6 Kasım 2021 Cumartesi

Almanya’ya Şükran Borçluyum

     HAKKI KESKİN:

  "Almanya’ya Şükran Borçluyum"

Almanya’da politikaya atılan ilk Türkler arasında yer alan, Türkiye’deki öğrenci hareketlerine destek amacıyla öğrencilik döneminde Berlin’de düzenlenen gösterilere öncelik eden ve iki kez Türk vatandaşlığından atılıp hakkını sonuna kadar arayarak Türk vatandaşlığını iki kez yeniden kazanan Prof. Hakkı Keskin’le de göç hikayesini konuştuk.

1980’li yıllardan beri tanıdığım ve emekli olduktan sonra zamanının önemli bir bölümünü Türkiye’de geçiren Hakkı Keskin sorularımı şöyle yanıtladı:

- Yola çıkmadan önce kafanızda nasıl bir Almanya vardı ve geldiğinizde nasıl bir Almanya buldunuz?

Almanya’ya 1964 yılında lise öğrenimimden sonra üniversite öğrenimi için geldim. Erzincan/Mercan’da tamamen tesadüfen karşılaştığım bir jeoloji mühendisine liseyi bitirmek üzere olduğumu, Almanya’da iki ağabeyimin bulunduğunu ve orada okumak konusunda görüşünü sordum.

“Böyle bir imkânınız varsa mutlaka Almanya’da okuyun” demişti.

Doğrusu Almanya hakkında fazla bilgi sahibi değildim.

Hamburg’da lisan okuluna ağabeyim kaydımı yaptırmıştı.

Ağabeylerim beni Hamburg tren istasyonunda geç saatlerde karşılayıp kaldıkları Elmsohn kasabasına gittik.

Sabahleyin kalktığımda her taraf karla kaplıydı.

Sokaklarda hiç kimseyi göremedim.

Meğer tam da Noel Bayramı (Weinachten) olduğundan herkes evindeydi.

Karlı sokakların bomboş olduğu durumu hiç unutamadım.

* O zamanlar Almanların Türklere ve Türkiye’ye yaklaşımı nasıldı?

60’lı yıllarda Almanya’da çok az sayıda Türk ve diğer yabancı işçi bulunuyordu.

Özellikle Türklere ve Türkiye’ye konuştuğum kişiler sempatiyle bakıyordu.

Eğitimli olanlardan Atatürk hakkında övgülü açıklamalar duyuyordum.

Hatırlatmakta yarar var.

Nazi Almanya’sının yol açtığı ve 55 milyondan fazla insanın, bu arada 7.5 milyon da Alman’ın yaşamını yitirdiği İkinci Dünya Savaşı sona ereli 20 yıl olmuştu.

Almanya henüz savaş yıkımlarını kaldırma aşamasındaydı. İnsanlarda Hitler Almanya’sının bıraktığı büyük bir eziklik vardı. Hiç unutmuyordum, 1965 yılında Almanya-İngiltere arasında Avrupa şampiyonluk final futbol maçını İngiltere’nin kazanmasına, Alman öğrenci arkadaşım, “İyi oldu, Almanya kazansaydı, Almanya’ya karşı savaş sonrası tepkiler yeniden canlanırdı” demişti.

 ‘ALMANYA ÖĞRENCİ HAREKETİ LİDERLERİNDENDİM’

* İlk yıllarda Türkiye’nin en çok neyini özlediniz ve şu anda hâlâ neyini özlüyorsunuz?

Doğrusu ilk yıllarda kendimi büyük bir coşkuyla önce Almanca ve sonra da üniversite öğrenimime verdim.

Öte yandan 1967’den sonra da ‘Berlin ve Almanya Türk Öğrenci Federasyonu’ çalışmalarında aktif görev aldım. 1968 Almanya Öğrenci Hareketi liderlerinden biri konumundaydım.

Bizim o yıllardaki önceliğimiz, üniversite reformları ve dünyada savaşların son bulmasıydı. Vietnam Savaşı tüm yoğunluğuyla sürdürdüğünden, bu insanlık dışı savaşa karşı protesto eylemlerimiz sürüyordu.

Türkiye’deki siyasi gelişmeleri de yakından izliyor ve gerçek demokrasi ve hukuk devleti isteğimize vurgu yapıyorduk.

Doğrusu içinde bulunduğum ortam nedeniyle benim önemle isteğim, Türkiye’nin siyasi, ekonomik ve hukuksal yönden gelişmesi ve her alanda Avrupa ülkeleri düzeyine çıkmasıydı.

* Türk işçilerinin Almanya’ya gelmeye başlamasından sonra neler değişti?

Türk işçilerinin Almanya’ya önemli sayıda gelmeye başlamaları 1965’lerden sonra olur.

Birinci kuşak Türk işçileri çalışkan, işlerini son derece iyi yapan ve yasa dışı olaylara karışmayan insanlardı.

Bu anlamda Alman işverenleri Türk işçilerinden büyük ölçüde memnundular.

Ancak yasal statüleri güvenceli olmadığından, ekonomik kriz yıllarında, işini kaybedenler Türkiye’ye geri gönderildi.

Ne var ki Türkiye’de düzelmeyen özellikle ekonomik durum, giderek artan sayıda işçilerimizin Almanya ve diğer bazı Batı-Avrupa ülkelerine göçmelerine neden oldu.

Hatta giderek işçilerimizin özellikle 1980’den sonra eşlerini ve çocuklarını da yanlarına getirmeye başladılar.

Böylece Almanya’ya giderek ailece yerleşme süreci başladı.

İkinci ve üçüncü kuşak çocuklarımız Almanya, Hollanda, Danimarka, Avusturya, İsveç, İngiltere’de dünyaya geldiler.

Artık zamanla ailece Almanyalı Türkler olduk. Almanya bizim ikinci vatanımız, hatta çocuklarımız ve torunlarımızın birinci vatanı oldu.

 ‘ALMANYA GÖÇ ÜLKESİ DEĞİLDİR’ DEDİLER

* Uyum konusunda Alman tarafın hiç şüphesiz birtakım hataları oldu. Türkler bu alanda ne gibi hatalar yaptı? Zamanla oluşan Türk dernek ve cemiyetlerin, çatı örgütlerinin hiç mi hataları olmadı?

Cumhurbaşkanı Steinmeier’in de kabul ettiği gibi, siyasi partiler, özellikle de CDU/CSU, Almanya’nın bir göç ülkesi olduğu gerçeğini göremediler, bu gerçeği ısrarla reddettiler.

Uzun yıllar buraya gelen insanlara misafir işçi ‘Gastarbeiter’ ve ‘Almanya göçmen ülkesi değildir’ söylemlerini sürdürdüler.

Oysa Almanya geriye dönüşü olmaz biçimde 1980’li yıllardan itibaren bir göç ülkesi olmuştu. 

Gerçekler kabul edilmediğinden uyum politikaları ve çocukların eğitimi konusunda gerekli önlemler alınmadı.

Bu ülkeye yarım asırdır yerleşmiş insanların çoğuna eşit hakların yolunu açacak vatandaşlık hakkı verilmedi.

Birçok Avrupa ülkesinde ve ABD de uygulanan çifte vatandaşlık hakkı tanınmadı.

Oysa özellikle bizler ‘Almanya Türk Toplumu’ yöneticileri olarak, çifte vatandaşlık hakkının önemini on yıllardır sürekli olarak vurguladık.

Siyasi partiler, sendikalar ve kiliselerle olan görüşmelerimizde bu konunun önemini belirttik.

Türk çatı örgütlerinin en önemli açmazı ve hatası, Almanyalı Türklerin temel hak ve istemleri konusunda ortak bir tavır sergilememeleridir kanımca.

MERKEL, ‘IRKÇILIK TOPLUM İÇİN BİR ZEHİRDİR’ DEMİŞTİ

* Zamanla Almanların Türklere ve Türkiye’ye yaklaşımında, bakışında ne gibi değişiklikler oldu?

Özellikle son yıllarda CDU/CSU’da bile, Almanya’nın göç ülkesi ve çok kültürlü bir toplum olduğu olgusu kabul edilmeye başlandı.

Sosyal Demokratlar, Yeşiller ve Liberaller bu gerçeği daha önce görmeye ve kabul etmeye başladılar.

Almanya Cumhurbaşkanı Steinmeier’in “Almanya-Türkiye işçi anlaşmasının 60’ıncı ve Almanya Türk Toplumu’nun (TGD) kuruluşunun 25. yıldönümleri nedeniyle yaptığı konuşmalar, Almanya’da artık gerçekleri kabul etme ve benimseme yönünde yeni bir rüzgârın esmekte olduğunu gösteriyor.

Steinmeier: “Bir zamanlar misafir işçi dediğimiz insanlar, onların çocukları ve torunları günümüzün Almanya’sını oluşturmaktadırlar. Bu insanlar olmaksızın bir Almanya artık düşünülemez” diyor konuşmalarında.

Şansölye Merkel de Hanaua’daki ırkçı saldırılardan sonra: “Irkçılık toplum için zehirdir” diyerek ırkçılığa karşı çok kesin bir tavır sergiledi.

En üst politikacılar tarafından yapılan bu açıklamalar, bu olumlu gelişmeyi açıkça gösteriyor.

* Almanya’daki Türk toplumu zamanla değişti mi?

Hiç kuşkusuz, Almanya’daki Türk toplumunun çok büyük bir kesimi kendini artık buralı olarak görüyor ve hissediyor.

Artık toplumun tüm alanlarında etkinler.

Alman toplumunda kendini kabul ettiren önemli yazarlarımız, sanatçılarımız, bilim insanlarımız, işverenlerimiz, milletvekillerimiz ve politikacılarımız var.

Bu çok sevindirici bir gelişmedir.

* Türkiye kökenli genç nesilleri nasıl buluyorsunuz ve geleceklerini nasıl görüyorsunuz?

Türkiye kökenli genç nesiller büyük bir özgüvenle Almanyalı olduklarına vurgu yapıyorlar. Toplumun her alanında kendilerini kanıtlamaya başladılar.

Ancak Almanya’nın çok geciken uyum politikasına yönelik önlemleri, gençlerin öğrenim ve meslek öğrenimi alanlarında eşit koşullara kavuşmalarını engelledi.

Zaman zaman ırkçı söylemler ve tavırlarla da karşılaşıyor gençlerimiz. 

Kuşkusuz buna karşı tepki gösteriyorlar ve göstermeleri de gerekir.

NAZIM HİKMET’TEN SONRA İKİNCİ KİŞİ OLDUM

* İki kez Türk vatandaşlığından çıkarıldınız. Nasıl duygular yaşadınız?

1969’da ‘Almanya Türk Öğrenci Federasyonu’ Başkanı olarak Türkiye’deki siyasi durumu eleştirilerimiz nedeniyle, önce öğrencilikle ilişkim kesildi ve Türkiye’ye dönmem istendi.

Sonra da vatandaşlıktan çıkarıldım.

Nazım Hikmet’ten sonra bu hakkı siyasi nedenlerden elinden alınan ikinci kişi oldum.

Avukatlarım Uğur Mumcu ve Uğur Alacakaptan Danıştay’da gereken yasal girişimde bulundular.

Başta Cumhuriyet gazetesi ve genel olarak da özgür basın bu keyfi kararı kıyasıya eleştirdiler.

Almanya’da ve hatta Avrupa kamuoyunda bu karara karşı büyük tepkiler oluştu.

Berlin Üniversitesi rektörleri, aralarında dünyaca ünlü yazarlar ve bilim insanları, bu karara karşı açıklamalar yaptılar. 

Almanya’nın 7 şehrinde Türk Öğrenci Dernekleri açlık grevleri yaparak bu kararı protestolar ettiler. 

Avukatlarım Uğur Mumcu ve Uğur Alacakaptan’ın bu karara karşı Danıştay’da açtığımız davayı kazanarak vatandaşlık hakkımı geri aldım.

1971 askeri hareketinden sonra yeniden vatandaşlıktan çıkarıldım.

Bu ikinci çıkarma kararına karşı avukatlarımın açtığı davayı da kazanarak yeniden vatandaşlık hakkımı geri aldım.

Sevindirici olan, Bakanlar Kurulu’nun aldığı bu vatandaşlıktan çıkarma kararlarına karşın, bu yıllarda yargı kararlarını özgürce alabiliyordu.

 ‘OLAF SCHOLZ’UN TEKLİFİNİ KABUL ETTİM’

* Almanya’da hem eyalet hem de federal düzeyde aktif politika yaptınız.

  Ne gibi zorluklarla karşılaştınız?

  En çok önem verdiğiniz alanlar neydi?

1993 yılında şimdilerde Şansölye olacak konumda olan Olaf Scholz, SPD adına Hamburg’da evimize gelerek, partinin bana Hamburg Eyalet Parlamentosu milletvekilliğini teklifi yaptı.

Ben 1974’lerde Genç Sosyalistlerde SPD üyesi olmuştum.

SPD Başkanı Willy Brandt benim çok beğendiğim bir liderdi.

1982 Ekim ayından sonra Hamburg Uygulamalı Üniversite’sinde Öğretim Üyesi olarak çalışıyordum.

Ramazan Avcı’nın naziler tarafından öldürülmesine tepki olarak 1986’da ‘Hamburg Göçmenler Birliğini’ şimdiki adıyla ‘Hamburg Türk Toplumu’nu kurarak, etkinliklerimizle kamuoyunun geniş ilgisini gördük.

Öğretim üyeliğimin yanı sıra, Olaf Scholz tarafından gelen SPD’den milletvekili olma teklifini kabul ettim.

1993 yılında Almanya’da Türk ve yabancı kökenli ilk milletvekili olmam, Almanya ve dünya kamuoyunda geniş yankı buldu.

O kadar ki Japonya ve Kanada televizyonları bile benimle röportajlar yaptılar.

* SPD’yi neden terk ettiniz?

 Sol Parti’den neden tekrar aday gösterilmediniz?

SPD söz verildiği halde, hükümeti döneminde çifte vatandaşlığı kenara itince, tepki göstererek 30 yıl üyesi olduğum SPD’den istifa ettim.

1995 yılında Sol Parti Başkanı Lothar Bisky bana Federal Parlamento üyeliği teklifinde bulundu.

Bu öneriyi kabul ederek bu defa Federal Almanya milletvekili seçildim.

Ayrıca Avrupa Parlamenterler Meclisi üyeliğine seçildim.

Almanya’da Türklerin ve diğer göçmenlerin eşit haklar konusu benim için her zaman önemliydi. Ayrıca Sol Parti’nin ‘Avrupa Komisyonu’ üyesi olarak da Türkiye’nin Avrupa Birliği üyesi olması benim için çok önemliydi.

Ancak CDU/CSU buna öteden beri karşıydı.

Benim şahsen karşılaştığım en önemli sorun, ‘Ermeni soykırım iddialarına’ karşı neredeyse tek başıma direnmem oldu.

Bu konu özellikle bir Alman gazetesinde de bana karşı kullanıldı.

Buna karşın Türk kuruluşları ve Türk basına bana aktif destek verdi.

Haksızlığa yaşamım boyu karşı çıktım.

Ermeni soykırım iddiası da Türkiye’ye karşı haksız ve gerçek dışı bir suçlamadır.

MERKEL’İ AĞIR BİÇİMDE ELEŞTİRDİM

* Zamanla Almanya’nın en çok nelerini sevdiniz?

  Sevmedikleriniz, sevemedikleriniz nelerdir?

Almanya benim ikinci vatanımdır.

Almanya tüm özgürlüklerimi engelsiz yaşadığım ülkemdir.

Almanya’nın göç, uyum politikaları ve ırkçılığa karşı, kamuoyunda yaptığım çok yoğun eleştirilerime karşın, hiçbir zaman siyasi partiler ve hükümetler tarafından tepkiyle karşılaşmadım.

Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğine ve Kıbrıs konusundaki yanlış politikaları nedeniyle Merkel’i ve partisini çok ağır biçimde eleştirdim.

Bana bu nedenle hiçbir karşı tavır sergilenmedi.

Ancak neo-naziler tarafından sürekli olarak tehdit mektupları aldım.

* Bir daha dünyaya gelseniz yine Almanya’ya gelir miydiniz?

Hiç kuşkusuz ve hiç tereddüt etmeden, özgürlüğümü çok yönlü olarak yaşayabildiğim ve bana en iyi üniversitede başarı bursuyla okuma, Öğretim Üyesi ve milletvekili olma olanağı sağlayan Almanya’ya severek ve koşarak gelirdim ve gelirim.

Almanya’ya şükran borçluyum.

PROF. DR HAKKI KESKİN KİMDİR

1943 yılında Trabzon Maçka’da doğdu.

İlk ve orta öğrenimini Tercan ile Erzincan’da tamamladı.

Yüksek öğrenimini 1967-1976 yıllarında Berlin Hür Üniversite Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde yaptı ve aynı fakültede Siyasal Bilgiler ve Ekonomi doktorası yaptı.

1979 yılında, Ecevit’in başbakanlığı döneminde, Devlet Planlama Teşkilatı’nda uzman olarak görev aldı.

1980 yılında yeniden Almanya’ya gelerek önce Berlin’de sonra da Hamburg’da yüksek okullarda hem araştırma hem de hocalık yaptı.

1993-1997 yıllarında SPD Hamburg Eyalet Parlamentosu milletvekilliği ve 2005-2009 yıllarında da Sol Parti’den Federal Meclis milletvekilliği yaptı.

1968-1971 yıllarında Almanya Türk Öğrenciler Federasyonu ve 1995-2005 yıllarında da Almanya Türk Toplumu (TGD) Başkanlığı yaptı.

    Ahmet KÜLAHÇI

    Kasım 05, 2021

Almanya-Türkiye arasındaki İşçı alma Anlaşmasının 60. Yılı nedeniyle benimle yapılan Hürriyet Gazetesi Avrupa baskısında 6-7 Kasımda yayınlanacak olan söyleşiyi ilginize sunuyorum.


25 Ekim 2021 Pazartesi

Beyin Hakkında 32 Gerçek

 Beyin Hakkında 32 Şaşırtıcı Gerçek

İnsan beyin yapısı nasıldır?

Beyin hakkında şaşırtıcı bilgiler nedir?

Kapasite ve hacmi insan beyni için neden önemlidir?

Gelişim insan beyni için devam ediyor mu?

Kendi beynimizin kapasitemizi nasıl geliştiririz?

Tüm bu bilgileri ve daha fazlasını sizler için derledik.

Kafatasımız içindeki evrenin mucizesi olan organ insan beyni bizi şaşırtmaya devam ediyor.

Hiç birinin kendini sol veya sağ beynimiz olarak tanımladığını duydunuz mu?

Bu fikir, insanların ya sağ ya da sol beynimizin yarı küreleri tarafından yönetildiği şeklindeki popüler düşünceden kaynaklanmaktadır.

Bu fikre göre, “sağ beyni akif” kişilerin daha yaratıcı ve dışavurumcu olduklarına inanılırken, “sol beyni aktif” kişiler daha analitik ve mantıklı olarak konumlandırılmaktadır.

Beyin kırılgandır ve yaralanma, felç veya hastalık gibi şeylerden zarar görebilir.

Bu hasar, bilişsel yeteneklerdeki hafif bozulmalardan tam bozulmaya kadar çeşitli sonuçlara yol açabilir.

Gerçek şu ki, beynin küçük bir bölgesine bile verilen hasar, hem biliş hem de işlevsellik için derin sonuçlara yol açabilir.

İnsan beynini görüntüleme teknolojileri, tüm beynin uyku sırasında bile aktivite seviyeleri gösterdiğini de göstermiştir.

Beyin Yakan Bilgiler

Beyin fonksiyonu açısından, belirli görev ve düşünme türleri belirli bir bölge ile daha fazla ilişkili olma eğilimindedir.

Lakin hiç kimse tam olarak sağ beyinli veya sol beyinli değildir.

Aslında, beynin belirli bir alanıyla tipik olarak ilişkili olan şeyler için bile, tüm beyni meşgul ettiğimizde görevlerde daha iyi yapma eğilimindeyiz.

Bir kişinin beyin hasarından kurtulma yeteneği,

yaralanmanın ciddiyetine ve konumuna bağlıdır.

Örneğin, bir futbol maçı sırasında kafaya alınan bir darbe kafatası sarsıntısına neden olabilir.

Yaralanma oldukça ciddi olsa da, çoğu insan iyileşmek için zaman verildiğinde iyileşebilir.

Öte yandan şiddetli bir felç, kalıcı olabilecek hasara neden olabilir.

Nöroplastisite nedir?

İnsan beyninin etkileyici miktarda nöroplastisite yeteneğine sahip olduğunu hatırlamak önemlidir.

Felç gibi ciddi bir hasar olayından sonra bile beynin zamanla kısmen veya tamamen iyileşmesi ve yeni bağlantılar kurması mümkündür.

Beynimizde yeni hücreleri oluşturma süreci nörogenez olarak bilinir.

Araştırmalar bunun beyinin hipokampus adı verilen en az bir önemli bölgesinde gerçekleştiğini buldular.

İnsan beyin içeriği, gri yağlardan ve proteinlerden oluşur.

Bununla birlikte sanata, spora, kişilik ve ahlaka hayat veren, bilinen en karmaşık ve gizemli organlardan biridir.  Araştırmacılar beynin nasıl çalıştığının sırlarını hâlâ keşfederken, kafanızın içinde neler olup bittiğine dair birçok bilgi keşfettiler. 

Ne yazık ki, beyin hakkında hala birçok yanlış anlama var. 

Aşağıdakiler, birçok yanlış anlamadan sadece birkaçının arkasındaki gerçeklerdir.

Beyin, nöropsikoloji ve nörobilim hakkında ilginç bilgiler:

1- İnsan beyin bilgi kapasitesi tahmini olarak 2.500.000 gigabayt depolayabilir.

86 milyardan fazla nöron, 2,5 milyon gigabayt depolama alanı ve günde 50.000’den fazla düşünce ile insan beyin işleyişi gerçekten şaşırtıcıdır.

Her bir nöron, diğer nöronlarla bağlantı kurar ve bu da 1 katrilyon (1.000 trilyon) bağlantı ekleyebilmektedir . Zamanla, bu nöronlar birleşerek depolama kapasitesini arttırır.

Bununla birlikte, örneğin Alzheimer hastalığında , birçok nöron hasar görebilir ve özellikle hafızayı etkileyerek çalışmayı durdurabilir.

2- İnsan beyni işleyişinde dikkat süresi azalıyor.

Araştırmalar, ortalama dikkat süresinin son 10 yılda ortalama 12 dakika azaldığını gösteriyor.

Bugün, insanın dikkat süresi bir akvaryum balığından daha kısadır.

Örneğin TV izlerken sosyal medyada geziniyorsanız, cihazın çoklu görevi ile azalan dikkat süreleri arasında bazı bağlantılar bile olduğunu göstermiştir .

3- Yetişkin insan beyninin ortalama ağırlığı üç kilogram ağırlığındadır. Referans olarak, bu ortalama büyüklükte bir kavunun ağırlığıyla karşılaştırılabilir.

4- Anılar, insan beyni içinde aynı anda hem kısa hem de uzun süreli kullanım için saklanır.

Nörobilimciler, hipokampusun kısa süreli anıları depoladığını uzun zamandır biliyorlardı.

Ancak yakın zamanda yapılan bir araştırma , hipokampusta kısa süreli anılar oluşturulurken, uzun süreli anılar için aynı anda beynin başka bir bölümünde depolandıklarını ortaya koymuştur.

5- B1 Vitamini kısa ve uzun süreli hafızayı geliştirmeye yardımcı olabilir.

B1 vitamini, anıları yoğunlaştırmak ve depolamak için gerekli olan beyin kimyasal asetilkolini üretmek için gereklidir.

Avustralya’da yapılan bir araştırma, iki yıl boyunca B1 takviyeleri ve folik asit tüketenlerin uzun ve kısa süreli hafızayı geliştirdiğini ortaya koymuştur.

6- Bilgiye kolay erişim, hatırlamayı zorlaştırabilir. Bilgiye hızlı bir şekilde erişebilmek, aslında hatırlamayı zorlaştırıyor.

Verilere erişmek için ne kadar çok çalışırsak, hatırlama olasılığımız o kadar artar.

7- Anılar anne karnında oluşmaya başlar.

Beyin gelişimi için kritik bir zaman olduğu için, anne karnında anılar oluşmaya başlar.

Hafıza hatırlama, hamileliğin dört ayı kadar erken bir tarihte ortaya çıkabilir.

Beyin yakan zeka soruları ve insan beyni bilgileri

8- Tek bir olumsuz şeyden kurtulmak için, beş olumlu şey gerekir.

Beynimizde, iyiden çok kötü haberleri hatırlamamızı sağlayan “olumsuzluk yanlılığı” denen bir şey vardır.

Bu yüzden iş arkadaşınızın sunumunuza iltifat ettiğini çabucak unutursunuz, ancak otobüs durağındaki bir çocuğun ayakkabılarınıza hakaret ettiği gerçeğine takılıp kalırsınız.

Dengeli hissetmek için, hayatımızda en az beşe bir oranında iyiden kötüye ihtiyacımız var.

9-  Vücudun toplam oksijen ve enerjisinin %20’si insan beyni tarafından kullanır.

Beyin, kan damarları yoluyla beyine giden vücudun toplam oksijen ve enerjisinin yüzde 20’sini kullanır.

Beyindeki sinir hücreleri çok fazla enerjiye ihtiyaç duyar; merkezi sinir sistemi dokusuna yeterli oksijen ve enerji olmadan, beyin fonksiyonları ve nörolojik bozukluklar bozulabilir.

10- Beynimizin yapısı içeriği %73 sudan oluşur. 

Beynin yüzde 73’ü sudur.

Dikkatinizi ve hafızanızı etkilemek için sadece yüzde 2 dehidrasyon yeterli olacaktır.

11- Terleme beyni geçici olarak küçültebilir.

Bir buçuk saatlik terleme, beyin boyutunu bir yıllık yaşlanma kadar geçici olarak küçültebilir.

12- Beynimiz vücudun en karmaşık ve büyüleyici organlarından biridir.

Oluşan milyarlarca sinaps adı verilen bağlantıları trilyonlarca iletişim nöronları, beynimizi sağlıklı ve aktif tutmak çok önemlidir.

13- İnsan beyninin yüzde altmışı yağdan yapılmıştır.

Bu onu insan vücudundaki en yağlı organ yapar.

Aynı zamanda bu yağ asitleri beyninizin performansı için çok önemlidir.

Sağlıklı, beyni güçlendiren besinlerle uygun şekilde beslediğinizden emin olmalıyız.

14- Beyniniz 25 yaşına kadar tam olarak oluşmaz.

Beyin gelişimi beynin arkasından başlar ve öne doğru ilerler.

Bu nedenle, planlama ve akıl yürütmeyi kontrol eden ön loblarınız, bağlantıları en son güçlendiren ve yapılandıranlardır.

İnsan beyninin yüzde kaçını kullanır?

Beyin büyüme hızı nedir?

15- Beynimiz nöronlarında bilgi, saatte 430 kilometre gibi etkileyici bir hızla yol alır.

Bir nöron uyarıldığında, hücreden hücreye giden elektriksel bir dürtü üretir.

Bu düzenli işleyişin bozulması epileptik nöbete neden olabilir.

16- Ortalama olarak, omuriliğiniz 4 yaşında büyümeyi durdurur.

Bir sinir dokusu ve destek hücrelerinden oluşan omuriliğiniz, beyninizden vücudunuza mesajlar göndermekten sorumludur.

Omurilik, vücut ve beyin arasındaki ana iletişim kaynağıdır.

ALS veya amyotrofik lateral skleroz , kontrollü kas hareketini etkileyerek beyin ve omurilikteki nöronların ölmesine neden olur.

Hem beyni hem de omuriliği etkileyen bir başka hastalık da multipl sklerozdur.

MS’de bağışıklık sistemi, sinir liflerini kaplayan koruyucu tabakaya saldırır ve beyin ile vücut arasında iletişim sorunlarına neden olur.

17- Beyninizin sadece yüzde 10’unu kullandığınız bir efsanedir.

Aslında hepsini kullanıyorsun. (Evet, uyurken bile.)

Nörobilim çalışmaları beyninizin her zaman aktif olduğunu onaylamaktadır.

18- Soğuk bir şeyi aniden içtiğimizde beyin donması yaşarız.

Beyin donması gerçekten bir sfenopalatin ganglionöralji durumudur.

İçtiğimiz soğuk, beynin meninks adı verilen dış kaplamasındaki alıcılara çarptığında ortaya çıkar.

Soğuk, arterlerin genişlemesine ve daralmasına neden olarak hızlı başlayan bir baş ağrısına neden olur.

19- Bir kum tanesi büyüklüğündeki beynimizin dokusu parçası, 100.000 nöron ve 1 milyar sinaps içerir .

Bununla birlikte, nöronlara verilen hasarın büyük etkisi olabilir.

Örneğin felç sırasında kan beyne oksijen götüremez.

Sonuç olarak, beyin hücreleri ölebilir ve beynin o bölgesindeki yetenekler kaybolabilir.

20- İnsan beyni yaklaşık 23 watt (bir ampulü çalıştırmaya yetecek kadar) üretebilir .

Tüm bu güç, çok ihtiyaç duyulan bir dinlenmeyi gerektirir.

Yeterli uyku , beyninizdeki yolların korunmasına yardımcı olur .

Ek olarak, uyku yoksunluğu beyninizde Alzheimer hastalığına bağlı bir proteinin birikmesini artırabilir.

İnsan beyni bulmaca gibidir

21- Oksijensiz beş dakika beyin hasarına neden olabilir.

Oksijensiz beş dakika, beynimizin hücrelerinin ölmesi başlar.

22- Yeni şeyler öğrenmek beyindeki gri maddeyi artırır.

Öğrendiğimiz yeni bilgiler, beynimiz nöronlar arasında yeni bağlantılar kurar; bu daha sonra beyindeki görünür gri maddeyi arttırır.

23- Hafıza, duygulara göre önceliklidir.

Duygular hafızaya öncelik verir.

Ancak bu aynı zamanda “anılarımızın” çoğunun istenmeyen kusurlu kurgular olduğu anlamına da gelir.

24- Duygular beynimizin kimyamızı değiştirebilir.

Duyguların harekete geçirdiği kimyasal reaksiyonlar, beyin taramalarında ve gri madde araştırmalarında fiziksel olarak görülebilir.

25- Günde ortalama 50.000-70.000 düşünce üretiriz.

Üzücü bir şekilde, düşüncelerin çoğunluğu (tahmini yüzde 60-70) olumsuzdur.

Zihnimizi yönetmeyi öğrenebiliriz.

Meditasyon nasıl yapılır? İleri meditasyon teknikleri ile zihin yapımızda kalıcı değişimler yaşanır.

Olumlu düşünmeyi öğrenmek mümkündür.

26- İnsan beyni her zaman bir iyiliğe karşılık vermeye çalışır.

Bu sadece görgü kuralları değil – “karşılıklılık kuralı” bize yardım eden birine yardım etmek için programlandığımızı gösterir.

Muhtemelen gelişti, çünkü toplumun sorunsuz çalışmasını sağlamak için insanların birbirlerine yardım etmesi gerekiyor.

Marketler bunu size karşı kullanmayı sever ve biraz para harcayacağınızı umarak bedavalar sunarlar.

27-  Bir kural çok katı göründüğünde, o kuralı kırmak isteriz.

Psikologlar reaktans adı verilen bir olgu üzerinde çalıştılar.

İnsanlar belirli özgürlüklerin ellerinden alındığını algıladıklarında, yalnızca bu kuralı çiğnemekle kalmaz, aynı zamanda özgürlüklerini yeniden kazanmak için başka türlü yapabileceklerinden daha fazla bozarlar.

Bu, sınıfta telefonunu kullanamayan bir gencin neden gizlice mesaj gönderirken sakız çiğnediğini açıklayan en iyi psikoloji gerçeklerinden biri olabilir.

28- Her saniye beyinde 100.000’den fazla kimyasal reaksiyon gerçekleşir.

29- İnsan beyni sarhoş olduğunda, beyin anı oluşturamaz.

Yani hayır, dün gece olanları “unutmadınız”. Hafıza basitçe asla oluşturulmadı.

30- Yaklaşık 24 yaşında beyniniz yavaşlamaya başlar. Araştırmalar, beyninizin bilişsel hızının, yaklaşık 24 yaşında olduğunuzda yavaşlamaya başladığını gösteriyor.

Beynimizin 100’ünü kullanırsak ne olur

31. Verilen tüm kararların %95’i bilinç dışı gerçekleşir.

Yani neyi, neden yaptığımızı bilmeden, geçmiş deneyimlerimize güvenerek, detaylıca analiz etmeden karar veririz.

Bu, eylemlerimizin ve davranışlarımızın büyük çoğunluğunun bilinçli farkındalığımızın ötesindeki beyin aktivitesi nedeniyle gerçekleştiği anlamına gelir.

32- Beynimizin dokusu kendisi acısını hissedemez.

Ağrı beyinde işlense de organın kendisi ağrıyı hissedemez.

Bu nedenle beynimizde ameliyatları hasta uyanıkken rahatsızlık duymadan yapılabilir.

Liste uzayıp gidiyor.

Daha fazla araştırma yapıldıkça ve insan beyninin yetenekleri hakkında daha fazla şey öğrendikçe, zihnimizi nasıl keskin tutacağımızı da öğreniyoruz.

Anıları nasıl hatırladığımız ve beynimizin nasıl değiştiğini anlamak için meditasyon egzersizleri faydalıdır. Farkındalık meditasyonu ve pozitif meditasyon teknikleri, hatırlamadığımız anılara ulaşmanın anahtarıdır.

Beynimiz kısa süreli anıları uzun süreli anılara dönüştürmekte ne kadar iyi olursa olsun, bu anıların gelecek nesiller için korunması hala önemlidir.

En sevdiğimiz konu kendimizden bahsetmektir.

Kendinden bahsettiği için kimseyi suçlamayın.

Kişinin kendisinden bahsetmesi, beyninin kablolama şekli.

Harvard’da yapılan bir araştırmaya göre, beynimizin ödül merkezleri, kendimiz hakkında konuşurken, başkaları hakkında konuşurken olduğundan daha fazla aydınlanıyor.

İnsan Beyni hakkında Sık Sorulan Sorular ve Cevaplar

1 İnsan beyni en çok ne zaman çalışır?

2 Bir insan beyni neler yapabilir?

3 İnsan beynini kapasitesi kaç gb?

4 İnsan beyni nasıl bir şeydir?

5 İnsan beyni ne kadar bilgi alabilir?

Bilim insanlarının hala tam olarak anlamadıkları beyin hakkında çok şey var.

Ancak, her gün daha fazlasını öğreniyorlar.

Hala en çok işi yapan parçanız hakkında öğrenilecek çok ilginç şeyler var.

Tıpkı vücudunuzun geri kalanı gibi, beyninizin de en iyi performansı gösterebilmesi için sağlıklı bir diyete, egzersize ve doğru miktarda uykuya ihtiyacı vardır.

                           Derleyen Dr. Bora Küçükyazıcı
                           Klinik Psikoloji PhD & Aile Danışmanı

https://www.braincenter.com.tr/beyin-hakkinda-sasirtici-32-gercek/?fbclid=IwAR3pAm8RWctoChEI8ZoqMfzpwoH0_Yc7ncMvJGlKbodmfWLVLeApaF4FDB0

 

20 Ekim 2021 Çarşamba

SAĞ BEYİN - SOL BEYİN

 SAĞ BEYİN - SOL BEYİN ÖZELLİKLERİ VE GELİŞTİRME YÖNTEMLERİ

İnsan beyni davranış ve düşünme biçimine göre, sağ beyin – sol beyin şeklinde ikiye ayrılır. Yapılan araştırmalara göre bizler, beynimizin gerçek potansiyelinin küçük bir bölümünü kullanırız.

Dolayısıyla, beynimizin her daim geliştirilmeye müsait bölümü vardır. Beyin kapasitemizin toplam sınırları belirli olsaydı bu durum yine değişmezdi çünkü beynin geliştirilebilir kısmını ölçümlemek farklı; geliştirip potansiyeli tam kullanmak farklı kavramlardır.

İnsanoğlu, çeşitli yöntemlerle beyin gelişimi sağlamaktadır. Bu yöntemlerin bir kısmı kendiliğinden gelişen organik yöntemler olduğu gibi bir kısmı da eğitim, egzersiz gibi ek uygulamalardan oluşmaktadır. Beynimizi geliştirerek zeka potansiyelimizi en iyi şekilde kullanma ihtiyacımız ise hayatımızı ve dünyayı daha yaşanılır kılma arzumuzdan gelir. Beyin geliştirme ihtiyacımızı sağlıklı karşılamak için;

  • Sağ beyin nedir, nasıl çalışır, nasıl düşünür?
  • Sol beyin nedir, nasıl çalışır, nasıl düşünür?
  • Sağ beyin geliştirme yöntemleri
  • Sol beyin geliştirme yöntemleri

Hakkında detaylı bir makale hazırladık. İnsan beyninin 18 yaşa kadar ana gelişim sürecini tamamladığını hatırlatarak bu makalenin özellikle çocuklarınıza fayda sağlamak adına hazırlanmış olduğunu belirtelim. Bununla birlikte bahsedilen yöntemlerin yetişkinlerde mevcut zeka potansiyelini korumaya yönelik oldukça etkili yöntemler olduğunu da hatırlatalım.

Sağ Beyin Özellikleri

Beynimizin yaratıcı kısmı sağ lobudur.

  • Sağ beyin, görsel ve işitsel konularla ilgilenir.
  • İnsan, sezgilerinde beyninin sağ tarafını kullanır.
  • Aynı zamanda sağ beyin lobu, vücudun sol tarafını (organlarını) yönetir.
  • Görme ve duyma yoluyla öğrenir.
  • Gerçek üstü hayaller kurar, mecaz anlamlarla ilgilenir.

Sol Beyin Özellikleri

Beynimizin mantıksal kısmı sol lobudur.

  • Matematiksel işlemlerde başarılıdır.
  • Sebep-sonuç ilişkisini iyi kurar ve analitik düşünme becerisine sahiptir.
  • Kelime, sayı ve sembollerle ilgilenir.
  • Sol beyin lobu, vücudun sağ tarafını (organlarını) yönetir.

SAĞ BEYİN GELİŞTİRME EGZERSİZLERİ

Sağ beyin geliştirme yöntemleri ağırlıklı olarak sanatsal faaliyetler içerir. Sağ beyin gelişimi kişinin yaratıcı yönünü geliştirir.

İşte sağ beyin geliştirme egzersizlerinden bazıları:

  • Resim çizmek,
  • Enstrüman çalmak,
  • Şarkı söylemek,
  • Kitap okumak,
  • Kurgu yapmak, kompozisyon çıkarmak,
  • Evcilik türü hayal gücü gerektiren oyunlar oynamak,
  • Renkli ve sesli zeka oyunları oynamak (Örnek: MentalUP Beyin Egzersizleri)

SOL BEYİN GELİŞTİRME EGZERSİZLERİ

Sol beyin geliştirme yöntemleri daha çok okullarda görmeye alışık olduğumuz dersleri hatırlatmaktadır. Bu doğru çünkü okul müfredatındaki matematik, fen bilgisi, Türkçe gibi ağırlık verilen dersler sol beyin gelişimi sağlamaktadır. Haftalık ders programlarında resim, müzik gibi sağ beyin gelişimi sağlayan derslere ise daha az zaman ayrılmaktadır.

İşte sol beyin geliştirme egzersizlerinden bazıları:

  • Matematik problemleri çözmek,
  • Bulmaca çözmek,
  • Yazı yazmak
  • Kitap okumak (Kitap okumak hem sağ, hem de sol beyin geliştirme egzersizi niteliğindedir),
  • Yeni bir dil öğrenmek,
  • Evcilik türü hayal gücü gerektiren oyunlar oynamak,
  • Kuralları olan zeka ve strateji oyunları oynamak (Örnek: Satranç, Mangala, MentalUP)

https://www.mentalup.net/blog/sag-beyin-sol-beyin-gelistirme-yontemleri




19 Ekim 2021 Salı

TÜSİAD "YİKT" AÇILIŞ KONUŞMASI

 TÜSİAD YÜKSEK İSTİŞARE KONSEYİ TOPLANTISI

AÇILIŞ KONUŞMASI

SİMONE KASLOWSKİ - TÜSİAD YÖNETİM KURULU BAŞKANI

     .  19 Ekim 2021

Değerli Üyeler,

Tam on gün sonra Cumhuriyetimizin kuruluşunun 98. Yıldönümünü kutlayacağız.

Yüzüncü yıla da sadece iki sene kaldı.

Bu toplantıda, geleceğe ışık tutmaya çalışacak olsak da, geçen 98 yılın anlamı üzerine de bazı görüşlerimi de sizinle paylaşmak istiyorum.

Zira geçmişlerinden ders alamayan, hatalarını, eksiklerini görmezden gelen ya da ellerindeki değerli unsurların kıymetini bilmeyen toplumlar ileriye dönük sıçramalarını asla gerçekleştiremezler.

Cumhuriyeti kuran kadrolar yıkılan bir İmparatorluğun yarattığı travmayı aşıp, yerine o günün ileri ülkelerinin eşiti olacak bir ulus-devlet koyma projesine giriştiler.

On yıldan uzun süren savaşların yıkımına uğramış, felaketler yaşamış Anadolu’dan yeni bir ulus yaratmaya çalıştılar.

Bunu gerçekleştirirken kendilerine rehber olarak Aydınlanma çağının ilkelerini aldılar.

Bunların en önemlilerinden birisi ve son tahlilde Cumhuriyet rejiminin harcını oluşturan, bugün de demokratik bir rejimin ve barış içinde bir toplumsal yaşamın olmazsa olmaz koşulu sayılması gereken ilke, laiklik idi.

Laiklik din ve vicdan özgürlüğünün güvencesidir.

Laiklik ilkesini özümsememiş bir toplumda eşit vatandaşlık kavramının ve bilincinin yerleşmesi çok zordur.

Hatta imkansızdır.

Vatandaşlık bilincinin olmadığı yerde ise modern ve demokratik bir toplumu kurmak, korumak güçleşir.

Modern ve demokratik bir toplumun yapı taşlarından birisi de kadınların her alanda var olmasıdır.

Kadınların toplumsal hayata katılmaları, tüm beceri ve enerjileriyle toplumun ilerlemesine ve değerlerini oluşturmaya katkıda bulunmaları ise, ancak laik bir ortamda gerçekleşebilir.

Geçmişin başarılarıyla gurur duymalıyız.

Ancak bunların ışık hızıyla değişen bir dünyada yeterli olmayacağını da görmeliyiz

 

Değerli üyeler,

 

1999 sonunda Türkiye’nin Avrupa Birliği adaylığı kabul edildi.

Bunu takip eden 2000-2007 yılları arasında Türkiye’de yasal ve anayasal reformların yapıldığı çok olumlu bir dönem yaşandı.

Bu dönemde anayasadan ceza hukukuna, dernekler hukukundan medeni hukuka birçok alanda kanunlar çıkartılarak, AB normlarını kısmen veya tamamen karşılayan bir dizi reform hayata geçirildi.

Hak ve özgürlük alanları genişledi, yargı bağımsızlığı, bireysel haklar, devlet-toplum ilişkileri ve hukukun üstünlüğü alanlarında çok önemli kazanımlar elde edildi.

Türkiye’de o dönemde toplumsal enerji kabarmış, geleceğe güvenle bakmamızı sağlayan güçlü bir iyimserlik dalgası ülkenin her yanına yayılmıştı.

Bu dönemin, son elli yılda en olumlu ekonomik gelişmenin yaşandığı dönem olması bir tesadüf değildi.

Tüm bu gelişmelerin sonucuydu.

Ne var ki 13 yıl sonra kişi başına gelirimiz 2007 seviyesinin dahi altına düştü.

Çalışabilen nüfusumuzun iş gücüne katılım oranı ancak %50-55 civarında takılı kalıyor.

Bugün iş gücü piyasasında, en geniş tanımlı işsizlik oranımız % 22 gibi oldukça yüksek bir seviyede, Dünya Adalet Projesi hukukun üstünlüğü endeksinde 139 ülke içinde 117. Sıradayız.

Bu tabloya baktığımızda bizim yeni bir Kalkınma anlayışına duyduğumuz ihtiyaç çok açıktır.

Öte yandan toplum olarak büyük bir çoraklaşma tehdidi de yaşıyoruz.

Denizlerimiz ve akarsularımız kirleniyor, göllerimiz kuruyor.

Katliam boyutlarında bir ağaç kesimine maruz kalan ormanlarımız, son yıllarda sayısı artan ve engellenemeyen yangınların da etkisiyle yok oluyor.

Meclisimizde onaylanmasından büyük memnuniyet duyduğumuz Paris Antlaşması kriterlerine bir an önce uyum sağlamalıyız.

Yoksa çölleşme ve diğer çevresel tehditler ile baş edemeyiz.

 

Değerli üyeler,

 

Çoraklaşmanın her anlamda vahim sonuçlarını yaşıyoruz.

En becerikli, eğitimli, yetenekli, hayalleri olan gençlerimiz, gözbebeklerimiz istikbali başka ülkelerde arıyor.

Ülkemiz 1960’lardan beri göç veriyor.

Ancak bugünkü göç yeni ve daha önce benzerini görmediğimiz, bizi kemiren bir göç.

Genç işsizliği, özgürlük alanlarının daralması, güzel bir hayat kurabilme olanaklarının azalması da bu yeni nesil göçün hızlanmasına yol açıyor.

Doktorlarımız, yazılımcılarımız, girişimcilerimiz, yaratıcı beyinlerimiz, geleceklerini başka yerlerde kurmak üzere ülkemizi terkediyor.

Bu durumu durduramaz ve tersine çeviremezsek ülkemiz insan kaynağı açısından da çoraklaşacak.

Yeni bir anlayışla geleceğimizi inşa etmek, bizi bu olumsuz girdaptan da çıkartacaktır.

 

Değerli Üyeler

 

Günümüzde refahın asıl belirleyicisi ne yer altı kaynakları ne fiziksel sermaye ne de ucuz emeğe dayalı üretimdir.

Yer altı kaynaklarına dayanarak zenginleşmiş ülkeler bulunmakla birlikte, gelişmiş ülke olmak için bu tek başına yeterli değildir.

Toplumların refahının en önemli belirleyicileri maddi olmayan kaynaklarıdır.

Bu çerçevede, çağın dinamiğini kaçırmamak, ileri ülkelerin gerisinde kalmamak için acilen ve tüm kaynaklarımızla, raporumuzun ısrarla vurguladığı şu üç unsuru ön plana çıkaracak bir seferberlik içine girmemiz gerektiğine inanıyoruz

  - İnsani gelişme ve yetkinleşme

  - Bilim, teknoloji ve inovasyon

  - Siyasal, ekonomik, toplumsal kurumlar ve kurallar

İnsan, bilim, kurumlar olarak özetleyebileceğim bu üç unsur bir bütünlük arz eder; eş zamanlı gelişme gerektirir, “içinden dilediğini seç-beğen-al” menüsü değildir.

Bu çalışmada yer verdiğimiz 105 ülkeyi kapsayan ekonometrik analiz şunu gösteriyor.

İnsani gelişim, bilim teknoloji ve kurumlarda kendimizi OECD ortalamasına çıkarmak için gereken adımları atabilirsek, 20 yıl içinde kişi başı millî gelirimizi mevcut seviyesinin 3 katından fazla olan 30 bin dolar seviyesine yükseltebileceğiz.

Fakat altını çizmek isterim ki hedefimiz sadece zenginlik değil, bu üç alanda büyük ilerlemeler kaydederek, gelişmiş, saygın, adil ve çevreci bir Türkiye’yi birlikte inşa etmek olacaktır.

Bu hedefe giden yoldaki temel unsurları biraz açmak isterim.

 

Değerli üyeler,

 

Eğitimli, sağlıklı, mutlu insan; kalkınmanın hem öznesi hem de hedefidir. 

İnsanı, eğitimli ve dijital çağın aradığı niteliklere sahip olmayan toplumların gelecek kuramayacakları artık nerdeyse bir matematik kesinlik haline geldi.

Matematik demişken, matematik ve diğer bilimsel alanlarda ileri yetkinlik düzeyine ulaşamayanların, ayakta kalmakta çok zorlanacakları bir çağa girdik bile.

Eğitim, aynı zamanda toplumsal eşitsizliklerin giderilmesinde de en önemli unsur.

Eşitsizliklerin giderilmesi ve insanımızın çağımızın gerektirdiği yetkinlikleri kazanması için eğitim kalitesine yatırım yapmayı bir öncelik haline getirmediğimiz taktirde, dünyada ön sıralarda yer alamayız.

Eğitimde bölgesel, sosyo ekonomik özellikler ve cinsiyete dayalı farklılıkların ortadan kaldırılması, özellikle okul öncesi eğitim başta olmak üzere eğitime ayrılan kaynakların artırılması zorunludur.

Önümüzdeki dönemin dünyada büyük ekonomik, stratejik, ideolojik çekişmelerin yaşanacağı bir dönem olduğu çok söylendi ve halen söyleniyor.

Yeni güç dağılımında iş bölümünde çağa ayak uyduran ülkeler öne çıkacak.

Bizim gelecek nesillere sorumluluğumuz, ülkemizi bu kritik kavşakta dünya ile aynı dalga

boyunda tutmak ve o şekilde ilerletmektir.

Dünyadan kopuşun maliyeti hayli yüksek ve hasarı geri döndürülemez olacaktır.

 

Değerli üyeler,

 

İnsani gelişmişliğin en önemli göstergesi kadınların toplumdaki konumudur.

Gelecek dönemin en önemli toplumsal dinamiklerinden biri kadın haklarının ön plana çıkması ve savunulmasıdır.

Bugün, Taliban Afganistan’ında dahi kadınların her türlü tehlikeye göğüs gererek kazandıkları hak ve özgürlükleri kaybetmeme mücadelesini verdiğini görüyoruz.

Kadın hakları mücadelesi, kanımızca geri döndürülemeyecek ve döndürülmemesi gereken bir dinamiktir.

Osmanlı döneminden beri kadınların eşitlik mücadelesi verdikleri, pek çok gelişmiş ülkeden önce siyasal haklarına kavuştukları Türkiye’nin böyle bir dönüm noktasında İstanbul Sözleşmesi’nden çıkması kabul edilebilecek bir durum değildir.

 

Değerli üyeler,

 

Günümüzde refahın üç temel unsurundan birinin kurumlar ve kurallar olduğunu belirtmiştim.

Devletin ve kurumların tüm işlemlerinde hukukla bağlı olması, yargı bağımsızlığının sağlanması, tüm hak ve özgürlüklerin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi standartlarında güçlendirilmesi, her bireyin her düzeyde etkin hak arama imkanına sahip olabilmesi elzemdir.

Avrupa Konseyi’nde hukuk ve demokrasi standardı sorgulanan bir ülke olmaktan çıkmalıyız.

Adil yargılanma hakkının gereklerini, sanık kim ve suç ne olursa olsun harfiyen uygulamalıyız.

Aksi taktirde adalete güven duygusu onarılmaz yaralar almaktadır.

Çoğulcu demokrasi ve kuvvetler ayrılığının güçlendirilmesi, şeffaf, hesap verebilir bir kamu yönetimi, denetleyici ve düzenleyici kurumların özerkliği, bizi kurumsuzlaşma girdabından koruyacaktır.

Kurumsuzlaşma Türkiye’nin cezbedebileceği ve ihtiyaç duyduğu yatırım sermayesinin gelmemesinin sebeplerinden biridir.

Kurumsuzlaşma ülkemizin en hayati dış ilişkilerinde erime, hatta kopmalar ile sonuçlanmaktadır.

Yıllardır zirve sonuçlarında, Türkiye’den aday ülke diye bahsetmeyen AB’de komisyonun son idari şema değişikliklerinde Türkiye’yi güney komşu kategorisinden Ortadoğu-Kuzey Afrika masasına almış olduğunu derin bir üzüntü ve tepkiyle karşılıyoruz.

Sığınmacılara karşı tampon bölge anlayışını temel alan alışveriş ilişkisindeki ilkesizlik ve güvensizlik hiçbir tarafın çıkarına değildir.

Türkiye’nin geleceğinde, bu ilişkilerin üzerinde yükseleceği zeminin de entegrasyon hedefiyle yeniden müzakere edilmesi gerekecektir.

ABD ve Rusya gibi büyük güçlerle ilişkilerde de gündelik iniş çıkışlardan uzak, uzun vadeli bir stratejik perspektif için ülkemizin kurumsal ve tarihsel birikimine fazlasıyla ihtiyaç vardır.

Geleceğin ekonomisinde çevreci hassasiyetlerin ve ilkelerin üretim biçimlerini, tüketici tercihlerini,

ticaretin yönünü belirleyeceğini biliyoruz.

Bu durumda her alanda hem gelir ve fırsat eşitliğini, hem de çevresel sürdürülebilirliği sağlayıcı kurumsal mekanizmaların en etkin şekilde hayata geçirilmesine ihtiyaç duyuyoruz.

Ekonomimizin içinde bulunduğu istikrarsızlık girdabı da kurumsuzlaşmanın bir sonucudur.

 

Değerli üyeler,

 

Bilim, teknoloji ve inovasyonda ciddi ilerlemeler sağlayacak programları hazırlamak, düşünce kalıplarımızı buna göre yeniden şekillendirmek önemli bir hedefimizdir.

Bu, aynı zamanda genç nesillere umut aşılamak, onların geleceğe güvenle bakmalarını, geleceklerini kendi ülkelerinde kurabileceklerine dair inançlarını perçinlemek açısından da önem taşıyor.

Bu konuda topyekûn bir seferberliğe ihtiyacımız olduğuna inanıyoruz.

İş dünyamız da raporda tanımlanan yeni dünya içinde kayda değer bir yer bulmak

istiyorsa kendi çabalarını artırmalı, toplumsal enerjiyi harekete geçirecek bir vizyonu da toplumla

paylaşabilmelidir.

Bu gündemi, hedeflere ulaşamamanın maliyetini toplumun tüm kesimlerine anlatmak da, iş dünyamızın sorumluluğu olmalıdır.

 

Değerli üyeler,

 

Raporda dile getirilen, dikkat çekilen adımlar atılmazsa ülkemizin gelişmişlik düzeyinin ve refahının dünya klasmanında gerilerde kalması kaçınılmazdır.

Yeni Bir Anlayışla Geleceği İnşa, bu nedenle yalnızca milli gelir, kişi başına gelir, istihdam rakamlarıyla ilgilenen, kalkınmanın, refahın yalnızca maddi/parasal yönünü öne çıkaran bir rapor değil.

Çalışma, ortak bir gayeye sahip, enerjisini, kendisiyle kavga etmeden bu yöne akıtabilen bir toplum haline gelebilmemizin çerçevesini belirliyor.

TÜSİAD olarak kuruluşumuzun 50. yılında, içinde bulunduğumuz koşulların nedenleri ne olursa olsun, ülke olarak birikimlerimizin bizi ekonomik ve toplumsal olarak çok daha iyi seviyelere getirebileceğine inanıyoruz.

Ortak geleceğimizi, kimseyi geride bırakmadan inşa etmek için toplumsal dayanışmaya ve işbirliğine ihtiyacımız var.

Bu çalışmayı ülkemizin geleceği için fikir üreten, çalışan tüm politika yapıcıların, kanaat

önderlerinin, akademinin, farklı toplum kesimlerini temsil eden sivil toplum örgütlerinin, basının ve vatandaşlarımızın tartışmasına ve geliştirmesine açıyoruz.

Ülkemizin geleceğini ilgilendiren her konuda en başta gençlerin söz sahibi olması gerektiğini düşünüyor, raporumuzu, geleceğimiz olan gençlerle buluşturuyoruz.

Ülkemizin her bölgesinden katılımla gerçekleştireceğimiz gençlik çalıştaylarıyla Türkiye’nin geleceğinin inşasında gençlerin fikirlerini alacağız.

Raporumuzun gözünüzde daha iyi canlanması için temalarını 4 dakikalık bir filme sığdırdık.

Yeni anlayışın özelliklerini anlatmak için de kısa filmlerimiz var.

Çalışmamıza katkı sağlayan Yönetim Kurulu üyelerimize, proje koordinatörümüze, rapor yazarımıza ve proje danışmanlarımıza, genel sekreterliğimize ve iletişim çalışmalarında tüm emek verenlere teşekkür ediyorum.

Filmden sonra bugün katılımıyla bizi onurlandıran konuk konuşmacımız Sayın Daron Acemoğlu konuşmasını yapacak, kendisine katılımı için çok teşekkür ediyorum.

 

Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

SİMONE KASLOWSKİ -

TÜSİAD YÖNETİM KURULU BAŞKANI

19.10.21 Simone Kaslowski Yüksek İstişare Konseyi Toplantısı Açılış Konuşması - PDF

https://tusiad.org/tr/basin-bultenleri/item/10853-tusi-ad-yuksek-i-stisare-konseyi-toplantisi-i-stanbul-da-gerceklestirildi


16 Ekim 2021 Cumartesi

Doktorlar Ellerinizi Yıkayın!

Doktorlar Ellerinizi Yıkayın!

Welttag des Händewaschens am 15. Oktober 

.     15 ekim "Elleri Yıkama Günü"   .

Yeni koronavirüs salgını nedeniyle “ellerimizi nasıl yıkamamız gerektiğini” konuşurken asepsinin yani "ellerin hastalığı taşımaması için yıkanması gerektiğinin" ‘mucidi’ Ignaz Semmelweis yeniden dünyanın gündeminde.

Yeni koronavirüs salgını nedeniyle “ellerimizi nasıl yıkamamız gerektiğini” konuşurken asepsinin yani ellerin hastalığı taşımaması için yıkanması gerektiğinin ‘mucidi’ Ignaz Semmelweis yeniden dünyanın gündeminde.

Salgın başladığından beri “elleri 20 saniye sabunla ovuşturarak yıkama” uyarılarını dinlerken konunun google tarafından bu şekilde hatırlatılması insanlık için olumlu bir şey çünkü “el yıkama” denildiğinde Semmelweis'in “trajik hikayesi” pek de hatırlanmak istenmiyor.

Çünkü yaşadığı dönemde bulguları bir türlü hak ettiği bilimsel itibarı kazanmıyor ve kapitalizm, tutuculuk ve dışlanma karşısında bilimin nasıl çaresiz kalabileceğini gösteren hikayelere fazla meraklı değil.

El yıkama buluşu “koruyucu hekimlik” bahsine dokunduğu için de aslında sistemin yine pek meraklısı olmadığı bir konu.

Bırakın el yıkama işlerini dini ritüelleriyle çözsünler…

Tıp tarihindeki hikayesine ne gerek var değil mi?

Ancak, önünde sonunda hekimliğin tedavi etmekten ibaret bir alan olmadığı, hastalığı sağaltan pratik kadar önemli bir unsurunun önleyici pratik olduğu tamamen gözardı edilemiyor.

Çünkü türümüz bu olmadan yapamaz ama olabildiğince sistematiğinden çıkarılarak ve şirketlerin ve küresel organizasyonların ortaklığında düzenlenen kampanyalarla yürütülüyor bu çalışmalar.

İlk Küresel El Yıkama günü 2008'de 15 Ekim'de başlatılmış, bir dizi adım atılmış.

 Ancak Semmelweis'in hikayesi fazla gündemde değil ortamlarda.

SEMMELWEIS REFLEKSİ

Yıllar sonra itibarı iade edilen* ve hatta ismi “yeni bir bilgi ya da kanıtın, yerleşik norm, inanç ya da paradigmalarla çeliştiği için refleks olarak reddedilmesi” durumunu tarif etmek için Semmelweis refleksi ya da Semmelweis efekti şeklinde kullanılmaya başlanan bu komünist hekimin hikayesini bugünlerde bir kez daha görünür hale getirmek gerekiyor.

ALTIN ÇAĞIN ÖNCÜ HEKİMLERİNDEN

Alman asıllı Macar hekim Ignaz Semmelweis, “döneminin insanı” olarak niteleniyor ve o dönem hekimlerin altın çağı olarak görülüyor.

Çünkü artık hekimler kadavralar üzerinde bilimsel çalışmalar yapıyor ve açıklamalarını “kötü hava şartları ya da kötü ruhlar” üzerine kurmuyor.

Döneminin insanı, Semmelweis önce hukuk alanına yöneliyor ancak daha sonra sağlıkta uzmanlaşmayı seçiyor.

Hekimlik eğitiminden sonra Viyana Hastanesi'ndeki doğum kliniğinde çalışmaya başlıyor, kadavralar üzerinde araştırmalarını sürdürürken, klinikteki lohusa humması vakaları ve yaşanan ölümler üzerine yoğunlaşıyor.

Daha sonra bilimsel keşfinin temel bulgularını aktardığı “The etiology, concept, and prophylaxis of childbed fever” (Lohusa ateşinin etiyolojisi, kavramı ve profilaksisi) makalesinde de belirttiği şekilde, konuyla ilgili bir dizi gözlem ve deney yapıyor.

Hastanenin iki doğum kliniği var ve bunlardan birinde lohusa hummasının sebep olduğu ölümlerin diğerine nazaran daha fazla olduğu görülüyor.

Ölüm oranlarındaki bu farkın nedeni üzerine bir dizi hipotez geliştiriyor; yatakların konumu, kliniklere bakan hekimlerin (bu klinikler başlangıçta kadın ve erkeklerin baktığı klinikler olarak ayrılırken daha sonra birinde hekimler, diğerinde hemşireler hasta bakıyor) özellikleri, sokak doğumlarıyla kliniklerde yapılan doğumlardaki ölüm oranları vs.

'MİKROP'UN İLK NÜVESİ

Ancak Semmelweis'ın asıl buluşunu yapmasını sağlayan kıvılcım, 20 Mart 1847 'de hastanedeki bir adli tıp hekiminin ölüm nedenini öğrenmesiyle parlıyor.

Tıp öğrencileriyle adli çalışmalarını sürdüren Profesör Jacob Kolletschka, daha önce otopside kullanılan bir bıçağın eline saplanması sonucu hastalık kaparak ölüyor.

Kolletschka'nın ölüm hikayesinde, lohusa humması ölümlerinin benzeri semptomlarını okuyan Semmelweis klinikler arasındaki ölüm oranlarının farklılığının açıklamasını buluyor:

Birinci klinik, otopsiye giren tıp öğrencilerinin taşıdığı çürük bedensel organik cisimler (faul animal organic matter) nedeniyle daha fazla ölümün yaşandığı kliniktir.

Hekimlerin altın çağı olsa da dönem “mikrop” kavramının oluşmadığı bir dönem; Semmelweis bu cisimleri germ (mikrop) olarak adlandırıyor, ancak buluşu o dönem “Semmelweis refleksi”nin kabul gördüğü bir dönem olmadığından bu refleksin kurbanı oluyor.

EL YIKAMANIN ÖNLEYİCİ NİTELİĞİ

Semmelweis, tıp otoritelerine bir türlü kabul ettiremediği için ilerletemediği bu buluşun ardından, ölümleri engellemek için yöntemler geliştiriyor.

Önce klorlu sıvı, daha sonra maliyeti nedeniyle kireçli sıvı kullanımını uygulayarak ölüm oranlarının düşüşünü gösteriyor.

Otopsiye giren hekimlerin, hamile ve lohusalarla temasında kireçli suyla ellerini yıkamaları, ölüm oranlarında gözle görülür düşüşlere neden oluyor.

Yine de bu uygulama önerisi kurumsal bir prosedür haline getirilemiyor.

Semmelweis'ın buluşu uzun süren tartışmalara neden oluyor.

Bir açıklamaya göre, tıp camiasında kimi hekimler kendilerinin (henüz tanımlanamamış) bir şeyleri hastalara taşıdığı fikrine öfke duyuyor.

Ama biz meselenin bundan ibaret olmadığını, sonraki dönem verdiği mücadelede Semmelweis'ın buluşunun insanlığa malolmasının yalnızca tıp alanının tutuculuğu değil, komünist kimliği nedeniyle de engellendiğini biliyoruz.

Dönemin öncü bilim insanlarından Semmelweis, bu dışlanmanın ağır yükünü taşıyamıyor ve girdiği ağır depresyon sonucu akıl sağlığını koruyamıyor.

Ölümüne neden olan sürecin nasıl geliştiğine dair karanlık noktalar olsa da, 1865'te bir psikiyatri kliniğine yatırılmasından iki hafta sonra enfeksiyondan öldüğü biliniyor.

Semmelweis'ın buluşu, Louis Pasteur'ün mikrop teorisini doğrulaması, Fransız mikrobiyologlarının araştırmaları üzerinden Joseph Lister'ın hijyen yöntemlerini kullandığı pratiklerin büyük başarılar sağlaması sonrasında yaygın kabul görüyor.

KAPİTALİZMİN İADE-İ İTİBARI

Ama yaşadığı dönemde verdiği mücadelenin doğru tarihinin yazılması ve kendi kimliğine uygun şekilde hatırlanması için, bağlandığı ideallerin gerçeklik bulduğu bir toplumsal düzen kurulması gerekiyor. Verdiği mücadelenin karşılığının pratikte hayat bulduğu bir sağlık sistemini kuracak bir toplumsal düzen.

İyi ki yaşadın, iyi ki “el yıkamayı” öğrettin Semmelweis yoldaş!

Odatv.com

https://odatv4.com/guncel/el-yikamayi-ogreten-komunist-22032032-180697

http://www.tipdunyasi.dr.tr/2021/05/semmelweis-refleksi-veya-bilgiyi-reddetme-refleksi/

https://www.facebook.com/ZDFinfo/videos/302916654644553

https://www.br.de/wissen/haendewaschen-handhygiene-welthygienetag-infektionen-who-100.html#:~:text=WHO%2DWelttag%20Handhygiene%2FH%C3%A4ndewaschen%20H%C3%A4ndewaschen,15.%20Oktober%20ins%20Leben%20gerufen.

 


TÜRKİYE HAYALİ

Hedefteki üniter, laik Cumhuriyet: .   ABD'NİN YENİ TÜRKİYE HAYALİ   . .    Samuel Huntington, “ Medeniyetler Çatışması ” adlı kitab...