilenmektir.

İş hayatında üstlerine sordukları soruların cevabını almak ister geçiştirilmekten hoşlanmazlar.

Düşündükleri hemen ve şimdi olmalıdır.

Çünkü gelecekle ilgili belirsizlik içindedirler.

Z - Kuşağı 2001 yılından sonra doğanlar ve 2020 yılına kadar doğacak olanları kapsayacak bir dönemin bireyleridir.  

Henüz iş hayatına atılmadılar, eğitimlerine devam ediyorlar. İnternet teknolojisine gözlerini açtılar.

Çoğunun ailesi aşırı korumacı, sokak oyunlarıyla ilgileri yok, oyuncakları ı-pad, çoğunun akıllı telefonu var, fiziksel olarak yalnızlar, her an birbirleriyle iletişim kurabiliyorlar.

Sosyal gelişim onlar için bu demek.

Aynı anda birçok iş yapabilme becerileri daha da gelişmiş halde.  

Dikkat ve konsantrasyon sorunları yaşıyorlar.

Eğitimde ezberi sevmiyorlar, oyun haline getirildiğinde daha kolay öğreniyorlar.

Yaratıcılıklarını kullanabildikleri çalışmalar onlar için daha uygun görünüyor.

Kendi arzuları ve hedefleri doğrultusunda bağımsız karar verip, sonuç odaklı hareket ediyorlar.

Çevrelerinde olan bitenlerin farkındalar.

En büyük sorunları mobil teknolojinin eğlencesinden kopup ders çalışmak gibi görünüyor.  

Bu durum okulda başarılarının düşmesine neden oluyor.  

İnternet bağımlılığı kavramı genellikle bu kuşak çocukları için kullanılıyor.

Klasik eğitim ortamları onlar için uygun görünmüyor.  

Z kuşağı çocukları araştırmayı, bilgiyi çeşitli kaynaklardan aldıktan sonra, sunum yapmayı seviyorlar.  

Türkiye nüfusunun  % 18’ ini oluşturmakta olan ve daha sonra doğacakları da düşünerek bu nesil için eğitim alanında köklü değişikliklere gidilmesi şart gibi görünüyor.

Alfa Kuşağı

2025 yılında yaklaşık olarak 2 milyar kişiden oluşacak olan ve her hafta 2.5 milyon bireyin eklendiği yeni kuşak olarak Alfa kuşağı genel olarak;

*  Multitasking (aynı anda birden fazla işle meşgul),
*  Farklı, şu anda hiç bilmediğimiz, hatta aklımıza dahi gelemeyecek kadar bilinmedik, tuhaf ama yararlı (ve tabii ki zararlı) kişisel uzmanlık alanları geliştiren,
*   Görselleri, videoları, animasyonları, holografik iletişimi, eğlenceyi yazıya, konuşmaya tercih eden, düzlemsel okuyamayan, tek bir olaya fokuslanamayan,
*   Hafızaları fazla şeyi tutmayan, az konuşan, gerekmedikçe fiziksel buluşmalardan hoşlanmayan,
*   Sanal & robot & hologram arkadaşlarıyla daha iyi anlaşan, direkt kişisel kontaktan çok makinalar aracılığı ile iletişim kurmayı seçen, yani makinaları insanlara tercih eden
*   İhtiyacım olursa Google'a, dijital ya da robot asistanıma sorarım diyen,
*   Kendine odaklı, bireysel çalışmayı tercih eden, yaptıklarını hemen kişiselleştiren ve kolayca yayabilen, taahhüde girmekten, kendini bağlamaktan kaçınan ve bunun için çoğu zaman mobil/akıllı cihazlardan, robotlardan yararlanan,
*   Reset, Reload (baştan başlat, yeniden yükle vb.) nesli oldukları için hataların bir tuşa basılarak hemen düzelebileceğini, dünyanın değişebileceğini düşünen,
*  Dijital nesil oldukları için duyguları çok ve çabuk değişen, anında reaksiyon bekleyen, derhal övgü ve ödül almayı, her şeyi oyunlaştırmayı isteyen, kötü, eksik, yanlış, çirkin hissetmekten hiç hoşlanmayan,
*  Şimdide yaşayan ve her şeyin GR8 (great/ büyük/müthiş demek) olduğunu düşünen,
*  Beyinleri üzerlerine akan binlerce bilgi, uyaran ve mesajla aşırı (hiper) uyarılmış, dikkatleri, algıları ve konsantrasyonları sığ,
*  Daha becerikli, daha akıllı ancak çoğunlukla geniş çaplı düşünmeyi ve kültürel derinliği ihmal eden,
*  Her türlü siyasi, ailevi, askeri, mesleki, statü vb. ile ilintili otoriteyi reddeden,
*  Ciddi anlamda doğa mahrumiyeti çeken, düzensiz beslenen, doğal gıdalardan çok; en kolay, hızlı yiyip, içebileceği pratik şeyleri tercih eden, hatta kendi yiyeceğini basan,
*  Yabancı dil işini anında çeviri yapan giyilebilir hatta beyne monte edilebilir tercüme aparatlarıyla çözen, milliyet, din, ulus, etnik köken vb. aidiyet unsurlarını önemsemeyen,  dünya vatandaşı olan,
*  Öğrenmesi gerekenleri genetik modifikasyonlarla ya da Matrix filmindeki gibi hazır bilgi, beceri yüklemeleri ile kazanan, buluttaki okula giden, robot/hologra/sanal öğretmeninden, danışmanından destek alan,
*  Ölümü hastalık, bir arıza gibi düşünen, ölmeyeceğine inanan, çünkü genetik ve nano teknolojilerle tüm canlıların arızalarının giderilebileceğini, hastalıkların iyileştirebileceğine inanan
bir nesil geliyor. 

Gelecek alfa kuşağı, her şeyi hibrit ''MELEZ'' olarak algılayacak ve etrafında bulunan yaşam etkilerini,yaşam becerilerini, geşmiş ve güncel bilgileri birleştirerek yeni ve işlevsel bir yaşam formu oluşturacaktır.

Güvenlik gelecek kuşağın yaşamında elektronik güvenlik daha etkili bir yapı içerinde yer alacaktır.

Tatil anlayışlarında kısa zamanda yapılan şehir içi aktivitelere yönelik çalışmalar hız kazanacaktır.

Eğer  geleceğe yön veren bir eğitim anlayışımız olsun istiyorsak, tüm bireysel ve toplumsal kaynaklarımızı bilime, teknolojiye, ekolojiye, insanlığa, insanca yaşamı geliştirmeye harcamalıyız.

Öğrenme ve geliştirme seferberliği ilan etmeli, gelecek yüzyılın bireylerini yetiştirmeliyiz.

ALFA KUŞAĞI EĞİTİM KURUMLARI NASIL OLMALIDIR ?

Alfa kuşağı gelişimine ve değişimine hazır, yarınların neler getirebileceğini tahmin edebilen, yetiştirdiği Z kuşağın da ilerisini görebilen eğitim kurumlarının öğrencileri olmak isteyeceklerdir.

Gelişim ve değişimi tamamlayamayan eğitim kurumları ''Z plus'' eğitim kurumları olmaktan öteye gidemeyecektir.

Okullar ve eğitim kurumları, teknolojinin içine doğan yeni neslin hızını, bireyselliğini, birçok işi aynı anda yapmaya çalışmalarını, çalışma ortamında özgürlüğe ihtiyaç duymalarını, dijital yolla sosyalleşebilmelerini, her konuda açıklama beklemelerini anlamalı ve eğitim programlarını şimdiden buna göre yapılandırmalıdır.

Eğitim ve öğretim anlayışı olarak  bireysel farklılıklara yönelik, kişilere özel programlar geliştirmelidir.

Her bir bireyin kendi içinde fark yaratmasını sağlayacak olanaklar yaratmalıdır.

Geliştireceğimiz ve uygulamalarla,  hedefimiz Alfa kuşağında toplumsal yaşamın ortak paylaşımına ilgi uyandırmak, önceki kuşaklarla uyumlaşmayı kolaylaştıracak ortamlar hazırlamak olmalıdır".

Alfa Kuşağı,  isterse, ilgi duyarsa öğrenecek ve kendini geliştirecektir.

Okulda kazandıkları değerler ve donanım Alfa kuşağında   beraber yaşama ve üretme inancı oluşturmalıdır.

Bu çalışmalar ile Alfa kuşağının kendi potansiyelini bulmasına, kullanmasına ve kendini gerçekleştirmesine zemin hazırlayacaktır. 

Peki kendimize dönüp soralım o zaman

''Biz  Alfa kuşağını eğitmeye ve gelecek zaman için hazırlamaya ne kadar hazırız?''

 ' Bu yazı, kişisel olarak oluşan merak sonrası hafta sonu yapılan okumalar sonrasında oluşan bilgilerin paylaşımı ve bu konuda arayışta olan herkes için  okunan bilgilerin bir araya getirilmesi ile yazılmıştır.''

.   Esen kalın...

http://user.orav.org.tr/blogger/ugurozeren/page/43603/--alfa-kusagi---gelecek-dunya--gelecek-kusak

 

5 Mayıs 2024 Pazar

HIDRELLEZ

 .  HIDRELLEZ                       .

.  HIDIR-HIZIR-AZİZ GEORGE-YEŞİL GEORGE

“Altın Dal” kitabının yazarı İskoç Halk Bilimci James Frazer’a göre; en eski tapınma yerlerinden biri de kutsal kabul edilen ağaçlardır.

Arkaik insanlar tıpkı kendileri gibi ağaçlarında canlı olduğunu düşünüp, ağaçlara dişil ve eril özellikler yüklerler.

Aynı zamanda ölmüş atalarının ruhlarının da ağacın içinde barındığına inanırlar.

Ağaç kovukları insan bilinçaltında anne rahminin arketipidir ve “Hayat Ağacı” kavramı ile ilişkilendirilerek sonsuz yaşam kaynağı olarak kabul edilirler.

Ağaçlar canlı olarak görülür ve onların da ruhlarının olduğu varsayılır.

Tanrısal boyutla da iletişim içinde olduklarına inanılan, Kozmik ve Ruhsal varlıklarıdır.

Bu bağlamda Türk sözlü kültüründeki Kayın Ata ve Kayın Ana tabirleri de anlam kazanır.

Aslında bu tanımlamaların, Kayın Ağacı ve ataların ruhlarının bu ağaçta konakladığı düşüncesi ile bağlantılı olduğu görülür.

Türk mitlerinde ağaçtan türeme anlatılarına da çok rastlanır.

Türk söylencelerinde ağaçların çocuk verdiğine inanılır.

Kadınlar elma ağacının altında yatar ya da yuvarlanır.

Aynı şekilde ağaç dallarına bağlanan renkli bezler Tanrı ile iletişimi sağlar ve dilekleri yerine getirir.

Türk-İslam masal ve mitlerinde “Yaşlı Adam” ya da “Yaşlı Bilge Arketipi”, Hızır karakteridir.

Hıdır, Kıdır gibi isimler ile de çağrılan Hz. Hızır, İslamiyet öncesi dini ve mitolojik söylencelerde ise; Gök Sakallı Koca, Ak Sakallı Koca, Altın Sakallı Ay Koca adıyla bilinir.

Çok ilginçtir ki bu “Yaşlı Bilgeler” yeryüzüne “Kayın” ağacını kullanarak inerler ve giyimleri çoğunlukla yeşildir.

Kayın ağacından inen bu ak sakallı kocalar kadınlara çocuk, yeni doğan çocuklara “Ad” verir ve dilekleri yerine getirir.

Yeşiller içinde gelen “Gök Sakallı Kocalar” kozmik merkezler sayılan ağaçlardan inerek baharı müjdeler.

“Gök Sakallı” tanımlaması onların kutlu kişilikler olduğuna ve gökyüzünden ya da Tanrısal-Ruhsal boyuttan geldiklerine gönderme yapar.

Hızır kanatlı Ak-Boz ata biner ve elinde bir asa tutar.

Yeryüzüne indiği zaman dilekleri yerine getirir.

Dilenci kılığına girdiği, kapı kapı dolaşarak insanlardan yardım istediği de olur.

“Işık Hızıyla” hareket ettiği için, insanlar göz açıp kapayıncaya kadar ortadan kaybolduğunu anlatılır.

Etimolojik açıdan “Hızır” kelimesinin “Hız” kökü ile bağlantılı olduğu da düşünülebilir.

Türk masal ve mitlerinde Hz. Hızır’ın Ateş’e ve Işığa geldiği inancı vardır ve Hz. Hızır’ı çağırmak için ateş yakılır.

5 Mayıs’ı 6 Mayıs’a bağlayan gece yapılan Hıdırellez kutlamalarda da ateşler yakılır.

Dinler tarihi uzman Mircea Eliade’ya göre ateşlerin yakılması dünyanın yeniden yaratılışını alegorik olarak ifade eder.

Arkaik insan düşüncesinde zaman, çizgisel değil döngüseldir ve dünya her yıl bahar mevsiminde yeniden yaratılır.

Hıdırellez’de, yakılan ateş üzerinden atlanır.

Halk kültüründe ateş üzerinden atlayan insanların, yeni yıla yeni bir başlangıç yaptıkları ve günahlarından arındıkları düşünülür.

Bu ritüeller kolektif bilinçaltındaki ebedi yaşam özlemi ile bağlantılıdır ve bu şekilde “Yeniden Doğuş” sağlanmış olur.

Hıdırellez Türk söylence kültüründe Hıdır-Hızır ve Ellez-İlyas’ın kavuşması olarak yorumlanır.

Hızır ve İlyas’ın “Hayat Suyu” içerek ölümsüz olduklarına inanılır.

Hıdırellez günü yağan yağmurlar ise Hızır ve İlyas’ın gözyaşlarıdır.

Bu iki mitolojik kişilik, 5-6 Mayıs günleri yeryüzüne inerek insanların dileklerini yerine getirir.

Bu kutsal günlerde “Hayat Ağacının” alegorik ifadesi olan ağaçlara, dilekler yazılır ve renkli kurdeleler bağlanır.

İnsanlar kağıtlara çizdikleri hayallerini gül ağacının dibine gömerler.

Avrupa folklorunda da “Mayıs Ağacı” ya da “Mayıs Direği” adında bir kavram vardır.

1 Mayıs günü köy meydanına “Mayıs Direği” dikerler.

Mayıs Ağacı ya da Mayıs Direği renkli kurdeleler ile süslenir.

Bu ritüel baharın gelişini karşılamak için, ağaçların yeniden çiçek açması ve yeşillenmesi adına yapılır.

Günümüzde kutlanan 1 Mayıs İşçi Bayramının arkaik kökeni de bu kutlamaların devamıdır.

Avrupa da Mayıs ayında kutlanan “Aziz George” günüde, bu Mayıs kutlamaları ile bağlantılıdır. Aziz George, “Yeşil George” olarak bilinir ve köylüler ormandan kestikleri bir ağacı çiçekler kurdeleler ile süslerler.

Aziz George, İslami düşüncedeki Hz. Hızır’ın Hıristiyan versiyonudur.

Türk-İslam tasavvufunda Hızır “Yeşil Olan” olarak bilinir.

Hıristiyan olan Gagavuz Türkleri ise Hıdırellez’i “Ayoz Georgi’nin Yortu Günü” olarak kutlar.

Zaman içinde dinler değiştikçe, önemli günler ve kutlamalar da yeni dine adapte edilerek evrilir. Ritüeller değişmez fakat dini söylencelerdeki önemli karakterler isim değiştirir.

Türk kozmolojisinde “Mayıs” ve “Kasım” ayları çok önemlidir.

Göktürkler yılı iki mevsime ayırır ve yılda iki kez bu “Geçiş” dönemlerinde ritüeller yaparlardı.

Bu “Mevsim Döngüleri”, Yaz Tanrısı ve Kış Tanrısı adını verdikleri, iki Takımyıldızın, gece ve gündüz göğünde, ufuk çizgisinden yükselme zamanlarıydı ve onlar için çok önemli döngüsel zamanlardı.

(Ak Pars Takımyıldızı (Boğa Takımyıldızı) ve Ejderha Takımyıldızı (Akrep Takımyıldızı).

Mayıs ve Kasım aylarında yapılan bu ritüeller “Yeniden Doğuş” ve “Ölüm” ile alakalı törenlerdi.

6 Mayıs da ateşler yakarak Yaz Mevsimini, 8 Kasımda da Kış mevsimini karşılarlardı.

Şunu da eklemek gerekir, Ulu kelimesi Luu yani Ejderha kelimesinden türetilmiştir.

Türkler gece göğünde yükselmeye başlayan Ejderha Takımyıldızı için Mayıs ayında ateşler yakardı.

Mayıs ayının diğer bir ismi ise ULU AY’dır. 2500 yıl önce “Bahar Ekinoksu” (Gece-Gündüz Eşitliği) Mayıs ayında olurdu.

Ejderha Takımyıldızının yükselmesi Mayıs ayına denk gelirdi.

Türk Budizminde ise yılbaşı, Budha’nın doğumu kabul edilen 8 Mayıs günü, “Çeçklig Ay” adı verilen ayda kutlanırdı.

Türk Budist takviminde çiçek açma zamanı yılbaşı sayılırdı.

Göktürkler 6-8 Mayıs tarihlerinde çalılıkları ateşe vererek bu dönemi kutlardı.

Günümüzde aynı tarihlerde Hıdrellez adını verdiğimiz bahar bayramını kutlarız.

Türkler 5. Ayın (Mayıs) ortasında yani Ejderha Takımyıldızının gece göğünde yükselmeye başladığı dönemde At kurban ederdi.

Bu ritüelin Ejder At ya da Su Aygırı efsanesi ile de ilişkisi vardır.

Emel Esin’e göre “Ejder At “efsanesi Türkler ile ilgiliydi ve “Ejder Aygırı” efsanesi Türkler arasında çok yaygındı.

Hz. Hızır ile ilgili bir anlatıda, Hızır Süt Ak Gölde yüzmekte ve uçmakta olan yüzgeçli ve kanatlı atlar görür.

Bu atları yeryüzündeki atlar ile çiftleştirir.

Yeryüzündeki cins atlar, özellikle “Alaca Atlar” işte bu sudan çıkan ejder atların soyundandır.

Anadolu’da Hz. Hızır’ın Ejderhayı yendiği ya da Hacı Bektaş’ın Ejderhayı yeryüzündeki mağarasından gökyüzüne gönderdiği gibi söylenceler, İlkbahar ayında gece göğünde ufuk çizgisinden gökyüzünde yükselmeye başlayan Ejderha Takımyıldızı ile bağlantılıdır.

Aynı şekilde “Yeşil George” yani “Aziz George” ve “Ayoz Georgi” ikonografilerine baktığımızda onlarında At üzerinde olduğu ve bir ejderhayı öldürdüğü görülür.

.      Nuray Bilgili:

.   Mitolog, Öğretmen, Öğrenci, Ressam, Yazar, Grafiker.

.   Gazi Universityesi'nde Gazi Eğitim Fakültesi Resim Bölümü Textil Ana Sanat Dalı"nda okudu.

30 Nisan 2024 Salı

1 MAYIS VE İSLAM

 .  1 MAYIS VE İSLAM       .

·       Tarihin en önemli simge günlerinden biri ve belki de birincisi 1 Mayıs’tır.

·       14 Temmuz – 21 Temmuz 1889’da toplanan İkinci Enternasyonal’de kabul edilen bir öneri ile dünya çapında işçi sınıfının; “Birlik, Mücadele ve Dayanışma Günü” olarak kutlanmaya başlanan 1 Mayıs, bir tür modern kölelik düzeni olan işçiliğin haklarını genişletme ve her çeşit haksızlığa karşı mücadele ve direniş günüdür.

·      O yıllardan bugüne gelinceye değin dünya, sınıf mücadelesinde çeşitli aşamalardan geçti. Kapitalist Blok ile Sosyalist Blok kutuplaşmasının gerginliğinde soğuk savaş dönemi yaşandı. SSCB’nin dağılmasıyla reel sosyalizmin başarısızlığı sınıfsal mücadelede yeni yol ve yöntemleri doğurdu.

·       Kapitalist dünyadaki işçi sınıfı ile sosyalist dünyanın ilişkileri ve sosyalist dünyanın kendi iç çelişkileri üzerinden Ortodoks Marksizm de dâhil olmak üzere pek çok sosyalist sav keskin bir biçimde sorgulandı.

·       Marksizm ve türevlerinin kesin olarak mağlubiyetini ilan edenler de oldu.

·       Öte yandan Marksizm ve pek çok türevinin reel dindarlık düzleminde din karşıtı genel yapısı, sınıfsal mücadeleyi din perspektifinden sınıf lehine okuma çabalarını büyük ölçüde engelledi.

·       Özellikle İslam’ın doğuş yılları itibariyle sosyal bir mücadele hareketi olduğu gerçeği yeterince işlenmedi.

·       Sosyalist mücadele nasıl bir evrim geçirirse geçirsin, bu noktada geçmişte neler yaşanmış olursa olsun, sosyal sınıfların varlığı ve sınıflar arası mücadele tarihsel ve toplumsal bir gerçektir.

·       Ezen – ezilen, sömüren- sömürülen ayrışması tarihin geldiği aşamada çok şiddetli bir biçimde yaşanmaya devam etmektedir.

·       Gelir dağılımı adaletsizliği, dünya nimetlerini paylaşmadaki ağır çarpıklık, açlık noktasına varan yoksulluk ve onun karşısında refah toplumlarının varlığı, küresel çapta hala bir sınıfsal mücadele bayrağının yükseltilmesi gereğini tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyor.

·       Ezilen ve sömürülenlerin, şimdiye değin egemenler tarafından kendi lehlerine kullanılan din gerçeğini keşfetmeleri zorunludur.

·       Dinin sosyalist / toplumcu yorumunun olabilirliği, sanılanın aksine egemenci yorumunun imkânından daha geniştir.

·       Dinin, Ortodoks Marksist terminoloji çerçevesinde bir üst yapı kurumu olarak top yekûn bir biçimde olumsuzlanmasının, reel sosyalizmin başarısızlığına katkı veren önemli etmenler arasında olduğunu söylemek gerçekten çok mu anti sosyalist bir izahtır?

·       Kanımca İslam özelinde, din faktörü, sınıfsal mücadele yararına yeniden yorumlanmalıdır.

·       Kaldı ki bana göre bu, bir yeniden inşa çalışması da değildir.

·       Egemenler tarafından üzeri örtülen bir gerçeğin üstündeki örtünün kaldırılmasıdır.

·       Evet; din yani İslam özü itibariyle zaten bir sınıf mücadelesi olarak doğmuştu.

·       Zira Hz. Muhammed’in çağrısına / İslam’a ilk koşanların genel karakterinin ezilenler olduğu tarihsel bir gerçektir.

·       İslam köle tüccarlarına karşı köleleri savundu.

·       Varsıllara karşı yoksulları savundu.

·       Kim bunun tersini ileri sürebilir?

·       halde buradan hareketle ifade edelim ki İslam, bugün de varsılları değil yoksulların yanındadır.

·       İslam bugün de patronların değil işçilerin, emekçilerin yanındadır.

·       İslam’ın kutsal kitabı olan Kur’an’da; “İnsan için ancak emeğinin karşılığı vardır!” (Necm, 39. Ayet) denildiğini kim gizleyebilir?

·       Bu ifadenin aslında; “insanı insan yapan en önemli şey, onun emeğidir,” ilkesini ortaya koymak anlamına geldiğini kim reddedebilir?

·       Kur’an’ın pek çok ayetinde yoksullara yardımdan, paylaşımdan (infak), ihtiyaçtan fazlasının mutlaka dağıtılması gerektiğinden (Sözgelimi, Bakara 215 ve 219. Ayetler ), servet biriktirmenin yanlışlığından (Tevbe, 34- 35. Ayetler) bahsettiği gerçeğini sınıfsal mücadele açısından yeni bir okumaya tabi kılmamız yaşamsal gereklilikte bir tutum değil midir?

·       Hz. Muhammed’in Medine’ye göçten hemen sonra Mekkeli Müslümanlarla Medineli Müslümanları mal ortaklığını da kapsayacak biçimde kardeş ilan ederek neredeyse proto sosyalist bir toplum inşa etmeye çalıştığını yeniden değerlendirmemiz gerekmiyor mu?

·       halde sömürüye karşı mücadele günü olan 1 Mayıs’a katılmak ve 1 Mayıs’ı kutlamak, sınıfsal bir görev olmakla birlikte onu teyit edici bir biçimde aynı zamanda dinsel bir yükümlülük de değil midir?

·       Evet, 1 Mayıs’ı kutlamak, mücadele bayrağını yükseltmek salt sosyalist ve sınıfsal bir tavır değil aynı zamanda İslamî bir yükümlülüktür. İslamî bir yükümlülük olması demek, bir başka

·       ifadeyle her mümin için farz hükmünde bir buyruk demektir.

·       Ey Müslüman,

·       1 Mayıslarda ve başka günlerde sömürüye karşı mücadele bayrağını yükseltmeye sen de omuz ver ki,“fitne kalkıp din yani düzen yalnız Allah’ın” olsun!

·       Zira Allah; “fitne yani sömürü ortadan kalkıp din yalnız Allah’ın oluncaya dek onlarla

·       savaşın!” (Enfal 39. Ayet) diyor.

·       Onlardan kastın hakkın üstünü örtenler olduğunu, yani haksızlık yapanlar olduğunu, bir diğer ifadeyle sömürenler demek olduğunu anlamalısın!

·       Eğer bunu anlar ve sınıfsal mücadeleye katılıp cihada yani sömürüye karşı yapılan savaşa destek olursan aslında Allah’ın dinine destek olmuş olursun.

·       Bil ki İslam’ın cihad dediği mücadele, birilerinin ileri sürdüğü o çirkin mukatele değil tam tersine sömürüye karşı yapılan her çeşit eylemdir.

·       Allah cihad etmemizi istiyor.

·       Zira o bu şekilde, “yeryüzünde mustazafları / ezilenleri / sömürülenleri egemen kılmak istiyor.”(Kasas Suresi 5. Ayet)

·       Eğer Allah’a ve onun elçisi olan devrimci Muhammed’e iman edenler, bismillah deyip sınıfsal mücadele bayrağını kararlılıkla açarlarsa işte o gün; “zalimler/ ezenler/ sömürenler, nasıl bir devrimle devrilip gideceklerini göreceklerdir.”(Şuara Suresi 227. Ayet)

·       Bilelim ki, zulme sessiz ve tepkisiz kalandan, sömürüye umarsızlık içinde boyun eğenden Müslüman olmaz, olamaz!

·       Zira İslam bir itaat dini değil isyan dinidir.

.     CEMİL KILIÇ

.     01.05.2024

********************************************************************************


TÜRKİYE HAYALİ

Hedefteki üniter, laik Cumhuriyet: .   ABD'NİN YENİ TÜRKİYE HAYALİ   . .    Samuel Huntington, “ Medeniyetler Çatışması ” adlı kitab...