25 Ekim 2021 Pazartesi

Beyin Hakkında 32 Gerçek

 Beyin Hakkında 32 Şaşırtıcı Gerçek

İnsan beyin yapısı nasıldır?

Beyin hakkında şaşırtıcı bilgiler nedir?

Kapasite ve hacmi insan beyni için neden önemlidir?

Gelişim insan beyni için devam ediyor mu?

Kendi beynimizin kapasitemizi nasıl geliştiririz?

Tüm bu bilgileri ve daha fazlasını sizler için derledik.

Kafatasımız içindeki evrenin mucizesi olan organ insan beyni bizi şaşırtmaya devam ediyor.

Hiç birinin kendini sol veya sağ beynimiz olarak tanımladığını duydunuz mu?

Bu fikir, insanların ya sağ ya da sol beynimizin yarı küreleri tarafından yönetildiği şeklindeki popüler düşünceden kaynaklanmaktadır.

Bu fikre göre, “sağ beyni akif” kişilerin daha yaratıcı ve dışavurumcu olduklarına inanılırken, “sol beyni aktif” kişiler daha analitik ve mantıklı olarak konumlandırılmaktadır.

Beyin kırılgandır ve yaralanma, felç veya hastalık gibi şeylerden zarar görebilir.

Bu hasar, bilişsel yeteneklerdeki hafif bozulmalardan tam bozulmaya kadar çeşitli sonuçlara yol açabilir.

Gerçek şu ki, beynin küçük bir bölgesine bile verilen hasar, hem biliş hem de işlevsellik için derin sonuçlara yol açabilir.

İnsan beynini görüntüleme teknolojileri, tüm beynin uyku sırasında bile aktivite seviyeleri gösterdiğini de göstermiştir.

Beyin Yakan Bilgiler

Beyin fonksiyonu açısından, belirli görev ve düşünme türleri belirli bir bölge ile daha fazla ilişkili olma eğilimindedir.

Lakin hiç kimse tam olarak sağ beyinli veya sol beyinli değildir.

Aslında, beynin belirli bir alanıyla tipik olarak ilişkili olan şeyler için bile, tüm beyni meşgul ettiğimizde görevlerde daha iyi yapma eğilimindeyiz.

Bir kişinin beyin hasarından kurtulma yeteneği,

yaralanmanın ciddiyetine ve konumuna bağlıdır.

Örneğin, bir futbol maçı sırasında kafaya alınan bir darbe kafatası sarsıntısına neden olabilir.

Yaralanma oldukça ciddi olsa da, çoğu insan iyileşmek için zaman verildiğinde iyileşebilir.

Öte yandan şiddetli bir felç, kalıcı olabilecek hasara neden olabilir.

Nöroplastisite nedir?

İnsan beyninin etkileyici miktarda nöroplastisite yeteneğine sahip olduğunu hatırlamak önemlidir.

Felç gibi ciddi bir hasar olayından sonra bile beynin zamanla kısmen veya tamamen iyileşmesi ve yeni bağlantılar kurması mümkündür.

Beynimizde yeni hücreleri oluşturma süreci nörogenez olarak bilinir.

Araştırmalar bunun beyinin hipokampus adı verilen en az bir önemli bölgesinde gerçekleştiğini buldular.

İnsan beyin içeriği, gri yağlardan ve proteinlerden oluşur.

Bununla birlikte sanata, spora, kişilik ve ahlaka hayat veren, bilinen en karmaşık ve gizemli organlardan biridir.  Araştırmacılar beynin nasıl çalıştığının sırlarını hâlâ keşfederken, kafanızın içinde neler olup bittiğine dair birçok bilgi keşfettiler. 

Ne yazık ki, beyin hakkında hala birçok yanlış anlama var. 

Aşağıdakiler, birçok yanlış anlamadan sadece birkaçının arkasındaki gerçeklerdir.

Beyin, nöropsikoloji ve nörobilim hakkında ilginç bilgiler:

1- İnsan beyin bilgi kapasitesi tahmini olarak 2.500.000 gigabayt depolayabilir.

86 milyardan fazla nöron, 2,5 milyon gigabayt depolama alanı ve günde 50.000’den fazla düşünce ile insan beyin işleyişi gerçekten şaşırtıcıdır.

Her bir nöron, diğer nöronlarla bağlantı kurar ve bu da 1 katrilyon (1.000 trilyon) bağlantı ekleyebilmektedir . Zamanla, bu nöronlar birleşerek depolama kapasitesini arttırır.

Bununla birlikte, örneğin Alzheimer hastalığında , birçok nöron hasar görebilir ve özellikle hafızayı etkileyerek çalışmayı durdurabilir.

2- İnsan beyni işleyişinde dikkat süresi azalıyor.

Araştırmalar, ortalama dikkat süresinin son 10 yılda ortalama 12 dakika azaldığını gösteriyor.

Bugün, insanın dikkat süresi bir akvaryum balığından daha kısadır.

Örneğin TV izlerken sosyal medyada geziniyorsanız, cihazın çoklu görevi ile azalan dikkat süreleri arasında bazı bağlantılar bile olduğunu göstermiştir .

3- Yetişkin insan beyninin ortalama ağırlığı üç kilogram ağırlığındadır. Referans olarak, bu ortalama büyüklükte bir kavunun ağırlığıyla karşılaştırılabilir.

4- Anılar, insan beyni içinde aynı anda hem kısa hem de uzun süreli kullanım için saklanır.

Nörobilimciler, hipokampusun kısa süreli anıları depoladığını uzun zamandır biliyorlardı.

Ancak yakın zamanda yapılan bir araştırma , hipokampusta kısa süreli anılar oluşturulurken, uzun süreli anılar için aynı anda beynin başka bir bölümünde depolandıklarını ortaya koymuştur.

5- B1 Vitamini kısa ve uzun süreli hafızayı geliştirmeye yardımcı olabilir.

B1 vitamini, anıları yoğunlaştırmak ve depolamak için gerekli olan beyin kimyasal asetilkolini üretmek için gereklidir.

Avustralya’da yapılan bir araştırma, iki yıl boyunca B1 takviyeleri ve folik asit tüketenlerin uzun ve kısa süreli hafızayı geliştirdiğini ortaya koymuştur.

6- Bilgiye kolay erişim, hatırlamayı zorlaştırabilir. Bilgiye hızlı bir şekilde erişebilmek, aslında hatırlamayı zorlaştırıyor.

Verilere erişmek için ne kadar çok çalışırsak, hatırlama olasılığımız o kadar artar.

7- Anılar anne karnında oluşmaya başlar.

Beyin gelişimi için kritik bir zaman olduğu için, anne karnında anılar oluşmaya başlar.

Hafıza hatırlama, hamileliğin dört ayı kadar erken bir tarihte ortaya çıkabilir.

Beyin yakan zeka soruları ve insan beyni bilgileri

8- Tek bir olumsuz şeyden kurtulmak için, beş olumlu şey gerekir.

Beynimizde, iyiden çok kötü haberleri hatırlamamızı sağlayan “olumsuzluk yanlılığı” denen bir şey vardır.

Bu yüzden iş arkadaşınızın sunumunuza iltifat ettiğini çabucak unutursunuz, ancak otobüs durağındaki bir çocuğun ayakkabılarınıza hakaret ettiği gerçeğine takılıp kalırsınız.

Dengeli hissetmek için, hayatımızda en az beşe bir oranında iyiden kötüye ihtiyacımız var.

9-  Vücudun toplam oksijen ve enerjisinin %20’si insan beyni tarafından kullanır.

Beyin, kan damarları yoluyla beyine giden vücudun toplam oksijen ve enerjisinin yüzde 20’sini kullanır.

Beyindeki sinir hücreleri çok fazla enerjiye ihtiyaç duyar; merkezi sinir sistemi dokusuna yeterli oksijen ve enerji olmadan, beyin fonksiyonları ve nörolojik bozukluklar bozulabilir.

10- Beynimizin yapısı içeriği %73 sudan oluşur. 

Beynin yüzde 73’ü sudur.

Dikkatinizi ve hafızanızı etkilemek için sadece yüzde 2 dehidrasyon yeterli olacaktır.

11- Terleme beyni geçici olarak küçültebilir.

Bir buçuk saatlik terleme, beyin boyutunu bir yıllık yaşlanma kadar geçici olarak küçültebilir.

12- Beynimiz vücudun en karmaşık ve büyüleyici organlarından biridir.

Oluşan milyarlarca sinaps adı verilen bağlantıları trilyonlarca iletişim nöronları, beynimizi sağlıklı ve aktif tutmak çok önemlidir.

13- İnsan beyninin yüzde altmışı yağdan yapılmıştır.

Bu onu insan vücudundaki en yağlı organ yapar.

Aynı zamanda bu yağ asitleri beyninizin performansı için çok önemlidir.

Sağlıklı, beyni güçlendiren besinlerle uygun şekilde beslediğinizden emin olmalıyız.

14- Beyniniz 25 yaşına kadar tam olarak oluşmaz.

Beyin gelişimi beynin arkasından başlar ve öne doğru ilerler.

Bu nedenle, planlama ve akıl yürütmeyi kontrol eden ön loblarınız, bağlantıları en son güçlendiren ve yapılandıranlardır.

İnsan beyninin yüzde kaçını kullanır?

Beyin büyüme hızı nedir?

15- Beynimiz nöronlarında bilgi, saatte 430 kilometre gibi etkileyici bir hızla yol alır.

Bir nöron uyarıldığında, hücreden hücreye giden elektriksel bir dürtü üretir.

Bu düzenli işleyişin bozulması epileptik nöbete neden olabilir.

16- Ortalama olarak, omuriliğiniz 4 yaşında büyümeyi durdurur.

Bir sinir dokusu ve destek hücrelerinden oluşan omuriliğiniz, beyninizden vücudunuza mesajlar göndermekten sorumludur.

Omurilik, vücut ve beyin arasındaki ana iletişim kaynağıdır.

ALS veya amyotrofik lateral skleroz , kontrollü kas hareketini etkileyerek beyin ve omurilikteki nöronların ölmesine neden olur.

Hem beyni hem de omuriliği etkileyen bir başka hastalık da multipl sklerozdur.

MS’de bağışıklık sistemi, sinir liflerini kaplayan koruyucu tabakaya saldırır ve beyin ile vücut arasında iletişim sorunlarına neden olur.

17- Beyninizin sadece yüzde 10’unu kullandığınız bir efsanedir.

Aslında hepsini kullanıyorsun. (Evet, uyurken bile.)

Nörobilim çalışmaları beyninizin her zaman aktif olduğunu onaylamaktadır.

18- Soğuk bir şeyi aniden içtiğimizde beyin donması yaşarız.

Beyin donması gerçekten bir sfenopalatin ganglionöralji durumudur.

İçtiğimiz soğuk, beynin meninks adı verilen dış kaplamasındaki alıcılara çarptığında ortaya çıkar.

Soğuk, arterlerin genişlemesine ve daralmasına neden olarak hızlı başlayan bir baş ağrısına neden olur.

19- Bir kum tanesi büyüklüğündeki beynimizin dokusu parçası, 100.000 nöron ve 1 milyar sinaps içerir .

Bununla birlikte, nöronlara verilen hasarın büyük etkisi olabilir.

Örneğin felç sırasında kan beyne oksijen götüremez.

Sonuç olarak, beyin hücreleri ölebilir ve beynin o bölgesindeki yetenekler kaybolabilir.

20- İnsan beyni yaklaşık 23 watt (bir ampulü çalıştırmaya yetecek kadar) üretebilir .

Tüm bu güç, çok ihtiyaç duyulan bir dinlenmeyi gerektirir.

Yeterli uyku , beyninizdeki yolların korunmasına yardımcı olur .

Ek olarak, uyku yoksunluğu beyninizde Alzheimer hastalığına bağlı bir proteinin birikmesini artırabilir.

İnsan beyni bulmaca gibidir

21- Oksijensiz beş dakika beyin hasarına neden olabilir.

Oksijensiz beş dakika, beynimizin hücrelerinin ölmesi başlar.

22- Yeni şeyler öğrenmek beyindeki gri maddeyi artırır.

Öğrendiğimiz yeni bilgiler, beynimiz nöronlar arasında yeni bağlantılar kurar; bu daha sonra beyindeki görünür gri maddeyi arttırır.

23- Hafıza, duygulara göre önceliklidir.

Duygular hafızaya öncelik verir.

Ancak bu aynı zamanda “anılarımızın” çoğunun istenmeyen kusurlu kurgular olduğu anlamına da gelir.

24- Duygular beynimizin kimyamızı değiştirebilir.

Duyguların harekete geçirdiği kimyasal reaksiyonlar, beyin taramalarında ve gri madde araştırmalarında fiziksel olarak görülebilir.

25- Günde ortalama 50.000-70.000 düşünce üretiriz.

Üzücü bir şekilde, düşüncelerin çoğunluğu (tahmini yüzde 60-70) olumsuzdur.

Zihnimizi yönetmeyi öğrenebiliriz.

Meditasyon nasıl yapılır? İleri meditasyon teknikleri ile zihin yapımızda kalıcı değişimler yaşanır.

Olumlu düşünmeyi öğrenmek mümkündür.

26- İnsan beyni her zaman bir iyiliğe karşılık vermeye çalışır.

Bu sadece görgü kuralları değil – “karşılıklılık kuralı” bize yardım eden birine yardım etmek için programlandığımızı gösterir.

Muhtemelen gelişti, çünkü toplumun sorunsuz çalışmasını sağlamak için insanların birbirlerine yardım etmesi gerekiyor.

Marketler bunu size karşı kullanmayı sever ve biraz para harcayacağınızı umarak bedavalar sunarlar.

27-  Bir kural çok katı göründüğünde, o kuralı kırmak isteriz.

Psikologlar reaktans adı verilen bir olgu üzerinde çalıştılar.

İnsanlar belirli özgürlüklerin ellerinden alındığını algıladıklarında, yalnızca bu kuralı çiğnemekle kalmaz, aynı zamanda özgürlüklerini yeniden kazanmak için başka türlü yapabileceklerinden daha fazla bozarlar.

Bu, sınıfta telefonunu kullanamayan bir gencin neden gizlice mesaj gönderirken sakız çiğnediğini açıklayan en iyi psikoloji gerçeklerinden biri olabilir.

28- Her saniye beyinde 100.000’den fazla kimyasal reaksiyon gerçekleşir.

29- İnsan beyni sarhoş olduğunda, beyin anı oluşturamaz.

Yani hayır, dün gece olanları “unutmadınız”. Hafıza basitçe asla oluşturulmadı.

30- Yaklaşık 24 yaşında beyniniz yavaşlamaya başlar. Araştırmalar, beyninizin bilişsel hızının, yaklaşık 24 yaşında olduğunuzda yavaşlamaya başladığını gösteriyor.

Beynimizin 100’ünü kullanırsak ne olur

31. Verilen tüm kararların %95’i bilinç dışı gerçekleşir.

Yani neyi, neden yaptığımızı bilmeden, geçmiş deneyimlerimize güvenerek, detaylıca analiz etmeden karar veririz.

Bu, eylemlerimizin ve davranışlarımızın büyük çoğunluğunun bilinçli farkındalığımızın ötesindeki beyin aktivitesi nedeniyle gerçekleştiği anlamına gelir.

32- Beynimizin dokusu kendisi acısını hissedemez.

Ağrı beyinde işlense de organın kendisi ağrıyı hissedemez.

Bu nedenle beynimizde ameliyatları hasta uyanıkken rahatsızlık duymadan yapılabilir.

Liste uzayıp gidiyor.

Daha fazla araştırma yapıldıkça ve insan beyninin yetenekleri hakkında daha fazla şey öğrendikçe, zihnimizi nasıl keskin tutacağımızı da öğreniyoruz.

Anıları nasıl hatırladığımız ve beynimizin nasıl değiştiğini anlamak için meditasyon egzersizleri faydalıdır. Farkındalık meditasyonu ve pozitif meditasyon teknikleri, hatırlamadığımız anılara ulaşmanın anahtarıdır.

Beynimiz kısa süreli anıları uzun süreli anılara dönüştürmekte ne kadar iyi olursa olsun, bu anıların gelecek nesiller için korunması hala önemlidir.

En sevdiğimiz konu kendimizden bahsetmektir.

Kendinden bahsettiği için kimseyi suçlamayın.

Kişinin kendisinden bahsetmesi, beyninin kablolama şekli.

Harvard’da yapılan bir araştırmaya göre, beynimizin ödül merkezleri, kendimiz hakkında konuşurken, başkaları hakkında konuşurken olduğundan daha fazla aydınlanıyor.

İnsan Beyni hakkında Sık Sorulan Sorular ve Cevaplar

1 İnsan beyni en çok ne zaman çalışır?

2 Bir insan beyni neler yapabilir?

3 İnsan beynini kapasitesi kaç gb?

4 İnsan beyni nasıl bir şeydir?

5 İnsan beyni ne kadar bilgi alabilir?

Bilim insanlarının hala tam olarak anlamadıkları beyin hakkında çok şey var.

Ancak, her gün daha fazlasını öğreniyorlar.

Hala en çok işi yapan parçanız hakkında öğrenilecek çok ilginç şeyler var.

Tıpkı vücudunuzun geri kalanı gibi, beyninizin de en iyi performansı gösterebilmesi için sağlıklı bir diyete, egzersize ve doğru miktarda uykuya ihtiyacı vardır.

                           Derleyen Dr. Bora Küçükyazıcı
                           Klinik Psikoloji PhD & Aile Danışmanı

https://www.braincenter.com.tr/beyin-hakkinda-sasirtici-32-gercek/?fbclid=IwAR3pAm8RWctoChEI8ZoqMfzpwoH0_Yc7ncMvJGlKbodmfWLVLeApaF4FDB0

 

20 Ekim 2021 Çarşamba

SAĞ BEYİN - SOL BEYİN

 SAĞ BEYİN - SOL BEYİN ÖZELLİKLERİ VE GELİŞTİRME YÖNTEMLERİ

İnsan beyni davranış ve düşünme biçimine göre, sağ beyin – sol beyin şeklinde ikiye ayrılır. Yapılan araştırmalara göre bizler, beynimizin gerçek potansiyelinin küçük bir bölümünü kullanırız.

Dolayısıyla, beynimizin her daim geliştirilmeye müsait bölümü vardır. Beyin kapasitemizin toplam sınırları belirli olsaydı bu durum yine değişmezdi çünkü beynin geliştirilebilir kısmını ölçümlemek farklı; geliştirip potansiyeli tam kullanmak farklı kavramlardır.

İnsanoğlu, çeşitli yöntemlerle beyin gelişimi sağlamaktadır. Bu yöntemlerin bir kısmı kendiliğinden gelişen organik yöntemler olduğu gibi bir kısmı da eğitim, egzersiz gibi ek uygulamalardan oluşmaktadır. Beynimizi geliştirerek zeka potansiyelimizi en iyi şekilde kullanma ihtiyacımız ise hayatımızı ve dünyayı daha yaşanılır kılma arzumuzdan gelir. Beyin geliştirme ihtiyacımızı sağlıklı karşılamak için;

  • Sağ beyin nedir, nasıl çalışır, nasıl düşünür?
  • Sol beyin nedir, nasıl çalışır, nasıl düşünür?
  • Sağ beyin geliştirme yöntemleri
  • Sol beyin geliştirme yöntemleri

Hakkında detaylı bir makale hazırladık. İnsan beyninin 18 yaşa kadar ana gelişim sürecini tamamladığını hatırlatarak bu makalenin özellikle çocuklarınıza fayda sağlamak adına hazırlanmış olduğunu belirtelim. Bununla birlikte bahsedilen yöntemlerin yetişkinlerde mevcut zeka potansiyelini korumaya yönelik oldukça etkili yöntemler olduğunu da hatırlatalım.

Sağ Beyin Özellikleri

Beynimizin yaratıcı kısmı sağ lobudur.

  • Sağ beyin, görsel ve işitsel konularla ilgilenir.
  • İnsan, sezgilerinde beyninin sağ tarafını kullanır.
  • Aynı zamanda sağ beyin lobu, vücudun sol tarafını (organlarını) yönetir.
  • Görme ve duyma yoluyla öğrenir.
  • Gerçek üstü hayaller kurar, mecaz anlamlarla ilgilenir.

Sol Beyin Özellikleri

Beynimizin mantıksal kısmı sol lobudur.

  • Matematiksel işlemlerde başarılıdır.
  • Sebep-sonuç ilişkisini iyi kurar ve analitik düşünme becerisine sahiptir.
  • Kelime, sayı ve sembollerle ilgilenir.
  • Sol beyin lobu, vücudun sağ tarafını (organlarını) yönetir.

SAĞ BEYİN GELİŞTİRME EGZERSİZLERİ

Sağ beyin geliştirme yöntemleri ağırlıklı olarak sanatsal faaliyetler içerir. Sağ beyin gelişimi kişinin yaratıcı yönünü geliştirir.

İşte sağ beyin geliştirme egzersizlerinden bazıları:

  • Resim çizmek,
  • Enstrüman çalmak,
  • Şarkı söylemek,
  • Kitap okumak,
  • Kurgu yapmak, kompozisyon çıkarmak,
  • Evcilik türü hayal gücü gerektiren oyunlar oynamak,
  • Renkli ve sesli zeka oyunları oynamak (Örnek: MentalUP Beyin Egzersizleri)

SOL BEYİN GELİŞTİRME EGZERSİZLERİ

Sol beyin geliştirme yöntemleri daha çok okullarda görmeye alışık olduğumuz dersleri hatırlatmaktadır. Bu doğru çünkü okul müfredatındaki matematik, fen bilgisi, Türkçe gibi ağırlık verilen dersler sol beyin gelişimi sağlamaktadır. Haftalık ders programlarında resim, müzik gibi sağ beyin gelişimi sağlayan derslere ise daha az zaman ayrılmaktadır.

İşte sol beyin geliştirme egzersizlerinden bazıları:

  • Matematik problemleri çözmek,
  • Bulmaca çözmek,
  • Yazı yazmak
  • Kitap okumak (Kitap okumak hem sağ, hem de sol beyin geliştirme egzersizi niteliğindedir),
  • Yeni bir dil öğrenmek,
  • Evcilik türü hayal gücü gerektiren oyunlar oynamak,
  • Kuralları olan zeka ve strateji oyunları oynamak (Örnek: Satranç, Mangala, MentalUP)

https://www.mentalup.net/blog/sag-beyin-sol-beyin-gelistirme-yontemleri




19 Ekim 2021 Salı

TÜSİAD "YİKT" AÇILIŞ KONUŞMASI

 TÜSİAD YÜKSEK İSTİŞARE KONSEYİ TOPLANTISI

AÇILIŞ KONUŞMASI

SİMONE KASLOWSKİ - TÜSİAD YÖNETİM KURULU BAŞKANI

     .  19 Ekim 2021

Değerli Üyeler,

Tam on gün sonra Cumhuriyetimizin kuruluşunun 98. Yıldönümünü kutlayacağız.

Yüzüncü yıla da sadece iki sene kaldı.

Bu toplantıda, geleceğe ışık tutmaya çalışacak olsak da, geçen 98 yılın anlamı üzerine de bazı görüşlerimi de sizinle paylaşmak istiyorum.

Zira geçmişlerinden ders alamayan, hatalarını, eksiklerini görmezden gelen ya da ellerindeki değerli unsurların kıymetini bilmeyen toplumlar ileriye dönük sıçramalarını asla gerçekleştiremezler.

Cumhuriyeti kuran kadrolar yıkılan bir İmparatorluğun yarattığı travmayı aşıp, yerine o günün ileri ülkelerinin eşiti olacak bir ulus-devlet koyma projesine giriştiler.

On yıldan uzun süren savaşların yıkımına uğramış, felaketler yaşamış Anadolu’dan yeni bir ulus yaratmaya çalıştılar.

Bunu gerçekleştirirken kendilerine rehber olarak Aydınlanma çağının ilkelerini aldılar.

Bunların en önemlilerinden birisi ve son tahlilde Cumhuriyet rejiminin harcını oluşturan, bugün de demokratik bir rejimin ve barış içinde bir toplumsal yaşamın olmazsa olmaz koşulu sayılması gereken ilke, laiklik idi.

Laiklik din ve vicdan özgürlüğünün güvencesidir.

Laiklik ilkesini özümsememiş bir toplumda eşit vatandaşlık kavramının ve bilincinin yerleşmesi çok zordur.

Hatta imkansızdır.

Vatandaşlık bilincinin olmadığı yerde ise modern ve demokratik bir toplumu kurmak, korumak güçleşir.

Modern ve demokratik bir toplumun yapı taşlarından birisi de kadınların her alanda var olmasıdır.

Kadınların toplumsal hayata katılmaları, tüm beceri ve enerjileriyle toplumun ilerlemesine ve değerlerini oluşturmaya katkıda bulunmaları ise, ancak laik bir ortamda gerçekleşebilir.

Geçmişin başarılarıyla gurur duymalıyız.

Ancak bunların ışık hızıyla değişen bir dünyada yeterli olmayacağını da görmeliyiz

 

Değerli üyeler,

 

1999 sonunda Türkiye’nin Avrupa Birliği adaylığı kabul edildi.

Bunu takip eden 2000-2007 yılları arasında Türkiye’de yasal ve anayasal reformların yapıldığı çok olumlu bir dönem yaşandı.

Bu dönemde anayasadan ceza hukukuna, dernekler hukukundan medeni hukuka birçok alanda kanunlar çıkartılarak, AB normlarını kısmen veya tamamen karşılayan bir dizi reform hayata geçirildi.

Hak ve özgürlük alanları genişledi, yargı bağımsızlığı, bireysel haklar, devlet-toplum ilişkileri ve hukukun üstünlüğü alanlarında çok önemli kazanımlar elde edildi.

Türkiye’de o dönemde toplumsal enerji kabarmış, geleceğe güvenle bakmamızı sağlayan güçlü bir iyimserlik dalgası ülkenin her yanına yayılmıştı.

Bu dönemin, son elli yılda en olumlu ekonomik gelişmenin yaşandığı dönem olması bir tesadüf değildi.

Tüm bu gelişmelerin sonucuydu.

Ne var ki 13 yıl sonra kişi başına gelirimiz 2007 seviyesinin dahi altına düştü.

Çalışabilen nüfusumuzun iş gücüne katılım oranı ancak %50-55 civarında takılı kalıyor.

Bugün iş gücü piyasasında, en geniş tanımlı işsizlik oranımız % 22 gibi oldukça yüksek bir seviyede, Dünya Adalet Projesi hukukun üstünlüğü endeksinde 139 ülke içinde 117. Sıradayız.

Bu tabloya baktığımızda bizim yeni bir Kalkınma anlayışına duyduğumuz ihtiyaç çok açıktır.

Öte yandan toplum olarak büyük bir çoraklaşma tehdidi de yaşıyoruz.

Denizlerimiz ve akarsularımız kirleniyor, göllerimiz kuruyor.

Katliam boyutlarında bir ağaç kesimine maruz kalan ormanlarımız, son yıllarda sayısı artan ve engellenemeyen yangınların da etkisiyle yok oluyor.

Meclisimizde onaylanmasından büyük memnuniyet duyduğumuz Paris Antlaşması kriterlerine bir an önce uyum sağlamalıyız.

Yoksa çölleşme ve diğer çevresel tehditler ile baş edemeyiz.

 

Değerli üyeler,

 

Çoraklaşmanın her anlamda vahim sonuçlarını yaşıyoruz.

En becerikli, eğitimli, yetenekli, hayalleri olan gençlerimiz, gözbebeklerimiz istikbali başka ülkelerde arıyor.

Ülkemiz 1960’lardan beri göç veriyor.

Ancak bugünkü göç yeni ve daha önce benzerini görmediğimiz, bizi kemiren bir göç.

Genç işsizliği, özgürlük alanlarının daralması, güzel bir hayat kurabilme olanaklarının azalması da bu yeni nesil göçün hızlanmasına yol açıyor.

Doktorlarımız, yazılımcılarımız, girişimcilerimiz, yaratıcı beyinlerimiz, geleceklerini başka yerlerde kurmak üzere ülkemizi terkediyor.

Bu durumu durduramaz ve tersine çeviremezsek ülkemiz insan kaynağı açısından da çoraklaşacak.

Yeni bir anlayışla geleceğimizi inşa etmek, bizi bu olumsuz girdaptan da çıkartacaktır.

 

Değerli Üyeler

 

Günümüzde refahın asıl belirleyicisi ne yer altı kaynakları ne fiziksel sermaye ne de ucuz emeğe dayalı üretimdir.

Yer altı kaynaklarına dayanarak zenginleşmiş ülkeler bulunmakla birlikte, gelişmiş ülke olmak için bu tek başına yeterli değildir.

Toplumların refahının en önemli belirleyicileri maddi olmayan kaynaklarıdır.

Bu çerçevede, çağın dinamiğini kaçırmamak, ileri ülkelerin gerisinde kalmamak için acilen ve tüm kaynaklarımızla, raporumuzun ısrarla vurguladığı şu üç unsuru ön plana çıkaracak bir seferberlik içine girmemiz gerektiğine inanıyoruz

  - İnsani gelişme ve yetkinleşme

  - Bilim, teknoloji ve inovasyon

  - Siyasal, ekonomik, toplumsal kurumlar ve kurallar

İnsan, bilim, kurumlar olarak özetleyebileceğim bu üç unsur bir bütünlük arz eder; eş zamanlı gelişme gerektirir, “içinden dilediğini seç-beğen-al” menüsü değildir.

Bu çalışmada yer verdiğimiz 105 ülkeyi kapsayan ekonometrik analiz şunu gösteriyor.

İnsani gelişim, bilim teknoloji ve kurumlarda kendimizi OECD ortalamasına çıkarmak için gereken adımları atabilirsek, 20 yıl içinde kişi başı millî gelirimizi mevcut seviyesinin 3 katından fazla olan 30 bin dolar seviyesine yükseltebileceğiz.

Fakat altını çizmek isterim ki hedefimiz sadece zenginlik değil, bu üç alanda büyük ilerlemeler kaydederek, gelişmiş, saygın, adil ve çevreci bir Türkiye’yi birlikte inşa etmek olacaktır.

Bu hedefe giden yoldaki temel unsurları biraz açmak isterim.

 

Değerli üyeler,

 

Eğitimli, sağlıklı, mutlu insan; kalkınmanın hem öznesi hem de hedefidir. 

İnsanı, eğitimli ve dijital çağın aradığı niteliklere sahip olmayan toplumların gelecek kuramayacakları artık nerdeyse bir matematik kesinlik haline geldi.

Matematik demişken, matematik ve diğer bilimsel alanlarda ileri yetkinlik düzeyine ulaşamayanların, ayakta kalmakta çok zorlanacakları bir çağa girdik bile.

Eğitim, aynı zamanda toplumsal eşitsizliklerin giderilmesinde de en önemli unsur.

Eşitsizliklerin giderilmesi ve insanımızın çağımızın gerektirdiği yetkinlikleri kazanması için eğitim kalitesine yatırım yapmayı bir öncelik haline getirmediğimiz taktirde, dünyada ön sıralarda yer alamayız.

Eğitimde bölgesel, sosyo ekonomik özellikler ve cinsiyete dayalı farklılıkların ortadan kaldırılması, özellikle okul öncesi eğitim başta olmak üzere eğitime ayrılan kaynakların artırılması zorunludur.

Önümüzdeki dönemin dünyada büyük ekonomik, stratejik, ideolojik çekişmelerin yaşanacağı bir dönem olduğu çok söylendi ve halen söyleniyor.

Yeni güç dağılımında iş bölümünde çağa ayak uyduran ülkeler öne çıkacak.

Bizim gelecek nesillere sorumluluğumuz, ülkemizi bu kritik kavşakta dünya ile aynı dalga

boyunda tutmak ve o şekilde ilerletmektir.

Dünyadan kopuşun maliyeti hayli yüksek ve hasarı geri döndürülemez olacaktır.

 

Değerli üyeler,

 

İnsani gelişmişliğin en önemli göstergesi kadınların toplumdaki konumudur.

Gelecek dönemin en önemli toplumsal dinamiklerinden biri kadın haklarının ön plana çıkması ve savunulmasıdır.

Bugün, Taliban Afganistan’ında dahi kadınların her türlü tehlikeye göğüs gererek kazandıkları hak ve özgürlükleri kaybetmeme mücadelesini verdiğini görüyoruz.

Kadın hakları mücadelesi, kanımızca geri döndürülemeyecek ve döndürülmemesi gereken bir dinamiktir.

Osmanlı döneminden beri kadınların eşitlik mücadelesi verdikleri, pek çok gelişmiş ülkeden önce siyasal haklarına kavuştukları Türkiye’nin böyle bir dönüm noktasında İstanbul Sözleşmesi’nden çıkması kabul edilebilecek bir durum değildir.

 

Değerli üyeler,

 

Günümüzde refahın üç temel unsurundan birinin kurumlar ve kurallar olduğunu belirtmiştim.

Devletin ve kurumların tüm işlemlerinde hukukla bağlı olması, yargı bağımsızlığının sağlanması, tüm hak ve özgürlüklerin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi standartlarında güçlendirilmesi, her bireyin her düzeyde etkin hak arama imkanına sahip olabilmesi elzemdir.

Avrupa Konseyi’nde hukuk ve demokrasi standardı sorgulanan bir ülke olmaktan çıkmalıyız.

Adil yargılanma hakkının gereklerini, sanık kim ve suç ne olursa olsun harfiyen uygulamalıyız.

Aksi taktirde adalete güven duygusu onarılmaz yaralar almaktadır.

Çoğulcu demokrasi ve kuvvetler ayrılığının güçlendirilmesi, şeffaf, hesap verebilir bir kamu yönetimi, denetleyici ve düzenleyici kurumların özerkliği, bizi kurumsuzlaşma girdabından koruyacaktır.

Kurumsuzlaşma Türkiye’nin cezbedebileceği ve ihtiyaç duyduğu yatırım sermayesinin gelmemesinin sebeplerinden biridir.

Kurumsuzlaşma ülkemizin en hayati dış ilişkilerinde erime, hatta kopmalar ile sonuçlanmaktadır.

Yıllardır zirve sonuçlarında, Türkiye’den aday ülke diye bahsetmeyen AB’de komisyonun son idari şema değişikliklerinde Türkiye’yi güney komşu kategorisinden Ortadoğu-Kuzey Afrika masasına almış olduğunu derin bir üzüntü ve tepkiyle karşılıyoruz.

Sığınmacılara karşı tampon bölge anlayışını temel alan alışveriş ilişkisindeki ilkesizlik ve güvensizlik hiçbir tarafın çıkarına değildir.

Türkiye’nin geleceğinde, bu ilişkilerin üzerinde yükseleceği zeminin de entegrasyon hedefiyle yeniden müzakere edilmesi gerekecektir.

ABD ve Rusya gibi büyük güçlerle ilişkilerde de gündelik iniş çıkışlardan uzak, uzun vadeli bir stratejik perspektif için ülkemizin kurumsal ve tarihsel birikimine fazlasıyla ihtiyaç vardır.

Geleceğin ekonomisinde çevreci hassasiyetlerin ve ilkelerin üretim biçimlerini, tüketici tercihlerini,

ticaretin yönünü belirleyeceğini biliyoruz.

Bu durumda her alanda hem gelir ve fırsat eşitliğini, hem de çevresel sürdürülebilirliği sağlayıcı kurumsal mekanizmaların en etkin şekilde hayata geçirilmesine ihtiyaç duyuyoruz.

Ekonomimizin içinde bulunduğu istikrarsızlık girdabı da kurumsuzlaşmanın bir sonucudur.

 

Değerli üyeler,

 

Bilim, teknoloji ve inovasyonda ciddi ilerlemeler sağlayacak programları hazırlamak, düşünce kalıplarımızı buna göre yeniden şekillendirmek önemli bir hedefimizdir.

Bu, aynı zamanda genç nesillere umut aşılamak, onların geleceğe güvenle bakmalarını, geleceklerini kendi ülkelerinde kurabileceklerine dair inançlarını perçinlemek açısından da önem taşıyor.

Bu konuda topyekûn bir seferberliğe ihtiyacımız olduğuna inanıyoruz.

İş dünyamız da raporda tanımlanan yeni dünya içinde kayda değer bir yer bulmak

istiyorsa kendi çabalarını artırmalı, toplumsal enerjiyi harekete geçirecek bir vizyonu da toplumla

paylaşabilmelidir.

Bu gündemi, hedeflere ulaşamamanın maliyetini toplumun tüm kesimlerine anlatmak da, iş dünyamızın sorumluluğu olmalıdır.

 

Değerli üyeler,

 

Raporda dile getirilen, dikkat çekilen adımlar atılmazsa ülkemizin gelişmişlik düzeyinin ve refahının dünya klasmanında gerilerde kalması kaçınılmazdır.

Yeni Bir Anlayışla Geleceği İnşa, bu nedenle yalnızca milli gelir, kişi başına gelir, istihdam rakamlarıyla ilgilenen, kalkınmanın, refahın yalnızca maddi/parasal yönünü öne çıkaran bir rapor değil.

Çalışma, ortak bir gayeye sahip, enerjisini, kendisiyle kavga etmeden bu yöne akıtabilen bir toplum haline gelebilmemizin çerçevesini belirliyor.

TÜSİAD olarak kuruluşumuzun 50. yılında, içinde bulunduğumuz koşulların nedenleri ne olursa olsun, ülke olarak birikimlerimizin bizi ekonomik ve toplumsal olarak çok daha iyi seviyelere getirebileceğine inanıyoruz.

Ortak geleceğimizi, kimseyi geride bırakmadan inşa etmek için toplumsal dayanışmaya ve işbirliğine ihtiyacımız var.

Bu çalışmayı ülkemizin geleceği için fikir üreten, çalışan tüm politika yapıcıların, kanaat

önderlerinin, akademinin, farklı toplum kesimlerini temsil eden sivil toplum örgütlerinin, basının ve vatandaşlarımızın tartışmasına ve geliştirmesine açıyoruz.

Ülkemizin geleceğini ilgilendiren her konuda en başta gençlerin söz sahibi olması gerektiğini düşünüyor, raporumuzu, geleceğimiz olan gençlerle buluşturuyoruz.

Ülkemizin her bölgesinden katılımla gerçekleştireceğimiz gençlik çalıştaylarıyla Türkiye’nin geleceğinin inşasında gençlerin fikirlerini alacağız.

Raporumuzun gözünüzde daha iyi canlanması için temalarını 4 dakikalık bir filme sığdırdık.

Yeni anlayışın özelliklerini anlatmak için de kısa filmlerimiz var.

Çalışmamıza katkı sağlayan Yönetim Kurulu üyelerimize, proje koordinatörümüze, rapor yazarımıza ve proje danışmanlarımıza, genel sekreterliğimize ve iletişim çalışmalarında tüm emek verenlere teşekkür ediyorum.

Filmden sonra bugün katılımıyla bizi onurlandıran konuk konuşmacımız Sayın Daron Acemoğlu konuşmasını yapacak, kendisine katılımı için çok teşekkür ediyorum.

 

Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

SİMONE KASLOWSKİ -

TÜSİAD YÖNETİM KURULU BAŞKANI

19.10.21 Simone Kaslowski Yüksek İstişare Konseyi Toplantısı Açılış Konuşması - PDF

https://tusiad.org/tr/basin-bultenleri/item/10853-tusi-ad-yuksek-i-stisare-konseyi-toplantisi-i-stanbul-da-gerceklestirildi


16 Ekim 2021 Cumartesi

Doktorlar Ellerinizi Yıkayın!

Doktorlar Ellerinizi Yıkayın!

Welttag des Händewaschens am 15. Oktober 

.     15 ekim "Elleri Yıkama Günü"   .

Yeni koronavirüs salgını nedeniyle “ellerimizi nasıl yıkamamız gerektiğini” konuşurken asepsinin yani "ellerin hastalığı taşımaması için yıkanması gerektiğinin" ‘mucidi’ Ignaz Semmelweis yeniden dünyanın gündeminde.

Yeni koronavirüs salgını nedeniyle “ellerimizi nasıl yıkamamız gerektiğini” konuşurken asepsinin yani ellerin hastalığı taşımaması için yıkanması gerektiğinin ‘mucidi’ Ignaz Semmelweis yeniden dünyanın gündeminde.

Salgın başladığından beri “elleri 20 saniye sabunla ovuşturarak yıkama” uyarılarını dinlerken konunun google tarafından bu şekilde hatırlatılması insanlık için olumlu bir şey çünkü “el yıkama” denildiğinde Semmelweis'in “trajik hikayesi” pek de hatırlanmak istenmiyor.

Çünkü yaşadığı dönemde bulguları bir türlü hak ettiği bilimsel itibarı kazanmıyor ve kapitalizm, tutuculuk ve dışlanma karşısında bilimin nasıl çaresiz kalabileceğini gösteren hikayelere fazla meraklı değil.

El yıkama buluşu “koruyucu hekimlik” bahsine dokunduğu için de aslında sistemin yine pek meraklısı olmadığı bir konu.

Bırakın el yıkama işlerini dini ritüelleriyle çözsünler…

Tıp tarihindeki hikayesine ne gerek var değil mi?

Ancak, önünde sonunda hekimliğin tedavi etmekten ibaret bir alan olmadığı, hastalığı sağaltan pratik kadar önemli bir unsurunun önleyici pratik olduğu tamamen gözardı edilemiyor.

Çünkü türümüz bu olmadan yapamaz ama olabildiğince sistematiğinden çıkarılarak ve şirketlerin ve küresel organizasyonların ortaklığında düzenlenen kampanyalarla yürütülüyor bu çalışmalar.

İlk Küresel El Yıkama günü 2008'de 15 Ekim'de başlatılmış, bir dizi adım atılmış.

 Ancak Semmelweis'in hikayesi fazla gündemde değil ortamlarda.

SEMMELWEIS REFLEKSİ

Yıllar sonra itibarı iade edilen* ve hatta ismi “yeni bir bilgi ya da kanıtın, yerleşik norm, inanç ya da paradigmalarla çeliştiği için refleks olarak reddedilmesi” durumunu tarif etmek için Semmelweis refleksi ya da Semmelweis efekti şeklinde kullanılmaya başlanan bu komünist hekimin hikayesini bugünlerde bir kez daha görünür hale getirmek gerekiyor.

ALTIN ÇAĞIN ÖNCÜ HEKİMLERİNDEN

Alman asıllı Macar hekim Ignaz Semmelweis, “döneminin insanı” olarak niteleniyor ve o dönem hekimlerin altın çağı olarak görülüyor.

Çünkü artık hekimler kadavralar üzerinde bilimsel çalışmalar yapıyor ve açıklamalarını “kötü hava şartları ya da kötü ruhlar” üzerine kurmuyor.

Döneminin insanı, Semmelweis önce hukuk alanına yöneliyor ancak daha sonra sağlıkta uzmanlaşmayı seçiyor.

Hekimlik eğitiminden sonra Viyana Hastanesi'ndeki doğum kliniğinde çalışmaya başlıyor, kadavralar üzerinde araştırmalarını sürdürürken, klinikteki lohusa humması vakaları ve yaşanan ölümler üzerine yoğunlaşıyor.

Daha sonra bilimsel keşfinin temel bulgularını aktardığı “The etiology, concept, and prophylaxis of childbed fever” (Lohusa ateşinin etiyolojisi, kavramı ve profilaksisi) makalesinde de belirttiği şekilde, konuyla ilgili bir dizi gözlem ve deney yapıyor.

Hastanenin iki doğum kliniği var ve bunlardan birinde lohusa hummasının sebep olduğu ölümlerin diğerine nazaran daha fazla olduğu görülüyor.

Ölüm oranlarındaki bu farkın nedeni üzerine bir dizi hipotez geliştiriyor; yatakların konumu, kliniklere bakan hekimlerin (bu klinikler başlangıçta kadın ve erkeklerin baktığı klinikler olarak ayrılırken daha sonra birinde hekimler, diğerinde hemşireler hasta bakıyor) özellikleri, sokak doğumlarıyla kliniklerde yapılan doğumlardaki ölüm oranları vs.

'MİKROP'UN İLK NÜVESİ

Ancak Semmelweis'ın asıl buluşunu yapmasını sağlayan kıvılcım, 20 Mart 1847 'de hastanedeki bir adli tıp hekiminin ölüm nedenini öğrenmesiyle parlıyor.

Tıp öğrencileriyle adli çalışmalarını sürdüren Profesör Jacob Kolletschka, daha önce otopside kullanılan bir bıçağın eline saplanması sonucu hastalık kaparak ölüyor.

Kolletschka'nın ölüm hikayesinde, lohusa humması ölümlerinin benzeri semptomlarını okuyan Semmelweis klinikler arasındaki ölüm oranlarının farklılığının açıklamasını buluyor:

Birinci klinik, otopsiye giren tıp öğrencilerinin taşıdığı çürük bedensel organik cisimler (faul animal organic matter) nedeniyle daha fazla ölümün yaşandığı kliniktir.

Hekimlerin altın çağı olsa da dönem “mikrop” kavramının oluşmadığı bir dönem; Semmelweis bu cisimleri germ (mikrop) olarak adlandırıyor, ancak buluşu o dönem “Semmelweis refleksi”nin kabul gördüğü bir dönem olmadığından bu refleksin kurbanı oluyor.

EL YIKAMANIN ÖNLEYİCİ NİTELİĞİ

Semmelweis, tıp otoritelerine bir türlü kabul ettiremediği için ilerletemediği bu buluşun ardından, ölümleri engellemek için yöntemler geliştiriyor.

Önce klorlu sıvı, daha sonra maliyeti nedeniyle kireçli sıvı kullanımını uygulayarak ölüm oranlarının düşüşünü gösteriyor.

Otopsiye giren hekimlerin, hamile ve lohusalarla temasında kireçli suyla ellerini yıkamaları, ölüm oranlarında gözle görülür düşüşlere neden oluyor.

Yine de bu uygulama önerisi kurumsal bir prosedür haline getirilemiyor.

Semmelweis'ın buluşu uzun süren tartışmalara neden oluyor.

Bir açıklamaya göre, tıp camiasında kimi hekimler kendilerinin (henüz tanımlanamamış) bir şeyleri hastalara taşıdığı fikrine öfke duyuyor.

Ama biz meselenin bundan ibaret olmadığını, sonraki dönem verdiği mücadelede Semmelweis'ın buluşunun insanlığa malolmasının yalnızca tıp alanının tutuculuğu değil, komünist kimliği nedeniyle de engellendiğini biliyoruz.

Dönemin öncü bilim insanlarından Semmelweis, bu dışlanmanın ağır yükünü taşıyamıyor ve girdiği ağır depresyon sonucu akıl sağlığını koruyamıyor.

Ölümüne neden olan sürecin nasıl geliştiğine dair karanlık noktalar olsa da, 1865'te bir psikiyatri kliniğine yatırılmasından iki hafta sonra enfeksiyondan öldüğü biliniyor.

Semmelweis'ın buluşu, Louis Pasteur'ün mikrop teorisini doğrulaması, Fransız mikrobiyologlarının araştırmaları üzerinden Joseph Lister'ın hijyen yöntemlerini kullandığı pratiklerin büyük başarılar sağlaması sonrasında yaygın kabul görüyor.

KAPİTALİZMİN İADE-İ İTİBARI

Ama yaşadığı dönemde verdiği mücadelenin doğru tarihinin yazılması ve kendi kimliğine uygun şekilde hatırlanması için, bağlandığı ideallerin gerçeklik bulduğu bir toplumsal düzen kurulması gerekiyor. Verdiği mücadelenin karşılığının pratikte hayat bulduğu bir sağlık sistemini kuracak bir toplumsal düzen.

İyi ki yaşadın, iyi ki “el yıkamayı” öğrettin Semmelweis yoldaş!

Odatv.com

https://odatv4.com/guncel/el-yikamayi-ogreten-komunist-22032032-180697

http://www.tipdunyasi.dr.tr/2021/05/semmelweis-refleksi-veya-bilgiyi-reddetme-refleksi/

https://www.facebook.com/ZDFinfo/videos/302916654644553

https://www.br.de/wissen/haendewaschen-handhygiene-welthygienetag-infektionen-who-100.html#:~:text=WHO%2DWelttag%20Handhygiene%2FH%C3%A4ndewaschen%20H%C3%A4ndewaschen,15.%20Oktober%20ins%20Leben%20gerufen.

 


13 Ekim 2021 Çarşamba

Bilinçaltımda Kim Dolaşıyor?

 Bilinçaltımda kim dolaşıyor?

Efsane film 'kuzuların sessizliği'nin afişinde, Jodıe foster'ın dudaklarına bakın.

Kelebeğin başındaki yedi çıplak kadını görebiliyor musunuz? 

Cevabınız muhtemelen "hayır"

Ama oradalar. üstelik bilinçaltınız bu görüntüyü çoktan algılamış durumda.

Tıpkı farkına varmadan her gün maruz kaldığımız yüzlerce diğer bilinç altı mesaj gibi.

İstanbul Gelişim Üniversitesi Öğretim Üyesi Sefer Darıcı’ya göre, Markette yaptığımız alışverişten izlediğimiz filmlere, oy verdiğimiz siyasal partilere dek bilinçaltı mesajlarla yönlendiriliyoruz.

Hepsi ikna edici olmasa da, örnekler ilginç. darıcı anlatıyor.
Günlük hayatımızda bilinçaltı mesajlarla gerçekten çok sık mı karşılaşıyoruz?
Maalesef evet. Yoğun bir bombardıman altında olduğumuzu söyleyebilirim.
Bilinçaltı mesajlar tam olarak nedir?
Kişilerde tutum ve davranış değişikliklerine neden olan psikolojik virüsler bunlar. Bilinç düzeyinde fark edemiyoruz. Çünkü duyma, görme gibi duyularımızın eşik değerlerinin altında veriliyorlar, dolayısıyla duyu organlarımızla algılayamıyoruz. Örneğin ‘Kuzuların Sessizliği’ filminin afişine bakıyorsunuz. Gördüğünüz yalnızca ağzına kelebek konmuş Jodie Foster’ın yüzü. Ancak arının baş kısmında, gözün normal olarak ayırt edebileceğinden çok daha küçük boyutta, çırılçıplak yedi kadın var. Bu mesajların bilinç düzeyinde verilenleri de var; fakat bu durumda, tutum değiştirmek için uzun süre ve sık sık tekrarlanmaları gerekiyor.
‘İftar sofrasının vazgeçilmezi Cola’
Ne için kullanılıyorlar?
Bilinçaltı mesajlar, küresel algı savaşının çok önemli bir parçası. İnsanlar neye ikna edilmek isteniyorsa onun için kullanılıyorlar. Bir ürünü satın almanız, bir filmi, diziyi izlemeniz, bir hizmeti almanız, hatta belli bir siyasal partiye oy vermeniz gibi çok çeşitli amaçlar için oluşturulabiliyorlar. En önemli unsur, tekrar olgusu. Blinç düzeyinde de süreç böyle işliyor. Bir fikri, görüşü çok uzun yıllar tekrar ettiğiniz zaman, insanlar o görüşü, düşünceyi benimsemeye başlıyor, kanaat oluşuyor. Örneğin muhafazakâr sağın tepki duyduğu ABD ile en çok özdeşleşen markalardan Coca Cola, bugün her iki kesim tarafından da yoğun biçimde tüketiliyor. Hatta ‘iftar sofralarının vazgeçilmez içeceği’ diye pazarlanıyor.
Reklam özünde, sürekli tekrara dayanan bir ikna etme yöntemi değil midir zaten?
Elbette. Karşı olduğum nokta, reklamların yayınlanması değil, içlerinde nöropazarlama tekniği kullanılarak yayınlanması. Kurguları, senaryoları, kimi reklamlarda insanların duygularına hitap eden, beyindeki hafıza öbekleriyle duyguları birleştiren gizli görüntü, ses ve kokuları kullanıp, bilinçaltımızı doğrudan etkilemeleri.
En ‘tehlikeli’ organ: Göz
Bunu nasıl yapıyorlar?
Beynin bazı zaaflarını kullanarak.

Süreci şöyle anlatayım.

Beynimizdeki limbik sistemin (Duygularımızın, anlık tepkisel davranışlarımızın kontrol merkezi) çok önemli bir parçası amigdala.

Bilinçaltı mesajlar, bu bölgeyi etkileyip, uyarıyor.

Beyine gelen bilinçaltı uyaranlar, burada duygusal tepkiyi yoğunlaştırıyor; amigdala’da endişe, korku, öfke, şiddet, cinsel istek gibi güçlü duygular üretiyor.

Amigdala, doğal sürecin dışında uyarılınca da mutluluk, neşe, sevgi, depresyon, cinsel istek, kıskanma gibi tüm duygularımız farklılaşmaya, bilinç düzeyimizde inanmadığımız, hatta reddettiğimiz ya da otonom davranışlar göstermeye başlıyoruz.

Örneğin tatmin duygusunu hissetmek için aynı markayı satın alma ya da aynı diziyi izleme gibi. Özellikle şartlı korkularda, amigdala önemli bir rol oynuyor.

Üstelik bir kere uyarıldıktan sonra, tekrar eski haline gelmesi de uzun zaman alıyor.
Peki amigdala’yı ne yönde etkileyeceklerini nasıl biliyorlar?
Genellikle, önce bir grup denek üzerinde, FMRI (Fonksiyonel Manyetik Rezonans Görüntüleme), göz izleme, galvanik deri tepkisi ölçen cihazlarla testler yapıyorlar.

Ne tür bilinçaltı görüntüye, sese veya kokuya nasıl tepki verdiğimizi ölçüyorlar.

Sonra da bunlara uygun olarak bilinçaltı mesajlar oluşturup, görme, duyma, koku alma eşiklerimizin altında kalacak şekilde yerleştiriyorlar.

Amigdala’daki koku, tat, dokunma ve görsel uyaranlara karşı özelleşmiş hücre gruplarıyla ilişki kurmak, etki altına almak için beş duyu organının tümü de kullanılıyor.

Ama en önemlisi göz.

Çünkü dış dünyayı, yüzde 1 tat alarak, yüzde 1.5 dokunarak, yüzde 3.5 koklayarak, yüzde 11 işiterek ve yüzde 83 görerek öğreniyoruz.

Görsel uyaranlara yanıt veren nöronlar da en yoğun amigdala’da bulunuyor.

Bu nöronların önemli bir kısmı yüz görüntüsüne duyarlı.

Duyguları harekete geçiren değişik yüz görüntüleri, bilinçaltı mesajlarda en fazla kullanılan uyaranlar. Elbette bu yüzleri, çoğu zaman göremiyoruz, çünkü dediğim gibi görme eşiğimizin altında hazırlanıyorlar.

Ama kolayca hareketli ya da sabit görüntülere yerleştirilebiliyor.

Sonra etki düzeyine göre işitme ve koklama geliyor.

Koku yoluyla nasıl veriliyor bu mesajlar?
Çeşitli yöntemlerle.

Örneğin dört boyutlu filmlerde verilen koku kartlarına yüklenebiliyor.

Filmi izlerken, koku kartıyla ilişkilendirilen sahnede yaratılan duygunun sizdeki yansıması çok daha güçlü olabiliyor.

Hem görsel, hem işitsel olarak zaten etkileyici bir patlama sahnesinde, elinizdeki koku kartından çıkardığınız barut kokusuyla, sahne hafızanızda daha fazla yer ediyor.

Benzer durumla karşılaştığınızda, benzer tepkiyi verebiliyorsunuz.
Evde, sokakta, her yerde
Peki, hangi yollarla, ne tür araçlarla bu mesajlara maruz kalıyoruz?
Afiş, poster, outdoor reklamlar, broşür gibi durağan görseller; video ya da televizyon gibi hareketli görüntü dosyaları, video klipler; işitsel dosyalar, mp3’ler ya da koku dosyaları olabilir.
Nasıl bu kadar kolay etkileniyoruz?
Hemen hepimiz, aynı anda bilinçli olarak en fazla beş ila dokuz farklı iş yapabiliyoruz.

Oysa gün içerisinde, duyu organlarımız aracılığıyla bize milyonlarca uyaran geliyor.

Peki onlara ne oluyor?

Elbette kaybolmuyorlar.

Yaşamsal deneyimlerimize ilişkin beynin ana hafıza öbekleriyle uyuşma durumuna göre saklanıyorlar. İşte burada özellikle gözün fovea noktası büyük önem taşıyor.

Çünkü bu nokta küçük ayrıntıları, -bilinçaltı mesajlar açısından bakarsak- görüntülerin içerisinde fark edemediğimiz yazı ve şekilleri beyine gönderiyor.

‘Kuzuların Sessizliği’ afişinde olduğu gibi.

Mesajların kalıcı hafızaya geçebilmesi için beyindeki diğer bilgilerle, her insanı etkileyebilmesi için de her insanda var olan ortak zihinsel unsurlarla uyuşması gerekiyor.

Bu uyuşmayı sağlayabilmek için her insanda aynı şeyi ifade eden, beynin aşırı tepki verdiği arketipler (ilk sembol) kullanılıyor.

Özellikle iki arketipe beyin, aşırı tepki veriyor:

- Doğum ve ölüm. Diğer her şey, bu iki unsura bağlı. Mesajın içerisinde bu iki arketipi çağrıştıran unsurlar varsa, mesaj hafızaya aktarılıyor.
Örnekler daha çok cinsellik üzerine.

Hatta çizgi filmlerin içeriğinde bile böyle.

Neden?
Cinsellik, üreme içgüdüsü nedeniyle insanlar üzerinde çok güçlü etki yaratıyor.

Tekrar tekrar bakmak istiyorsunuz.

Bu nedenle bilinçaltı mesajlarda, kişileri yönlendirmek için en çok bu tür simgeler, hatırlatmalar tercih ediliyor.
“Asıl tehdit altında olan, çocuklar”
Mesajlar, ne kadar sürede bilinci etkiliyor?
Bilinçaltı mesaj yüklenmiş bir film ya da reklam, bizi hemen davranışa yöneltmiyor.

Bu mesajların en önemli unsuru, tekrar.

Mesajın davranışa dönüşmesi de birçok faktöre bağlı.

Uyaranın özellikleri ve gücü, verildiği ortamın özellikleri, kişinin psikolojik durumu, tekrar aralığı gibi birçok farklı değişken rol oynuyor.
Herkesi aynı şekilde mi etkiliyor?
Bu mesajlarda kullanılan arketipler, (doğum-bebek, ölüm-kurukafa, cinsellik-üreme içgüdüsü vb.) her insanda ortak.

Bu nedenle maruz kalındığında her insanı etkiliyor.

Ama etkisi kişilerin mesajla karşılaşma sıklığına göre değişiyor tabii.

Örneğin saat reklamlarına dikkat edin, tüm saatler ya onu on geçiyordur, ya da ikiye on vardır.

Çünkü onay işareti oluşturur.
Çocuklarda etkisi nasıl oluyor?

Örneklerinizde, çizgi filmlerde birçok cinsellik içeren öğe var.

Ama çocuklar bunu anlamaz ki.
Henüz bilinçli beyinleri yani korteksleri gelişmediği için aslında en fazla çocukları etkiliyor.

Yetişkin beyni için bile hayal ile gerçek arasında ince bir çizgi var; çocukta bu, çok daha ince.

‘Ansal kurgu’ gibi bilinçaltı mesaj tekniklerinin yoğun kullanıldığı anlarda, kendilerini çevrelerine adeta kapatıyorlar.

Anneleri seslendiği zaman bile duymuyorlar.

Bu filmlerde kullanılan cinsel öğeleri, çocuklar ilk seyrettiklerinde anlamlandırmıyor ama büyüdüklerinde, bu bilinçaltı öğenin yüklü olduğu sahnede verilen mesaj neyse, onu çok daha güçlü biçimde kabul ediyorlar.
Müslüman mahallesindeki salyangozlar
Bu tür mesajlarla insanlar, hiç inanmadıkları şeylere de inanmaya başlarlar mı?
Başlarlar; ancak bu, kişinin psikolojik durumuna, mesaja maruz kalma sıklığına, mesajın onda yarattığı etkinlik düzeyine, çevresel faktörlere, bakış açısına göre değişir.

Türkiye’de bir zamanlar ‘kola’yı evine sokmayan, hatta Müslüman mahallesindeki salyangoz olarak nitelendiren aşırı muhafazakârların bile nasıl kolaya alıştığını, şimdi nasıl sofrasının başköşesinde bulundurduğunu, Türk askerinin başına çuval geçirilme hadisesinin olduğu dönemleri araştırırsanız, görürsünüz.

Coca Cola boykot edildiğinde, yerli bir marka kullanılarak, kola içme alışkanlığının azalmaması, hatta muhafazakâr çevrelere de bu içeceğin girmesi sağlandı.
Peki tutum ve düşüncelerdeki farklılaşmayı, kişinin yakınları fark etmez mi?

Sonuçta herkes aynı şeyi izlemiyor.
Sık tekrara dayalı ve yavaş ilerleyen bir süreç.

Fikir değişikliği bir anda olmadığı için diğerleri garipsemiyor.
Bu mesajları anlamanın, fark etmenin, daha önemlisi korunmanın yolu var mı?
Anlamak için değişik teknik yollar var elbette.

Ancak bireysel çaba yetmez.

Devletin önlem alması, denetlemesi gerekiyor.

Her şeyden önce Ulusal Algıyı Koruma Kanununun çıkarılması gerekiyor.

Günümüzde halkların algılarını yönetmek, toprak kazanmaktan önemli.

Bakın, Körfez Savaşı’ndan önce Irak’ta Kur’an yayını yapan bir radyonun verileri incelendi.

Ön plandaki Kur’an sesinin arkasında, klasik alt ses mesaj tekniği ile “Direnmeniz faydasız.

Boşuna savaşmayın” denildiği belirlendi.

Dolayısıyla bu iş, bilinçaltı mesaj ile örtülü reklamı ayırt edemeyen RTÜK’le, reklamcıların kurdukları öz denetim kurullarıyla falan olmaz.

Kanun çıkarılması gerekiyor.
Kitap dolusu örnek
Siz bu konuda araştırma yapmaya nasıl başladınız?
Uzun yıllar gazetecilik yaptım.

Ardından reklam ve halkla ilişkiler sektöründe çalıştım.

Bilinçaltı mesajlardan ilk kez sekiz, dokuz yıl önce yurt dışından gelen yabancı bir reklam ajansının efekt uzmanları söz etti, hatta kullandıkları tekniği bana da gösterdiler.

Çok ilgimi çekti ve algı, algı yanılmaları üzerine çalışmaya başladım.

Şu anda Colorado State Üniversitesi’nde Psikoloji Ana Bilim Dalı Sinirbilim (Neuroscience) alanında bütünleşik doktora yapıyorum.


Bu arada Türkiye’de de İstanbul Gelişim Üniversitesi'nde psikoloji yüksek lisansına başladım.
Bilinçaltı mesajları siz de tespit ettiniz mi?

Nerede (hangi filmde, reklamda, kanalda vd.) ve kimin yararınaydı bunlar?
Destek Yayınları’ndan yeni çıkacak ‘Subliminal İşgal - Sekssellers’ isimli kitabımda bütün bilimsel verileriyle, dünyadan ve Türkiye’den örnekleri anlattım.

Film ya da kanal ismi vermek istemem.

Bu mesajlarla ilgili olarak, psikiyatrist, psikolog ve görsel efekt uzmanlarıyla birlikte çalışıyorum.

Ben de görsel efektleri çok iyi kullanıyorum.

Bu nedenle de yakalayabiliyorum.

                             
EREN BAŞAĞAN / erenb@doganburda.com

https://web.archive.org/web/20130210063150/http://www.tempodergisi.com.tr/haberdetay/57763.aspx


 

TÜRKİYE HAYALİ

Hedefteki üniter, laik Cumhuriyet: .   ABD'NİN YENİ TÜRKİYE HAYALİ   . .    Samuel Huntington, “ Medeniyetler Çatışması ” adlı kitab...